Jürgen
Habermas’ın (1929-2026) ölümüyle birlikte Batı, İkinci Dünya Savaşı sonrası
dönemde liberalizmin meşrulaşmasını sağlayan yapının baş mimarını yitirdi.
Modernite projesini Frankfurt Okulu’ndaki akıl hocalarında gördüğümüz
kötümserlikten kurtarma görevini üstlenen, “iletişimsel eylem” teorisini hegemonyaya
yönelik radikal eleştirilerle ikame eden felsefeci, doksan yılını kapitalist
sistemin istikrarlı seyrini güvence altına alacak “rasyonalite”yi formüle etmek
için uğraşarak geçirdi. Habermas, felsefeyi dünyayı değiştirmek için kullanılacak
devrimci araç olmaktan çıkartıp, “diyalog” ve “uzlaşma” mekanizmaları aracılığıyla
sınıfsal çelişkileri yumuşatmayı amaçlayan bakım-onarım aracına dönüştürdü.
Habermas, kitleleri eyleme geçme hakkından mahrum bırakan ama bir yandan da ona
konuşma hakkı bahşeden “müzakereci demokrasi”nin peygamberiydi. Bugün o aramızdan
ayrıldı. Geride, evrensellik iddiası konusunda Gazze’de girdiği ilk sınavfa
ahlaken intihar etmiş olan bir düşünce sistemi bıraktı.
Felsefe
Bir Kamu Hizmeti Olarak Çatışmanın Evcilleştirilmesi
Habermas’ın
düşüncesi, özünde devrimci eğilimi evcilleştirme ve onu idari usullere
dönüştürme çabasını temsil eder. Piyasanın ve devletin “üzerinde yaşadığımız dünyayı
sömürgeleştirdiğini” kabul eder, ancak bu istilaya karşı tek çare olarak
“diyalog”u önerir. Maddi eşitliğin olmadığı bir ortamda diyalogun, retorikle
süslenmiş bir teslimiyet olduğunu göz ardı eder.
Neticede
Habermas, Frankfurt Okulu’nun mirasçısına yakışır bir şekilde, Marksizmi sınıf
çatışmasının siperlerinden tamamen kibar tartışma salonlarına taşımak için çok
çalıştı. Dilin özgürlüğün anahtarı olduğunu düşündü. Bunun yanı sıra sömürüyü
somut maddi bir gerçeklik olmaktan çıkartıp “söylem etiği” yoluyla tedavi
edilebilecek “iletişim bozukluğu” olarak tarif etti.
Yayımlanmış
eserlerinin tamamı, tam anlamıyla “uzlaşmacı felsefe”nin ürünüdür. Bürokratik
devlet yapısı ve kapitalist piyasanın egemenliğiyle uzlaşır, bunlardan sadece
bir parça şeffaflık talep etmekle yetinir.
Habermas,
Batı’nın liberal rejimlerine af belgesi dağıtmış, kılıçların yerini kelimelerin
aldığı bir “tarih sonrası” dönemde yaşadığımız fikrini yaymıştır. Oysa
kapitalist baskı mekanizması, Batı dışındaki halkların kemiklerini öğütmeye
devam etmektedir.
Modernitenin
“henüz tamamlanmamış bir proje” olduğu konusundaki ısrarı, gerçekte Batı
egemenliğinin insanlık için tek, yegâne ve nihai model olarak kalması
konusundaki ısrarının bir sonucudur.
Avrupamerkezcilik:
“Sadece Beyazlar” İçin Evrensellik
Habermas’ın
düşüncesinde Avrupamerkezcilik, bir düzenleyici unsur olarak karşımıza çıkar. Rasyonalitenin
ölçütlerini sekizinci yüzyılın Paris kafelerinin ve İngiliz kulüplerinin
tarihinden yola çıkarak belirleyen Habermas, bu modeli tüm dünyaya bir akli
ölçüt olarak dayatır.
Habermas,
dünyanın “diyalog kurabilen özneler”, yani Avrupalılar ve onlara benzeyenlerle
“entegrasyona” veya “rasyonalizasyona” ihtiyaç duyan “geleneksel dünya” olarak
ikiye ayrıldığını iddia eder. Önerdiği evrensellik, dışlayıcı bir
evrenselliktir. Maskesinin ardında başkalarının tarihlerini ve trajedilerini,
Batı’nın “iletişim” dilinde ifade edilmiyorlarsa kabul etmeyen bir sömürgeci
bir yüz saklar.
Habermas,
Alman devletinin resmi felsefecisi olarak yaşadı. Holokost’u küresel vicdanın
başlangıç ve bitiş noktası haline getiren “kurucu kimlik” anlatısını benimsedi.
Kurbanı Avrupa sınırlarına hapseden Habermas, sömürgecilik suçlarına karşı ahlaken
körleşilmesine neden oldu. Filistin’deki başka bir sömürgecilik projesini
destekleyen felsefeci, Almanların kendilerini arındırma politikasına felsefi
kılıf sundu, bir yandan da Yahudi cellâdın güvenliğini “iletişimsel ahlakın en
yüksek standardı” olarak tasvir etti.
Gazze:
“İletişimsel Eylemin” Yanıp Kül Olduğu An
İsrail
ordusunun Gazze’de gerçekleştirdiği soykırım, Habermas’ın felsefesinin son
mezarı oldu. Kasım 2023’te “dayanışma” adı altında İsrail saldırısını
destekleyen meşhur açıklamasını yayınladığında, geçici bir siyasi hata
yapmamış, bilâkis, teorisinin baskıcı özünü ortaya koymuştu. Gazze’de,
“iletişimsel eylem”, askeri eylemin karşısında diz çöktü. “En iyi argüman”ın
F-16 ve Merkava’dan başka bir şey olmadığı ortaya çıktı. Sözde Marksist felsefeci,
bu tutumuyla, uzun süredir vaaz ettiği “kamusal alan”ın, ezilenlerin
çığlıklarına kapalı, sadece katillerin gerekçelerini dinlemeye açık bir alan
olduğunu kanıtladı.
Habermas,
kitaplarını doldurduğu tüm “insan onuru” iddialarını feda ederek iktidara,
paraya ve sömürgeci yapıya taraf olmayı seçti. Böylece onun “söylem etiği”nin,
işkenceciler için bir etik (ahlaki söylem) olduğunun ortaya çıktığı görüldü.
“Meşru
karşılık” bahanesiyle soykırımı meşrulaştırması, düşünsel-teorik projesinin
temellerini dinamitledi. Dilin amacının anlaşma olduğunu iddia eden felsefeci,
dili cinayeti gizlemek, imha sürecini meşrulaştırmak için bir araç olarak
kullandı. Gazze, Habermas’ın bir özgürlük felsefecisi değil, felsefi bir dille
imparatorluğun güvenliğini savunan bir teorisyen olduğunu kanıtlayan bir
laboratuvardır.
Yapısal
Suç Ortaklığı: Soykırıma Hizmet Eden Felsefe
Habermasçı
rasyonalite, eylemi kurbanlarından yoğun bir hukuki gerekçeler perdesi
aracılığıyla ayıran “soğuk” bir rasyonalitedir. Habermas, “antisemitizm”
kavramını eleştirenlerin ağzını kapatmak için ahlaki bir sopa olarak kullanmış,
Almanlardaki psikolojik kompleksi, kurbanın katledilirken sessiz kalmasını
zorunlu kılan evrensel bir yasaya dönüştürmüştür. Bu açık taraf tutma, onun
düşüncesindeki “egemenlik” kavramının yalnızca beyazın egemenliği ile ilgili
olduğunu ortaya çıkardı; “insan”ın ve “terörist projenin” kim olduğunu
belirleme hakkını tek başına o tekelinde tutuyordu. “İletişimsel rasyonalite” denilen
helvadan put, soykırımın maddi gerçekliği karşısında un ufak oldu.
Fikri
Cesedin Defni: “Söylemsel Aldatma” Döneminin Sonu
Habermas
ile birlikte tüm bir neslin akademik hayallerini de toprağa gömüyoruz. Habermas,
önce Gazze’de öldü. Bu ölüm, dökülen kanı görmezden gelerek soyut kavramlar
aracılığıyla dünyayı yönetebileceğini sanan Batı felsefesinin çöktüğünün
deliliydi. Düşünsel-teorik projesinin, Avrupa (Batı) denilen bahçenin
sınırlarını korumak için bir dil oyunundan ibaret olduğunu, evrenselliğinin Refah
kapısının eşiğinde sona erdiğini ortaya koydu.
Artık
“iletişimsel eylem teorisi”ni kurtuluşun aracı olarak ele alamayız. Sömürgeci
modernitenin son bekçilerinin düşünsel mirası, Doğu’da yıkılan evlerin,
hastanelerin ve okulların enkazı altında tuz buz olup dağıldıktan sonra bu teori,
halkların boyunları ve ayaklarındaki zincirleri kabullenmelerinin nasıl sağlanacağını,
bilinci birilerinin çıkarı için nasıl yönlendirileceğini gösteren bir kullanım
kılavuzu olarak okunmalıdır.
Filistinlilerin,
Lübnanlıların, Iraklıların, İranlıların ve Sudanlıların kanına kör bakan bir
felsefe, eleştirilmeye bile değmeyecek, ölü bir felsefedir.
Habermas’a,
insanlıkla olan felsefi sözleşmesinin geçersiz olduğunu ilan ederek veda
ediyoruz. Zira, kurtuluşa muhtaç olan dünya, imparatorluğun küstahlığına karşı
koyan bir “devrimci eylem”e ihtiyaç duyar, katili kutsayan ve kurbandan ölümünü
“rasyonel” bir şekilde kabullenmesini isteyen bir “iletişimsel eylem”e değil.
Said Muhammed
17 Mart 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder