19 Mart 2026

, ,

“Diyalogların Peygamberi”


Jürgen Habermas’ın (1929-2026) ölümüyle birlikte Batı, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde liberalizmin meşrulaşmasını sağlayan yapının baş mimarını yitirdi. Modernite projesini Frankfurt Okulu’ndaki akıl hocalarında gördüğümüz kötümserlikten kurtarma görevini üstlenen, “iletişimsel eylem” teorisini hegemonyaya yönelik radikal eleştirilerle ikame eden felsefeci, doksan yılını kapitalist sistemin istikrarlı seyrini güvence altına alacak “rasyonalite”yi formüle etmek için uğraşarak geçirdi. Habermas, felsefeyi dünyayı değiştirmek için kullanılacak devrimci araç olmaktan çıkartıp, “diyalog” ve “uzlaşma” mekanizmaları aracılığıyla sınıfsal çelişkileri yumuşatmayı amaçlayan bakım-onarım aracına dönüştürdü. Habermas, kitleleri eyleme geçme hakkından mahrum bırakan ama bir yandan da ona konuşma hakkı bahşeden “müzakereci demokrasi”nin peygamberiydi. Bugün o aramızdan ayrıldı. Geride, evrensellik iddiası konusunda Gazze’de girdiği ilk sınavfa ahlaken intihar etmiş olan bir düşünce sistemi bıraktı.

Felsefe Bir Kamu Hizmeti Olarak Çatışmanın Evcilleştirilmesi

Habermas’ın düşüncesi, özünde devrimci eğilimi evcilleştirme ve onu idari usullere dönüştürme çabasını temsil eder. Piyasanın ve devletin “üzerinde yaşadığımız dünyayı sömürgeleştirdiğini” kabul eder, ancak bu istilaya karşı tek çare olarak “diyalog”u önerir. Maddi eşitliğin olmadığı bir ortamda diyalogun, retorikle süslenmiş bir teslimiyet olduğunu göz ardı eder.

Neticede Habermas, Frankfurt Okulu’nun mirasçısına yakışır bir şekilde, Marksizmi sınıf çatışmasının siperlerinden tamamen kibar tartışma salonlarına taşımak için çok çalıştı. Dilin özgürlüğün anahtarı olduğunu düşündü. Bunun yanı sıra sömürüyü somut maddi bir gerçeklik olmaktan çıkartıp “söylem etiği” yoluyla tedavi edilebilecek “iletişim bozukluğu” olarak tarif etti.

Yayımlanmış eserlerinin tamamı, tam anlamıyla “uzlaşmacı felsefe”nin ürünüdür. Bürokratik devlet yapısı ve kapitalist piyasanın egemenliğiyle uzlaşır, bunlardan sadece bir parça şeffaflık talep etmekle yetinir.

Habermas, Batı’nın liberal rejimlerine af belgesi dağıtmış, kılıçların yerini kelimelerin aldığı bir “tarih sonrası” dönemde yaşadığımız fikrini yaymıştır. Oysa kapitalist baskı mekanizması, Batı dışındaki halkların kemiklerini öğütmeye devam etmektedir.

Modernitenin “henüz tamamlanmamış bir proje” olduğu konusundaki ısrarı, gerçekte Batı egemenliğinin insanlık için tek, yegâne ve nihai model olarak kalması konusundaki ısrarının bir sonucudur.

Avrupamerkezcilik: “Sadece Beyazlar” İçin Evrensellik

Habermas’ın düşüncesinde Avrupamerkezcilik, bir düzenleyici unsur olarak karşımıza çıkar. Rasyonalitenin ölçütlerini sekizinci yüzyılın Paris kafelerinin ve İngiliz kulüplerinin tarihinden yola çıkarak belirleyen Habermas, bu modeli tüm dünyaya bir akli ölçüt olarak dayatır.

Habermas, dünyanın “diyalog kurabilen özneler”, yani Avrupalılar ve onlara benzeyenlerle “entegrasyona” veya “rasyonalizasyona” ihtiyaç duyan “geleneksel dünya” olarak ikiye ayrıldığını iddia eder. Önerdiği evrensellik, dışlayıcı bir evrenselliktir. Maskesinin ardında başkalarının tarihlerini ve trajedilerini, Batı’nın “iletişim” dilinde ifade edilmiyorlarsa kabul etmeyen bir sömürgeci bir yüz saklar.

Habermas, Alman devletinin resmi felsefecisi olarak yaşadı. Holokost’u küresel vicdanın başlangıç ve bitiş noktası haline getiren “kurucu kimlik” anlatısını benimsedi. Kurbanı Avrupa sınırlarına hapseden Habermas, sömürgecilik suçlarına karşı ahlaken körleşilmesine neden oldu. Filistin’deki başka bir sömürgecilik projesini destekleyen felsefeci, Almanların kendilerini arındırma politikasına felsefi kılıf sundu, bir yandan da Yahudi cellâdın güvenliğini “iletişimsel ahlakın en yüksek standardı” olarak tasvir etti.

Gazze: “İletişimsel Eylemin” Yanıp Kül Olduğu An

İsrail ordusunun Gazze’de gerçekleştirdiği soykırım, Habermas’ın felsefesinin son mezarı oldu. Kasım 2023’te “dayanışma” adı altında İsrail saldırısını destekleyen meşhur açıklamasını yayınladığında, geçici bir siyasi hata yapmamış, bilâkis, teorisinin baskıcı özünü ortaya koymuştu. Gazze’de, “iletişimsel eylem”, askeri eylemin karşısında diz çöktü. “En iyi argüman”ın F-16 ve Merkava’dan başka bir şey olmadığı ortaya çıktı. Sözde Marksist felsefeci, bu tutumuyla, uzun süredir vaaz ettiği “kamusal alan”ın, ezilenlerin çığlıklarına kapalı, sadece katillerin gerekçelerini dinlemeye açık bir alan olduğunu kanıtladı.

Habermas, kitaplarını doldurduğu tüm “insan onuru” iddialarını feda ederek iktidara, paraya ve sömürgeci yapıya taraf olmayı seçti. Böylece onun “söylem etiği”nin, işkenceciler için bir etik (ahlaki söylem) olduğunun ortaya çıktığı görüldü.

“Meşru karşılık” bahanesiyle soykırımı meşrulaştırması, düşünsel-teorik projesinin temellerini dinamitledi. Dilin amacının anlaşma olduğunu iddia eden felsefeci, dili cinayeti gizlemek, imha sürecini meşrulaştırmak için bir araç olarak kullandı. Gazze, Habermas’ın bir özgürlük felsefecisi değil, felsefi bir dille imparatorluğun güvenliğini savunan bir teorisyen olduğunu kanıtlayan bir laboratuvardır.

Yapısal Suç Ortaklığı: Soykırıma Hizmet Eden Felsefe

Habermasçı rasyonalite, eylemi kurbanlarından yoğun bir hukuki gerekçeler perdesi aracılığıyla ayıran “soğuk” bir rasyonalitedir. Habermas, “antisemitizm” kavramını eleştirenlerin ağzını kapatmak için ahlaki bir sopa olarak kullanmış, Almanlardaki psikolojik kompleksi, kurbanın katledilirken sessiz kalmasını zorunlu kılan evrensel bir yasaya dönüştürmüştür. Bu açık taraf tutma, onun düşüncesindeki “egemenlik” kavramının yalnızca beyazın egemenliği ile ilgili olduğunu ortaya çıkardı; “insan”ın ve “terörist projenin” kim olduğunu belirleme hakkını tek başına o tekelinde tutuyordu. “İletişimsel rasyonalite” denilen helvadan put, soykırımın maddi gerçekliği karşısında un ufak oldu.

Fikri Cesedin Defni: “Söylemsel Aldatma” Döneminin Sonu

Habermas ile birlikte tüm bir neslin akademik hayallerini de toprağa gömüyoruz. Habermas, önce Gazze’de öldü. Bu ölüm, dökülen kanı görmezden gelerek soyut kavramlar aracılığıyla dünyayı yönetebileceğini sanan Batı felsefesinin çöktüğünün deliliydi. Düşünsel-teorik projesinin, Avrupa (Batı) denilen bahçenin sınırlarını korumak için bir dil oyunundan ibaret olduğunu, evrenselliğinin Refah kapısının eşiğinde sona erdiğini ortaya koydu.

Artık “iletişimsel eylem teorisi”ni kurtuluşun aracı olarak ele alamayız. Sömürgeci modernitenin son bekçilerinin düşünsel mirası, Doğu’da yıkılan evlerin, hastanelerin ve okulların enkazı altında tuz buz olup dağıldıktan sonra bu teori, halkların boyunları ve ayaklarındaki zincirleri kabullenmelerinin nasıl sağlanacağını, bilinci birilerinin çıkarı için nasıl yönlendirileceğini gösteren bir kullanım kılavuzu olarak okunmalıdır.

Filistinlilerin, Lübnanlıların, Iraklıların, İranlıların ve Sudanlıların kanına kör bakan bir felsefe, eleştirilmeye bile değmeyecek, ölü bir felsefedir.

Habermas’a, insanlıkla olan felsefi sözleşmesinin geçersiz olduğunu ilan ederek veda ediyoruz. Zira, kurtuluşa muhtaç olan dünya, imparatorluğun küstahlığına karşı koyan bir “devrimci eylem”e ihtiyaç duyar, katili kutsayan ve kurbandan ölümünü “rasyonel” bir şekilde kabullenmesini isteyen bir “iletişimsel eylem”e değil.

Said Muhammed
17 Mart 2026
Kaynak

0 Yorum: