Yirminci
yüzyıl bitmeden bir yirmi yıl kadar önce, kitlesel bir devrim, kadîm toprakları
köklerine kadar sarsmıştı. İran’da gerçekleşen ve sonradan “İslam Devrimi”
olarak adlandırılan bu devrim, bütün dünyada şaşkınlık yarattı. Şaşkınlık,
böyle bir olayın gerçekleşmesinden ziyade, onun seferber edilmesindeki belirgin
dinî semboller ile ilgiliydi.
Devrim,
İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasını isteyen üst düzey bir din adamı olan Ayetullah
Humeyni liderliğindeki mollalar sınıfı tarafından örgütlenmişti. “Aydınlanmacı Modernite”,
yaklaşık iki yüzyıldır yerkürenin dört bir köşesini sömürgeci gölgesi altına almışken,
anî ve açıklanamaz gaddarlıktaki dinî bir devrim, yozlaşmış bir monarşiye ve onun
askerlerine diz çöktürmüştü.
Neden
bir dinî devrim? Nereden çıkmıştı bu? Aydınlanmacı Modernite’nin Avrupalı
bölgelerinde Tanrı, bunca zamandır ölü ilân edilmişken, neden şimdi, tam da
tarihin bu belirli uğrağında, bir dinî devrim gerçekleşiyordu? Michel Foucault,
İtalyan gazetesi Corriere Della Sera’da (1978) İslam Devrimi’ni hem kendisine
hem de dünyaya açıklamaya çalıştığı bir dizi makale yayımladı.[1] Modernitenin bu
önde gelen eleştirmeni kendi fikrince, moderniteye, onun Avrupalı kökenlerinin
bu belirli periferisinde, nasıl da meydan okunduğunu görmüştü.
Protesto
Dini Olarak Şiilik
Seksenlerin
başlarında İran’da bir İslam Devleti kurulmuştu ve komşu Irak ile topyekûn bir
savaş kapıdaydı. Savaşın yarattığı tahribat iki ülkeyi de mahvederken, İslam Cumhuriyeti’nin
kurumları da pekişmiş oluyordu. İran’ın sömürgeci modernite ile tanışmasından
iki yüz yıl ve seküler monarşi tesis eden Meşrutiyet Devrimi’nden neredeyse yüz
yıl sonra, baskıcı bir teokrasinin araçları iyice gelişti.
İran’da
İslam Devrimi’nin belirleyici ânı, birbirini takip eden devrimci ideologlarca Şiiliğin
siyasî olarak yenilenmesidir. Şiilik, protesto dini ve iktidarın yüzüne gerçeği
haykırma üzerine kurulu bir değerler sistemi (ethos) olarak, çürümüş yönetimi
alaşağı etmek ve sonrasında da kitleleri işgalci Irak ordusuna karşı seferber
etmek için, en devrimci şekilde kullanıldı. Nihayetinde de Şiilik’ten
teokrasiyi sağlamlaştırmak için faydalanıldı. Bugün İran İslam Cumhuriyeti’nin
militanca bir baskı, kemikleşmiş bir mollalar sınıfı ve “Şer Ekseni” gibi saçma
retoriklerin çelişkili sonuçları sayesinde ayakta duran, gözden düşmüş bir
devlet aygıtı olması, Şiiliğin tam da temelindeki öğretisel paradoksa tarihsel
olarak tanıklık etmemizden başkaca bir şey değildir.
Şiilik
bir protesto dinidir. O, sadece iktidarın yüzüne gerçeği haykırır ve onu
istikrarsızlaştırır ama hiçbir zaman “iktidar olamaz”. “İktidar olduğu” ân, kendisiyle
çelişir. Şiilik, siyasî olarak başarılı olamaz; onun siyasî başarısı, ahlâkî
çöküşü demektir. Ve bu paradoks, onun tarihsel dayanıklılığının da biricik
özüdür.
Yirminci
yüzyılın sonunda Şiilik, monarşinin devrilmesi, İslam Cumhuriyeti’nin
sağlamlaştırılması ve modası geçmiş bir teokrasinin kurumsallaşmasında
dolaysızca ve sürekli bir şekilde seferber edildi. Şiilik, öğretisindeki
paradoksa bağlı olarak, ilk iki görevde oldukça araçsal olsa da, sonuncuda
tamamıyla kullanışsızdır. İma yüklü sembolleri ve kalıcı kurumlarıyla Şiilik,
devrimci ve askerî bir seferberliğin başlıca ideolojik kuvveti olmuşsa da, sonradan,
dini kendi gayrimeşru egemenliğini sürdürmek için eğip büken mollalar sınıfı
tarafından kategorik olarak reddedilmiştir.
Şiiliğin,
seferber edici ve seferberliği ortadan kaldırıcı karşıt kuvvetlerinin bu
merkezî paradoksu, başka hiçbir yerde, onun görkemli görsel dışavurumlarında
-taziye temaları ve onun bütün diğer görsel ve performansa dayalı
çeşitlemeleri- olduğundan daha canlı bir şekilde belirgin değildir. Taziyeden
kastımız, her ne kadar biçimsel olarak dikkat çekici benzerlikler olsa da,
sadece Hıristiyan çile tiyatrosu ya da Oberammergau ibret oyunlarının[2] Şii
bir versiyonu değildir.
Taziye
-adından da açıkça anlaşılacağı gibi- daha çok bir yas tutma tiyatrosu olup, tarihsel
olarak dramatik ve ritüel performanslar bütünü üzerine yayılmıştır. Taziye, genel
özellikleri ve içeriği ile ele alınmalıdır. Mekâna göre değişen taziye ritüeli
bunlardan biridir; şebîh-hani[3] gibi daha az detay içeren okumaları (recitative);
şemâil-gerdânî[4] ya da perde-dârî[5] gibi bir veya iki kişinin resimlenmiş bir
zemin önünde gerçekleştirdikleri anlatıları; ravza-hanî gibi (bir hatibin
minbere çıkıp Şii imamların çilelerini melodik olarak anlattığı) durağan ya da
deste gibi (bir yas tutucular grubunun şehrin sokaklarında ve meydanlarında Şii
şehitlerine dair şarkılar söyleyerek ve kendilerini kırbaçlayarak dolaştığı)
gezici anlatıları da kapsar. Bu kapsam, aynı zamanda sîne-zenî (ritmik olarak
göğsün dövülmesi), zincir-zenî (zincirle ritmik olarak sırtın dövülmesi) ya da
aşırı durumları kama-zenî (keskin bir kılıçla tıraş edilmiş başın kesilmesi)
gibi biçimlerde ortaya çıkan kendini-dövmenin ılımlı ya da gaddar ritüellerine
kadar genişletilebilir.
Taziye,
peygamberin torunu Seyyidü’l-Şühedâ (Şehitlerin Efendisi -çn.) Hüseyin ibn-i Ali’nin
(ö. H. 60 / M. 680) ölümüne yas tutmanın bütün bu çeşitlerine verilen addır.
İçerik anlamında taziye, 1979’daki İslam Devrimi’nin ve hemen onun ardından
başlayan İran-Irak Savaşı’nın (1980-1988) başlıca seferber edici biçimidir.
Protesto
Tiyatrosu Olarak Taziye
Taziye,
Şiilerin ritüel-oyunudur. Dramatik ve ritüel kökleri Siyâvûşân (Firdevsi’nin Şehnâme’sinde
yer ala alan efsanevî kahraman için gerçekleştirilen yas törenleri) gibi İslam-öncesi
İran pratiklerine kadar gitse de, bugün artık belirli biçimde Şii bir pratik olarak
baştan aşağı yeniden düzenlenmiş dramatik bir oyundur. Taziye, Güney Asya, İran,
Arap dünyası ve hatta Güney Asyalı göçmen topluluklar tarafından götürülüp sonradan
Latin Amerika karnavallarıyla birleştiği Karayipler’de görülür.
Taziye,
aynı zamanda, erken İslam tarihi içindeki en dramatik olaya dayanan bir protesto
tiyatrosudur. Protesto tiyatrosu olarak da hem Şiiliğe hem de onun iktidar paradoksuna
içkindir. Antik İran ya da Mezopotamya pratiklerindeki dramatik ve ritüel
kökenlerinden bağımsız olarak, taziye artık bir İslam, ve özel olarak da bir
Şii pratiği hâlini almıştır. Taziyenin tanımlayıcı tarafı, Şiiliğin başladığı
(tarihsel olarak doğduğu, teolojik olarak eklemlendiği ve dramatik olarak
tasarlandığı) karizmatik ânı, mimetik temsil ve sembolik anıştırmalarla içerik
olarak sürdüren istikrarsızlaştırıcı dramasıdır.
Bugün
taziyeyi, İslamî ve Şii bağlamı dışında anlamak mümkün değildir. Klasik Şarkiyatçılığın
yaptığı gibi, onu “Geleneksel Tiyatro” olarak egzotikleştirmek; çağdaş antropolojinin
yaptığı gibi, onu, kendisini ortaya çıkaran ve sürdüren yaratıcı kültürün geri kalanından
tecrit etmek ve koparmak; ya da İranlı yerlici okumanın yaptığı gibi, onun Şiyâvûşân’daki
muhtemel İranlı köklerine kadar izlerini sürmek alışkanlık hâline gelmiştir
-bütün bunlar taziyenin, onun dolaysız kültürel evreninin bütünlüğündeki ayrılmaz
yerini dikkatlerden kaçırır.
Bir
tiyatro olarak taziyenin ana fikri, Şiiliğin de tanımlayıcı yanı olan,
mazlumluk (mazlûmiyyet) kavramı etrafında gelişir. Mazlumluk, adalet ve
adaletten sapma açısından ahlâkî ve siyasî bir topluluk oluşturur. Mazlumluk,
adalete duyulan gereksinimi işaret eden adalet yoksunluğudur. Şiiler’de
İslam’ın gerçek vaadi olan dünyevî ve ebedî adaletin temin edilmesi vaadi,
öğretisel olarak İmam’ın karizmatik kişiliğinde canlı tutulur.
Taziyenin
iki ezelî rakibi, Yezid ve İmam Hüseyin, adaletsiz gücün ve bu zorbalığa karşı
devrimci seferberliğin metaforik temsilleri olarak ortaya çıkar. Mazlumluk, bir
kavramdan ziyade bir varsayımdır. Anlamı “zulme uğramış” olmaktır. Hüseyin’in lakabı
“Mazlum”dur ve “Hüseyin-i Mazlum” ya da “Zulme Uğramış Hüseyin” diye anılır.
Mazlûmiyyet kelimesinin üç harfli Arapça kökü olan ZLM, aynı ânda hem
“zorbalık” hem de “adaletsizlik” demektir ki bu siyasî olanla ahlâkî olanı
birleştirir. Böylelikle iki paradoksal ilke derhal birleşir ve mazlumluk
varsayımında metaforik olarak kapanır.
İlk
olarak mazlumluk, iktidarı oluşturan zayıflık, failliği gerektiren
edilgenliktir. İkinci olarak ise, siyasî olanı çağrıştıran ahlâk, ahlâkî olanı
davet eden siyasettir. Şiiliğin en üstün sembolik tasviri olarak Hüseyin,
tarihî bir şahsiyetten kozmogonik Mazlum’a doğru ahlâkî dönüşüm geçirir. O, bir
kesintisiz devrimcidir. Hiçbir zaman iktidarda olamaz, bu onu, ipso facto
(kendiliğinden) bir Zalim, bir zorba hâline getirir ki bu asla olamaz. Bu, kavramsal
bir çelişkidir ve Hüseyin’in ve Hüseyin’le beraber Şiiliğin bozulmasına sebep olur.
Taziye, Şiiliğin merkezindeki öğretisel paradoksun dramatik kaydı ve ima yüklü sembolüdür.
İslamî
açıdan yeniden düzenlenen bir oyun olarak taziye, dramaturjik kompozisyonundaki
gerilim içinde Kur’anî vahyin yapısındaki iktidar paradoksunu barındırır. Kur’an,
birbiriyle anlatısal ve düzgüsel (normative) olarak anlaşmazlık hâlinde olan
iki ana bölümden oluşur. Kur’an’daki 114 sure, 610-622 tarihleri arasında (ya
da Peygamber’in Mekke’den Medine’ye göçü ile başlayan Hicrî takvimin
başlamasından önceki 12 yılda) Mekke’de inenler ve 622-632 tarihleri arasında
(ya da Hicrî takvime göre ilk 10 yıl) Medine’de inenler diye ikiye ayrılır.
Mekkî
sureler, Mekkeli paryaların ve mustazafların, isyana davet eden vahiyler vasıtasıyla
birleştiği, Peygamber’in vazifesinin gittikçe şiddetlendiği, zorbalık ve
adaletsizliğe karşı ahlâkî meydan okumasında devrimci ve istikrarsızlaştırıcı
olduğu döneme denk gelir. Buna karşın Medenî sureler ise, Peygamber’in
Medine’deki yönetimini sağlamlaştırdığı ve siyasî bir topluluk oluşturduğu
dönemin kayıtlarıdır. Bu nedenle Kur’an’ın -sırasıyla, devrimci hareketin
ahlâkî kıyamı ve onun siyasî konsolidasyonu olan- Mekkî ve Medenî bölümleri
arasında belirli bir anlatısal ve düzgüsel gerilim mevcuttur. Bu gerilim, İslam
öğretisi ve İslam tarihi boyunca belirleyici olmuştur.
Peygamber’in
karizmatik liderliğinin, onun ölümünü takiben İslamî halifelik kurumuna
dönüşmesi, İslam’ın bu belirleyici merkezî paradoksunun en dolaysız ve imalarla
dolu metaforik ifadesidir. Müslümanların büyük çoğunluğunu oluşturan İslam’ın
Sünnî kolu, Muhammed’in karizmatik liderliğinin, nihayetinde, fıkıhçı ulemâ
kurumunda (fâkihler) ve halifenin (hükümdar) siyasî iktidarında
kurumsallaşmasını tercih etmiştir.
Müslümanların
küçük bir azınlığı ise, bu karizmatik veçhenin sürdürülmesini istemiş, öğretisel
olarak bunu Peygamberlik kurumundan, Peygamber’in soyundan gelen, kolektif
olarak günahsız[7] ve ilahi olarak takdir edilmiş, “imam” adı verilen, kutsal
şahsiyetlere aktarmıştır. Şiiler, ortaya çıkmaya başladıklarından beri, kendi
günahsız İmamlar’ını, bir zamanlar Peygamber için öngördükleri karizmanın
aynısı ile ilişkilendirmişlerdir.
Sünni
İslam, yeni doğan inancın bünyesindeki iktidar paradoksunu ulemâ ve halifenin
kurumlarında çözüp uzlaştırmışken; Şiilikte inancın karizmatik belirsizliği
alegorik olarak canlı tutulmuştur. Bu karizmatik doğallık, inananlar
topluluğunu, bir örgüsel yasalar kümesi etrafına yerleştirmek yerine bir
şahsiyet etrafında birleştirir ve inancın belirleyici ânı olarak merkezine
adalet (adl) ilkesini koyar. İmam, ilahi olarak vaat edilmiş adalet ilkesini
kendinde somutlaştırırken -Kur’an’ın Mekkî doğallığını muhafaza edip, Medenî
kurumsallaşma temayüllerine karşı gelerek-, çubuğu Peygamber’in iktidarını pekiştirirken
sergilediği siyasî cürete değil de onun peygamberâne doğallığına büker.
Hukukî
iktidarın kalıcı kurumları yerine doğal karizmaya olan tarihsel eğilim Şiiliğe,
siyasî olarak paradoksal bir maya katmıştır ki bu, İslam’ın tam merkezinde
gizlenmiş öğretisel gerilimde yankılanır ve doğal olarak Kur’anî anlatının
kendisinde yer bulur. Sonuçta Şiilik, yeni doğmuş olan İslam’ın isyancı
veçhesini kuşanır ve kategorik olarak protesto dini şeklinde muhafaza olur.
Şiiliğin kalbindeki -iktidara her zaman muhalefet etmek ve hiçbir zaman
iktidarda olmamak şeklindeki- kurucu paradoks, her şeyden önce onun öğretisel
ifadesi olan İmamet’te ya da bir başka deyişle, birbirini takip eden bir dizi
günahsız kutsal şahsiyette kuramlaştırılmış, ama aynı zamanda teatral olarak da
taziyede sahnelenmiştir.
Taziye,
nihayetinde, teatral geriliminde Şiiliğin merkezî paradoksunu ve dolayısıyla
İslam’ın kendisinin temel öğretisel kaygısını barındırır. Taziye, kendisinde
İslam’ın ve protesto dini olarak Şiiliğin gerçek çekirdeğini barındırırken, ahlâkî
ve siyasî toplulukların ikili varsayımını birleştirerek, bu ikisinin anlatısal
ve düzgüsel ayrımına izin vermez.
Benzer
şekilde, gerçek ve kurmaca, karşılıklı olarak anlatılır, böylece tam da oyunun oynandığı
ânda Hüseyin’in trajedisi görünür kılınır. Bu ise, tiyatronun yaratıcı ve eleştirel
boyutlarını, genelde olabilenden daha fazla biraraya getirir. Oyunun iki uğrağı
olan tarihsel kökleri ve geçici anma özelliği eşit derecede içiçe geçer ve
seyircinin olgunun gerçekliğinden dolayı duygudaşça yabancılaşma yaşaması
engellenir.
Tarihin
ve gerçekliğin artsüremli (diachronic) ve eşsüremli (synchronic)
eksenlerinin alışılagelmiş çatallaşması, siyaset ve sanatın birbirinden
ayrılmasını imkânsız kılarak ve dünyayı bir tiyatro sahnesi hâline getirerek,
birbiri içinde erir.
Bir
ritüel-tiyatro olarak taziyenin merkezindeki öğretisel gerilim, mimesisin
doğasına ve yapısına, Aristotelesçi Yunan mimesisinden (taklit) tamamen farklı
bir düzen getirir. Yunan mimesisi, onomatopoeia’ya, yani mimetik eylemin
adlandırılmasının (onomao) gerçekten eylenmesine (poieino) denk
düşer. Böylesi varsayımlara taziyede rastlanmaz. Hatta tam tersine, taziyede
oyunculuk, mimetik değil, tamamıyla ima edicidir -seyirciler ve oyuncular
arasında, oyuncuların sadece oynadıklarına dair anlaşmaya dayalı ve dramatik
olarak inceltilmiş bir sözleşme mevcuttur. Oyuncular, rollerini ezbere bilmedikleri
için değil ama uzaklık ve başkalık (dissimilitude) hissi vermek için,
oyun metinlerini ellerinde taşırlar. Eğer Aristotelesçi mimesis benzetmeye (simillitude)
dayanıyorsa, taziye başkalığı esas alır.
Taziyede,
oyuncular ne yapacaklarını bilmediklerinden değil, seyircilerin bütün bunların
bir oyun/tiyatro olduğu doğrultusunda temin edilmesi için yönetmen her zaman
sahnededir. Taziyeyi sahneleyen köylüler ve kasabalılar fakir olduklarından ve
bir amfitiyatroyu maddî olarak karşılayamadıklarından değil ama sahne,
oyuncuların ve seyircilerin geriye kalan fizikî ortamının bir uzantısı olması
gerektiği için sahnenin kendisi aslında bir sahne değildir. Esasında oyuncular
da evlerinden, sokaklarından, mahallerinden, pazarlarından gelip sahneye
çıkıverirler. Sahnenin bir sahne olmadığı asla gözden kaçmaz.
Oyuncu
olmayanların sahneye erişimi çok kolaydır, gerçek oyuncular istedikleri vakit oynadıkları
karakteri bırakıp, sonra da tekrar o karakteri oynamaya devam edebilirler. Gerçeklik
ve oyuncular arasında sürekli akışkanlık vardır, zira oyuncular bir kurmacayı sahnelemezler.
Sahnelenen gerçeğin tam kendisidir.
İmam
Hüseyin ve 72 yoldaşı gerçekten de H. 60/ M. 680 yılında Kerbelâ’da Yezid ve
yandaşları tarafından katledilmiştir. Böyle bir tarihsel olguyu o hiç
yaşanmamış gibi temsil etmeniz imkânsızdır; diğer yandan rol icabı da olsa İmam
Hüseyin gibi davranmanız da mümkün değildir. Böylesi, kutsal olana saygısızlık
olur. Sonuçta bu, seyircilerin ne zaman oynanıp ne zaman oynanmadığını ayırt
etme konusunda etkin bir ihtiyat geliştirmelerini gerektirir. Bunu büyük oranda
kolaylaştıran, taziye oyuncularının gerçek oyuncular olmamasıdır.
Genellikle
başka mesleklerin erbaplarıdırlar. Bir yerde bu oyuncular manav, kasap ya da
marangozken, bir başka yerde diş doktoru, avukat ve öğretmen olabilir. Taziyeye
bilinen Aristotelesçi mimesis kavramıyla yaklaşanlar, aşırı derecede hüsrana
uğrarlar. Şiiliğin merkezindeki, o zamanın ve bugünün, ahlâkî olanın ve siyasî
olanın, gerçek olanın ve ideal olanın öğretisel olarak birbirine karıştığı
karizmatik paradoksun, taziyenin merkezindeki dramatik gerilimi ve oyunculuk,
sahneleme, temsil ve gösterisinin bütün bu ima yüklü sembollerini nasıl
beslediği anlaşılmalıdır.
Bir
sahneleme sanatı olarak taziye, her şeye karşın, tarihsel hafızanın yakarışının
tamamen kontrol ve otoritesi altında değildir. Taziyenin, sahnelenen oyunun
işaret ettiği, bir tarihsel hafızası (H. 60 / M. 680 yılında Kerbelâ’da
gerçekleşen olaylar) vardır ama teatral olarak bu hafızaya mecbur değildir. Bu,
taziyenin merkezindeki teatral paradokstur ve bu da, protesto dini olarak
Şiiliğin hatırlatıcı paradoksunda ve dolayısıyla, Muhammed’in peygâmberâne
karizmasının metinsel dökümü olarak Kur’an’ın anlatısal ve düzgüsel
paradoksunda kendine yer bulur.
Bu nedenle taziye, ahlâkî parametreleri siyasî olanın sınırlarını delip geçen ve siyasî olana tasallut eden bir protesto tiyatrosudur. Bunun sonucu ise taziyenin tuhaf statüsüdür: O, ne bir kurmaca tiyatrodur ne de biçimlendirilmiş ritüeldir; ne gerçektir ne de düşseldir. Gerçek ve düşsel arasında, hem gerçeğin hem de düşselin anlam bulduğu üçüncü bir düzlemde yer alır.
Protesto
Dini ve Tiyatrosu Olarak Şiilik ve Taziye
Yaratıcı
hayalgücünün evreni olarak taziyenin siyasî kullanımlara olanak tanıması, kökenini,
doğrudan, bir protesto tiyatrosu olan karakterinde, bir protesto dininin -tam da
doğduğu- en dramatik ânının sahnelenmesinde bulur.
Protesto
tiyatrosu olarak taziye, ilk başta Hz. Muhammed’in damadı ve en sadık destekçilerinden
olan Hz. Ali’nin ve sonra da Ali’nin oğlu Hüseyin’in, yani kutsal şahsiyetle- rinin
ölümüyle öğretisel konumunu bir din olarak hatırlatan Şiilikle yanyanadır.
Taziye, bir küçük devrimci grubu ile kemikleşmiş ve baştan aşağı yozlaşmış bir
iktidar gücü arasındaki yazgısal savaşı hatırlatıp yeniden canlandırır. Kerbelâ
Savaşı’nda, herhangi bir küçük devrimci grubun herhangi bir kemikleşmiş iktidar
gücüne karşı yürüttüğü mücadeleye kolayca sızabilecek bir evrensellik vardır.
Taziye gerçekte, nerede ve ne zaman olursa olsun, devrimcilerin zamanın yönünü
değiştirme fırsatını teslim eder, ne var ki bu, Kerbelâ’da haksız olarak
aleyhte belirlenmiştir.
Devrimci
seferberlik döneminde Humeyni’yi İran’a geri dönmeye çağıran sloganlardan biri
“Biz Kûfe halkından değiliz!” idi ve bu ânda, söz konusu müslümanların, aziz liderleri
İmam Hüseyin’i/İmam Humeyni’yi Kûfe’ye/Tahran’a çağırıp ama Yezid’e/ Şah’a karşı
mücadelesinde ondan yardımı esirgeyerek ona ihanet etmeyecekleri anlamına geliyordu.
Taziye tiyatrosunun karakteri sadece metaforik (mecazî) değil, aynı zamanda metamorfiktir
(başkalaşım geçiren) -kolay bir şekilde çağdaş tarihsel figürlere dönüşebilirler.
Taziye karakterlerinin bu başkalaşımı, tarihsel olanın mecazî, mecazî olanın
tarihsel olduğu, tarihsel olarak birden çok dönüşüme izin veren (multimetamorphic)
bir özellik taşır. Taziye karakterlerinin bu çoklu-metamorfik veçhesi, onu bir
ânda hem kozmik anlamın oldukça güçlü alegorileri hâline getirir hem de güncel
düzenlemelerin doğrudan erişimine imkân tanır.
İslam
Devrimi sırasında Humeyni figürü Hüseyin ile ya da daha keskin bir ifadeyle, Muhammed,
Ali ve Hüseyin’in birleşmiş imgesiyle, yani bir başka deyişle, İslamî yaratıcı
hayalgücü evreninin en militan kutsal figürleriyle özdeşleşmişti. Aynı sebeple
de Şah, iktidarı zorla gasp eden, yozlaşmış, gaddar, bayağı ve şeytanî Yezid
ile özdeşleşmişti. Bu oyunda, hikâyenin başkahramanı ve onun hasmının bu
şekilde düzenlenmesi, Humeyni ve Şah arasındaki savaşı, yeni Müslüman neslinin
de etkin olarak katılabileceği bir Kerbelâ Savaşı suretine dönüştürür.
Taziyenin
Kerbelâ’yı anan basit bir çile tiyatrosu olmadığı unutulmamalıdır. Sîne-zenî (göğsün
ritmik olarak dövülmesi) gibi ılımlı biçimlerden kama-zenî (tıraşlanmış başa kılıç
ile vurulması) gibi daha şedîd biçimlere kadar birçok boyutu olan kendini-dövme
pratiğinde kurtarıcı çileciliğe dair çok derin bir unsur bulunur. Taziyede
müslümanların, İmamlarına yardım etmekte tarihsel bir kifayetsizlik içine
düşmüş olmalarının yasını tutmalarında yankısını bulan gerçek ve hiddetli bir
vicdan azabı duygusu vardır. Mesela, Hor Taziyesi, günümüz Şiilerinin dolaylı olarak
özdeşleştiği, gerçek dramatik olaya, potansiyel olarak ama yokluklarıyla
katılma fikri ile dopdoludur. İyilik ve kötülüğün kuvvetleri ne zaman karşı
karşıya gelse, taziye içeriğinin gerçek zamanlı tarihe sızması, Şiilerin
Kerbelâ Savaşı’na katılmaları ve Hüseyin’e Yezid’e karşı olan savaşında yardım etmeleri
imkânını tanır. Kerbelâ Savaşı’nda, İmam Hüseyin’in yoldaşlarından birisinin ona
neden Yezid’e karşı mücadelesinde ilahi yardım için yakarmadığını sorduğu bir
sahne vardır. Meşhur parmaklarını V-şeklinde açar ve muhatabına parmaklarının
arasına bakmasını söyler. İmam’ın parmaklarının arasında meleklerden ve
cinlerden oluşan ordular, gökçe atlarına binmiş savaşmaya hazır bir şekilde
Hüseyin’in emirlerini beklerken görülmektedir. Ama o, bu orduları çağırmayacağını,
zira bu savaşın takipçileri için tarihsel bir sınav olduğunu belirtir.
Kötülüğün
kuvvetlerine karşı iyiliğin kuvvetlerinin devrimci seferberliğinde, devrimcilerin
ve hâlâ canlı olan İmam Hüseyin’in mücadeleye çağırdığı kuvvetlerin doğrudan ve
içiçe geçen başkalaşımı hâlinde bir özdeşleşme vuku bulur.
Kerbelâ
Savaşı’nın hâlâ güncel olan dönüştürücü etkisinde, birbirleriyle savaş hâlinde
olan kozmik kuvvetlerin Maniheist unsuru bulunur. Dönüştürücü Kerbelâ Savaşı’na
Şah’a karşı devrimci seferberlik için başvurma, İslam Devrimi’nin başarısından
hemen sonra, yavaş yavaş Saddam Hüseyin’e karşı savaş seferberliğine tahvil
edilir. Saddam Hüseyin, İran’a karşı savaşında sadece (637’de bir Müslüman
savaşçı grubunun Sasani[8] ordusunu yenilgiye uğrattığı) Kadisiye Savaşı’na
gönderme yaparken, Humeyni (1980-1988 arasında süren İran-Irak Savaşı’nda
hayatlarını kaybeden on binlerce genç İranlıya göre hüküm verecek olursak, çok
daha kuvvetli bir mecaz olan) Kerbelâ Savaşı’nı seferber eder.
Saddam
Hüseyin’in propaganda için Mısırlı bir yönetmenle anlaşıp, Kadisiye Savaşı çekmesi
konusunda onu teşvik etmesi gerekirken, Humeyni’nin kendi Kerbelâ Savaşı’nın
propagandasını yürütmesi için nesiller boyu süren taziye temsillerine
yaslanması işleri kolaylaştırır.
Bu,
iki mecazı kıyaslamak için çok çarpıcı bir örnektir. İmam Hüseyin ve Yezid arasındaki
mücadelenin coğrafyasının Mezopotamya olması ve Kerbelâ’nın gerçek konumunun
Irak Devleti’nin sınırlarının içinde bulunması, Saddam Hüseyin’in Yezid ile ve dolayısıyla
Humeyni’nin İmam Hüseyin ile özdeşleşmesine hizmet eder. İran-Irak Savaşı’nın
bölgesel ve küresel bağlamı gözönünde bulundurulduğunda, o zamanki İsrail
Başbakanı Menahim Begin ve ABD Başkanı Jimmy Carter gibi şahsiyetler de, İran
ve Irak cephesinde seyreden iyiliğin ve kötülüğün kuvvetlerinin arasındaki
kozmik savaşın içine çekiliverirler.
İran-Irak
Savaşı’nın ortalarına doğru, taziyenin meşrulaştırıcı inayeti Humeyni ve davasını
terketmeye başlar. Burada mümkün olan en mükemmel açıklama için İranlı bir
kavram olan “ilahi karizma”, ferrah-e izadi, kavramına başvurmamız gerekir. Bu
ilahi hediye, Firdevsi tarafından yazılan Şehnâme’nin efsanevî kahramanı
hükümdar Cemşid’e önce verilir, sonra geri alınır. Cemşid, İran’ın efsanevî
tasavvurunda bir medeniyet kuran ve bugün bildiğimiz anlamıyla hayatı mümkün
kılan ilk hükümdarlardandır.
Çok
uzun bir hayat yaşamış ve birçok işi başarmıştır. Tebaasıyla da paylaştığı, ölümsüzlüğün
sırrını bulmak gibi ortaya koyduğu mucizeler yüzünden kibirlenmiş ve kendisini
Tanrı ilân etmiştir. Tam da bu ânda, ilahi hediye onu terkeder, kötü kral Zahhak
onun ülkesini ele geçirir ve Cemşid’i yok eder.
İlahi
hediye keyfî olarak verilebileceği gibi, bir ânda geri de alınabilir. Aynı
tasavvurun İslamî evreninde, protesto dini olarak Şiiliğin ve protesto
tiyatrosu olarak taziyenin, ancak devrimci bir isyancı grup zorbalığa karşı
ayağa kalktığı ölçüde meşrulaştırıcı işlevi vardır. Binlerce İranlı gencin
kefenleriyle dönüp gömüldüğü, bütün mantığın ve muhalefetin bastırıldığı bir
durumda, Humeyni ateşkesi reddettiği zaman, ne bir protesto dini olarak Şiilik,
ne de bir protesto tiyatrosu olarak taziye, kendisinin meşrulaştırıcı bir öğreti
ya da bir oyun olarak kullanılmasına izin verir.
İran’da
kemikleşmiş bir mollalar sınıfının iktidarını baskıcı bir şekilde pekiştirmesinden
neredeyse otuz yıl sonra bugün, hem Şiilik hem de taziye, İslam Cumhuriyeti’nin
araçları olmaktan kategorik olarak uzaklaşmıştır. Şiiliğin dramatik özü ve taziyenin
temaları Pehlevilerin meşruiyetini ortadan kaldırmak ve sonra da Saddam Hüseyin’e
karşı savunma savaşı örgütlemek konusunda, bunları Şii velilerinin tarihsel düşmanları
ile özdeşleştirerek devrime yardımcı olmuştu. Ama Humeyni’nin Haziran 1989’da
vefat etmesinden çok önce, (Şiiliğin teatral leitmotifi olarak) taziyenin, güvenilirliğini
kaybetmiş bir teokrasiyi meşrulaştırmak için hiçbir şey yapamayacağı belli oldu.
Şiilik bir protesto dinidir.
Ahlâken
yenilmeden siyaseten zafer kazanması mümkün değildir. Yapısal adaletsizliğin
kozmik karnavalı olarak taziye, başarılı olmak için belirlenmiş hedeflerine
ulaşmak konusunda devamlı başarısız olmak zorunda olan kayıp karşısında duyulan
bir yastır. Hiçbir yas, başarılı olmaz ya da olamaz. Yasın başarısı, onun
başarısızlığındadır. Yas, başarısız olduğu ölçüde, kaybın büyüklüğü ve
trajedinin akıl almaz boyutları teslim edilebildiği oranda, başarılıdır.
Yasın
başarılı olması demek, ona sebep olan merkezî travmanın yok edilmesi demektir
ve bir kültür için belirleyici olan bir travmayı o kültürün kendisini
lağvetmeden imha etmek imkânsızdır. Şiiler, kendi tarihlerinin merkezî
travmasını sonsuza kadar hatırlamaya mahkûm edilmişlerdir/hatırlamakla
kutsanmışlardır, ama hatırladıktan sonra unuttukları için, buna tam anlamıyla
bir hatırlama denemez.
Hatırlama
edimi, her zaman eksik kalmalıdır -bir insanın devamlı gözünün önüne gelen, onu
bir şeyler hatırlatmaya zorlayan ama bunu hiçbir zaman başaramayan bir rüya
gibi. Şiiler, bir şehidin ölümünü anarak, mutlak Ötekilik ile; günahların
ortasında azizlik ile; hayatın ortasında ölüm ânı ile; tamamıyla uyumsuz ve iki
yönlü Ötekilik ile; azizlerin ve düşkünlerin yüzleri ve bedenleri, zehirli
hafızaları ve yaratıcı büyüleri ile özdeşleşmeye çabalarlar. Yasın koreografisi
ve sahnelemesi olarak taziye ancak bu imkânsızlık içinde mümkündür.
Bir
protesto dini olarak Şiilik, bugün artık, kişisel takva pratiğine indirgenmiş;
taziye ise devrim İran’ında “Büyük Şeytan” olarak adlandırılan ABD’ye karşı
turneye çıkmıştır. Taziye içerik olarak tiyatrolaştırılmış, açık bir şekilde
estetize edilmiş, Şarkiyatçılık bağlamında doğululaştırılmış, antropoloji
nesnesi kılınmış ve nihayetinde müzeye kaldırılmıştır. Ama bu, ne Şiiliğin ne
de taziyenin kaderidir.
İster
siyasî olsun ister dinî olsun, (önce Pehlevîler, şimdi de mollalar sınıfı gibi)
kurumsal iktidarlar Şiiliği zimmetlerine geçirmeye çabalamış, sonra da taziyeyi
(önce Rıza Şah’ın, şimdi de mollalar sınıfının yaptığı gibi) ya yasaklamış ya
da tarafsızlaştırmıştır. Şah’ın zamanında, Şiilik resmî olarak
tarafsızlaştırılmış, taziye ise Şiraz Sanat Festivali’nde açıkça
tiyatrolaştırılmıştı. İran’da Şiilik kişisel takvaya geri çekilirken,
sürgündeki Ayetullah Humeyni, taraftarlarını kitlesel bir siyasî müsabakaya
hazırlıyordu. Taziye Şiraz Sanat Festivali’nde sahnelenirken, onun
leitmotifleri İran’ın sokaklarında, caddelerinde, pazarlarında ve
meydanlarında, devrimci seferberliğin mayasını çalıyordu.
Bugün
ise, ne Tahran’ın yönetici mollalarının çevrelerinde ne de 2002 Yaz’ı boyunca hafiften
şaşkın ve hepten kayıtsız bir seyirci kitlesine sahnelendiği New York’daki Lincoln
Center Damrosch Park’taki sirk alanında Şiiliğe ve taziyeye rastlanabilir. Buna
karşın, hem Şiilik hem de taziye, 1999 Yazı’nda acımasızca bastırılan öğrenci
ayaklanmalarının tam da merkezinde bulunabilir ve kutlanabilir. Bu olayların
her yıl Temmuz’un 9’una denk gelen yıldönümü, Tahran’da hüküm süren Yezid’i ve
onun yandaşlarını, bunlar her kim olursa olsun, tekrar tekrar tehdit
etmektedir.
Hamid Dabaşi
[Kaynak:
The Drama Review, c. 49 s. 4, Taziye Özel Sayısı, Kış 2005.]
Dipnotlar:
[1] Michel Foucault’nun İran İslam Devrimi üzerine bu makaleleri ve diğer
çalışmalarının eleştirel bir çözümlemesi için bkz., Janet Afary ve Kevin B.
Anderson (2005).
[2]
Passion play [Çile Tiyatrosu], Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesini
canlandıran tiyatro temsillerine verilen addır. Bu türün dünya çapında bilinen
örneklerinden biri 1634 yılından beri Oberammergau’da (Bavyera, Almanya) yapılır
ve adına miracle play [ibret oyunu] da denir. -çn.
[3]
Şebîh-hani, şebîh okuyan anlamındadır. Metin And’ın verdiği bilgiye göre
Azerbaycan’da şebîh kelimesi taziye yerine de kullanılmaktadır (2012, s.
29). Burada, konusu taziye konuları ile örtüşen ama görsel ve dramatik öğelerin
iyice azaldığı, yazılı ya da sözlü bir metnin ‘okunduğu’ bir tür olarak
kullanılmış olsa gerektir. -çn.
[4]
“Bir de dinsel resimler göstererek anlatanlar vardır. Bunlar iki kişi gezerler,
bizi ya büyük bir kitap içindeki ya da tomarlardaki resimleri taşır ve
gösterir, konuyu açıklar, öteki de göğsüne vurarak söylerdi. Bunlara şemâil-gerdânî
denmektedir.” (And, s. 95) -çn.
[5]
“Nakkâlî (nakleden, anlatan -çev.) ya da meddâh gibi anlatıcıların
içinde olayları gösteren perdeler üzerindeki resimlerin yardımı ile bunları
anlatanlara perde-dârî denmektedir. Bu perdelerin önünde örtü yerine başka bir
perde vardır, anlatıcı bunu yavaş yavaş açarak ilgili resmi gösterir.” (And, s.
94) -çn.
[6]
İsmet ya da masumluk öğretisi, peygamberlerin ilahi koruma sayesinde
günahlardan ve yanlışlıklardan uzak olmasıdır. Şiiliğin (On İki İmamcı ya da
İsmailîler gibi) bazı kollarında On İki İmam ve Peygamber’in kızı Fatımatü’z-Zehrâ
da ismet sıfatını taşır. -çn.
[7]
Sasanîler, Arap fetihlerinden önce İran’da hüküm süren son hanedandır.
Saltanatları MS. 224-651 arasında sürmüştür.
Kaynakça
Afary, Janet, ve Kevin B. Anderson. 2005. Foucault and the Iranian
Revolution: Gender and the Seductions of Islamism. Şikago: University of
Chicago Press. [Türkçesi: Janet Afary ve Kevin B. Anderson. 2012.
Foucault ve İran Devrimi: Toplumsal Cinsiyet ve İslamcılığın Ayartmaları.
İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınları].
Çeviride
Yararlanılan Kaynak
And, Metin. 2012. Ritüelden Drama Kerbelâ - Muharrem - Ta’ziye. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.



0 Yorum:
Yorum Gönder