10 Mart 2026

,

Kapsamlı Kurtuluş İçin Devrimci Bildirgeye Doğru



Batı’dan alınacak onayı öncelikli görmeye, uzlaşmacı çerçeveleri desteklemeye ve direniş stratejisini eskimiş olarak görmeye son vermenin vakti geldi. Bunun yerine, kitlelerin özgürlük için verdikleri sebatkâr mücadelede onlarla birlikte olmalıyız.

Gassân Ebu Sitte, Suphi Suphi, Vissam Fakavi, Salah Hammuri gibi isimler de dâhil olmak üzere Filistinli ve Arap düşünce liderlerinin açıklaması.

* * *

 

Küresel Güney’deki kurtuluş hareketleri, sömürgeleştirilmiş halkların bakış açısını yansıtan yeni siyaset dillerini oluşturuyorlar.

Amílcar Cabral, aydınların ve eğitimli elitin oynadığı rolü halk devrimlerinin kalbindeki kritik bir zaaf olarak tanımlayan liderlerden biriydi.

Cabral’ın uyarısı, Filistin ve Arap bağlamında, acımasız ve benzeri görülmemiş bir soykırımın halktan yaygın bir sessizlik ve ihanetle karşılanmasının, birçok Arap ve Müslüman rejimin suç ortaklığıyla sonuçlanmasının ardından, hızla gündeme geliyor. “İşlevsel” aydınlar arasında, direnişin siperlerini terk edip liberalizm ve neoliberalizmin salonlarıyla doluşmak, kitlelerin organik mücadelesinden geri çekilip sömürgeci merkez içindeki akademik taklitçiliği tercih etmek yönüde bir eğilim açığa çıkmıştır.

Arap aydınları, bilhassa Filistinli aydınlar, tarihten kök alan ulusal rollerini ancak gerçek direnişin birincil kaynağı ve nihai hedefi olan kitlelerle organik bir uyum içinde olmak suretiyle yerine getirebilirler. Aydınlar, son gerçekleşen imha savaşları sırasında gösterdikleri sebat ve fedakârlık örnekleri, çağdaş tarihte nadiren eşine rastlanan kitlelerin muazzam potansiyel enerjisini ve ahlaki şartlara bağlılığını örgütlemeye ve yönlendirmeye çaba harcamalıdırlar.

Bazı aydınlar, uzlaşmacı ve yenilgici çerçeveleri normalleştirirken, Batı yanlısı yaklaşımları teşvik etmeye çalışmışlardır. Silahlı mücadeleyi özgürleştirici niteliğinden arındırmak ve onu usul veya güvenlik meselesi olarak yeniden tanımlamak için, doğru terim olan “silahsızlanma” yerine “silah düzenlemesi” gibi terimler kullanmışlardır.

Bu durum, emperyalist veya Siyonist kontrol dışında tutulan her türlü silahı tehdit olarak nitelendiren Oslo Yönetimi’nin “güvenlik kaosu” söylemini yankılıyor. Silahlar, halk direnişinin alanından uluslararası yükümlülüklerle bağlı bürokratik kurumların kucağına devredildi. Bu, silahları fiilen evcilleştiriyor, direnişteki rollerini etkisiz hale getiriyor; bu da bize daha önce teslimiyet koşullarında yaşananları anımsatıyor.

Bu tür hamleler, daha geniş bir stratejinin parçası olarak gündeme geliyorlar. “Silah düzenlemesi”ni destekleyenler, direniş için kapsamlı bir stratejik çerçeve oluşturmakta her zaman başarısız oluyorlar. Küresel dayanışma, sahadaki mücadeleye alternatif olarak öne sürülüyor. Direnişin öldüğü ilan ediliyor ve Filistin halkı, on yıllardır vaat edilen ancak asla gerçekleşmeyen o küresel uyanışı bekleyen pasif kurbanlar olarak görülüyor. Bu adımlar, gerçekliğin tersine çevrilmesini ifade ediyor: Sahadaki direniş, asli güçtür, dayanışma onun ardından gelir. Direnişi dayanışmayla ikame etmek, halkın eylemliliğini baltalar, sayısız fedakârlıkta dökülen kanı hiçe sayar.

Özünde, bu eğilim, Filistin ve Arap direnişini Batı ve Siyonist teşekkül tarafından kabul edilebilir görülen biçimlerle sınırlandırmayı amaçlayan bağımlılık sistemleriyle ve liberal çerçevelerle örtüşmektedir. Mücadeleyi müzakere yoluyla çözülmesi gereken bir insan hakları sorunu olarak yeniden çerçevelendirir, silahsızlanmayı ve teslimiyeti “silah düzenlemesi” kisvesi altında düşünsel-teorik pozisyonlar olarak yeniden tanımlar. Bu tür anlatılar, insani krizleri istismar ederken, siyasi tasfiyeyi teşvik eder, kültürel elitleri sömürgeci baskının yapısal doğasıyla yüzleşmekten muaf tutar.

On yıllardır bazı Arap rejimleri, Filistin direnişini “terörizm” olarak damgaladılar. Bugün bazı aydınlar da bu görüşü tekrarlayarak, Gazze’nin çektiği acılardan istifade edip tarihi çatışmanın sona erdiğini, Filistinlilerin yenilgiyi kabul etmesi gerektiğini söylüyorlar. Dökülen kana saygı, ulusal projeye sadık kalmamızı ve halkın sebatını pekiştirmek için elimizden gelen her şeyi yapmamızı talep ediyor, onu yüzüstü bırakmamızı değil. Siyonizmin yerleşimci sömürgeciliği, direnişi ve kitlelerin desteğini tüketmeye bel bağlayarak, nihai çözüm stratejisini sürdürmeye devam ediyor. Bu tür yenilgici tezlerin savunulması, en çok da siyasi ve kültürel sebata ihtiyaç duyduğumuz anda bu stratejiyi ideolojik olarak güçlendiriyor.

Son dönemdeki çıkartılan yayınlar, düzenlenen konferanslar ve kaleme alınan çalışmalar, Siyonist teşekkülün soykırımcı ve yerleşimci-sömürgeci doğasını, Arap rejimleriyle olan bağlantılarını kavrayamamıştır. Anahtar terimler yanlış kullanılarak, yüzeysel ve yanıltıcı bir söylem üretilmiştir. Bu sesler, ulusal özlemleri egemen güçlerin hizmetinde yeniden şekillendirmek için tasarlanmış, dayatılmış bir ideolojik yapı olan “yeni bir çağdayız” söylemini teorize ederek, kültürel gerileme ile siyasi başarısızlık arasındaki yakın bağlantıyı vurgulamaktadır.

Bu “Ertesi Gün" düşüncesi, derin varoluşsal öneme sahip kavramların çarpıtılmasına dayanır ve onları yapay, sığ bağlamlara kapatır. Siyasi çöküş, kaçınılmaz olarak düşünsel ve kültürel gerilemeye yol açar; bu, Küresel Güney’deki kurtuluş hareketlerinde aşina olduğumuz bilindik bir kalıptır. Sömürgecilik ve soykırım ile ilgili karşılaştırmalı çalışmalar, direnişe düşman gündemlere hizmet edecek şekilde tahrif edilir, bu da teorik netliği elzem kılar.

Bu yazılar, kültürel bir gerilemeden daha fazlasını ortaya koyuyorlar. Siyonizmin, Amerika’nın ve itaatkâr Arap yönetimlerinin dikte ettikleri geleceğe yönelik düzenlemeleri haklı çıkarmak için direniş hareketlerinin ölüm ilanını yazmaya çalışmak, aslında Arap aydınlarının ve savundukları kültürel akımların ölüm çanlarını çalmak anlamına geliyor. Karşı karşıya olduğumuz şey, kapsamlı bir teslimiyet ve parçalama pratiğidir.

Filistinli aydınların ve siyasetçilerin sıklıkla kullandıkları “ırk ayrımcılığı” terimi, en iyi ihtimalle, yüzeysel bir anlayışla ele alınıyor. Bu, yeni bir şey değil, hatta eski bir ABD başkanı bile bu terimi kullandı. Teşhis olarak yararlı olsa da, bu tanım, sınırlı, kısmi ve potansiyel olarak yanıltıcıdır. Yeryüzünde tanık olduğumuz birçok yerleşimci-sömürgeci rejim, ayrımcılık uygulamıştır. Ancak birçok uzmanın da hemfikir olduğu üzere, Siyonist projeyi tanımlayan kitlesel imha mantığına bu rejimlerde rastlanmamaktadır.

Siyonist yerleşimci-sömürgeciliğinin yarattığı varoluşsal tehdit, yalnızca ayrımcılık uygulamasıyla değil, temelde soykırımcı yapısıyla ilgilidir. Karşımızda duran, Güney Afrika’daki ırk ayırmcısı rejiminin bir kopyası değildir, bu anlamda, Güney Afrika'yı model olarak göstermek yanıltıcıdır. Ayrımcı sistemler, Kuzey Amerika’dan Avustralya’ya kadar birçok yerde görülmüştür. Siyonizmi ayıran şey, ondaki yapısal yok etme mekanizmalarıdır. Çatışmayı bir tür ırk ayrımcısı rejime indirgediğimizde, bu gerçeği göz ardı eder, alakasız tarihsel bağlamlara dayalı çözümlerin öne sürülmesi riskiyle karşı karşıya kalırız.

Siyonizme ırk ayrımcılığı penceresinden baktığımızda, elimizdeki sonucu gerçeklikten ve tarihten kopartır, Güney Afrika’daki üç yüzyıllık sömürgeciliği devre dışı bırakırız. Uzun süreli sömürgeci egemenliği normalleştirir, uluslararası dayanışmayı, hukuki işlemleri ve boykotları tek “çözüm” olarak sunarız. Bu basitleştirme, Siyonizmdeki yerleşimci sömürgeciliğin soykırımcı doğasını gizler, eski dayanışma hareketlerini yanlış anlar, direnişi bir suç haline getirir.

Buna karşılık, Cezayir modeli, analitik olarak Filistin’e daha yakındır. Dostlar alışverişte görsün diye feryat figan etmek yerine, dava, açıktan silahlı devrimi savundu, yapısal sömürgeciliği sorunun nedeni olarak tanımladı, kurtuluşa giden yol olarak bu sorunun ortadan kaldırılması gerektiğini ısrarla dile getirdi. Cezayir örneği, dayatılan sınırlar içinde müzakere yürütmek yerine, özgürlüğe ulaşmanın yolu olarak direnişi vurgulamak suretiyle egemen söyleme meydan okuyor.

Irk ayrımcılığını tekrar tekrar gündeme getirmek, Batılı izleyicilere bireysel suçlulara veya aşırılıkçı yerleşimcilere odaklanan, ancak yerleşimci-sömürgeci devletin kendisini göz ardı eden basitleştirilmiş bir bakış açısı sunuyor. Bu durum aynı zamanda, temel sorunla yüzleşme cesaretine sahip olmayan Filistinlilerin ve Arapların da ekmeğine yağ sürüyor. Eleştiriyi ırk ayrımcılığı ile sınırlamak, uluslararası insan hakları çerçevelerinin hukukçu zihniyetini yeniden üretiyor, bu da istemeden de olsa, sistemi meşrulaştırırken, bir yandan da sömürgeci egemenliğe zerre dokunmuyor.

Kitlelere Dönüş: Devrimci Aydın, Kitlelerden Yana Saf Tutmalı

Afrika Gine ve Yeşil Burun Adaları’nın Bağımsızlığı İçin Afrika Partisi’nin kurucusu Amílcar Cabral, kurtuluşun köklerini halkın yaşadığı gerçeklikte bulun çağrısı dâhilinde “kaynağa dönme” anlayışını gündeme getirdi. Bu, nostaljik bir tavır değil, stratejik bir zorunluluktu: Cabral için halk kitleleri, onların özgün kültürü ve fedakârlıkta bulunma konusunda ortaya koydukları muhteşem irade, direnişin ilk ve en temel hattını oluşturuyordu.

Cabral’ın vizyonunun merkezinde aydın elitlere yönelik bir itiraz vardı. Sömürgeleştirilmiş toplumlarda, küçük burjuvazi, kırılgan bir konumdadır: toplumu yönetmek için bilgi ve araçlara sahip olmakla birlikte, toplumsal ve kültürel olarak sömürgeci sistemin aracıları olarak hizmet edecek şekilde eğitilmişlerdir. Cabral, onlara net bir seçim sundu: “ya devrime ihanet edeceksiniz ya da radikal bir aydın haline gelerek sınıftan yana saf tutup kitlelerin mücadelelerine iştirak edeceksiniz.”

Filistin bağlamında bu ikilem, herkes için apaçık ortadadır. Birçok aydın, halkla yeniden bağlantı kurmak yerine, ulusal projeyi dış çıkarlara uygun hale getirmek için komprador rejimler ve emperyalist merkezlerle aynı safta yer almıştır. “Kapsamlı Devrimci Kurtuluş Bildirgesi” önerimiz, Filistinli ve Arap aydınları (akademisyenleri, STK çalışanlarını, araştırmacıları, siyasi ve askeri bürokratları) bu tarihi anla cesaretle ve ahlaka bağlılıkla yüzleşmeye çağırıyor. Çağrı açık: Kaynağa, direnişi destekleyen ortamlara, sıradan insanların Gazze, Lübnan ve Yemen’de görüldüğü üzere, olağanüstü fedakârlıklarda bulundukları yerlere geri dönün. Bu çağrının, kendi halklarının pahasına kişisel kazanç için yarışıp duran aydınlarla keskin bir tezat teşkil ettiği açıktır.

Küresel Güney’in aydınları, egemen “sömürgeci aydınlanma”nın esiridir. Birçoğu direnişi, sınıfsal ve kişisel önceliklerle şekillenen Batılı bir bakış açısıyla yorumlarken, kitlelerin devrimci potansiyelinden korkar, hatta ona karşı çıkar. Onlar için kurtuluş, sömürgeci yapıların yıkılması yerine önemsiz tavizler istemek anlamına gelir. Köklere; mülteci kamplarına, köylere, şehirlere, geleneksel sosyal ağlara ve yerel direniş pratiklerine dönmek bir yük, sömürgeci modernliğin ve bireysel ilerlemenin sahte vaadi uğruna terk edilmesi gereken bir şey olarak görülür.

Uyumlu aydınların oynadıkları zararlı rol, direnişi sömürgeci hassasiyetlere uygun hale getirmek için “modernleştirme” ve “medenileştirme” girişimlerinde ortaya çıkar. Kurtuluş hareketlerini mücadele odaklı içeriklerinden arındırıp, liberal kurumsal çerçevelere yeniden yerleştirirler. Birçoğu, kasıtlı olarak, yerellikte kökleşmenin sahip olduğu devrimci potansiyeli görmezden gelir veya alaya alır, gerçekte soykırım, etnik temizlik ve sistematik yıkım yaşanırken, kurbanları ve işgalcileri “eşit yurttaşlar” olarak ele almak gibi liberal fantezileri ithal etmeyi tercih eder.

Bu aydınlar, “tüm yurttaşlar için devlet”, kurumsal reform, liberal demokrasi veya ulusal birlik gibi fikirleri bu çerçeveler içinde savunduklarında, mücadeleyi sürdüren halk kitlelerini dışlıyorlar. On yıllarca süren başarısız uzlaşmalardan sonra, bu tür öneriler, özgürleşmeden ziyade, diplomatik çözümlere uzanan yollardır. Kültürel otorite, yerleşimci-sömürgeci ve emperyalist projenin yapısal vahşetini maskelemek için silah haline getirilerek, direniş yerine müzakere aracı haline getiriliyor.

Söylemleri kasıtlı olarak dolambaçlı, dolaylı ve bağışçı dostudur; bu da onları nihai bedeli ödeyen ön saflardaki aktörlerden ayıran bir bilgi uçurumuna yol açar. Bu, itaatkâr elitler, müttefik Arap rejimleri ve sömürgeci merkez arasındaki bağları gizleyen sınıfsal bir maske işlevi görevi görürler. Neticede kitleler, kendi kurtuluş mücadelelerinin itici gücü olmaktan çıkarılırlar ve varoluşsal çatışmalar akademik talimlere indirgenir.

Herhangi bir ulusal proje, tarihsel aktörleri ve sahadaki aktörleri, özellikle de silahlı direniş savaşçılarını görmezden gelirse ve yalnızca elit otoritenin bir aracı kılınırsa, devrimci özünü kaybeder. Gerçek ideoloji ise, kitlelerin, suç ortağı kültürel yöneticiler tarafından dayatılan sömürü katmanlarını çözmelerini sağlayan pratik bir güçtür. Sorun, sadece akademik soyutlama değil, temelde karşıt bir sınıf ve siyasi pozisyondur. Kurtuluş hareketlerini halkın yarattığı ivmeden mahrum bırakır, onları sömürgeci ve işbirlikçi devletleri destekleyen düşünsel-teorik talimlere indirger.

Filistin için başarı, bağımlı devlet aygıtlarının ve sömürge sistemlerinin yapısal olarak reddedilmesini gerektirir. Her devrimci, her savaşçı ve her aydın, halkın kendi iradesini yeniden tesis etmek ve gerçek özgürlüğe ulaşmak için, sömürgeci merkezden müttefik bürokrat rejimlerine kadar, işbirliği araçlarıyla olan düşünsel, siyasi ve kültürel bağlarını koparmalıdır.

Kapsamlı Kurtuluş Bildirgesi

Filistin’deki Arap halkının ve daha geniş Arap ulusunun üyeleri olarak, aynı zamanda düşünsel ve kültürel alanlarda çalışan akademisyenler, araştırmacılar ve işçiler olarak, soykırımcı yerleşimci-sömürgeci sistem altında sınıfsal yapıların, işlevsel konumların ve kültürel geçmişlerin yol açtıkları derin varoluşsal açmazın farkındayız.

Bu nedenle, halk kitlelerinin tercihine, tarihi mücadelelerine ve tüm alanlardaki kapsamlı direnişlerine tam ve sarsılmaz bir şekilde bağlı olduğumuzu ilan ediyoruz. Bu duruşun doğurabileceği her türlü bedeli, ne kadar büyük olursa olsun, tereddüt etmeden üstlenmeye hazır olduğumuzu teyit ediyoruz.

Bu bildirge, Arap aydınlarını, aracı aydın ve görevli ajanın sonunun geldiğini duyurmaya, aydını bilgi ile kültürü bir lüks veya meslek olarak değil, halkımızın ve milletimizin kapsamlı kurtuluş ve birlik mücadelesinde merkezi bir silah olarak gören, dirençli, organik ve katılımcı aydınların doğuşunu ilan etme konusunda bizimle birlikte olmaya çağırmaktadır.

Bu çağrı ışığında şunları söylüyoruz:

1. Kurtuluşa ve ulusal projeye dair anlayışlar, mülteci kampı, köy, hapishane hücresi, siper ve tünel gibi direnişin sürdüğü mahallerin gerçek maddi koşullarından yola çıkarak formüle edilmelidirler. İthal liberal çerçeveleri ve işbirlikçi güçlerin ve sömürgeci merkezin tercihlerine ve çıkarlarına göre tasarlanmış hazır formülleri reddediyoruz. Bu modeller, Arap toplumsal ve politik güçlerini gerçek mücadeleden kopartmak ve etkisiz hale getirmek için toplumsal mühendislik araçları olarak kullanılırken, düşman acımasızca hedeflerine ulaşmaya devam etmektedir. Gerçek kurtuluş, tam kurtuluşun ön koşulu olarak, bilişsel sömürgeciliğin ortadan kaldırılmasıyla başlar.

2. Kaynağı ne olursa olsun, arkasında kompradorların olduğu her türden finansmanı reddediyoruz. Bu tür finansman, siyasi koşullara bağlıdır. Filistin ve Arap bilincini farklı etiketler altında evcilleştirmeyi amaçlar. Ulusal projeye dair gerçek ve devrimci bir anlayışa ulaşmak istiyorsak, aracıların otoritesini ortadan kaldırmak, bağışçılara ve finansörlere bağlı Arap aydınlarının ve bürokrasilerinin rant arayışına yönelik yapılarını reddetmek şarttır. Ulusla ve direnişle alakalı çalışmaları, emperyalist güçler veya komprador rejimlerce finanse edilen STK’lar, hükümet organları veya araştırma merkezlerinde bir tür istihdam aracına dönüştürenler, kaçınılmaz olarak, ulusal projeyi oldukça tehlikeli bir biçimde ihlal etmektedirler. Bu ihlalin yenilgiye ve yıkıma yol açacağını görmemektedirler.

Bu nedenle, tam bir devrimci şeffaflık ve her türlü dış finansmanın reddedilmesini talep ediyoruz. Herhangi bir faaliyet veya programın tek ölçütü, fon sağlayıcılar veya bağışçılar tarafından dayatılan koşullar değil, direnişe olan katkısı olmalıdır. Bu bildirge, ayrıca Arap aydınlarının tarafsızlık iddiasını da reddeder. Aydın, ne arabulucu ne de tarafsız bir seyircidir. Ya çatışma ve direniş siperlerinde halkın yanında yer alır ya da kendini düşmanın safında bulur. Soykırımı ve kapsamlı direnişin gerekliliğini görmezden gelip reformist bir dil kullanan her türlü söylem, suç ortaklığıdır.

3. Sahadaki aktörler, tek ve nihai referans noktası olarak yeniden konumlandırılmalıdırlar. Ulusal proje, uzaktan, emperyalizmin başkentlerinden veya komprador rejimlerinin başkentlerinden yönetilemez. Meşru siyasi otorite, elinde silah olanlara ve sömürgeci mekanizmayla sahada durmaksızın doğrudan mücadele eden destekleyici çevrelere aittir. Onların her bir günü fedakârlıkla tanımlıdır. Kanlarını takdim ettikleri mücadelede sahip oldukları o hakiki yerel kültürleri, ulusal projenin ahlaki ve varoluşsal kalkanını teşkil eder.

4. Komprador burjuvazinin dayattığı kültürel kimlik, ortadan kaldırılmalıdır. Aydınlar, uluslararası kurumların ve alt kademe görevlilerin onayına bağlı akademik prestij veya kariyer basamaklarını tırmanma çabasından bilinçli olarak vazgeçmelidir. Bilgi ve bilgi üretimi, mülteci kampları, köyler ve halk direniş toplulukları gibi direnişçi toplumsal yapılara hizmet etmelidir.

5. Sınıftan yana hizalanmayı esas alan bir strateji geliştirilmeli, bilgi, maddi güce dönüştürülmelidir. Her Arap akademisyenini ve aydınını, sömürgeci merkez ve işbirlikçi rejimlerin verdiği ayrıcalıklara boyun eğmeyi bırakmaya çağırıyoruz. Araştırma araçları ve teknik bilgileri, direnişin elinde cephane haline gelmelidir. Siperlerde ve savaş alanlarında anlaşılmayan ve kullanılmayan bilgi, kısır ve tarihsel olarak ulusal projeye düşmandır. Halkının kurtuluşuna kendini adamış gerçek bir aydın, gözlemden katılıma geçmeli, tüm alanlardaki teknik ve düşünsel-teorik uzmanlığını koşulsuz olarak direnişin halk tabanının hizmetine sunmalıdır.

6. Sömürgeci merkezin ve onun araçsallaştırdığı işbirlikçi Arapların işlevsel ajanları olarak faaliyet yürütmeye devam eden aydınlar ve akademisyenler, ifşa ve boykot edilmelidir. Bu, kişisel bir intikam meselesi değildir. Bu, bireyden daha büyük olan ulusal bir projede, kurtuluş yolunun işbirlikçiliğin kirlerinden arındırılması için gerekli bir yapısal temizliktir.

Halkımızın yüz binlerce şehit ve yaralı verdiği son imha savaşlarından, Gazze’nin tamamen yıkılmasından ve Batı Şeria, Filistin, Lübnan ve Arap bölgesinde devam eden saldırılardan sonra tanık olduğumuz sessizlik, bu dökülen kana ihanettir.

Aracı ve temsilci rollerinden vazgeçmeyi reddeden herkesin düşünce ve siyaset düzleminde ifşa edilmelerini istiyoruz. Kendini davaya adamış aydınlar, sömürgecinin dilini benimseyen her türlü söylemi gözetlemeli, belgelemeli, bunu kültürel ihanet örneği olarak kamuoyuna duyurmalıdır. Ayrıca, Arap toplumlarına, özellikle de Filistin toplumuna normalleşme veya barış sağlama gündemlerini dayatan kuruluşlar ve araştırma merkezleri tarafından alınan koşullu fonların ifşa edilmesini de talep ediyoruz.

Ayrıca, sömürgeci merkez ve komprador rejimlerle aynı safta yer alan elitlerin tecrit ve boykot edilmesini, ulusal projeyi herhangi bir platformda temsil etmelerinin reddedilmesini talep ediyoruz. Belirlenmesi ve uyulması gereken ilke açıktır: direniş olmadan temsiliyet olmaz, ferman sadece devrimci meşruiyete aittir. Bu meşruiyetin tek kaynağı ise direnişi besleyen toplumsal coğrafya, siperler, tüneller ve hapishane hücreleridir.

Bu temelde, ulusal projeye ve onun gereklerine kendini adamış, ilgili ve katılımcı aydınlardan oluşan bağımsız bir halk kuruluşu olarak Kurtuluş Kültürü Gözlemevi’nin kurulmasını talep ediyoruz. Görevi, kültürel ve siyasi kurumların performansını, Kapsamlı Kurtuluş Bildirgesi’ne bağlılıklarına veya ondan uzaklaşmalarına göre değerlendirmek olacaktır.

Direnişe Ait Kültürel Alternatif

Bu bildirgenin amacı, eleştiriyle sınırlı değildir. Aynı zamanda ahlaki, ulusal ve tarihsel bir sorumluluk olarak varoluşsal ve düşünsel-teorik bir alternatif önermeyi de amaçlamaktadır. Bu perspektiften hareketle, bilişsel tahakkümün çökmesiyle birlikte direnişe ait kültürel bir alternatif oluşturmayı taahhüt ediyoruz. Bu, direnişin epistemolojisini, halk direnişinin ve kolektif mücadelenin yaşandığı ortamda kök salmış, katılımcı bir bilgi alanı olarak benimsemeyi gerektirir.

Bu doğrultuda, aşağıdaki ilkeleri dile getiriyoruz:

1. Bilgiyi yaşanmış gerçeklikten kök almalı.

Bilgiyi yerelleştirmek, halk direnişinin sürdüğü ortamlardaki yaşam alanını ve maddi koşulları düşünsel-teorik çalışma ve bilgi üretiminin birincil laboratuvarı olarak tanımak demektir. Kendisini ulusun ve Arapların kurtuluşuna adamış organik aydın, tarafsız bir gözlemci olarak kalamaz veya kendisini akademideki odasına kapatıp tecrit edemez. Bunun yerine, metodolojik araçlar, direnişin tarihsel kaynakları olarak savaşçıya, çiftçiye, işçiye ve mülteciye hizmet eden pratik araçlar haline gelmelidir. Akademisyenlerin ve aydınların merkezi rolü, direniş projesinin dayanıklılığını ve etkinliğini artıracak şekilde uzmanlaşmış bilgi alanındaki boşlukları kapatmaktır.

2. Düşünsel-teorik egemenlik tesis edilmeli, sömürgecinin terminolojisi ortadan kaldırılmalı

Sömürgeciliğin sözlüğünden kesin bir şekilde kopulması, direniş için birleşik kavramsal araçlar geliştirmek suretiyle gerçek düşünsel bağımsızlığa ulaşılması çağrısında bulunuyoruz. Dilimizi emperyalist merkezler içinde şekillenen ve onların çıkarlarıyla uyumlu terimlerden ve çerçevelerden arındırmak, varoluşsal bir zorunluluktur. “Silahsızlanma”, “terörizm”, “yönetişim” ve “neoliberal reform” gibi kavramlar, ulusal yapıları parçalamak ve mücadeleyi sulandırmak için sıklıkla kullanılmaktadır. Bununla mücadele etmek, Arap akademisindeki Batılılaşmış dilsel çerçeveleri ortadan kaldırmayı ve bunların yerine, direnişin halk diline dayanan bir kelime dağarcığını yerleştirmeyi gerektirir.

Herhangi bir akademik tezin veya düşünsel-teorik görüşün değeri, siperde, mülteci kampında, tünelde ve hapishane hücresinde anlaşılabilir ve kullanılabilir olup olmadığına göre ölçülmelidir.

Direnişe kendini adamış aydının görevi, kitleler için stratejik bir pusula sağlamaya yardımcı olmaktır, siyasi yabancılaşmayı pekiştiren soyut bilgi üretmek değil. Ayrıca, özellikle halkımızın ve direnişlerinin tarihsel anlatısını ve değer sistemini kaleme alırken, Batı’nın merkeziliğini tek gerçek referans kaynağı olarak gören yaklaşımı reddediyoruz.

3: Bilgi demokratikleştirilmeli, ideoloji somut bir güce dönüştürülmeli.

Devrimci ideoloji, sloganlar bütünü değildir. O, mücadelenin jeopolitik boyutlarını açıklığa kavuşturan ve Arap toplumundaki belirli kesimleri emperyalist güçlerle ve Siyonizmin yerleşimci projesiyle birbirine bağlayan ortak çıkarlar da dâhil olmak üzere, yapısal sömürüyü ortaya koyan bir çerçevedir. Aynı zamanda, direnişin sürdüğü mahaller, aydınlara teorinin liberal söylemin soyutlamalarına kaymasını engelleyen yaşanmış deneyim, pratik bilgi ve somut gerçekler sunar.

Savaşçının ve aydının ortak kaderi, bilgiyi düşünsel-teorik bir lüks olmaktan çıkarıp, maddi silahlarla yan yana işleyen sembolik silahlara dönüştürür. Bu bağlantı, direniş eylemine tarihsel anlamını, varoluşsal ufkunu ve ahlaki meşruiyetini kazandırır.

Bu bildirge, ulusal karar alma yetkisini aracı ve temsilci olarak hareket etmeye alışmış elitlerden alıp, direnişi sürdüren ve fedakârlıklarıyla tarihi şekillendiren kitlelere ve toplumsal ortamlara iade etmeyi amaçlamaktadır. Bu, dilencilik siyasetinin ötesine geçerek, sömürgeci yapıların yıkılmasına yönelik bir çağrıdır.

Kitlelerin yaptığı muazzam fedakârlıklar ışığında, Arap aydınının asgari ahlaki sorumluluğu, elit olma ayrıcalıklarından ve dar kişisel çıkarlarından vazgeçerek direniş eylemine tam olarak katılmayı gerektirir. Dirençli Filistin halkına, Arap ulusal kimliğimize ve Küresel Güney’deki düşünsel-teorik köklerimize ait olmaktan gurur duyduğumuzu bir kez daha dile getiriyoruz. İnsani ve uluslararası bakış açımızı bu temeller üzerinden oluşturuyor, sömürgeciliğin silmeye çalıştığı tarihi geri kazanmayı amaçlıyoruz.

Batı merkezli hiyerarşileri ve kusurlu modernite modelini takip etme yanılsamasını reddediyoruz. Batı’ya boyun eğen taklitçilik rolünü reddediyoruz. Sömürgeciyi topraklarımızdan uzaklaştırmakla kalmayıp, onun etkisini bilincimizden de silip atacak özgür bir Arap insanının ortaya çıkmasına sadece direnişe ait bilgi katkıda bulunabilir.

Güç dengesine bakılmaksızın, mevcut düzeni korumak yerine, onun temellerini yıkmayı tercih ediyoruz.

Zafere ulaşana dek bilgiye vurulmuş zincirleri kıralım.

Yaşasın Arap Filistin’i!

Ahbar
10 Mart 2026
Kaynak

0 Yorum: