Hayatımın
en güzel hafta sonlarından birini yaşamama vesile olan Nuestra América [“Bizim
Amerika”] konvoyunun Küba’ya yaptığı yolculukla ilgili bir şeyler yazarken
gerildiğimi söylemeliyim. Zaten ABD imparatorluğunun ülkeye Azrail misali
tebelleş olan medya kuruluşları, bu devasa insani yardım sevkiyatını bir tür
lüks “influencer safarisi” olarak karalamaya çalışıyorken, çıkıp eğlendiğimi
söyleyerek ateşe benzin dökmek istemem.
20
saatlik elektrik kesintisine, evimin tüm ülkeyle birlikte elektriksiz kalmasına
rağmen insan gene de sevinç duyuyor, içini umut kaplıyordu. Çünkü 66 yıldır süren
o acımasız ekonomik abluka sonrasında Küba halkı, morali yüksek tutma konusunda
mahirleşmiş. Gittiğim her yerde, bu devrimci ruh, nabız gibi her an
hissediliyordu.
Nuestra
América konvoyuyla ilgili deneyimim çoğu kişiden farklıydı, zira, ABD, bu büyük
grupların Küba devleti tarafından işletilen otellerden yararlanmasına yasak
getirmişti. Konvoy katılımcılarının çoğu, elektrik kesintisi sırasında
elektriğe erişebildi, çünkü Küba hastaneleri, abluka altında karanlığa gömülüyken,
ABD hükümetinin izin verdiği az sayıdaki otelin ABD’den petrol satın almasına
izin veriliyor. Bu politika, kısmen ABD vatandaşlarını Kübalılardan
uzaklaştırmak için geliştirildi. Bu haliyle, ilgili politika, iyi niyetli
insanlar adaya seyahat ettiklerinde, olumsuz haberler çıkmasına katkıda
bulunuyor.
Konvoyla
birlikte hareket eden kendi küçük grubumla seyahat ettiğim için, özel bir konaklama
yerinde Kübalılardan oda kiralayarak yerel ekonomiyi destek sunma imkânı buldum.
Bu aynı zamanda, Kübalılarla birlikte elektrik kesintisinden etkilenmemiz
anlamına geliyordu. Uzun ve nemli bir gecede duş ve klima için gerekli sudan
mahrum kaldık.
Eski
Havana’nın çevresindeki sokaklara karanlık çökerken, arkadaşların ve ailelerin
dans etmek, sohbet etmek ve domino oynamak için toplandığını gördüm. Çocuklar
patenleriyle bisiklet ve çekçeklerin telaşı arasında ilerlerken, misketler
kaldırıma çarpıyorlardı. Çocukları dost canlısı köpekler kovalıyordu. İnsanlar küçük
motosikletlerini oturma odalarına sürükleyip, akülü farlarını kullanarak, parti
ortamlarını aydınlatıyorlardı. Bu an için hazırlanmış Bluetooth hoparlörlerden reggaeton
müzikleri yankılanıyordu.
Havana’ya
varmadan önce petrol ablukasının yol açtığı büyük acılar hakkında olabildiğince
çok şey okumuştum. Elektrik kesintileri sırasında doktorların, solunum cihazına
bağlı hastalarının akıbeti için dehşete kapılarak, bebek kuvözlerini elle
çalıştırmak zorunda kaldıklarından haberdardım. Benzin ve dizel olmadan
çiftçilerin şehre yiyecek taşımakta zorlandıklarını, çürüyen çöp yığınlarının
yanında boş pazar tezgâhlarını gösteren resimleri görmüştüm. Bu sevdiğim yerin
tümüyle çöküşün eşiğinde olduğunu düşünüyordum. Tıbbi malzeme ve yiyecek dolu
çantalarımı teslim etme konusunda epey endişeliydim, Her geçen gün insanlara
yardım etmek için çok geç kalacağımdan korkuyordum.
Cuma
günü Havana’ya vardığımda, birden bire kendimi muhteşem bir katedralin içinde,
klasik bir Rachmaninoff konserinin ikinci sırasında bulduğumda şaşkına döndüm.
Kriz içindeki bir ülkeye gelmiştim, ama insanların dünya standartlarında bir
müzik performansını dinlediklerine şahit oldum.
Konserden
sonra, ortak bir arkadaşım aracılığıyla tanıştığım Kübalı ses mühendisi
Alejandro’yu bulmak için sahne arkasına gittim. ABD’den getirdiğim yiyecek dolu
poşetleri kabul etmedi. Önce Vedado’daki evine gelmem konusunda ısrar etti,
orada ailesiyle birlikte beni yemeğe davet edeceklerdi. Elektrik kesintisi
umrumda değildi: Alejandro ve eşi Adalis, gazlı ocaklarında nefis bir fasulye
ve pirinç, kızarmış muz ve tuzlu sebzelerden oluşan bir ziyafet sofrası hazırlamışlardı.
Onlara lüks bir ürün olan çikolata getirdiğim için çok sevindiler, ama aynı
zamanda birazını onlarla birlikte yememi ve ılık buzdolaplarında kalan tek
birayı içmemi de ısrarla istediler. Küba’da hafta sonu boyunca bunu birçok kez
yaşadım: insanlar, cömertliğimi karşılıksız bırakmadılar ve her zaman bir
şeylerini benimle paylaştılar.
Alejandro,
beni elektrikli bisikletiyle Vedado’ya götürüp geri getirdi. O çok sevdiği
Havana’da rehberlik yaptı bana. Acelem olup olmadığını sordu, “yok” dedim. Bir arkadaşının
garajında mola verdik. İçeride,
bir grup genç müzisyen, akustik enstrümanlarla müzik yapıyordu. Beni bir yabancı olarak yapacakları müziği dinlemeye davet
ettiler. O güzel karanlık günde,
elektrik şebekesi arızasının sanat yapan, sevdikleriyle vakit geçiren ve her zaman dirençli ve mizah yüklü ruhlarıyla ilerleyen insanları etkilemediği bir ortamda, insanların
içindeki onur, beni epey etkiledi.
Pazar
günü öğleden sonra, Kübalı işçilerin fedakârlıkları sayesinde mahallemize
tekrar elektrik geldi. Kateter, serum tüpü ve kapakları, lidokain ve şırıngalar
gibi tıbbi malzemelerle dolu bir bavulu Küba’daki bir hastanede çalışan
Filistinli cerrah arkadaşımız Murid’e teslim ettim. Enerji krizi ve hastaneleri
nasıl etkilediği hakkında daha da üzücü haberler işittik, ancak Murid’in Küba
halkına ücretsiz tıbbi hizmet verdiğini, her gün çalıştığını da öğrendik. Kendisi,
bu çalışmalardan fazlasıyla gurur duyuyor. Ülkede yaşananlar konusunda daha
fazla bilgi almak için kendisinin çektiği “Yunus Misali Balinanın Midesindeyiz”
isimli belgeselini izleyebilirsiniz.
Küba’ya
ilk seyahatimin üzerinden neredeyse bir yıl geçmişti. Hafta sonu boyunca, yeni
bir gerçekliğe geçtiğimi fark ettim. Artık kendimi daha fazla insan gibi
hissediyordum.
Nashville
ve Miami havaalanlarında, varışımdan sadece birkaç saat önce, insanlar bana kendimi
bir yük gibi hissettirmişlerdi: bedenim bir nesneydi, sürekli birilerinin
yolunu tıkıyordu, dar ortamlarda yer kapmak için mücadele edip duruyordum. Her
an tetikte ve başım öne eğik bir şekilde dolaşıyor, eşyalarıma sıkıca
tutunuyor, Küba’ya gitme nedenlerim hakkında çok yüksek sesle konuşmaktan
çekiniyordum. Adaya gelene dek, bir ahırdan diğerine robotik bir şekilde
taşınan bir sığır sürüsü gibiydim. Adaya vardığımda ise Kübalılar, gözlerimin
içine bakıp benimle eşit biriymişim gibi konuştular.
Havana’nın
her yerini tek başıma dolaştım. Amerikan şehirlerinde olduğu gibi güvenliğimden
asla endişe duymadım. Laf atılacak, tehditlerle yüzleşecek veya takip edilecek
bir nesne değildim. Kişiliğimi beni kuşatan bir zırhmış gibi hissettim. Diğer
insanlar da o zırhı görüyor, beni gördüklerini idrak edebiliyordum. Böylesine
vahim ve umutsuz bir anda bile, insanların kutsal sayıldığı, bir amaca ulaşmak
için sömürülecek bir şey olarak görülmediği bir yerdeydim.
Eski
Havana’nın sıra sıra evlerinin sokağa doğru genişçe açılan, kapı gibi devasa
pencereleri var. Bu pencereler, içerideki yaşamları çerçeveliyor. Bazen kaldırım
ile ev arasında hiçbir ayrım yokmuş gibi hissettiriyor. İnsanlar bana bakıyorlardı,
ben de onlara. Hepimiz, aynı yeri paylaşıyorduk. Küba’daki günler ilerledikçe,
savunma mekanizmamın gevşediğini, daha insani bir şeye dönüştüğümü hissettim.
Hayatımın en güzel hafta sonlarından biriydi, çünkü Havana’da kısa süreliğine
yeniden bir insana dönüşmüştüm.
Elektrik
kesintisiyle ilgili deneyimim, Havana’nın birkaç bölgesiyle sınırlı. Bu anlamda
böylesine olağanüstü bir anda her Kübalının neler yaşadığını aktardığımı iddia
edemem. Tüm insanlar gibi Kübalılar da farklı görüşlere sahip. Bazıları,
ülkelerinde rejim değişikliği istiyor. Hatta birkaçı, Donald Trump'ın iktidara
gelmesini istiyor.
Ancak,
sokaklarda ve evlerinde onlarca Kübalı ile gayri resmi olarak konuştuktan ve
birçok grubun temsilcilerinin konuşmalarına katıldıktan sonra edindiğim genel
izlenim şu yönde: Kübalıların büyük çoğunluğu, devrimin yıkılmasını istemiyor.
Halen daha 1959’da uğruna dövüştükleri şeyi istiyorlar: kendi kaderlerini tayin
hakkı, ABD müdahalesinden arınmış bir ülke ve egemen bir devlet.
Soykırımcı
abluka, bu inanılmaz ülkenin potansiyelini 60 yılı aşkın bir süredir engelledi.
Son üç aydır yoğunlaşan petrol ablukası, halkın özgürlüklerine yönelik
kararlılığını daha da pekiştirdi. Bu abluka, Küba halkının iradesini kıramayacak.
Bugün
ABD’de, hayatı istikrarsız ve dengesiz kılacak bir anın eşiğinde salınıyormuşuz
gibi hissediyorum. Trump yönetiminin İran’a yönelik gerçekleştirdiği,
alabildiğine dar görüşlü saldırıları üzerinden, petrol fiyatları hızla
yükseliyor. İran, ABD’nin kan dökme konusunda o dindirilmesi mümkün olmayan istek
ve iştahına diplomatik ticaret ağlarını kapatarak karşılık vermesiyle birlikte,
ileride fiyatlar daha da artacakmış gibi görünüyor. Aşırı bir belirsizlik ve
korkuyla tanımlı bir anının içindeyiz, farkındayım. Hep birlikte, bu ölmekte
olan imparatorluğun içinde sıkışıp kalmışız, ancak Küba’yı ziyaret etmekle
sinir sistemimin tümüyle sakinlediğini fark ediyorum.
İnsanların,
kısıtlı kaynaklara rağmen birbirlerine nasıl inanılmaz şekillerde özen
gösterebildiklerini gördüm. O karanlıktan sanatın, kahkahanın, müziğin ve
devrimci umudun filizlendiğini gördüm. Elimizde artık felâketlere zekâ ve
yaratıcılıkla karşılık vermenin bir yolu olduğuna dair birçok kanıt var. Sömürü
ve açgözlülük yerine, dayanışma ve ortak insanlık duygusuyla bir toplumsal doku
inşa etmenin bir yolu var. Bunu biliyorum çünkü bu, bu ülkenin yaklaşık 150 kilometre
güneyinde mevcut.
Küba,
benim kutup yıldızım. Küba halkının onur ve kendi kaderini tayin hakkı
mücadelesinde onlara yardımcı olmak için elimden gelen her şeyi yapacağım.
Bu
hafta sonu, Primero de Mayo [“1 Mayıs”] adlı duvar kilimimi Küba
Halklarla Dostluk Enstitüsü’ne (ICAP) hediye etmekten, hediyenin bizzat Başkan
Miguel Díaz-Canel tarafından kabul edilmesinden onur duydum. Maddi yardımlar
üzerinden yaptığım katkıyla birlikte, umarım, bu sembolik hediye, ABD işçi
sınıfı ile Küba halkının insanlıkta ortaklaştığı gerçeğini teyit eder.
Yarınlarımız
birbirine bağlı ve biz ABD’lilerin karanlıkta yol gösterici ışığı olarak Küba
devrimine ihtiyacımız var. Yolumuza ışık tutmaya devam etsin! Bırakın Küba
yaşasın!
Tabitha Arnold
25 Mart 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder