10 Mart 2026

, ,

İran’a Karşı Savaş



İran’a karşı savaş, başladı. Bu savaşa onlarca yıldır hazırlanılıyordu. Yaptırımlar, gizli operasyonlar, bölge genelinde direniş güçlerinin sistematik olarak hedef alınması, İran’ı zayıf ve izole halde tutmak için kasıtlı olarak kurulan bölgesel düzen, her zaman daha doğrudan bir şeyin öncüsüydü. Şimdi yaşananlar, bu projenin doruk noktasıdır. Diplomasinin bu süreci durdurmasına imkân yoktu.

Bu savaşı başlatan saldırılar, nükleer tesislere odaklanmamıştı. Saldırılar başlamadan iki gün önce Umman Dışişleri Bakanı, anlaşmanın fiilen tamamlandığını doğrulamıştı: İran, uranyum zenginleştirmesini sivil seviyelere indirmeyi, daha fazla zenginleştirmeyi durdurmayı ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (IAEA) tam gözetimini kabul etmişti. Teknik ekiplerin o Cuma günü bir araya gelmesi planlanmıştı. Bombalar gene de atıldı.

Resmi gerekçe ne olursa olsun, ilk saldırılar, İslam Cumhuriyeti’nin komuta ve kontrol altyapısını, ideolojik liderliğini ve örgütsel çekirdeğini hedef aldı. Bu, nükleer bir programı ortadan kaldırmak değil, siyasi bir sistemi yıkmak için tasarlanmış bir harekâttı. Bundan sonra ne olacağını anlamak için bu ayrıma bakmak şart.

Belirli bir askeri hedefi olan savaşın bir sonu vardır. Bölgesel düzeni yeniden yapılandırmayı amaçlayan bir savaşın ise yoktur. İkinci kategoriye giren savaş, yeniden yapılandırma, başarılı olduğunda, başarısız olduğunda veya maliyetler siyasi olarak dayanılmaz hale geldiğinde sona erer. Bu savaşın hangi tür savaş olduğunu bilmeden, ne kadar süreceğini, İran’ın bu konuda gerçekçi olarak ne yapabileceğini ve sonunda bu bölgenin nasıl görüneceğini öngöremeyiz.

Savaşın Ardındaki Proje

İsrail’in stratejik vizyonu, her zaman açık ve net olmuştur. İsrail, bu vizyonu hiçbir şekilde gizlememiştir: Direniş Ekseni’ni, yani Gazze, Lübnan, Yemen, Irak ve İran’ı kesen, İran yanlısı güçler zincirini ortadan kaldırmak. Bunu çevreleme veya caydırma yoluyla değil, ortadan kaldırarak yapmak niyetindedir. Bu eksen kırıldığında, bölgesel düzen, geriye kalanlar etrafında yeniden şekillenecektir.

İran, bölgesel direnişin omurgasıdır. Onsuz, Hizbullah ikmal hattını kaybeder, izole bir Lübnan milis gücü haline gelir. Yemen, stratejik bir baskı noktası olmaktan ziyade yönetilebilir bir soruna dönüşür. Irak'taki gruplar hamilerini yitirirler. Filistin davası, kendisine destek olan en önemli devletten mahrum kalır. Bölgede İsrail ve Amerika’nın hareket serbestiyetini zorlaştıran her cephe, bağlantılı stratejik bir meydan okuma olmaktan ziyade, bir dizi yerel soruna dönüşür.

Körfez ülkeleri için de sonuçlar, aynı derecede önemlidir ve bu kısım, genellikle gözden kaçırılır. İran’ın Washington'ın yönetmek için işbirliğine ihtiyaç duyduğu yıkıcı bir güç olarak var olması nedeniyle, Körfez ülkeleri, şu anda petrol, üsler ve normalleşme süreci üzerinde bir miktar etkiye sahipler. İran bölgesel bir tehdit oluşturduğu sürece, Washington, Körfez çıkarlarını gözetmek zorundadır. İran’ın parçalandığı ve hiçbir denge unsurunun kalmadığı bir Ortadoğu, Körfez ülkelerinin Washington’ın koşulsuz müşterileri haline geldiği, şartlar üzerinde hiçbir etkiye sahip olmadığı ve bağımsız bir pazarlık zeminine sahip olmadığı bir bölgedir. Bu, bu savaşın bir yan etkisi değil, amaçlanan sonuçlarından biridir.

Parçalanmış bir İran, istikrar getirmez. Her devletin ya hizalandığı ya da hiçbir şeye karşı denge kuramayacak şekilde yapayalnız kaldığı, tek bir güç ekseni etrafında örgütlenmiş bir bölge kalır elimizde. Bu savaşın kazara yol açtığı bir sonuç değil, asli amacıdır. Neticede İsrail, askeri üstünlüğü eline geçirir, bu güce karşı koyabilecek hiçbir devlet kalmaz. En olası senaryoda, Batı Şeria tümüyle ilhak edilir, Filistin’e dair siyasi ufuk kalıcı olarak sona erer ve artık İsrail’i durduracak kimse kalmadığı için o topraklarını dilediği gibi genişletir.

Kısa süre önce ABD’nin İsrail Büyükelçisi, İsrail’in Nil’den Fırat’a kadar uzanan topraklar üzerinde hakkı olduğunu söyledi, üstelik bu iddiasını Kitab-ı Mukaddes üzerinden temellendirdi. Washington’dan bu açıklamaya herhangi bir düzeltme gelmedi. Bu, bir dil sürçmesi veya hoşgörülen marjinal bir görüş değil. Bu, ulaşılmak istenen hedeftir, bu savaş, yolun nasıl açıldığının göstergesidir.

Körfez Ülkeleri: İki Strateji Arasında Sıkışmış Durumda

Hem İsrail hem de İran, Körfez ülkelerinin bu savaşın seyri dâhilinde önemli birer değişken olduğunu görüyor, bu sebeple, her iki taraf da bu ülkeleri zıt yönlere çekmek için onlara baskı uyguluyor.

İsrail, bu ülkelerin İran’la açık bir çatışmaya sürüklenmesini istiyor. Daha geniş kapsamlı bir bölgesel savaş, direniş anlatısını parçalıyor, aynı anda birçok tarafı yıpratıyor ve Washington’ın yıllardır üzerinde çalıştığı türden bir yeniden yapılanma sürecini hızlandırıyor. Öte yandan İran, Körfez topraklarındaki ABD üslerine saldırıyor, Körfez ekonomilerinin bağlı olduğu enerji altyapısını ve nakliye yollarını tehdit ediyor. Bunu da Amerikan güçlerine ev sahipliği yapan hükümetlerin sırtına binen savaş maliyetini artırmak için yapıyor. Yapılan hesaba göre bu hükümetler, ekonomiyle ve güvenlikle alakalı sonuçları üstlenerek, bu maliyetleri süresiz olarak taşımaya devam etmek yerine, sonunda Washington’ı ateşkes yönünde baskı altına alacaklardır.

Körfez ülkeleri, şimdiye dek bu işin dışında kalmaya çalıştılar. Bunun yerinde ve doğru bir dürtüsel tepki olduğunu söylemek lazım. Ancak çatışmanın kendilerini kuşatan bölgede derinleşmesiyle birlikte, bu ülkelerin manevra alanları daralıyor, her iki taraf da tarafsızlığı sürdürme konusunda zorlanıyor. Ne seçecekleri veya neye zorlanacakları, savaşın seyrini belirleyecek.

İran’ın Stratejisi: Gerçekte Ne Elde Etmeye Çalışıyorlar?

İran, doğaçlama tepki geliştirmedi. Hamaney’in suikastından saatler sonra İran, Körfez genelindeki ABD radar sistemlerine saldırdı, Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya başladı, İsrail hedeflerini vurdu, aynı anda birden fazla cephede koordineli operasyonlar başlattı. Bu, hemen devreye sokulsun diye hazırlanmış bir doktrindi. Hazırlık, savaştan önceki son haftalarda, Hamaney’in sessizce Devrim Muhafızları’na hiçbir kırmızı çizgi belirlemeden, operasyonlar konusunda tam yetki vermesi ve Ali Laricani’yi bundan sonraki aşamayı yönetecek politik isim olarak görevlendirmesi, bu hazırlığın alametleriydi. Bir taraf konuşacak, diğer taraf ise kısıtlama olmaksızın savaşacaktı.

İran’ın elde etmeye çalıştığı şey, bildiğimiz türde bir askeri zafer değil. Maliyeti dayatmaya çalışıyor. Amaç, bu savaşı devam ettirilemeyecek kadar pahalı hale getirmek. Askeri açıdan bu, Amerika’nın kayıplarını kaçınılmaz hale getirmek anlamına gelir, çünkü Amerikan kamuoyu, Ortadoğu jeopolitiğini yakından takip etmez, ancak ceset torbalarını ve benzin fiyatlarını takip eder, her ikisi de şu anda herhangi bir yönetimin iç politikada sürdürebileceği şeyleri kısıtlayan bir seyir içerisindedir. Ekonomik açıdan ise, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve Körfez’deki enerji altyapısına yönelik tehditler, petrol fiyatlarını yukarı çekerek, bu savaşta hiçbir çıkarı olmayan ancak maliyetini üstlenen ortakların Washington’a baskı uygulamasına neden olmaktadır.

Bu stratejinin sunduğu avantajlar esasen, onun birden çok cepheyi ilgilendiriyor olmasından kaynaklanıyor. İran’a müttefik güçlerin oluşturduğu, Hizbullah, Ensarullah ve Irak’taki grupları içine alan ağ, karşı tarafı küçümsemek için kullanılan tabirle, “vekil güçler” değiller. Bunlar, sonuçta gerçek çıkarları olan aktörlerdir ve bunların eş zamanlı olarak harekete geçirilmesi, İsrail ve Amerika’nın dikkatini, hava savunmasını ve lojistiğini, sistemde boşluklar oluşmasına yol açacak ölçüde birden fazla cepheye yaymak için tasarlanmıştır. Hizbullah, ciddi şekilde zayıflamış durumda ve mevcut haliyle İsrail için varoluşsal bir tehdit teşkil etmiyor. İşte tam da bu yüzden Lübnan cephesi, İsrail için çok maliyetli: İsrail, onu yalnız bırakamaz. Zayıflamış ve toparlanmasına zaman tanınan bir Hizbullah, gelecek için bir sorundur, bu nedenle İsrail, şimdi İran’a karşı hava harekâtı yürütürken, Gazze’de henüz bitmemiş savaşı yönetirken, Yemen ve Irak'tan gelen insansız hava aracı ve füze ateşine karşı savunma yaparken, aynı zamanda güney Lübnan’da bir kara harekâtına girişmiştir. Tek bir cephenin kırılmasına gerek yok. Sistem, kaynak tüketiminin sürdürülemez hale gelmesi için aynı anda yeterince yönden baskı altında tutulmalıdır.

Fettah-2 hipersonik füzelerinin konuşlandırılması ve Amerikan radar ağlarına karşı yürütülen körleştirme operasyonları, özellikle dikkat çekicidir. İran, ilk kez, aktif bir savaş bölgesinde Amerikan askeri altyapısının sürekli ve koordineli bir şekilde zayıflatılmasının, nükleer caydırıcılığı olmayan bölgesel bir güç için operasyonel olarak uygulanabilir olduğunu göstermektedir. Bu, sadece askeri açıdan önemli değil. Bölgedeki her devlet için siyasi açıdan da önemlidir, zira her devlet, Amerika’nın gücüne karşı direnişin uygulanabilir olup olmadığını veya sadece bombalanarak teslim olmaya yol açıp açmayacağına dair bir hesaplama içindedir.

Hamaney Öldü Ama İran Ayakta

Suikast, ülkenin meşruiyetini temsil eden ismi ortadan kaldırarak, devrimci bir devleti ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. Sorun şu ki, Hamaney bunu anlamıştı ve yıllarca buna karşı mücadele etmişti. Öldürüldüğü sırada, her önemli komuta pozisyonunun birden fazla belirlenmiş halefi vardı ve Devrim Muhafızları'na yukarıdan yetkilendirme gerektirmeyen operasyonel bağımsızlık verilmişti. Sistem, tepede tek bir vazgeçilmez figür olmadan işlev görecek ve savaşacak şekilde, belirli bir bilinçle tasarlanmıştı. Suikast, bir boşluk doğurmadı. Hazırlıklı olunan geçiş sürecinin fitilini ateşledi.

Bir sonraki ayetullah kim olursa olsun, onun daha sert bir çizgiyi izleyeceği açıktır. Hameney, neredeyse tüm değerlendirmelere göre sistemin tepesindeki en ölçülü ve siyasi açıdan en temkinli figürdü. Ondan sonra gelenler, bombardıman altında, savaşın ortasında faaliyet yürütüyorlar. Her kurum, uzlaşmadan ziyade gerilimi tırmandırma politikasını teşvik ediyor.

Bombardımanın kendisi, İsrail ve ABD’nin umduğu siyasi sonucu üretmiyor. Sivil altyapıya yönelik saldırılar, halkın kendi hükümetlerine sırtlarını dönmesine neden olmuyor. Aksine, insanlar, kendi liderlikleri hakkında ne düşündüklerine bakılmaksızın, kendilerini bombalayanlara karşı bir araya geliyorlar. Bu sonuç, Irak’ta, Amerikan askeri varlığının yirmi yılı boyunca Afganistan’da ve son on sekiz ayda Gazze’de tüm çıplaklığıyla görüldü. İran şehirlerine yapılan saldırılar, kız çocuklarına yönelik saldırıda 176 çocuğun öldürüldüğü haberleri de dâhil olmak üzere, halkın direniş iradesini kırmıyor. Aksine, daha da güçlendiriyor. Tarihte, bir hükümetin dış bir güç tarafından bombalanarak ortadan kaldırılmasının ardından bir işgalin yaşanmadığı ciddi bir örneğe rastlanmıyor. Burada işgale yönelik bir istek dillendirilmiyor.

Süreç Nasıl İşleyecek?

Kısa savaş senaryosu, birkaç haftalık saldırılar, İran liderliğinde parçalanma, yeni bir hükümetin kurulması, mevcut olmayan iki şeyi gerektirir: bombardıman altında iktidarı ele geçirebilecek güçlü bir İran muhalefeti ve baskı altında birleşmek yerine dağılan bir Devrim Muhafızları. İkisi de mevcut değil. Bu senaryo, zaferin ilan edildiği, sessizce sona eren bir fetretle sonuçlanır.

Olası bir gidişat, uzun süreli yıpratma savaşıdır. Saldırılar gerçekleştirilir, misillemeler yapılır, kısa aralar verilir, operasyonlar yeniden başlar. Her döngü, İran altyapısının bir başka katmanını zayıflatır, liderliğin bir başka katmanını yok eder. Her iki taraftaki yapısal teşvikler, çözümden ziyade uzamaya işaret etmektedir. Her iki tarafın da kesin bir sonuca ulaşma ihtimali bulunmuyor, durmak için ikna edici bir nedenleri de yok. Eğer bu mantık geçerliyse, amaçlanan son nokta, yeni bir İran hükümetinden ziyade, bölgesel bir aktör olarak işlevsizleşmiş, parçalanmış bir İran devletidir.

Üçüncü bir senaryo ise savaşın bölgeye yayılmasıdır. Körfez ülkeleri açık çatışmaya sürüklenir, yanlış hesaplamalar artar, zaten birden fazla cephede yürütülen savaş, kimsenin kontrol edemeyeceği bir boyuta ulaşır. İsrail’in bunu istemek için nedenleri var. Daha önce de tartışıldığı gibi, ancak savaşı tırmandığı süreci istismar etmek ve onu kontrol edebilmek farklı şeylerdir. Bu süreç kaçınılmaz değildir, ancak bunun koşulları oluşturulmaktadır. Bunu önleme konusunda hem gerekli teşvike hem de kapasiteye sahip aktörler olması gerekenden daha azdır.

Bölgenin Geleceği Ne Olacak?

Asıl önemli olan soru, belirli bir askeri çatışmayı kimin kazanacağı değil. Bu aşama sona erdiğinde bölgesel düzenin nasıl görüneceğidir, çünkü bu aşama bir şekilde sona erecektir ve sonrasında gelecek olanlar, kimin ayakta kaldığına ve hangi durumda olduğuna bağlı olacaktır.

İran’ın parçalanması durumunda, harita, İran’ı aşan bir boyutta değişir. Zaten Washington ile aynı çizgide olan Körfez ülkeleri, Amerikan ve İsrail taleplerine karşı koyma konusunda sahip oldukları son alanı da kaybederek, daha az ortak ve daha çok bağımlı hale gelirler. Filistin sorunu, onu yapısal olarak canlı tutma iradesine ve kapasitesine sahip son devlet aktörünü de kaybeder.

Eğer İran direnmeyi başarırsa, kendisine yöneltilen saldırıları absorbe ederse, yeterli örgütsel tutarlılığı muhafaza ederse, karşı tarafa savaşı siyasi olarak sürdürülemez hale getirecek kadar maliyet yüklerse, o zaman farklı bir sonuç oluşur. Mevcut bölgesel düzenin kendini nasıl koruduğunun temelini oluşturan “direniş beyhude” argümanı önemli bir darbe alır. Davranışlarını ezici ve sonuçsuz Amerikan askeri üstünlüğü varsayımı etrafında hesaplayan devletler, yeniden hesaplama yapmaya başlarlar. Bu, daha iyi bir sonucu garanti etmez, ancak mevcut düzenin kalıcı olarak ortadan kaldırmaya çalıştığı ihtimalleri yeniden gündeme getirir.

Körfez ülkelerinin anlaması gereken şey, İran’ın zayıflığını kutlamanın güvende olmayı garanti etmeyeceğidir. İran’ın bölgesel bir denge unsuru olarak ortadan kalkması istikrarlı bir boşluk yaratmaz. Aksine, tek düzenleyici ilkenin Washington’a yakınlık olduğu ve bu devletlerin şu anda sahip oldukları nüfuzun, Washington’a olan bağımlılıklarıyla doğru orantılı olarak azaldığı bir bölge yaratır. Tampon bölge ortadan kalkmaktadır. O tamponun ardında duran herkes için bu gelişmenin sahip olduğu anlamın üzerinde eskisine oranla daha fazla durulmalıdır.

Şu anda, bombaların altında, Ortadoğu’nun kendi bölgesel düzenine sahip olmasına izin verilip verilmeyeceği veya dış güçler tarafından dış çıkarlar için yönetilen bir coğrafya olarak varlığını sürdürüp sürdürmeyeceğine karar veriliyor. Bu, öylesine sorulmuş bir soru değil. Bu savaşın gerçek sonuçları bunlar ve cevap gözlerimizin önünde veriliyor.

A. Tahrir
5 Mart 2026
Kaynak

0 Yorum: