09 Mart 2026

Kötü Yönetimin Hanımefendileri


Kadınlar ve Medeniyetin Çöküşü

Herkes, “toksik” iş yerlerinden şikâyet ediyor. Çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık komiserleri, her yerde işe alınıyorlar. Sınır kapılarının açılmasını öngören göç politikası, mülteci çocukların insanın gözlerini dolduran görüntüleriyle halka kabul ettirilmeye çalışılıyor.

Trans çılgınlığı, anaokulu sınıflarından şirket üst yönetimlerine kadar her yere yayılıyor. İş yerlerinde e-posta imzalarında kişinin cinsiyetine vurgu yapan zamirlere yer veriliyor. Uzun bir sabıka kaydı olan Afrika kökenli bir erkeğin polise direnip vurulmasının ardından beyaz kadınlar, kitlesel protestolarda diz çöküyorlar.

Kadınların cinsiyet iddialarını desteklemek için geleneksel adil yargılama kuralları kaldırılıyor. Irksal eşitsizlikleri gidermek için trilyon dolarlık “tazminat”ların ödenmesinden bahsediliyor. Kabul edilebilir konuşmalara, tartışmalara ve bilimsel araştırmalara giderek daha katı sınırlamalar getiriliyor.

Gerçeğin insanı incitecek duygulara yol açabileceği gerekçesiyle gerçeğe olan destek azalıyor. Haber medyası, edebiyat, hukuk ve psikiyatride travma ve mağduriyete aşırı vurgu yapılıyor. Hükümetler, beyaz erkeklere alenen ayrımcılık uyguluyorlar.

Bütün bunlar, toplumsal iklimde yaşanan değişimlerin, ellilerden beri devam eden, son yıllarda hızla artan tezahürleri. Bu gelişmenin birçok sebebi mevcut, ancak bir tanesi, hepsinden daha önemli. Kadınların kamusal hayata girişi.

Bu durum, bilhassa son otuz-kırk yıl içerisinde kadınların tüm önemli kurumların üst kademelerine yükselmesiyle, onlara eşi benzeri görülmemiş kültürel ve siyasi bir güç kazandırdı.

On yılı aşkın süredir bu konu hakkında yazıyorum. Bu sürenin büyük bir bölümünde hipotezim, muhtemelen fazlasıyla sapkın bulunduğu için redde tabi tutuldu veya görmezden gelindi.

Son bir buçuk yıl içerisinde önemli isimler, kadınların yeni elde ettiği gücün (örneğin akademi sahasındaki gücünün) kurumlarda yol açtığı sonuçlara dair söz söylemeye başladılar. Bu güç, artık kimsenin görmezden gelemeyeceği bir düzeye ulaştı.

Ben, bu kültür alanının kadınsılaşması sürecinin gerçek boyutunun ve bu gelişmenin yol açacağı felâketle tanımlı geleceğin gözden kaçırıldığını, bu gerçeğin üzerinin örtüldüğünü düşünüyorum.

Her Yere Sirayet Eden Kültürel Kadınsılaşma

Kadınların yeni gücü, sadece üniversitelerde, insan kaynakları ofislerinde, ana akım medya şirketlerinde ve büyük yayınevlerinde, Y kuşağı arasında değil, her yerde hissediliyor ve herkesi etkiliyor. Kültür alanında yaşanan bu süreci genel manada “pembe değişim” olarak nitelemek mümkün. Bu süreçten ordu ve spor ligleri gibi geleneksel olarak maço olan kurumların bile etkilenmiş olması, ilgili değişimin gücünün ve kapsamının önemli bir delili.

Kadınların kurumlarda ve genel olarak kamusal hayatta iktidara yükselişi, kültürü basit bir nedenden dolayı değiştirdi: Kadınlar, ortalama olarak erkekler gibi düşünmez ve davranmazlar. Daha duygusal ve şefkatlidirler, soyut kurallar, sistemler ve hiyerarşilerden ziyade insanlara ve doğrudan ilişkilere daha duyarlıdırlar. Sosyal ağlar kurmada ve sosyal etkileşimleri yaymada daha hızlıdırlar. Riskten daha çok kaçınırlar, fetih ve keşifle daha az ilgilenirler, çevresel tehditlere karşı daha hassastırlar. Özgür tartışmanın stresli mücadelesine daha az tahammül gösterirler, bilimsel araştırmaya kendi başına daha az saygı duyarlar, yargısal süreç fikrine daha az sabır gösterirler. Muhtemelen duygusal açıdan daha hassas olmaları neticesinde, kısa vadeli, duygu uyandıran sonuçları vurgulayan anlatılardan daha kolay etkilenirler, uzun vadeli sonuçların kuru analizleriyle daha az ilgilenirler. Belki de özellikle çocuksuz olduklarında (ya da çocukları “yuvadan ayrıldığında”), dünyanın “dezavantajlı” kesimlerini âdeta kendi çocukları gibi benimseme olasılıkları daha yüksektir. Aralarındaki sürekli eşitsizliklerden dolayı duygusal acı duyarlar ve bu acıyı hafifletmek için neredeyse her yolu denerler.

Elbette, kadınlar da erkekler gibi psikolojik özelliklerinin gücü bakımından birbirlerinden farklılık gösterirler. Ancak buradaki temel fikir, iki cinsiyetin örtüşen “çan eğrileri” şeklindeki özellik dağılımlarının ortalamalarının veya medyan değerlerinin önemli ölçüde farklı olmasıdır. Bu durum küçük, örgütsel ölçeklerde bile açıkça görülebilir, ancak etkisi, medeniyette yaşanan büyük sarsıntılar bağlamında çok daha belirgin bir biçimde görünür.

Özetle bugün kadınlar, dünya konusunda kendilerine has bir bakış açısına sahipler. Artık ellerindeki güç erkeklerin elindeki gücü aştığından, erkeklerin yarattığı dünyaya duydukları küçümsemeyi ortaya koymak adına, “Biz daha iyisini yapabiliriz” diyorlar.

Peki ama kadınlar, daha iyisini yapabilirler mi? Asıl önemli soru şu: Batı kamuoyu, bu soruyu neden hiç sormuyor?

Güçlerini Gizliyorlar

Kültürel feminizasyon üzerine yazdığım önceki makalelerimi, daha küçük ve kesinlikle muhafazakâr medya kuruluşlarında bile yayınlatmakta zorlandım. Sebeplerinden tam olarak emin olamıyorum, ancak medyanın her yerinde olduğu gibi, karar alma zinciri her daim kadın editörlerin elindeydi. Bir de tabii her şeye hâkim olan ve “kadın düşmanı” olarak nitelendirdikleri her şeye öfkelenen binlerce kadın aboneden söz etmek gerek.

Kadınların kültür alanında eşi benzeri görülmemiş bir güce kavuştuğuna, bununla birlikte, dünyanın çoğu toplumunu önemli ölçüde yeniden şekillendirdiğine ilişkin fikir “kadın düşmanı” olarak nitelendirilemez. Kadınlar, neden zaferlerini kabul edip bir zafer turu atamıyorlar? Kadınlar, neden bu tarihsel ve toplumsal olguyu salt göz ardı etmekle kalmayıp, bir iki görüş yazısı haricinde, onu sessizlik komplosuyla, suskunlukla karşılıyorlar?

Konuya dair bir açıklamada şu söyleniyor. Fiziksel olarak daha zayıf ve riskten daha çok kaçınan cinsiyet olarak kadınlar, eskiden beri gücü daha az açık ve doğrudan kullana gelmişlerdir. Bu nedenle, güçlerini ortaya koymak, hatta bununla övünmek istemezler; bunun yerine, zayıflıklarını ve sürekli mağduriyetlerini vurgulamayı tercih ederler. Bu da diğer etkilerinin yanı sıra birçok erkekte koruma refleksini harekete geçirmektedir.

Ancak bence bu açıklama eksik. Bence kadınlar, güçlerini gizlemeyi tercih ediyorlar; bunun nedeni, gücün sadece gizli olduğunda daha etkili olması değil, aynı zamanda derinlerde kadın üstünlüğünün, medeniyeti yönetmenin en uygun yolu olarak savunulmasının zor olduğunun farkında olmalarıdır.

Hatta alenen mutlak kadın iktidarının peşinde olan feministler, “erkeklere neden ihtiyacımız var ki?” diye soran kadınlar bile kadın zihniyetine dair geleneksel, küçümseyici görüşün farkındadır (ve bunu “içselleştirmiştir”). Ann Coulter ve Camille Paglia gibi birbirinden farklı kadınlar tarafından da dile getirilmiş olsa da, Aristocu görüş olarak da adlandırılabilecek bu görüş, kadınların erkeklere kıyasla mantıksız, kararsız, kolay etkilenen, aşırı duygusal, istikrarsız, sürü psikolojisine yatkın, histeriye ve diğer sosyal bulaşıcı hastalıklara eğilimli oldukları yönündedir. Hadi diyelim ki bu geleneksel görüş kaba ve haksız. Bu durum, şu gerçeği değiştirmez: Bugün çoğu kadının anlayışına göre, “kadın zihniyeti” diye bir şey gerçekten vardır. Bu zihniyet, çoğu halde daha fazla duygusal hassasiyet ve insan merkezlilik içerir. Bu anlayış, kadınlar daha erkeksi bir zihne sahip olsalardı, daha iyi anneler olacağını bilir.

Peki, kültür ve politika alanını biçimlendirme bahsinde bu kadın zihniyeti, geleneksel erkek zihniyetine göre daha mı üstün? Bu iddiayı açıkça dile getiren bir kadın görmedim veya duymadım, muhtemelen iddianın zayıflığı apaçık ortada olduğu için. Kadınsı, annelik odaklı bir zihniyet, kamusal alanda neden daha üstün olsun ki? Çünkü bu zihniyet, çok farklı bir ortama, yani geleneksel olarak erkek egemen toplumun koruyucu sınırları içinde gerçekleşen gerçek anneliğe bir uyum sağlama biçimidir. Aynı şekilde, erkek zihniyeti neden daha aşağı olsun ki? Çünkü bu zihniyet, en azından kısmen, insanlığın başlangıcından beri, erkeklerin hüküm sürdüğü kamusal alana bir uyum sağlama biçimidir.

Bana öyle geliyor ki kadınlar, kültürel ve politik üstünlüklerini haklı çıkaracak (“sıra bizde”, “erkekler zehirli”den gayrı) sağlam bir argüman bulamadıklarından ve genel olarak tartışmaların erkeklerin güçlü yönlerine hitap ettiğini bildiklerinden, üstünlük hallerinin henüz oluşmadığını biliyormuş gibi yaparak, mevzudan kaçınmaya karar verdiler.

Kadınların Güçlenmesi Toplumsal Çöküşe Yol Açar

Bu “Büyük Feminizasyon” süreciyle tetiklenen her toplumsal değişim olumsuz seyretmese de çoğunun olumsuz olduğu, net etkisinin giderek distopik bir hal aldığı görülmektedir.

Bu olumsuz sonuçlar, en azından erkek bakış açısından, oldukça tahmin edilebilir görünüyor.

Bazı örnekler:

Yeni, daha hoşgörülü polislik ve cezalandırma yasaları.

Kısa vadeli hedef: Afrikalı-Amerikalılara yönelik polis baskısına son vermek.

Uzun vadeli sonuçlar: Kanunsuzluğun teşvik edilmesi, yaygın suç oranları, iş dünyasının yurt dışına kaçması.

Evsizlerin ve sokakta yaşayan diğer kişilerin yerlerinden edilmesini engelleyen, yiyecek vb. sağlayan belediye kanunları.

Kısa vadeli hedef: Evsiz insanlara şefkatle davranmak.

Uzun vadeli sonuçlar: Evsizliğin teşvik edilmesi, şehrin geniş alanlarını kirleten pis çadır kampları, daha fazla suç, işletmelerin şehri terk etmesi.

Cömert sosyal yardım politikaları.

Kısa vadeli hedef: Dezavantajlı kesimlere şefkatle yaklaşmak, açlığı azaltmak vb.

Uzun vadeli sonuçlar: Yoksulluğun teşvik edilmesi, sosyal yardıma bağımlılığın yayılması, aile kurmanın engellenmesi (annelerin evlenme motivasyonunun azalması) ve bunların sonucunda ortaya çıkan tüm sosyal sorunlar.

Geleneksel olmayan davranışların/yaşam tarzlarının (eşcinsellik, transseksüellik) teşvik edilmesi.

Kısa vadeli hedef: Marjinalleştirilmiş kesimleri güçlendirmek.

Uzun vadeli sonuçlar: Sosyal normların zayıflaması, aslında antisosyal (aile karşıtı) davranışların yayılması, en kolay etkilenen kesim olarak çocuklar ve genç yetişkinlerde buna bağlı ruhsal hastalıkların yayılması.

Göçmenliğe getirilen kısıtlamalara karşı muhalefet.

Kısa vadeli hedef: “Sıkıntılı kitlelere” yardım etmek (yani, Emma Lazarus’un ünlü sonesinde ifade edilen aynı anne şefkati duyguları).

Uzun vadeli sonuçlar: Kitlesel/yasadışı göçün teşvik edilmesi. Ulusal kimliğin yok edilmesi, güvenin azalması, umutsuzluğun artması, fiyat enflasyonu, kaynak ülkelerde beyin göçü vb.

Konuşma özgürlüğünün, tartışmanın, hukuki sürecin, bilimsel araştırmanın kısıtlanması.

Kısa vadeli hedef: Irksal bilişsel ve davranışsal özelliklerdeki farklılıklar gibi “nefret dolu” argümanların, kavramların veya basit gözlemlerin yol açtığı duygusal karmaşayı önlemek.

Uzun vadeli sonuçlar: Özgürlükçü normların ortadan kalkması, anaçlığa has bir “çünkü ben öyle söyledim!” anlayışıyla hareket eden özgürlük düşmanlığı, bilimsel kültürün yozlaşması, bilimsel ilerlemenin tersine dönmesi.

Eşit sonuçların teşvik edilmesi ile fırsat eşitliği arasındaki fark.

Kısa vadeli hedef: Doğrudan mali eşitsizliği azaltarak çatışmayı azaltmak ve adaleti teşvik etmek (bu, çocuklar arasında uyumu teşvik etmek için kullanılan klasik bir anne stratejisine benziyor; muhtemelen aile temelli paleolitik gruplarda da normdu).

Uzun vadeli sonuçlar: Başarıya ulaşmak için normal, sağlıklı teşviklerin yok edilmesi. Tembel, yeniden dağıtımcı bir yaklaşımın teşvik edilmesi (“Ben ırkçılığın kurbanıyım, bana para verin”).

Uyuşturucu kullanımına karşı “zarar azaltma” stratejilerinin (örneğin, ücretsiz iğneler) teşvik edilmesi.

Kısa vadeli hedef: Uyuşturucu doz aşımına bağlı ölümleri ve hastaneye yatışları azaltmak.

Uzun vadeli sonuçlar: Uyuşturucu kullanımını teşvik etme.

Genel tablo açık olmalı: Kültür ve politika alanında kısa vadeli, iyi hissettiren sonuçlara odaklanan kadınsı zihniyet, ters teşvikler yaratma eğilimindedir ve bu da temelde uzun vadede kötü sonuçları güvence altına alır.

Bu arada, psikolog Simon Baron-Cohen, deneysel kanıtlarla, “kadın beyninin erkek beynine kıyasla sistemleri anlama ve kurma konusunda daha az başarılı olduğunu” savunmuştur. Kadın zihniyetinin, bir sistemin uzun vadeli performansını belirleyen mekanizmalara nispeten kör olması durumunda bunun neden böyle olduğunu anlamak kolaydır; burada söz konusu sistem, toplum adı verilen insan sistemidir.

Kadınların duygusal ve kısa vadeli konulara daha fazla odaklanmasının kültür ve politika üzerinde başka olumsuz sonuçları da mevcut. Bunlardan biri, Batı (özellikle İngiliz-Amerikan) kültürünü saran ve bence kadınların tartışmanın stresi karşısında artan hassasiyet. Neticede gruplarda duygusal uyum ihtiyacından kaynaklanan, “cadı avı” benzeri, sosyal bulaşmaya yatkın atmosfer oluşmaktadır. Kadınlar, duyarcı baş rahibelerinin önderliğinde, “çocuklar için cinsiyet onaylayıcı bakım” gibi modalar ve çılgınlıklar lehine Batı geleneklerini hızla harap etmektedirler.

Ancak daha da endişe verici olan, kamuoyunun muhalefetinin zayıflığıdır ki bu da büyük ölçüde kadınların güçlerini kabul etmekten bile çekinmelerinden, hele ki aşırılıklarını dizginlemekten hiç yana olmamalarından kaynaklanmaktadır.

Batı, yavaş bir toplumsal çözülme süreciyle çökmeye devam edecek mi? Bu çöküş, kültürel anaerkilliğimizin teşvik ettiği eğilimler, göç yoluyla Üçüncü Dünyalaşma, beyazların kendinden nefret etmesi, erkeklere karşı ayrımcılık, Batı’da düşük doğurganlık oranı, liyakat yerine çeşitlilik, koruma altındaki ırksal gruplar için onaylanmış kanunsuzluk vb. üzerinden ele alınmalı.

Çöküş, muhtemelen aniden ve felâketlere yol açarak gerçekleşecek. Medeniyet, kaybedilen savaşlarla, o kadar kadınsılaşmamış (veya o kadar medenileşmemiş) işgalci göçmenlere teslim olmanın neticesinde veya bir gün “duyarlı” makinelere medeni haklar tanınması suretiyle çökecek.

Her neyse, gördüğüm kadarıyla, kadınsılaşmış medeniyetimizdeki tüm yollar, onu çöküşe götürüyor. Söz konusu çöküşün, bu kısa sürecek, kadınların kültür alanında hegemonya tesis ettikleri tuhaf dönemi sona erdireceğini söylemeye bile gerek yok.

J. Stone
22 Haziran 2023
Kaynak

0 Yorum: