Batı’dan
alınacak onayı öncelikli görmeye, uzlaşmacı çerçeveleri desteklemeye ve direniş
stratejisini eskimiş olarak görmeye son vermenin vakti geldi. Bunun yerine,
kitlelerin özgürlük için verdikleri sebatkâr mücadelede onlarla birlikte
olmalıyız.
Gassân
Ebu Sitte, Suphi Suphi, Vissam Fakavi, Salah Hammuri gibi isimler de dâhil
olmak üzere Filistinli ve Arap düşünce liderlerinin açıklaması.
* * *
Küresel
Güney’deki kurtuluş hareketleri, sömürgeleştirilmiş halkların bakış açısını
yansıtan yeni siyaset dillerini oluşturuyorlar.
Amílcar
Cabral, aydınların ve eğitimli elitin oynadığı rolü halk devrimlerinin
kalbindeki kritik bir zaaf olarak tanımlayan liderlerden biriydi.
Cabral’ın
uyarısı, Filistin ve Arap bağlamında, acımasız ve benzeri görülmemiş bir
soykırımın halktan yaygın bir sessizlik ve ihanetle karşılanmasının, birçok
Arap ve Müslüman rejimin suç ortaklığıyla sonuçlanmasının ardından, hızla
gündeme geliyor. “İşlevsel” aydınlar arasında, direnişin siperlerini terk edip
liberalizm ve neoliberalizmin salonlarıyla doluşmak, kitlelerin organik
mücadelesinden geri çekilip sömürgeci merkez içindeki akademik taklitçiliği
tercih etmek yönüde bir eğilim açığa çıkmıştır.
Arap
aydınları, bilhassa Filistinli aydınlar, tarihten kök alan ulusal rollerini ancak
gerçek direnişin birincil kaynağı ve nihai hedefi olan kitlelerle organik bir
uyum içinde olmak suretiyle yerine getirebilirler. Aydınlar, son gerçekleşen imha
savaşları sırasında gösterdikleri sebat ve fedakârlık örnekleri, çağdaş tarihte
nadiren eşine rastlanan kitlelerin muazzam potansiyel enerjisini ve ahlaki şartlara
bağlılığını örgütlemeye ve yönlendirmeye çaba harcamalıdırlar.
Bazı
aydınlar, uzlaşmacı ve yenilgici çerçeveleri normalleştirirken, Batı yanlısı
yaklaşımları teşvik etmeye çalışmışlardır. Silahlı mücadeleyi özgürleştirici
niteliğinden arındırmak ve onu usul veya güvenlik meselesi olarak yeniden
tanımlamak için, doğru terim olan “silahsızlanma” yerine “silah düzenlemesi”
gibi terimler kullanmışlardır.
Bu
durum, emperyalist veya Siyonist kontrol dışında tutulan her türlü silahı
tehdit olarak nitelendiren Oslo Yönetimi’nin “güvenlik kaosu” söylemini
yankılıyor. Silahlar, halk direnişinin alanından uluslararası yükümlülüklerle
bağlı bürokratik kurumların kucağına devredildi. Bu, silahları fiilen
evcilleştiriyor, direnişteki rollerini etkisiz hale getiriyor; bu da bize daha
önce teslimiyet koşullarında yaşananları anımsatıyor.
Bu
tür hamleler, daha geniş bir stratejinin parçası olarak gündeme geliyorlar. “Silah
düzenlemesi”ni destekleyenler, direniş için kapsamlı bir stratejik çerçeve
oluşturmakta her zaman başarısız oluyorlar. Küresel dayanışma, sahadaki
mücadeleye alternatif olarak öne sürülüyor. Direnişin öldüğü ilan ediliyor ve
Filistin halkı, on yıllardır vaat edilen ancak asla gerçekleşmeyen o küresel uyanışı
bekleyen pasif kurbanlar olarak görülüyor. Bu adımlar, gerçekliğin tersine
çevrilmesini ifade ediyor: Sahadaki direniş, asli güçtür, dayanışma onun
ardından gelir. Direnişi dayanışmayla ikame etmek, halkın eylemliliğini
baltalar, sayısız fedakârlıkta dökülen kanı hiçe sayar.
Özünde,
bu eğilim, Filistin ve Arap direnişini Batı ve Siyonist teşekkül tarafından
kabul edilebilir görülen biçimlerle sınırlandırmayı amaçlayan bağımlılık
sistemleriyle ve liberal çerçevelerle örtüşmektedir. Mücadeleyi müzakere
yoluyla çözülmesi gereken bir insan hakları sorunu olarak yeniden
çerçevelendirir, silahsızlanmayı ve teslimiyeti “silah düzenlemesi” kisvesi
altında düşünsel-teorik pozisyonlar olarak yeniden tanımlar. Bu tür anlatılar,
insani krizleri istismar ederken, siyasi tasfiyeyi teşvik eder, kültürel
elitleri sömürgeci baskının yapısal doğasıyla yüzleşmekten muaf tutar.
On
yıllardır bazı Arap rejimleri, Filistin direnişini “terörizm” olarak damgaladılar.
Bugün bazı aydınlar da bu görüşü tekrarlayarak, Gazze’nin çektiği acılardan
istifade edip tarihi çatışmanın sona erdiğini, Filistinlilerin yenilgiyi kabul
etmesi gerektiğini söylüyorlar. Dökülen kana saygı, ulusal projeye sadık
kalmamızı ve halkın sebatını pekiştirmek için elimizden gelen her şeyi
yapmamızı talep ediyor, onu yüzüstü bırakmamızı değil. Siyonizmin yerleşimci
sömürgeciliği, direnişi ve kitlelerin desteğini tüketmeye bel bağlayarak, nihai
çözüm stratejisini sürdürmeye devam ediyor. Bu tür yenilgici tezlerin
savunulması, en çok da siyasi ve kültürel sebata ihtiyaç duyduğumuz anda bu
stratejiyi ideolojik olarak güçlendiriyor.
Son
dönemdeki çıkartılan yayınlar, düzenlenen konferanslar ve kaleme alınan
çalışmalar, Siyonist teşekkülün soykırımcı ve yerleşimci-sömürgeci doğasını,
Arap rejimleriyle olan bağlantılarını kavrayamamıştır. Anahtar terimler yanlış
kullanılarak, yüzeysel ve yanıltıcı bir söylem üretilmiştir. Bu sesler, ulusal
özlemleri egemen güçlerin hizmetinde yeniden şekillendirmek için tasarlanmış,
dayatılmış bir ideolojik yapı olan “yeni bir çağdayız” söylemini teorize
ederek, kültürel gerileme ile siyasi başarısızlık arasındaki yakın bağlantıyı
vurgulamaktadır.
Bu
“Ertesi Gün" düşüncesi, derin varoluşsal öneme sahip kavramların
çarpıtılmasına dayanır ve onları yapay, sığ bağlamlara kapatır. Siyasi çöküş,
kaçınılmaz olarak düşünsel ve kültürel gerilemeye yol açar; bu, Küresel Güney’deki
kurtuluş hareketlerinde aşina olduğumuz bilindik bir kalıptır. Sömürgecilik ve
soykırım ile ilgili karşılaştırmalı çalışmalar, direnişe düşman gündemlere
hizmet edecek şekilde tahrif edilir, bu da teorik netliği elzem kılar.
Bu
yazılar, kültürel bir gerilemeden daha fazlasını ortaya koyuyorlar. Siyonizmin,
Amerika’nın ve itaatkâr Arap yönetimlerinin dikte ettikleri geleceğe yönelik
düzenlemeleri haklı çıkarmak için direniş hareketlerinin ölüm ilanını yazmaya
çalışmak, aslında Arap aydınlarının ve savundukları kültürel akımların ölüm
çanlarını çalmak anlamına geliyor. Karşı karşıya olduğumuz şey, kapsamlı bir
teslimiyet ve parçalama pratiğidir.
Filistinli
aydınların ve siyasetçilerin sıklıkla kullandıkları “ırk ayrımcılığı” terimi,
en iyi ihtimalle, yüzeysel bir anlayışla ele alınıyor. Bu, yeni bir şey değil,
hatta eski bir ABD başkanı bile bu terimi kullandı. Teşhis olarak yararlı olsa
da, bu tanım, sınırlı, kısmi ve potansiyel olarak yanıltıcıdır. Yeryüzünde tanık
olduğumuz birçok yerleşimci-sömürgeci rejim, ayrımcılık uygulamıştır. Ancak
birçok uzmanın da hemfikir olduğu üzere, Siyonist projeyi tanımlayan kitlesel
imha mantığına bu rejimlerde rastlanmamaktadır.
Siyonist
yerleşimci-sömürgeciliğinin yarattığı varoluşsal tehdit, yalnızca ayrımcılık
uygulamasıyla değil, temelde soykırımcı yapısıyla ilgilidir. Karşımızda duran,
Güney Afrika’daki ırk ayırmcısı rejiminin bir kopyası değildir, bu anlamda,
Güney Afrika'yı model olarak göstermek yanıltıcıdır. Ayrımcı sistemler, Kuzey
Amerika’dan Avustralya’ya kadar birçok yerde görülmüştür. Siyonizmi ayıran şey,
ondaki yapısal yok etme mekanizmalarıdır. Çatışmayı bir tür ırk ayrımcısı rejime
indirgediğimizde, bu gerçeği göz ardı eder, alakasız tarihsel bağlamlara dayalı
çözümlerin öne sürülmesi riskiyle karşı karşıya kalırız.
Siyonizme
ırk ayrımcılığı penceresinden baktığımızda, elimizdeki sonucu gerçeklikten ve
tarihten kopartır, Güney Afrika’daki üç yüzyıllık sömürgeciliği devre dışı bırakırız.
Uzun süreli sömürgeci egemenliği normalleştirir, uluslararası dayanışmayı, hukuki
işlemleri ve boykotları tek “çözüm” olarak sunarız. Bu basitleştirme, Siyonizmdeki
yerleşimci sömürgeciliğin soykırımcı doğasını gizler, eski dayanışma
hareketlerini yanlış anlar, direnişi bir suç haline getirir.
Buna
karşılık, Cezayir modeli, analitik olarak Filistin’e daha yakındır. Dostlar
alışverişte görsün diye feryat figan etmek yerine, dava, açıktan silahlı
devrimi savundu, yapısal sömürgeciliği sorunun nedeni olarak tanımladı,
kurtuluşa giden yol olarak bu sorunun ortadan kaldırılması gerektiğini ısrarla
dile getirdi. Cezayir örneği, dayatılan sınırlar içinde müzakere yürütmek
yerine, özgürlüğe ulaşmanın yolu olarak direnişi vurgulamak suretiyle egemen
söyleme meydan okuyor.
Irk
ayrımcılığını tekrar tekrar gündeme getirmek, Batılı izleyicilere bireysel
suçlulara veya aşırılıkçı yerleşimcilere odaklanan, ancak yerleşimci-sömürgeci
devletin kendisini göz ardı eden basitleştirilmiş bir bakış açısı sunuyor. Bu
durum aynı zamanda, temel sorunla yüzleşme cesaretine sahip olmayan
Filistinlilerin ve Arapların da ekmeğine yağ sürüyor. Eleştiriyi ırk
ayrımcılığı ile sınırlamak, uluslararası insan hakları çerçevelerinin hukukçu
zihniyetini yeniden üretiyor, bu da istemeden de olsa, sistemi meşrulaştırırken,
bir yandan da sömürgeci egemenliğe zerre dokunmuyor.
Kitlelere
Dönüş: Devrimci Aydın, Kitlelerden Yana Saf Tutmalı
Afrika
Gine ve Yeşil Burun Adaları’nın Bağımsızlığı İçin Afrika Partisi’nin kurucusu
Amílcar Cabral, kurtuluşun köklerini halkın yaşadığı gerçeklikte bulun çağrısı
dâhilinde “kaynağa dönme” anlayışını gündeme getirdi. Bu, nostaljik bir tavır
değil, stratejik bir zorunluluktu: Cabral için halk kitleleri, onların özgün
kültürü ve fedakârlıkta bulunma konusunda ortaya koydukları muhteşem irade,
direnişin ilk ve en temel hattını oluşturuyordu.
Cabral’ın
vizyonunun merkezinde aydın elitlere yönelik bir itiraz vardı.
Sömürgeleştirilmiş toplumlarda, küçük burjuvazi, kırılgan bir konumdadır:
toplumu yönetmek için bilgi ve araçlara sahip olmakla birlikte, toplumsal ve
kültürel olarak sömürgeci sistemin aracıları olarak hizmet edecek şekilde
eğitilmişlerdir. Cabral, onlara net bir seçim sundu: “ya devrime ihanet edeceksiniz
ya da radikal bir aydın haline gelerek sınıftan yana saf tutup kitlelerin
mücadelelerine iştirak edeceksiniz.”
Filistin
bağlamında bu ikilem, herkes için apaçık ortadadır. Birçok aydın, halkla
yeniden bağlantı kurmak yerine, ulusal projeyi dış çıkarlara uygun hale
getirmek için komprador rejimler ve emperyalist merkezlerle aynı safta yer
almıştır. “Kapsamlı Devrimci Kurtuluş Bildirgesi” önerimiz, Filistinli ve Arap
aydınları (akademisyenleri, STK çalışanlarını, araştırmacıları, siyasi ve
askeri bürokratları) bu tarihi anla cesaretle ve ahlaka bağlılıkla yüzleşmeye
çağırıyor. Çağrı açık: Kaynağa, direnişi destekleyen ortamlara, sıradan
insanların Gazze, Lübnan ve Yemen’de görüldüğü üzere, olağanüstü fedakârlıklarda
bulundukları yerlere geri dönün. Bu çağrının, kendi halklarının pahasına
kişisel kazanç için yarışıp duran aydınlarla keskin bir tezat teşkil ettiği
açıktır.
Küresel
Güney’in aydınları, egemen “sömürgeci aydınlanma”nın esiridir. Birçoğu
direnişi, sınıfsal ve kişisel önceliklerle şekillenen Batılı bir bakış açısıyla
yorumlarken, kitlelerin devrimci potansiyelinden korkar, hatta ona karşı çıkar.
Onlar için kurtuluş, sömürgeci yapıların yıkılması yerine önemsiz tavizler
istemek anlamına gelir. Köklere; mülteci kamplarına, köylere, şehirlere,
geleneksel sosyal ağlara ve yerel direniş pratiklerine dönmek bir yük,
sömürgeci modernliğin ve bireysel ilerlemenin sahte vaadi uğruna terk edilmesi
gereken bir şey olarak görülür.
Uyumlu
aydınların oynadıkları zararlı rol, direnişi sömürgeci hassasiyetlere uygun
hale getirmek için “modernleştirme” ve “medenileştirme” girişimlerinde ortaya
çıkar. Kurtuluş hareketlerini mücadele odaklı içeriklerinden arındırıp, liberal
kurumsal çerçevelere yeniden yerleştirirler. Birçoğu, kasıtlı olarak, yerellikte
kökleşmenin sahip olduğu devrimci potansiyeli görmezden gelir veya alaya alır,
gerçekte soykırım, etnik temizlik ve sistematik yıkım yaşanırken, kurbanları ve
işgalcileri “eşit yurttaşlar” olarak ele almak gibi liberal fantezileri ithal
etmeyi tercih eder.
Bu
aydınlar, “tüm yurttaşlar için devlet”, kurumsal reform, liberal demokrasi veya
ulusal birlik gibi fikirleri bu çerçeveler içinde savunduklarında, mücadeleyi
sürdüren halk kitlelerini dışlıyorlar. On yıllarca süren başarısız
uzlaşmalardan sonra, bu tür öneriler, özgürleşmeden ziyade, diplomatik
çözümlere uzanan yollardır. Kültürel otorite, yerleşimci-sömürgeci ve
emperyalist projenin yapısal vahşetini maskelemek için silah haline
getirilerek, direniş yerine müzakere aracı haline getiriliyor.
Söylemleri
kasıtlı olarak dolambaçlı, dolaylı ve bağışçı dostudur; bu da onları nihai
bedeli ödeyen ön saflardaki aktörlerden ayıran bir bilgi uçurumuna yol açar.
Bu, itaatkâr elitler, müttefik Arap rejimleri ve sömürgeci merkez arasındaki
bağları gizleyen sınıfsal bir maske işlevi görevi görürler. Neticede kitleler,
kendi kurtuluş mücadelelerinin itici gücü olmaktan çıkarılırlar ve varoluşsal
çatışmalar akademik talimlere indirgenir.
Herhangi
bir ulusal proje, tarihsel aktörleri ve sahadaki aktörleri, özellikle de
silahlı direniş savaşçılarını görmezden gelirse ve yalnızca elit otoritenin bir
aracı kılınırsa, devrimci özünü kaybeder. Gerçek ideoloji ise, kitlelerin, suç
ortağı kültürel yöneticiler tarafından dayatılan sömürü katmanlarını
çözmelerini sağlayan pratik bir güçtür. Sorun, sadece akademik soyutlama değil,
temelde karşıt bir sınıf ve siyasi pozisyondur. Kurtuluş hareketlerini halkın
yarattığı ivmeden mahrum bırakır, onları sömürgeci ve işbirlikçi devletleri
destekleyen düşünsel-teorik talimlere indirger.
Filistin
için başarı, bağımlı devlet aygıtlarının ve sömürge sistemlerinin yapısal
olarak reddedilmesini gerektirir. Her devrimci, her savaşçı ve her aydın,
halkın kendi iradesini yeniden tesis etmek ve gerçek özgürlüğe ulaşmak için,
sömürgeci merkezden müttefik bürokrat rejimlerine kadar, işbirliği araçlarıyla
olan düşünsel, siyasi ve kültürel bağlarını koparmalıdır.
Kapsamlı
Kurtuluş Bildirgesi
Filistin’deki
Arap halkının ve daha geniş Arap ulusunun üyeleri olarak, aynı zamanda düşünsel
ve kültürel alanlarda çalışan akademisyenler, araştırmacılar ve işçiler olarak,
soykırımcı yerleşimci-sömürgeci sistem altında sınıfsal yapıların, işlevsel
konumların ve kültürel geçmişlerin yol açtıkları derin varoluşsal açmazın
farkındayız.
Bu
nedenle, halk kitlelerinin tercihine, tarihi mücadelelerine ve tüm alanlardaki
kapsamlı direnişlerine tam ve sarsılmaz bir şekilde bağlı olduğumuzu ilan
ediyoruz. Bu duruşun doğurabileceği her türlü bedeli, ne kadar büyük olursa
olsun, tereddüt etmeden üstlenmeye hazır olduğumuzu teyit ediyoruz.
Bu
bildirge, Arap aydınlarını, aracı aydın ve görevli ajanın sonunun geldiğini
duyurmaya, aydını bilgi ile kültürü bir lüks veya meslek olarak değil,
halkımızın ve milletimizin kapsamlı kurtuluş ve birlik mücadelesinde merkezi
bir silah olarak gören, dirençli, organik ve katılımcı aydınların doğuşunu ilan
etme konusunda bizimle birlikte olmaya çağırmaktadır.
Bu
çağrı ışığında şunları söylüyoruz:
1.
Kurtuluşa ve ulusal projeye dair anlayışlar, mülteci kampı, köy, hapishane
hücresi, siper ve tünel gibi direnişin sürdüğü mahallerin gerçek maddi
koşullarından yola çıkarak formüle edilmelidirler. İthal liberal çerçeveleri ve
işbirlikçi güçlerin ve sömürgeci merkezin tercihlerine ve çıkarlarına göre
tasarlanmış hazır formülleri reddediyoruz. Bu modeller, Arap toplumsal ve politik
güçlerini gerçek mücadeleden kopartmak ve etkisiz hale getirmek için toplumsal
mühendislik araçları olarak kullanılırken, düşman acımasızca hedeflerine
ulaşmaya devam etmektedir. Gerçek kurtuluş, tam kurtuluşun ön koşulu olarak,
bilişsel sömürgeciliğin ortadan kaldırılmasıyla başlar.
2.
Kaynağı ne olursa olsun, arkasında kompradorların olduğu her türden finansmanı
reddediyoruz. Bu tür finansman, siyasi koşullara bağlıdır. Filistin ve Arap
bilincini farklı etiketler altında evcilleştirmeyi amaçlar. Ulusal projeye dair
gerçek ve devrimci bir anlayışa ulaşmak istiyorsak, aracıların otoritesini
ortadan kaldırmak, bağışçılara ve finansörlere bağlı Arap aydınlarının ve
bürokrasilerinin rant arayışına yönelik yapılarını reddetmek şarttır. Ulusla ve
direnişle alakalı çalışmaları, emperyalist güçler veya komprador rejimlerce
finanse edilen STK’lar, hükümet organları veya araştırma merkezlerinde bir tür istihdam
aracına dönüştürenler, kaçınılmaz olarak, ulusal projeyi oldukça tehlikeli bir
biçimde ihlal etmektedirler. Bu ihlalin yenilgiye ve yıkıma yol açacağını
görmemektedirler.
Bu
nedenle, tam bir devrimci şeffaflık ve her türlü dış finansmanın reddedilmesini
talep ediyoruz. Herhangi bir faaliyet veya programın tek ölçütü, fon
sağlayıcılar veya bağışçılar tarafından dayatılan koşullar değil, direnişe olan
katkısı olmalıdır. Bu bildirge, ayrıca Arap aydınlarının tarafsızlık iddiasını
da reddeder. Aydın, ne arabulucu ne de tarafsız bir seyircidir. Ya çatışma ve
direniş siperlerinde halkın yanında yer alır ya da kendini düşmanın safında
bulur. Soykırımı ve kapsamlı direnişin gerekliliğini görmezden gelip reformist
bir dil kullanan her türlü söylem, suç ortaklığıdır.
3.
Sahadaki aktörler, tek ve nihai referans noktası olarak yeniden
konumlandırılmalıdırlar. Ulusal proje, uzaktan, emperyalizmin başkentlerinden
veya komprador rejimlerinin başkentlerinden yönetilemez. Meşru siyasi otorite, elinde
silah olanlara ve sömürgeci mekanizmayla sahada durmaksızın doğrudan mücadele
eden destekleyici çevrelere aittir. Onların her bir günü fedakârlıkla tanımlıdır.
Kanlarını takdim ettikleri mücadelede sahip oldukları o hakiki yerel
kültürleri, ulusal projenin ahlaki ve varoluşsal kalkanını teşkil eder.
4.
Komprador burjuvazinin dayattığı kültürel kimlik, ortadan kaldırılmalıdır.
Aydınlar, uluslararası kurumların ve alt kademe görevlilerin onayına bağlı
akademik prestij veya kariyer basamaklarını tırmanma çabasından bilinçli olarak
vazgeçmelidir. Bilgi ve bilgi üretimi, mülteci kampları, köyler ve halk direniş
toplulukları gibi direnişçi toplumsal yapılara hizmet etmelidir.
5.
Sınıftan yana hizalanmayı esas alan bir strateji geliştirilmeli, bilgi, maddi
güce dönüştürülmelidir. Her Arap akademisyenini ve aydınını, sömürgeci merkez
ve işbirlikçi rejimlerin verdiği ayrıcalıklara boyun eğmeyi bırakmaya
çağırıyoruz. Araştırma araçları ve teknik bilgileri, direnişin elinde cephane
haline gelmelidir. Siperlerde ve savaş alanlarında anlaşılmayan ve
kullanılmayan bilgi, kısır ve tarihsel olarak ulusal projeye düşmandır.
Halkının kurtuluşuna kendini adamış gerçek bir aydın, gözlemden katılıma
geçmeli, tüm alanlardaki teknik ve düşünsel-teorik uzmanlığını koşulsuz olarak
direnişin halk tabanının hizmetine sunmalıdır.
6.
Sömürgeci merkezin ve onun araçsallaştırdığı işbirlikçi Arapların işlevsel
ajanları olarak faaliyet yürütmeye devam eden aydınlar ve akademisyenler, ifşa ve
boykot edilmelidir. Bu, kişisel bir intikam meselesi değildir. Bu, bireyden
daha büyük olan ulusal bir projede, kurtuluş yolunun işbirlikçiliğin kirlerinden
arındırılması için gerekli bir yapısal temizliktir.
Halkımızın
yüz binlerce şehit ve yaralı verdiği son imha savaşlarından, Gazze’nin tamamen
yıkılmasından ve Batı Şeria, Filistin, Lübnan ve Arap bölgesinde devam eden
saldırılardan sonra tanık olduğumuz sessizlik, bu dökülen kana ihanettir.
Aracı
ve temsilci rollerinden vazgeçmeyi reddeden herkesin düşünce ve siyaset
düzleminde ifşa edilmelerini istiyoruz. Kendini davaya adamış aydınlar,
sömürgecinin dilini benimseyen her türlü söylemi gözetlemeli, belgelemeli, bunu
kültürel ihanet örneği olarak kamuoyuna duyurmalıdır. Ayrıca, Arap
toplumlarına, özellikle de Filistin toplumuna normalleşme veya barış sağlama
gündemlerini dayatan kuruluşlar ve araştırma merkezleri tarafından alınan
koşullu fonların ifşa edilmesini de talep ediyoruz.
Ayrıca,
sömürgeci merkez ve komprador rejimlerle aynı safta yer alan elitlerin tecrit ve
boykot edilmesini, ulusal projeyi herhangi bir platformda temsil etmelerinin
reddedilmesini talep ediyoruz. Belirlenmesi ve uyulması gereken ilke açıktır:
direniş olmadan temsiliyet olmaz, ferman sadece devrimci meşruiyete aittir. Bu
meşruiyetin tek kaynağı ise direnişi besleyen toplumsal coğrafya, siperler,
tüneller ve hapishane hücreleridir.
Bu
temelde, ulusal projeye ve onun gereklerine kendini adamış, ilgili ve katılımcı
aydınlardan oluşan bağımsız bir halk kuruluşu olarak Kurtuluş Kültürü Gözlemevi’nin
kurulmasını talep ediyoruz. Görevi, kültürel ve siyasi kurumların
performansını, Kapsamlı Kurtuluş Bildirgesi’ne bağlılıklarına veya ondan
uzaklaşmalarına göre değerlendirmek olacaktır.
Direnişe
Ait Kültürel Alternatif
Bu
bildirgenin amacı, eleştiriyle sınırlı değildir. Aynı zamanda ahlaki, ulusal ve
tarihsel bir sorumluluk olarak varoluşsal ve düşünsel-teorik bir alternatif
önermeyi de amaçlamaktadır. Bu perspektiften hareketle, bilişsel tahakkümün çökmesiyle
birlikte direnişe ait kültürel bir alternatif oluşturmayı taahhüt ediyoruz. Bu,
direnişin epistemolojisini, halk direnişinin ve kolektif mücadelenin yaşandığı
ortamda kök salmış, katılımcı bir bilgi alanı olarak benimsemeyi gerektirir.
Bu
doğrultuda, aşağıdaki ilkeleri dile getiriyoruz:
1.
Bilgiyi yaşanmış gerçeklikten kök almalı.
Bilgiyi
yerelleştirmek, halk direnişinin sürdüğü ortamlardaki yaşam alanını ve maddi
koşulları düşünsel-teorik çalışma ve bilgi üretiminin birincil laboratuvarı
olarak tanımak demektir. Kendisini ulusun ve Arapların kurtuluşuna adamış
organik aydın, tarafsız bir gözlemci olarak kalamaz veya kendisini akademideki
odasına kapatıp tecrit edemez. Bunun yerine, metodolojik araçlar, direnişin
tarihsel kaynakları olarak savaşçıya, çiftçiye, işçiye ve mülteciye hizmet eden
pratik araçlar haline gelmelidir. Akademisyenlerin ve aydınların merkezi rolü,
direniş projesinin dayanıklılığını ve etkinliğini artıracak şekilde uzmanlaşmış
bilgi alanındaki boşlukları kapatmaktır.
2.
Düşünsel-teorik egemenlik tesis edilmeli, sömürgecinin terminolojisi ortadan
kaldırılmalı
Sömürgeciliğin
sözlüğünden kesin bir şekilde kopulması, direniş için birleşik kavramsal
araçlar geliştirmek suretiyle gerçek düşünsel bağımsızlığa ulaşılması
çağrısında bulunuyoruz. Dilimizi emperyalist merkezler içinde şekillenen ve
onların çıkarlarıyla uyumlu terimlerden ve çerçevelerden arındırmak, varoluşsal
bir zorunluluktur. “Silahsızlanma”, “terörizm”, “yönetişim” ve “neoliberal
reform” gibi kavramlar, ulusal yapıları parçalamak ve mücadeleyi sulandırmak
için sıklıkla kullanılmaktadır. Bununla mücadele etmek, Arap akademisindeki
Batılılaşmış dilsel çerçeveleri ortadan kaldırmayı ve bunların yerine,
direnişin halk diline dayanan bir kelime dağarcığını yerleştirmeyi gerektirir.
Herhangi
bir akademik tezin veya düşünsel-teorik görüşün değeri, siperde, mülteci
kampında, tünelde ve hapishane hücresinde anlaşılabilir ve kullanılabilir olup
olmadığına göre ölçülmelidir.
Direnişe
kendini adamış aydının görevi, kitleler için stratejik bir pusula sağlamaya
yardımcı olmaktır, siyasi yabancılaşmayı pekiştiren soyut bilgi üretmek değil.
Ayrıca, özellikle halkımızın ve direnişlerinin tarihsel anlatısını ve değer
sistemini kaleme alırken, Batı’nın merkeziliğini tek gerçek referans kaynağı olarak
gören yaklaşımı reddediyoruz.
3:
Bilgi demokratikleştirilmeli, ideoloji somut bir güce dönüştürülmeli.
Devrimci
ideoloji, sloganlar bütünü değildir. O, mücadelenin jeopolitik boyutlarını
açıklığa kavuşturan ve Arap toplumundaki belirli kesimleri emperyalist güçlerle
ve Siyonizmin yerleşimci projesiyle birbirine bağlayan ortak çıkarlar da dâhil
olmak üzere, yapısal sömürüyü ortaya koyan bir çerçevedir. Aynı zamanda,
direnişin sürdüğü mahaller, aydınlara teorinin liberal söylemin soyutlamalarına
kaymasını engelleyen yaşanmış deneyim, pratik bilgi ve somut gerçekler sunar.
Savaşçının
ve aydının ortak kaderi, bilgiyi düşünsel-teorik bir lüks olmaktan çıkarıp,
maddi silahlarla yan yana işleyen sembolik silahlara dönüştürür. Bu bağlantı,
direniş eylemine tarihsel anlamını, varoluşsal ufkunu ve ahlaki meşruiyetini
kazandırır.
Bu
bildirge, ulusal karar alma yetkisini aracı ve temsilci olarak hareket etmeye
alışmış elitlerden alıp, direnişi sürdüren ve fedakârlıklarıyla tarihi
şekillendiren kitlelere ve toplumsal ortamlara iade etmeyi amaçlamaktadır. Bu,
dilencilik siyasetinin ötesine geçerek, sömürgeci yapıların yıkılmasına yönelik
bir çağrıdır.
Kitlelerin
yaptığı muazzam fedakârlıklar ışığında, Arap aydınının asgari ahlaki
sorumluluğu, elit olma ayrıcalıklarından ve dar kişisel çıkarlarından
vazgeçerek direniş eylemine tam olarak katılmayı gerektirir. Dirençli Filistin
halkına, Arap ulusal kimliğimize ve Küresel Güney’deki düşünsel-teorik
köklerimize ait olmaktan gurur duyduğumuzu bir kez daha dile getiriyoruz. İnsani
ve uluslararası bakış açımızı bu temeller üzerinden oluşturuyor, sömürgeciliğin
silmeye çalıştığı tarihi geri kazanmayı amaçlıyoruz.
Batı
merkezli hiyerarşileri ve kusurlu modernite modelini takip etme yanılsamasını
reddediyoruz. Batı’ya boyun eğen taklitçilik rolünü reddediyoruz. Sömürgeciyi
topraklarımızdan uzaklaştırmakla kalmayıp, onun etkisini bilincimizden de silip
atacak özgür bir Arap insanının ortaya çıkmasına sadece direnişe ait bilgi katkıda
bulunabilir.
Güç
dengesine bakılmaksızın, mevcut düzeni korumak yerine, onun temellerini yıkmayı
tercih ediyoruz.
Zafere
ulaşana dek bilgiye vurulmuş zincirleri kıralım.
Yaşasın
Arap Filistin’i!
Ahbar
10 Mart 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder