“Ustanın alet edevatı ustanın evini asla yıkamaz.”
[Audre Lorde]
Yumuşak
savaş çağında, imparatorluğun sahada askere değil, tellâllara ihtiyacı var.
Savaş sahası, artık sadece araziyle sınırlı değil, anlatı ve söylem alanını da
kapsıyor. Bugün savaşta kullanılabilecek en güçlü silah, insansız hava araçları
veya diplomatlar değil, vekil güçlerdir, bu vekil güçlerden biri de
diasporadaki topluluklardır.
Bunlar,
kazara oluşmuş cemaatler değil. Bir hafızaya, sermayeye, dil becerisine ve
ulusötesi ağlara sahipler. Medyada, politikada, akademide ve kültürel üretimde
etkililer. Emperyalizm, bunu gayet iyi biliyor. Emperyalizm, sadece bu topluluklarla
konuşmuyor, ayrıca ne düşündüğünü onlara söyletiyor. Emperyalizm, diasporadaki
topluluklar aracılığıyla konuşuyor.
Kurumlar,
artık İngilizce bilen, üst sınıfa mensup diaspora topluluklarına, düşünce
kuruluşlarına bunlar kendi ülkelerindeki halkın iradesini temsil ettiklerinden
değil tam da etmedikleri için konuşma fırsatı sunuyor. Açlık ve emperyalizmin
gerçeklerinden ne kadar uzaklaşılırsa, öfkeyi emperyalizmin kabul edeceği
politika önerilerine dönüştürmek de o kadar kolaylaşıyor.
Bu
sesler, özenle seçiliyor, genellikle toplumun üst kademelerine mensup kişiler
öne çıkartılıyor. Batı’nın salonlarına girme, eğitim görme imkânına sahip
olanların sırtı sıvazlanıyor. İmparatorluğun dilini akıcı bir şekilde konuşan,
o dilde yetkin olan, terbiyeli ve iyi giyimli kişiler, reklâm ediliyor. Dile hâkim
olanların çalışmaları okunuyor. Böylelikle bu kişilerin siyaseti işitiliyor,
onlar, kürsü ve sahnede boy gösteriyor, gazete köşelerini onlar tutuyor, konferanslarda,
yaptırım kararlarının alındığı oturumlarda, “sivil toplum” kuruluşlarına
verilen brifinglerde bu kişiler arz-ı endam ediyor.
Diaspora
denilen alan, emperyalizmin yürüttüğü operasyonların çağdaş tiyatrosudur. O,
bir hazırlık alanı ve yapay rızanın üretildiği bir fabrikadır.
Diaspora,
Batılı güçlere,
▪
“Haydut devlet” olarak niteledikleri devletleri o devletlerin toprağına ayak
basmadan anlatma, hangi seslerin duyulacağını, hangilerinin susturulacağını
belirleme;
▪
Anavatanın sahip olduğu gerçek çeşitliliği silme, öte yandan, kendi seçtiği
diaspora figürlerini gerçeği dile döken yerli anlatıcılar olarak öne çıkarma;
▪
Ahlaki panik, aciliyet duygusu ve insan hakları söylemini kışkırtma; acıyı
hafifletmek için değil, ekonomik veya askeri baskı için zemin hazırlama; diasporanın
önderliğinde veya desteğiyle lobi faaliyetleri, gösteriler ve medya şovları
aracılığıyla ev sahibi devletler üzerinde baskı kurma;
▪
Yurtdışı operasyonlarını (abluka, yaptırımlar ve rejim değişikliği planları vb.)
halkın demokratik talebiymiş, halkın gücüyle yürütülen çalışmalar gibi gösterip
meşrulaştırma; diasporanın kullandığı dil ve söylem üzerinden emperyalist
hedefleri temize çıkartma, yapılan darbeleri kurtarma göreviymiş gibi takdim
etmek suretiyle hem ülke içinde hem de uluslararası alanda rıza üretme imkânı
sunuyor.
Diaspora
stratejik açıdan her daim faydalı bir olguydu, ancak şimdi farklı olan şey, bu
seslerin emperyalist gücün kurumlarına iyice nüfuz etmiş olmasıdır. BM
panelleri, BBC programları, üniversite derslikleri, küresel kamuoyunun tüm
mimarisi, anavatanlarında marjinal olan ancak emperyalizmin inşa ettiği yankı
odasında merkezi bir konumda bulunan sesleri öne çıkaracak şekilde yeniden
yapılandırılıyor.
Diaspora,
artık bir sömürü aracı haline geldi. Sadece emek için değil, siyasi sermaye
için de kullanılıyor. Etkili bir diaspora figürü, kabul edilebilir bir siyaset
anlayışına göre yetiştirildiğinde, egemen bir devleti bir tabur askerden daha
fazla izole edebilir. Çünkü emperyalizm, işgale değil, uzlaşmaya ihtiyaç duyar.
Uzlaşma da kademeli olarak inşa edilir: önce söylem, sonra politika, ardından
darbeler veya uluslararası izolasyon yoluyla. En önemlisi, bu sesler
aracılığıyla bir rıza yanılsaması yaratılır. “Konuşan halk” kanaati yerleşir.
Peki
bu yapılanmada egemenliğe ne olur? Egemenlik, bombalarla değil, biyografiyle; “bizim
gibi görünen”, “oradan gelen” ve gene de uzaktan, vatanın tarihsel olarak onu
sömüren aynı güçlerce kurtarılması gerektiğinde ısrar eden biri tarafından
sulandırılır, aşındırılır.
İngilizcenin
Politikası: Kalıba Dökülmüş Muhalefet
İmparatorlukta
tarafsız bir dil yoktur. İngilizce, bir dil olmasının yanı sıra, meşruiyetin
bekçisi, sınıfın bir ölçüsü ve erişim aracı olarak da hizmet eder. Kimin
dinleneceğini (ve kimin konuşmasına izin verileceğini) belirler. İngilizce
konusundaki yeterlilik, emperyalizmin jeopolitik çerçevesinde saygınlığın
pasaportu haline gelir. İyi konuşanların açık sözlü ve medeni oldukları
varsayılır, bu da onları platformlara layık kılar; konuşamayanlar ise geri
kalmış, mantıksız veya trajik bir şekilde lâl olarak tasvir edilir.
Bu
dilsel hiyerarşi, sömürge düzenini yansıtır ve sürdürür. Sömürge dünyasında
İngilizce, yönetim, hukuk ve disiplin dili olarak dayatılmıştır. Bugün ise,
özgürlük ve direniş dili olarak yeniden ambalajlanıyor. Tabii sadece siyasi
görüşleri emperyalizme yaltaklanma üzerine kurulu olanların konuştuğu İngilizce,
özgürlüğün ve direnişi olarak görülüyor. Sorun, diasporadaki kişilerin
İngilizce konuşması değil, akıcı konuşmalarının, dile hâkimiyetlerinin onlara
inanmanın ön koşulu haline gelmesidir. Buna karşılık, ezilenlerin dilini
konuşanların analiz veya öz belirleme kapasitesinden yoksun oldukları varsayılıyor.
İşte
bu yüzden emperyalizm, Karakas’taki fabrika işçisinin, Meşhed’deki yaslı
annenin veya Srinagar’daki taş atan kişinin acısı tercüme edilemeyecek kadar
taze olan sözlerini aktarmaz. Bunun yerine, doğru şeyleri doğru tonda söyleyen
diaspora profesörüne, düşünce kuruluşu danışmanına, kendini “küresel vatandaş”
olarak tanımlayan kişiye yönelir, bunu yaparken, bir tür illüzyona başvurur:
kolektif rıza yerine özenle seçtiği sesi koyar. Burada dil, sadece bir araç
değil, aynı zamanda bir sınır duvarıdır, içeri giren aksanlı İngilizcenin her
hecesi, onlarca yıl boyunca beyaz ırkla kurulan yakınlığın süzgecinden geçer.
Muhalefete
gelince, ancak koreografik olarak kurgulandığında hoş karşılanır. İmparatorluk,
direnişler arasında seçim yapar, işine geleni öne çıkartır. Muhalefete sanata biçtiği
gibi bir don biçer. Politikaya entegre edilebilecek, kabul edilebilir,
İngilizce konuşan öfkeli yüzü seçer. Öfkenin dili ne kadar akıcıysa, o kadar
kullanışlı hale gelir. Bu kalıba dökme ve don biçme işleminde diaspora, temsil edilme
imkânına sahip olacak muhalefet için bir vitrin işlevi görür.
Emperyalizm,
bir yandan ahlaki mesafe iddiasında bulunur, bir yandan da kendisi için rıza
üretir. “Venezuela’yı yok etmek istiyoruz" demez. “Demokrasi isteyen
Venezuelalı seslerin gür çıkmasını sağlıyoruz” der. “İran’ı yıkmak için yaptırımlar
uyguluyoruz” demez. “Yurtdışındaki İranlılar, insan haklarını desteklemek için
baskı uygulanmasını talep ediyor” der. Diaspora içinden seçilen, yüceltilen,
yeniden paylaşılan ve alıntılanan sesler, genelde kendi ülkelerini suçlamak
için ağzını açan ama emperyalizmi asla suçlamayan kişilere aittir. Bunların öfkelerine
izin verilir, dayanışma ilişkileri kürsü ve sahneyle buluşturulur, tabii sadece
stratejik olarak değerli kaldığı sürece.
Diasporaya
kazandırılan biçim ve içerik, yapısal sonuçlar doğurur. Bu işlem, düşünce
kuruluşlarında işe alımla alakalı kararlarda ve medyada görünecek “uzmanlar”ın
seçim sürecinde devreye sokulur. Bu süreçte, siyasi görüşleri kendi ülkelerinin
hükümetlerini eleştirecek kadar keskin, ancak emperyalizmi etkilemeyecek kadar
sığ olan sürgünlere burs, hibe ve politika panellere çıkma imkânı verilir.
Otorite
Kaynağı Olarak Kimlik
Modern
imparatorluk, sadece kaynakları değil, kimliği de sömürüyor. Ezilenlerin,
sömürülenlerin, esmer tenlilerin, yerinden edilmişlerin sesini nasıl
kullanacağını öğreniyor, dilini “Venezuelalı olarak” veya “İranlı bir kadın
olarak...” demeye alıştırıyor, ardından, Batı dış politikasını mükemmel bir
şekilde yansıtan bir yığın analizi üzerimize boca ediyor. Bu ses, acıyla ve o
ülkeden gelmişlikle sarmalandığı için kurşun geçirmez hale geliyor...
sorgulanamaz oluyor. Çünkü neticede ülkeden kaçan biriyle kim tartışabilir ki?
Devlet şiddetinden kaçtığını söyleyen bir kadına kim karşı çıkabilir ki? Kendi
ülkelerini bombalayan bir ülkenin pasaportunu tutarken “halkım” diyen birine
kim meydan okuyabilir ki?
Emperyalizm,
kimliği bu şekilde silaha dönüştürüyor, yerli halk aracılığıyla işte bu şekilde
konuşmayı öğreniyor. Oysa kimlik, kimseyi eleştiriden muaf kılmaz. Yaşanmış
deneyim, ilkeli siyasetle aynı şey değildir. Venezuelalı olmak, yaptırımlar
hakkındaki analizinizin geçerli olduğu anlamına gelmez. İranlı olmanız, “rejim
değişikliği” talebinizi adalet temelli yapmaz. Bir yerden olmak, tarihsel,
politik ve yapısal düşünme ihtiyacından sizi kurtarmaz.
Diasporada
eleştiriyi susturmak için kimliklerini öne sürenler (“Beni dinleyin”, “Benim
hakkımda konuşmayın, “ben Filistinliyim” diyenler), genellikle mesafeli ve
izole bir konumdan hareket ederler. “Halk”ı temsil ettiklerini iddia ederler,
ancak halk, onlarla aynı fikirde olmadığında, yoksul Venezuelalılar müdahaleye
karşı olduklarını söylediklerinde, bombalanan Gazzeliler direniş güçlerinin
yanında olduklarını dile getirdiklerinde, işçi sınıfından İranlılar, ruhani
liderlerinin arkasında toplandığında, bu sesler beyinleri yıkanmış, yanlış
bilgilendirilmiş veya kendilerine yönelik baskıları idrak edemeyecek kadar ezik
olarak nitelendirilir.
Bu,
dayanışma değil, kimliğin hem yetki belgesi hem de sopa haline geldiği, kendini
kıstas olarak kabul eden bir zihin dünyasının getirdiği geviştir. Mikrofon en
savunmasız olana değil, dili en akıcı şekilde konuşana uzatılır. Gerçek şu ki:
Her yara, gerçeği söylemez, her acı, vuzuh kazandırmaz. Bazen travma devrim
değil, gericilik doğurur. Bazen de direniş yerine kızgınlığa dönüşür.
Kimlik
(bilhassa diaspora kimliği) sınıfsal çıkarlara, ideolojik çarpıtmalara veya
emperyalizmin iğvasına karşı bağışık değildir. Aslında, bir yere ait olma
ihtiyacı nedeniyle bunlara karşı çoğu zaman daha savunmasızdır. Emperyalizm
aidiyet ve mikrofonlar bahşeder. Sözünüz stratejisiyle uyumlu ise size alan açar.
İşte
bu yüzden “yaşanmış deneyim” diye bir ölçüt yoktur, olamaz: Miami’deki bir Kübalı
sürgünün yaşanmış deneyimi, Meşhed veya Maracaibo’da yaptırımlar altında
yaşayan milyonların siyasi iradesinin önüne geçemez. Çünkü incelenmemiş keder, pekâlâ
manipüle edilebilir. İmparatorluk, savaş için en etkili gerekçenin Beyaz Saray’daki
basın brifingi değil, “halkımın yardıma ihtiyacı var” diyen esmer bir yüz
olduğunu bilir. Anti-emperyalist ahlak, kendi topluluklarımızı sorumlu
tutmamızı, tüm kötülükleri kaçtığımız rejimlere yüklemememizi, kaçtığımız
imparatorlukları unutmamamızı gerektirir. Acımızla yüzleşmeyi, onu savaş
makinesine yem etmemeyi öğrenmeliyiz. Çünkü eğer mikrofon sizdeyse ve sözlerinizin
ardından füze geliyorsa, o vakit size mikrofonu kimin verdiğini sormalısınız.
[Burada
şu notu düşmek gerek: Bu, yaşanmış deneyimin tamamen reddedilmesi anlamına
gelmez. Bu, onun sorgulanamaz bir gerçek olarak kabul edilmesinin
reddedilmesidir. Çünkü her bir ses, hatta sizin sesiniz de belirli bir güce
sahip olabilir. İlkeli bir insan olarak, kendi analizlerinizi başkalarına
uyguladığınız aynı güçle sorgulamalısınız.]
İran
ve Venezuela: Seçili Kişilerin Öne Çıkartıldığı Örnek Olaylar
Hem
İran hem de Venezuela, uzmanlar veya istihbarat dosyaları tarafından uydurulmuş
boş karikatürler değil, sağlam temellere dayanan devrimci geçmişe sahip egemen
devletlerdir. İran İslam Cumhuriyeti, 1979’da Batı egemenliğine ve monarşiye
bir reddiye olarak ortaya çıktı. Başta Amerikan hegemonyası olmak üzere, her
türden yabancı hegemonyasına boyun eğmeyi reddetme ilkesini temel alan İran,
dış politikasında anti-emperyalist direnişe dayalı, “ne Doğu ne de Batı” diyen
duruşu dile dökmeye bugün devam ediyor. Bu duruş, söylemden öte, stratejik
özerkliğe yapısal açıdan bağlılığın yansımasıdır. Herhangi bir süper güçle
ilişki kurmayı reddeder, dışarıdan kabul görme yerine kendi ilkelerini temel alan
bir stratejide ısrar eder.
Venezuela’da
Hugo Chávez döneminde ivme kazanan, Nicolás Maduro döneminde sürdürülen
Bolivarcı proje de emperyalist finansal yapılara ve askerileştirilmiş
diplomasiye boyun eğmeyi reddediyor. Bu proje, kilit sektörleri millileştirdi, toplumsal
yeniden dağıtım için kaynakların kontrolünü ele geçirdi, aşırı dış baskı ve
cezalandırıcı yaptırımlar altında bile egemen politika oluşturma konusunda
ısrarcı oldu.
Tahran
ve Karakas’ın oluşturduğu Birlik Ekseni, ortak hegemonya karşıtı kararlılıktan
doğan stratejik bir ittifaktır. Bu eksen, ABD’nin küresel enerji ve diplomatik
alanlardaki hâkimiyetine karşı koymak için yapılandırılmıştır.
İran:
Devrimci Bir Devlet ve Direncin Siyaseti
İran’ın
anti-emperyalist kimliği, göstermelik değil, sistemseldir. 1979 devriminden (ki
bu devrim, 1953’te CIA destekli Musaddık devrilmesine yönelik reddiyedir)
itibaren İran yönetimi, Batı’nın jeopolitik emellerine direndi, ekonomik ve dış
ilişkilerde özerklik konusunda ısrar etti. Son kırk yıldır uygulanan
yaptırımlar boşlukta ortaya çıkmadı. Bunlar, bir devletin Washington’ın nükleer
politikası, bölgesel özerklik ve ittifak oluşumları konusundaki taleplerine
boyun eğmeyi reddetmesinin somut sonuçlarıdır. Petrol ihracatını ve finansal
akışları hedef alan bu önlemler, doğrudan ekonomik gerginliğe katkıda bulundu.
Ancak İran’ın zorluklarını yalnızca “yanlış yönetime” indirgeyen söylem, kendi
başına bir tür ekonomik savaş olan sürekli, uzun vadeli dış baskıyı göz ardı
etmektedir.
İran
aynı zamanda, İsrail yayılmacılığına ve Batı’nın askeri müdahalesine aktif
olarak karşı çıkan Batı Asya’daki devletler ve devlet dışı aktörlerden oluşan
bir koalisyon olan Direniş Ekseni’nin siyasi ve lojistik omurgasını teşkil
etmektedir. Hizbullah, Hamas ve Husiler gibi örgütlere verdiği destek, bölgesel
egemenliği yerleşimci sömürgeciliğine ve emperyalist yayılmacılığa karşı
korumaya dayalı jeostratejik bir felsefeyi temel almaktadır. Bu durum, Haziran
2025’teki 12 günlük savaş sırasında inkâr edilemez bir şekilde görünür hale
geldi. İran ilk ateşi açmamış olsa da, Batılı yorumcular alelacele onu, boyun
eğdirilemeyecek egemen bir modeli temsil ettiği için, gölge kuklacısı olarak
nitelendirdiler.
İşte
tam da bu yüzden diasporadaki eleştirmenler (özellikle imparatorluğa yakın
olanlar) İran’ın anti-emperyalist geçmişini sıklıkla göz ardı ediyorlar. Bu
geçmiş, liberal, İngilizce konuşan protesto diline tam olarak uymuyor. Bu
eleştirmenler, olağanüstü baskı altında kendi kaderini tayin etme hakkını
savunan bir devlet değil, Batı’daki toplumsal hareketlere benzeyen bir direniş
istiyorlar. Bu estetiği benimseyen sesler, kuşatma altındaki İranlıların
karmaşık gerçeklerini yansıttıkları için değil, eleştirileri imparatorluğun konfor
alanına uyduğu için “hakiki” İranî ses olarak kürsüye ve sahneye çıkartılıyor.
Sahadaki gerçekleri ele verse bile, dildeki akıcılıkları ödüllendiriliyor.
Venezuela:
Bolivarcılık, Egemenlik ve Teslim Olmayı Reddetme
Aynı
şekilde, Venezuela’nın Bolivarcı Devrimi, hiçbir zaman emperyalist zevklere
uygun düşsün diye tasarlanmamıştı. Chávez ve Maduro, yeniden dağıtımcı ekonomi,
topluma yatırım ve neoliberal dayatmalardan kopuş konusunda ısrarcı oldular, bu
ısrarlarının bedelini yaptırımlar ve tekrarlanan dış istikrarsızlaştırma
kampanyalarıyla ödediler. Petrol ihracatını ve finansal işlemleri hedef alan
yaptırımlar, mali kapasiteyi ve temel ihtiyaçlara erişimi felç ederek, ekonomik
krizi egemenliğin kendisine yönelik bir savaş alanına dönüştürdüler.
Maduro’nun
boyun eğmeyi, dış baskıya teslim olmayı veya kaynakların kontrolünü bırakmayı
reddetmesi, onu imparatorluğun gözünde meşru bir devlet başkanı değil, iktidara
giden bir engel olarak damgaladı. Otoriterlik değil, tam da bu reddediş, onu
Batı’nın onayına yönelen bir siyaseti tercih eden diasporik elitler arasında
sevilmeyen biri haline getirdi. Maduro’yu kınayan diasporik figürler, genellikle
ekonomik baskıya yönelik yapısal anlayıştan kopuk bir “özgürlük” söylemi
üzerinden onu redde tabi tutuyorlar.
Her
iki durumda da temel mesele şu: Hamaney ve Maduro, Amerikan emperyalizminin
piyonları değiller. Egemenliğe öncelik vermeleri ve dış baskıya direnmeleri,
onları İngilizce konuşan medyada ve diasporadaki halk arasında sevilmeyen
kişiler haline getiriyor… ve imparatorluk, aşina olduğu, dilbilgisine hâkim,
sindirebileceği temsilciler istediğinden, diasporada İngilizceyi iyi konuşan ve
mücadeleyi egemen özerklik yerine liberal protesto diliyle ifade eden sesleri
destekliyor.
Bu
bize, imparatorluğun sözcülerini nasıl seçtiği, bu seçimlerin neden genellikle,
siyaseti hegemonya karşıtı mücadeleyle tanımlı, imparatorluğun yazdığı
senaryolara uymayan figürleri dışladığı konusunda çok şey söylüyor. Diaspora,
Venezuela’nın sürekli olarak çarpıtıldığı bir prizma haline geliyor: Protesto
estetikleştiriliyor, sınıf lügatten siliniyor, savaşın maddiliği, bomba
atmayan, sadece elektriği kesen ve insülin sevkiyatını engelleyen savaş, temize
çıkartılıyor. Tüm bunlar olurken, kuşatma altında faaliyet yürütmek zorunda
kalan devlet, o kuşatma yokmuş gibi yargılanıyor.
Venezuela’nın
en büyük suçu sosyalizm değil, itaatsizlikti. İmparatorluğun cezalandırdığı şey
budur. Her zaman cezalandıracağı şey de budur.
Diasporada
Anti-Emperyalist Bir Ahlaka Doğru
Diyelim
ki emperyalizmin diasporayı silahlandırmayı öğrendi, o vakit diaspora da
kendini silahsızlandırmayı öğrenmelidir. Mücadeleden vazgeçmemeli, sessiz kalmamalı,
ayırt etme yeteneğiyle ve savaş makinesini beslemeyen şekillerde sürece
katılabilmelidir. Diaspora, kendi içinde bir ahlakın oluşacağı sürecin ilk
aşamasında önce hesap vermeyi öğrenmelidir. Halk adına konuşmadan önce, halka
onun kendisi adına konuşulmasını isteyip istemediğini sorun. Bir politikayı
onaylamadan önce, meşrulaştırdığınız sistemi ve maliyeti kimin üstleneceğini
düşünün. Anavatanı ağzınıza almadan önce, kendinize şunu sorun:
“Halkla
ilişkimiz, sevgiyle mi yoksa nostaljiyle mi, dayanışmayla mı yoksa suç ve
günahımızı ondan bilme kolaycılığı ile mi tanımlı? Emperyalizmin sözcüsü haline
gelmeden önce, kendinize şu soruyu sorun: “Onların borazanı olmak, memleketimdeki
insanların ödeyeceği bedele değer mi?”
Diasporada
oluşacak anti-emperyalist ahlak, sadece aksanla ve belli imkânlara erişimle
değil, omurga, hafıza ve sonuçlarla konuşmamızı gerektirir. Başkalarının fetih
planının araçları olmayı reddetmemize ve dildeki hâkimiyetimizin bizi eleştirdiğimiz
yapılara uygun kişilere dönüştürüp dönüştürmediğini çek etmemize ihtiyaç duyar.
Çünkü eğer yaşadığınız ülke bombalanıyor, yaptırımlarla boğuşuyor, işgal
ediliyor veya ekonomik olarak kan kaybediyorsa, ama sizin aktivizminiz,
çoğunlukla o ülkenin dış politikasını yüceltip övüyorsa, o zaman aktivizminiz
aktif destekten gayrı bir anlama sahip değildir.
Bu,
kendinizi konumlandırmanız ve mesafenizin ağırlığını fark etmeniz için bir
çağrıdır. Sevmediğiniz liderlerin çoğunun otoriter veya yozlaşmış oldukları
için değil, satın alınamaz oldukları için sevilmediklerini hatırlamanız
gerekir. Dahası, yasını tuttuğunuzu iddia ettiğiniz insanlar, hararetle
desteklediğiniz politikaların birçoğu yüzünden harap olmuş durumdalar…
Ülkenizi
sevdiğinizi iddia ediyorsunuz ya, aslında siz, ülkenizin egemenliğini mi yoksa
onu uzaktan tanımlama veya manipüle etme yeteneğinizi mi seviyorsunuz, oturup bunu
bir düşünün.
Ama
şunu unutmayın: Bir imparatorluk, yerli muhbirleri her zaman sever, bazen sadece
doğru aksana ihtiyaç duyar.
Merve Yusuf K.
29
Ocak 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder