İran’a
karşı savaş, başladı. Bu savaşa onlarca yıldır hazırlanılıyordu. Yaptırımlar,
gizli operasyonlar, bölge genelinde direniş güçlerinin sistematik olarak hedef
alınması, İran’ı zayıf ve izole halde tutmak için kasıtlı olarak kurulan
bölgesel düzen, her zaman daha doğrudan bir şeyin öncüsüydü. Şimdi yaşananlar,
bu projenin doruk noktasıdır. Diplomasinin bu süreci durdurmasına imkân yoktu.
Bu
savaşı başlatan saldırılar, nükleer tesislere odaklanmamıştı. Saldırılar
başlamadan iki gün önce Umman Dışişleri Bakanı, anlaşmanın fiilen
tamamlandığını doğrulamıştı: İran, uranyum zenginleştirmesini sivil seviyelere
indirmeyi, daha fazla zenginleştirmeyi durdurmayı ve Uluslararası Atom Enerjisi
Kurumu’nun (IAEA) tam gözetimini kabul etmişti. Teknik ekiplerin o Cuma günü
bir araya gelmesi planlanmıştı. Bombalar gene de atıldı.
Resmi
gerekçe ne olursa olsun, ilk saldırılar, İslam Cumhuriyeti’nin komuta ve
kontrol altyapısını, ideolojik liderliğini ve örgütsel çekirdeğini hedef aldı.
Bu, nükleer bir programı ortadan kaldırmak değil, siyasi bir sistemi yıkmak
için tasarlanmış bir harekâttı. Bundan sonra ne olacağını anlamak için bu
ayrıma bakmak şart.
Belirli
bir askeri hedefi olan savaşın bir sonu vardır. Bölgesel düzeni yeniden
yapılandırmayı amaçlayan bir savaşın ise yoktur. İkinci kategoriye giren savaş,
yeniden yapılandırma, başarılı olduğunda, başarısız olduğunda veya maliyetler
siyasi olarak dayanılmaz hale geldiğinde sona erer. Bu savaşın hangi tür savaş
olduğunu bilmeden, ne kadar süreceğini, İran’ın bu konuda gerçekçi olarak ne
yapabileceğini ve sonunda bu bölgenin nasıl görüneceğini öngöremeyiz.
Savaşın
Ardındaki Proje
İsrail’in
stratejik vizyonu, her zaman açık ve net olmuştur. İsrail, bu vizyonu hiçbir
şekilde gizlememiştir: Direniş Ekseni’ni, yani Gazze, Lübnan, Yemen, Irak ve
İran’ı kesen, İran yanlısı güçler zincirini ortadan kaldırmak. Bunu çevreleme
veya caydırma yoluyla değil, ortadan kaldırarak yapmak niyetindedir. Bu eksen
kırıldığında, bölgesel düzen, geriye kalanlar etrafında yeniden şekillenecektir.
İran,
bölgesel direnişin omurgasıdır. Onsuz, Hizbullah ikmal hattını kaybeder, izole
bir Lübnan milis gücü haline gelir. Yemen, stratejik bir baskı noktası olmaktan
ziyade yönetilebilir bir soruna dönüşür. Irak'taki gruplar hamilerini yitirirler.
Filistin davası, kendisine destek olan en önemli devletten mahrum kalır. Bölgede
İsrail ve Amerika’nın hareket serbestiyetini zorlaştıran her cephe, bağlantılı
stratejik bir meydan okuma olmaktan ziyade, bir dizi yerel soruna dönüşür.
Körfez
ülkeleri için de sonuçlar, aynı derecede önemlidir ve bu kısım, genellikle
gözden kaçırılır. İran’ın Washington'ın yönetmek için işbirliğine ihtiyaç
duyduğu yıkıcı bir güç olarak var olması nedeniyle, Körfez ülkeleri, şu anda
petrol, üsler ve normalleşme süreci üzerinde bir miktar etkiye sahipler. İran
bölgesel bir tehdit oluşturduğu sürece, Washington, Körfez çıkarlarını gözetmek
zorundadır. İran’ın parçalandığı ve hiçbir denge unsurunun kalmadığı bir Ortadoğu,
Körfez ülkelerinin Washington’ın koşulsuz müşterileri haline geldiği, şartlar
üzerinde hiçbir etkiye sahip olmadığı ve bağımsız bir pazarlık zeminine sahip
olmadığı bir bölgedir. Bu, bu savaşın bir yan etkisi değil, amaçlanan
sonuçlarından biridir.
Parçalanmış
bir İran, istikrar getirmez. Her devletin ya hizalandığı ya da hiçbir şeye
karşı denge kuramayacak şekilde yapayalnız kaldığı, tek bir güç ekseni
etrafında örgütlenmiş bir bölge kalır elimizde. Bu savaşın kazara yol açtığı
bir sonuç değil, asli amacıdır. Neticede İsrail, askeri üstünlüğü eline
geçirir, bu güce karşı koyabilecek hiçbir devlet kalmaz. En olası senaryoda,
Batı Şeria tümüyle ilhak edilir, Filistin’e dair siyasi ufuk kalıcı olarak sona
erer ve artık İsrail’i durduracak kimse kalmadığı için o topraklarını dilediği
gibi genişletir.
Kısa
süre önce ABD’nin İsrail Büyükelçisi, İsrail’in Nil’den Fırat’a kadar uzanan
topraklar üzerinde hakkı olduğunu söyledi, üstelik bu iddiasını Kitab-ı
Mukaddes üzerinden temellendirdi. Washington’dan bu açıklamaya herhangi bir
düzeltme gelmedi. Bu, bir dil sürçmesi veya hoşgörülen marjinal bir görüş
değil. Bu, ulaşılmak istenen hedeftir, bu savaş, yolun nasıl açıldığının
göstergesidir.
Körfez
Ülkeleri: İki Strateji Arasında Sıkışmış Durumda
Hem
İsrail hem de İran, Körfez ülkelerinin bu savaşın seyri dâhilinde önemli birer
değişken olduğunu görüyor, bu sebeple, her iki taraf da bu ülkeleri zıt yönlere
çekmek için onlara baskı uyguluyor.
İsrail,
bu ülkelerin İran’la açık bir çatışmaya sürüklenmesini istiyor. Daha geniş
kapsamlı bir bölgesel savaş, direniş anlatısını parçalıyor, aynı anda birçok
tarafı yıpratıyor ve Washington’ın yıllardır üzerinde çalıştığı türden bir
yeniden yapılanma sürecini hızlandırıyor. Öte yandan İran, Körfez
topraklarındaki ABD üslerine saldırıyor, Körfez ekonomilerinin bağlı olduğu
enerji altyapısını ve nakliye yollarını tehdit ediyor. Bunu da Amerikan
güçlerine ev sahipliği yapan hükümetlerin sırtına binen savaş maliyetini artırmak
için yapıyor. Yapılan hesaba göre bu hükümetler, ekonomiyle ve güvenlikle
alakalı sonuçları üstlenerek, bu maliyetleri süresiz olarak taşımaya devam
etmek yerine, sonunda Washington’ı ateşkes yönünde baskı altına alacaklardır.
Körfez
ülkeleri, şimdiye dek bu işin dışında kalmaya çalıştılar. Bunun yerinde ve
doğru bir dürtüsel tepki olduğunu söylemek lazım. Ancak çatışmanın kendilerini
kuşatan bölgede derinleşmesiyle birlikte, bu ülkelerin manevra alanları
daralıyor, her iki taraf da tarafsızlığı sürdürme konusunda zorlanıyor. Ne
seçecekleri veya neye zorlanacakları, savaşın seyrini belirleyecek.
İran’ın
Stratejisi: Gerçekte Ne Elde Etmeye Çalışıyorlar?
İran,
doğaçlama tepki geliştirmedi. Hamaney’in suikastından saatler sonra İran,
Körfez genelindeki ABD radar sistemlerine saldırdı, Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya
başladı, İsrail hedeflerini vurdu, aynı anda birden fazla cephede koordineli
operasyonlar başlattı. Bu, hemen devreye sokulsun diye hazırlanmış bir
doktrindi. Hazırlık, savaştan önceki son haftalarda, Hamaney’in sessizce Devrim
Muhafızları’na hiçbir kırmızı çizgi belirlemeden, operasyonlar konusunda tam yetki
vermesi ve Ali Laricani’yi bundan sonraki aşamayı yönetecek politik isim olarak
görevlendirmesi, bu hazırlığın alametleriydi. Bir taraf konuşacak, diğer taraf
ise kısıtlama olmaksızın savaşacaktı.
İran’ın
elde etmeye çalıştığı şey, bildiğimiz türde bir askeri zafer değil. Maliyeti
dayatmaya çalışıyor. Amaç, bu savaşı devam ettirilemeyecek kadar pahalı hale
getirmek. Askeri açıdan bu, Amerika’nın kayıplarını kaçınılmaz hale getirmek
anlamına gelir, çünkü Amerikan kamuoyu, Ortadoğu jeopolitiğini yakından takip
etmez, ancak ceset torbalarını ve benzin fiyatlarını takip eder, her ikisi de
şu anda herhangi bir yönetimin iç politikada sürdürebileceği şeyleri kısıtlayan
bir seyir içerisindedir. Ekonomik açıdan ise, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve
Körfez’deki enerji altyapısına yönelik tehditler, petrol fiyatlarını yukarı
çekerek, bu savaşta hiçbir çıkarı olmayan ancak maliyetini üstlenen ortakların
Washington’a baskı uygulamasına neden olmaktadır.
Bu
stratejinin sunduğu avantajlar esasen, onun birden çok cepheyi ilgilendiriyor
olmasından kaynaklanıyor. İran’a müttefik güçlerin oluşturduğu, Hizbullah, Ensarullah
ve Irak’taki grupları içine alan ağ, karşı tarafı küçümsemek için kullanılan
tabirle, “vekil güçler” değiller. Bunlar, sonuçta gerçek çıkarları olan
aktörlerdir ve bunların eş zamanlı olarak harekete geçirilmesi, İsrail ve
Amerika’nın dikkatini, hava savunmasını ve lojistiğini, sistemde boşluklar
oluşmasına yol açacak ölçüde birden fazla cepheye yaymak için tasarlanmıştır.
Hizbullah, ciddi şekilde zayıflamış durumda ve mevcut haliyle İsrail için
varoluşsal bir tehdit teşkil etmiyor. İşte tam da bu yüzden Lübnan cephesi,
İsrail için çok maliyetli: İsrail, onu yalnız bırakamaz. Zayıflamış ve
toparlanmasına zaman tanınan bir Hizbullah, gelecek için bir sorundur, bu
nedenle İsrail, şimdi İran’a karşı hava harekâtı yürütürken, Gazze’de henüz
bitmemiş savaşı yönetirken, Yemen ve Irak'tan gelen insansız hava aracı ve füze
ateşine karşı savunma yaparken, aynı zamanda güney Lübnan’da bir kara harekâtına
girişmiştir. Tek bir cephenin kırılmasına gerek yok. Sistem, kaynak tüketiminin
sürdürülemez hale gelmesi için aynı anda yeterince yönden baskı altında
tutulmalıdır.
Fettah-2
hipersonik füzelerinin konuşlandırılması ve Amerikan radar ağlarına karşı
yürütülen körleştirme operasyonları, özellikle dikkat çekicidir. İran, ilk kez,
aktif bir savaş bölgesinde Amerikan askeri altyapısının sürekli ve koordineli
bir şekilde zayıflatılmasının, nükleer caydırıcılığı olmayan bölgesel bir güç
için operasyonel olarak uygulanabilir olduğunu göstermektedir. Bu, sadece
askeri açıdan önemli değil. Bölgedeki her devlet için siyasi açıdan da
önemlidir, zira her devlet, Amerika’nın gücüne karşı direnişin uygulanabilir
olup olmadığını veya sadece bombalanarak teslim olmaya yol açıp açmayacağına
dair bir hesaplama içindedir.
Hamaney
Öldü Ama İran Ayakta
Suikast,
ülkenin meşruiyetini temsil eden ismi ortadan kaldırarak, devrimci bir devleti
ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. Sorun şu ki, Hamaney bunu anlamıştı ve yıllarca
buna karşı mücadele etmişti. Öldürüldüğü sırada, her önemli komuta pozisyonunun
birden fazla belirlenmiş halefi vardı ve Devrim Muhafızları'na yukarıdan
yetkilendirme gerektirmeyen operasyonel bağımsızlık verilmişti. Sistem, tepede
tek bir vazgeçilmez figür olmadan işlev görecek ve savaşacak şekilde, belirli
bir bilinçle tasarlanmıştı. Suikast, bir boşluk doğurmadı. Hazırlıklı olunan geçiş
sürecinin fitilini ateşledi.
Bir
sonraki ayetullah kim olursa olsun, onun daha sert bir çizgiyi izleyeceği
açıktır. Hameney, neredeyse tüm değerlendirmelere göre sistemin tepesindeki en
ölçülü ve siyasi açıdan en temkinli figürdü. Ondan sonra gelenler, bombardıman
altında, savaşın ortasında faaliyet yürütüyorlar. Her kurum, uzlaşmadan ziyade
gerilimi tırmandırma politikasını teşvik ediyor.
Bombardımanın
kendisi, İsrail ve ABD’nin umduğu siyasi sonucu üretmiyor. Sivil altyapıya
yönelik saldırılar, halkın kendi hükümetlerine sırtlarını dönmesine neden
olmuyor. Aksine, insanlar, kendi liderlikleri hakkında ne düşündüklerine
bakılmaksızın, kendilerini bombalayanlara karşı bir araya geliyorlar. Bu sonuç,
Irak’ta, Amerikan askeri varlığının yirmi yılı boyunca Afganistan’da ve son on
sekiz ayda Gazze’de tüm çıplaklığıyla görüldü. İran şehirlerine yapılan
saldırılar, kız çocuklarına yönelik saldırıda 176 çocuğun öldürüldüğü haberleri
de dâhil olmak üzere, halkın direniş iradesini kırmıyor. Aksine, daha da
güçlendiriyor. Tarihte, bir hükümetin dış bir güç tarafından bombalanarak
ortadan kaldırılmasının ardından bir işgalin yaşanmadığı ciddi bir örneğe
rastlanmıyor. Burada işgale yönelik bir istek dillendirilmiyor.
Süreç
Nasıl İşleyecek?
Kısa
savaş senaryosu, birkaç haftalık saldırılar, İran liderliğinde parçalanma, yeni
bir hükümetin kurulması, mevcut olmayan iki şeyi gerektirir: bombardıman
altında iktidarı ele geçirebilecek güçlü bir İran muhalefeti ve baskı altında
birleşmek yerine dağılan bir Devrim Muhafızları. İkisi de mevcut değil. Bu
senaryo, zaferin ilan edildiği, sessizce sona eren bir fetretle sonuçlanır.
Olası
bir gidişat, uzun süreli yıpratma savaşıdır. Saldırılar gerçekleştirilir,
misillemeler yapılır, kısa aralar verilir, operasyonlar yeniden başlar. Her
döngü, İran altyapısının bir başka katmanını zayıflatır, liderliğin bir başka
katmanını yok eder. Her iki taraftaki yapısal teşvikler, çözümden ziyade
uzamaya işaret etmektedir. Her iki tarafın da kesin bir sonuca ulaşma ihtimali
bulunmuyor, durmak için ikna edici bir nedenleri de yok. Eğer bu mantık
geçerliyse, amaçlanan son nokta, yeni bir İran hükümetinden ziyade, bölgesel
bir aktör olarak işlevsizleşmiş, parçalanmış bir İran devletidir.
Üçüncü
bir senaryo ise savaşın bölgeye yayılmasıdır. Körfez ülkeleri açık çatışmaya
sürüklenir, yanlış hesaplamalar artar, zaten birden fazla cephede yürütülen
savaş, kimsenin kontrol edemeyeceği bir boyuta ulaşır. İsrail’in bunu istemek
için nedenleri var. Daha önce de tartışıldığı gibi, ancak savaşı tırmandığı
süreci istismar etmek ve onu kontrol edebilmek farklı şeylerdir. Bu süreç
kaçınılmaz değildir, ancak bunun koşulları oluşturulmaktadır. Bunu önleme
konusunda hem gerekli teşvike hem de kapasiteye sahip aktörler olması
gerekenden daha azdır.
Bölgenin
Geleceği Ne Olacak?
Asıl
önemli olan soru, belirli bir askeri çatışmayı kimin kazanacağı değil. Bu aşama
sona erdiğinde bölgesel düzenin nasıl görüneceğidir, çünkü bu aşama bir şekilde
sona erecektir ve sonrasında gelecek olanlar, kimin ayakta kaldığına ve hangi
durumda olduğuna bağlı olacaktır.
İran’ın
parçalanması durumunda, harita, İran’ı aşan bir boyutta değişir. Zaten
Washington ile aynı çizgide olan Körfez ülkeleri, Amerikan ve İsrail
taleplerine karşı koyma konusunda sahip oldukları son alanı da kaybederek, daha
az ortak ve daha çok bağımlı hale gelirler. Filistin sorunu, onu yapısal olarak
canlı tutma iradesine ve kapasitesine sahip son devlet aktörünü de kaybeder.
Eğer
İran direnmeyi başarırsa, kendisine yöneltilen saldırıları absorbe ederse,
yeterli örgütsel tutarlılığı muhafaza ederse, karşı tarafa savaşı siyasi olarak
sürdürülemez hale getirecek kadar maliyet yüklerse, o zaman farklı bir sonuç
oluşur. Mevcut bölgesel düzenin kendini nasıl koruduğunun temelini oluşturan “direniş
beyhude” argümanı önemli bir darbe alır. Davranışlarını ezici ve sonuçsuz
Amerikan askeri üstünlüğü varsayımı etrafında hesaplayan devletler, yeniden
hesaplama yapmaya başlarlar. Bu, daha iyi bir sonucu garanti etmez, ancak
mevcut düzenin kalıcı olarak ortadan kaldırmaya çalıştığı ihtimalleri yeniden gündeme
getirir.
Körfez
ülkelerinin anlaması gereken şey, İran’ın zayıflığını kutlamanın güvende olmayı
garanti etmeyeceğidir. İran’ın bölgesel bir denge unsuru olarak ortadan
kalkması istikrarlı bir boşluk yaratmaz. Aksine, tek düzenleyici ilkenin
Washington’a yakınlık olduğu ve bu devletlerin şu anda sahip oldukları nüfuzun,
Washington’a olan bağımlılıklarıyla doğru orantılı olarak azaldığı bir bölge
yaratır. Tampon bölge ortadan kalkmaktadır. O tamponun ardında duran herkes
için bu gelişmenin sahip olduğu anlamın üzerinde eskisine oranla daha fazla
durulmalıdır.
Şu
anda, bombaların altında, Ortadoğu’nun kendi bölgesel düzenine sahip olmasına
izin verilip verilmeyeceği veya dış güçler tarafından dış çıkarlar için
yönetilen bir coğrafya olarak varlığını sürdürüp sürdürmeyeceğine karar
veriliyor. Bu, öylesine sorulmuş bir soru değil. Bu savaşın gerçek sonuçları
bunlar ve cevap gözlerimizin önünde veriliyor.
A. Tahrir
5
Mart 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder