26 Mart 2026

,

Küba Yolumuza Işık Tutuyor

Küba Halklarla Dostluk Enstitüsü’ne duvar kiliminin hediye edildiği an.
Soldan sağa: Tabitha Arnold, Manolo de Los Santos, Miguel Díaz-Canel, Fernando González.

 

Hayatımın en güzel hafta sonlarından birini yaşamama vesile olan Nuestra América [“Bizim Amerika”] konvoyunun Küba’ya yaptığı yolculukla ilgili bir şeyler yazarken gerildiğimi söylemeliyim. Zaten ABD imparatorluğunun ülkeye Azrail misali tebelleş olan medya kuruluşları, bu devasa insani yardım sevkiyatını bir tür lüks “influencer safarisi” olarak karalamaya çalışıyorken, çıkıp eğlendiğimi söyleyerek ateşe benzin dökmek istemem.

20 saatlik elektrik kesintisine, evimin tüm ülkeyle birlikte elektriksiz kalmasına rağmen insan gene de sevinç duyuyor, içini umut kaplıyordu. Çünkü 66 yıldır süren o acımasız ekonomik abluka sonrasında Küba halkı, morali yüksek tutma konusunda mahirleşmiş. Gittiğim her yerde, bu devrimci ruh, nabız gibi her an hissediliyordu.

Nuestra América konvoyuyla ilgili deneyimim çoğu kişiden farklıydı, zira, ABD, bu büyük grupların Küba devleti tarafından işletilen otellerden yararlanmasına yasak getirmişti. Konvoy katılımcılarının çoğu, elektrik kesintisi sırasında elektriğe erişebildi, çünkü Küba hastaneleri, abluka altında karanlığa gömülüyken, ABD hükümetinin izin verdiği az sayıdaki otelin ABD’den petrol satın almasına izin veriliyor. Bu politika, kısmen ABD vatandaşlarını Kübalılardan uzaklaştırmak için geliştirildi. Bu haliyle, ilgili politika, iyi niyetli insanlar adaya seyahat ettiklerinde, olumsuz haberler çıkmasına katkıda bulunuyor.

Konvoyla birlikte hareket eden kendi küçük grubumla seyahat ettiğim için, özel bir konaklama yerinde Kübalılardan oda kiralayarak yerel ekonomiyi destek sunma imkânı buldum. Bu aynı zamanda, Kübalılarla birlikte elektrik kesintisinden etkilenmemiz anlamına geliyordu. Uzun ve nemli bir gecede duş ve klima için gerekli sudan mahrum kaldık.

Eski Havana’nın çevresindeki sokaklara karanlık çökerken, arkadaşların ve ailelerin dans etmek, sohbet etmek ve domino oynamak için toplandığını gördüm. Çocuklar patenleriyle bisiklet ve çekçeklerin telaşı arasında ilerlerken, misketler kaldırıma çarpıyorlardı. Çocukları dost canlısı köpekler kovalıyordu. İnsanlar küçük motosikletlerini oturma odalarına sürükleyip, akülü farlarını kullanarak, parti ortamlarını aydınlatıyorlardı. Bu an için hazırlanmış Bluetooth hoparlörlerden reggaeton müzikleri yankılanıyordu.

Havana’ya varmadan önce petrol ablukasının yol açtığı büyük acılar hakkında olabildiğince çok şey okumuştum. Elektrik kesintileri sırasında doktorların, solunum cihazına bağlı hastalarının akıbeti için dehşete kapılarak, bebek kuvözlerini elle çalıştırmak zorunda kaldıklarından haberdardım. Benzin ve dizel olmadan çiftçilerin şehre yiyecek taşımakta zorlandıklarını, çürüyen çöp yığınlarının yanında boş pazar tezgâhlarını gösteren resimleri görmüştüm. Bu sevdiğim yerin tümüyle çöküşün eşiğinde olduğunu düşünüyordum. Tıbbi malzeme ve yiyecek dolu çantalarımı teslim etme konusunda epey endişeliydim, Her geçen gün insanlara yardım etmek için çok geç kalacağımdan korkuyordum.

Cuma günü Havana’ya vardığımda, birden bire kendimi muhteşem bir katedralin içinde, klasik bir Rachmaninoff konserinin ikinci sırasında bulduğumda şaşkına döndüm. Kriz içindeki bir ülkeye gelmiştim, ama insanların dünya standartlarında bir müzik performansını dinlediklerine şahit oldum.

Konserden sonra, ortak bir arkadaşım aracılığıyla tanıştığım Kübalı ses mühendisi Alejandro’yu bulmak için sahne arkasına gittim. ABD’den getirdiğim yiyecek dolu poşetleri kabul etmedi. Önce Vedado’daki evine gelmem konusunda ısrar etti, orada ailesiyle birlikte beni yemeğe davet edeceklerdi. Elektrik kesintisi umrumda değildi: Alejandro ve eşi Adalis, gazlı ocaklarında nefis bir fasulye ve pirinç, kızarmış muz ve tuzlu sebzelerden oluşan bir ziyafet sofrası hazırlamışlardı. Onlara lüks bir ürün olan çikolata getirdiğim için çok sevindiler, ama aynı zamanda birazını onlarla birlikte yememi ve ılık buzdolaplarında kalan tek birayı içmemi de ısrarla istediler. Küba’da hafta sonu boyunca bunu birçok kez yaşadım: insanlar, cömertliğimi karşılıksız bırakmadılar ve her zaman bir şeylerini benimle paylaştılar.

Alejandro, beni elektrikli bisikletiyle Vedado’ya götürüp geri getirdi. O çok sevdiği Havana’da rehberlik yaptı bana. Acelem olup olmadığını sordu, “yok” dedim. Bir arkadaşının garajında mola verdik. İçeride, bir grup genç müzisyen, akustik enstrümanlarla müzik yapıyordu. Beni bir yabancı olarak yapacakları müziği dinlemeye davet ettiler. O güzel karanlık günde, elektrik şebekesi arızasının sanat yapan, sevdikleriyle vakit geçiren ve her zaman dirençli ve mizah yüklü ruhlarıyla ilerleyen insanları etkilemediği bir ortamda, insanların içindeki onur, beni epey etkiledi.

Pazar günü öğleden sonra, Kübalı işçilerin fedakârlıkları sayesinde mahallemize tekrar elektrik geldi. Kateter, serum tüpü ve kapakları, lidokain ve şırıngalar gibi tıbbi malzemelerle dolu bir bavulu Küba’daki bir hastanede çalışan Filistinli cerrah arkadaşımız Murid’e teslim ettim. Enerji krizi ve hastaneleri nasıl etkilediği hakkında daha da üzücü haberler işittik, ancak Murid’in Küba halkına ücretsiz tıbbi hizmet verdiğini, her gün çalıştığını da öğrendik. Kendisi, bu çalışmalardan fazlasıyla gurur duyuyor. Ülkede yaşananlar konusunda daha fazla bilgi almak için kendisinin çektiği “Yunus Misali Balinanın Midesindeyiz” isimli belgeselini izleyebilirsiniz.

Küba’ya ilk seyahatimin üzerinden neredeyse bir yıl geçmişti. Hafta sonu boyunca, yeni bir gerçekliğe geçtiğimi fark ettim. Artık kendimi daha fazla insan gibi hissediyordum.

Nashville ve Miami havaalanlarında, varışımdan sadece birkaç saat önce, insanlar bana kendimi bir yük gibi hissettirmişlerdi: bedenim bir nesneydi, sürekli birilerinin yolunu tıkıyordu, dar ortamlarda yer kapmak için mücadele edip duruyordum. Her an tetikte ve başım öne eğik bir şekilde dolaşıyor, eşyalarıma sıkıca tutunuyor, Küba’ya gitme nedenlerim hakkında çok yüksek sesle konuşmaktan çekiniyordum. Adaya gelene dek, bir ahırdan diğerine robotik bir şekilde taşınan bir sığır sürüsü gibiydim. Adaya vardığımda ise Kübalılar, gözlerimin içine bakıp benimle eşit biriymişim gibi konuştular.

Havana’nın her yerini tek başıma dolaştım. Amerikan şehirlerinde olduğu gibi güvenliğimden asla endişe duymadım. Laf atılacak, tehditlerle yüzleşecek veya takip edilecek bir nesne değildim. Kişiliğimi beni kuşatan bir zırhmış gibi hissettim. Diğer insanlar da o zırhı görüyor, beni gördüklerini idrak edebiliyordum. Böylesine vahim ve umutsuz bir anda bile, insanların kutsal sayıldığı, bir amaca ulaşmak için sömürülecek bir şey olarak görülmediği bir yerdeydim.

Eski Havana’nın sıra sıra evlerinin sokağa doğru genişçe açılan, kapı gibi devasa pencereleri var. Bu pencereler, içerideki yaşamları çerçeveliyor. Bazen kaldırım ile ev arasında hiçbir ayrım yokmuş gibi hissettiriyor. İnsanlar bana bakıyorlardı, ben de onlara. Hepimiz, aynı yeri paylaşıyorduk. Küba’daki günler ilerledikçe, savunma mekanizmamın gevşediğini, daha insani bir şeye dönüştüğümü hissettim. Hayatımın en güzel hafta sonlarından biriydi, çünkü Havana’da kısa süreliğine yeniden bir insana dönüşmüştüm.

Elektrik kesintisiyle ilgili deneyimim, Havana’nın birkaç bölgesiyle sınırlı. Bu anlamda böylesine olağanüstü bir anda her Kübalının neler yaşadığını aktardığımı iddia edemem. Tüm insanlar gibi Kübalılar da farklı görüşlere sahip. Bazıları, ülkelerinde rejim değişikliği istiyor. Hatta birkaçı, Donald Trump'ın iktidara gelmesini istiyor.

Ancak, sokaklarda ve evlerinde onlarca Kübalı ile gayri resmi olarak konuştuktan ve birçok grubun temsilcilerinin konuşmalarına katıldıktan sonra edindiğim genel izlenim şu yönde: Kübalıların büyük çoğunluğu, devrimin yıkılmasını istemiyor. Halen daha 1959’da uğruna dövüştükleri şeyi istiyorlar: kendi kaderlerini tayin hakkı, ABD müdahalesinden arınmış bir ülke ve egemen bir devlet.

Soykırımcı abluka, bu inanılmaz ülkenin potansiyelini 60 yılı aşkın bir süredir engelledi. Son üç aydır yoğunlaşan petrol ablukası, halkın özgürlüklerine yönelik kararlılığını daha da pekiştirdi. Bu abluka, Küba halkının iradesini kıramayacak.

Bugün ABD’de, hayatı istikrarsız ve dengesiz kılacak bir anın eşiğinde salınıyormuşuz gibi hissediyorum. Trump yönetiminin İran’a yönelik gerçekleştirdiği, alabildiğine dar görüşlü saldırıları üzerinden, petrol fiyatları hızla yükseliyor. İran, ABD’nin kan dökme konusunda o dindirilmesi mümkün olmayan istek ve iştahına diplomatik ticaret ağlarını kapatarak karşılık vermesiyle birlikte, ileride fiyatlar daha da artacakmış gibi görünüyor. Aşırı bir belirsizlik ve korkuyla tanımlı bir anının içindeyiz, farkındayım. Hep birlikte, bu ölmekte olan imparatorluğun içinde sıkışıp kalmışız, ancak Küba’yı ziyaret etmekle sinir sistemimin tümüyle sakinlediğini fark ediyorum.

İnsanların, kısıtlı kaynaklara rağmen birbirlerine nasıl inanılmaz şekillerde özen gösterebildiklerini gördüm. O karanlıktan sanatın, kahkahanın, müziğin ve devrimci umudun filizlendiğini gördüm. Elimizde artık felâketlere zekâ ve yaratıcılıkla karşılık vermenin bir yolu olduğuna dair birçok kanıt var. Sömürü ve açgözlülük yerine, dayanışma ve ortak insanlık duygusuyla bir toplumsal doku inşa etmenin bir yolu var. Bunu biliyorum çünkü bu, bu ülkenin yaklaşık 150 kilometre güneyinde mevcut.

Küba, benim kutup yıldızım. Küba halkının onur ve kendi kaderini tayin hakkı mücadelesinde onlara yardımcı olmak için elimden gelen her şeyi yapacağım.

Bu hafta sonu, Primero de Mayo [“1 Mayıs”] adlı duvar kilimimi Küba Halklarla Dostluk Enstitüsü’ne (ICAP) hediye etmekten, hediyenin bizzat Başkan Miguel Díaz-Canel tarafından kabul edilmesinden onur duydum. Maddi yardımlar üzerinden yaptığım katkıyla birlikte, umarım, bu sembolik hediye, ABD işçi sınıfı ile Küba halkının insanlıkta ortaklaştığı gerçeğini teyit eder.

Yarınlarımız birbirine bağlı ve biz ABD’lilerin karanlıkta yol gösterici ışığı olarak Küba devrimine ihtiyacımız var. Yolumuza ışık tutmaya devam etsin! Bırakın Küba yaşasın!

Tabitha Arnold
25 Mart 2026
Kaynak

0 Yorum: