13 Mart 2026

,

Sömürgecilik, Emperyalizm ve Dayandığı Sınır

Razika, beni bugün konuşmaya ve Uluslararası Manifesto Grubu’na davet ettiğiniz için teşekkür ederim.

Emperyalizm meselesiyle başlamak istiyorum. Ardından da kapitalizm, sömürgecilik ve emperyalizm arasındaki ilişkiye dair anlayışımı, bunun İran’a yönelik savaşı ve İslam Cumhuriyeti’nin egemenliğinin savunulmasının günümüzdeki önemini anlamak için neden önemli olduğunu açıklayacağım.

Kapitalist değer yasası, kendi çelişkilerine bağlı olarak, emperyalizme ihtiyaç duyar. Ancak her ikisi de egemenliğin reddine dayanmasına rağmen, emperyalizmi sömürgecilikten ayırmak gerek.

Sömürgecilik ve emperyalizm, bütün sistemin çevresinde konumlandırılmış devletlerin ve halkların egemenliğini kısıtlamak için askeri ve ekonomik güç kullanımıdır. Böylelikle artı değer elde edilir. Bu halkların ve kaynakların yeniden üretiminin hesabını vermek zorunda kalmadan, bu kaynaklardan yararlanılır. Yani, bu bölgelere mutlak güç ve şiddet uygulanır.

Ben, sömürgeciliği daha çok birebir bir ilişki olarak anlıyorum. “İsrail” veya Siyonizmi de bu şekilde anlamak gerekiyor. Bu ilişkide sömürgeci güç, yerleşimci-sömürgeci bir güçtür.

Yirminci yüzyılda sömürgecilik karşıtı direnişe tanıklık ettik, ancak emperyalizm karşıtlığının henüz ortaya çıktığını görmedik. Bugün bu karşıtlık bir dalga gibi yükseliyor. Dalga, artık üzerimize doğru geliyor.

Oysa sömürgecilik, daha çok sömürgeleştirilen bir tarafın, sömürgeciye karşı bölgesel bazda savaşarak onu kovmak için verdiği birebir ilişki olarak görülmeli. Emperyalizm, dünya ölçeğinde veya bölgesel ölçekte egemenliğin reddedilmesine yönelik hamlelerin sistemsel niteliğidir. Dolayısıyla emperyalizm, askeri ve ekonomik güç yoluyla egemenliğin reddedilmesidir, ancak dolaylı yollarla da gerçekleşebilir. Bu, ille de bölgesel güçle ilgili değildir, ancak bölgeler arası sermaye ve kaynak akışının kontrolüyle ilgilidir. Bu emperyalist güçtür.

Emperyalizm de sömürgecilik de şiddet yoluyla ilerledi. Bu önemli, çünkü bu tartışmaya rasyonellik ve irrasyonellik sorusuyla başladık. Enrique Dussel, The Invention of the Americas [“Amerika'nın İcadı”] adlı kitabında, Batı emperyalizminin aslında irrasyonelliğe dayandığını, Batı ile Batı dışı ülkeler arasında müzakere edilmiş anlaşmalar ve sözleşmelerin yapılabileceği rasyonel bir birlikte yaşama üzerine kurulmadığını söyleyen, epey kışkırtıcı bir görüş dile getirir. On altıncı yüzyılda Amerika'da yaşananlardan Çin ve Afyon Savaşı antlaşmalarına ve günümüze kadar tüm antlaşmaların ve sözleşmelerin temelinde her zaman şiddet vardır. Bu gerçeğe değiniyorum çünkü buna bugün bizzat İran’da da tanık oluyoruz. Örneğin, güya anlaşma yapma girişimlerinde bulunduklarını çok açık bir şekilde görebilirsiniz. Şiddet yoluyla şartlar dayatmaya çalışıyorlar. Aslında iyi niyetle müzakere etmeye çalışmıyorlar.

Sizin de bildiğiniz üzere, son birkaç gündür çok açık bir şekilde aldatıcı davrandıklarını, hile yaptıklarını söylüyorlar. Son beş aydır “aslında müzakere etmiyorduk” diyorlar. Amerika kıtasındaki yerli halklarla yapılan anlaşmalar, bozulan sözleşmeler ve benzeri olaylarda, Marx’ın “hile, zor ve aldatma” olarak adlandırdığı bu tarih, emperyalizmin tarihinde çok önemli bir rol oynamıştır.

Bugün burada İran’la iyi niyetle müzakere etmemeye çalıştıklarını, İran’ı silahsızlandırarak, ardından da emperyalist gücü yeniden üretecek şartlar dayatarak bir çerçeve oluşturmaya çalıştıklarını görüyoruz.

Emperyalist güç, askeri ve ekonomik güç üzerinde tekel kurabilme becerisini temel alır, onlar da bunu yeniden kurmaya çalışıyorlar. İran’ın meydan okuduğu şey buydu, onlar da bu hileli anlaşmayla bunu yeniden kurmaya çalışıyorlar. 

Bugün İran’da yaşananları Filistin’deki soykırımın bir uzantısı ve devamı olarak anlamalıyız. Başka türlü anlayamayız. Filistin’deki soykırıma karşı çıkan herkes, eğer Filistin’deki soykırıma karşı sokaklara çıkıyorsa, bu savaşa da karşı çıkmalıdır.

Şimdi de bu savaşın mantığına bakalım. İlk gördüğümüz şeylerden biri neydi? İran’da yüzlerce öğrenci katledildi. Bir ilkokulda yüzlerce öğrenci katledildi. İran’da voleybol oyuncularının katledildiğini gördük. Bu, ABD liderliğindeki emperyalizmin anti-emperyalistleri, emperyalizmin askeri ve ekonomik temeline direnenleri teslim olmaya zorlamak için uyguladıkları soykırımcı mantığın sonucudur. “Teslim olmazsanız çocuklarınızı ve silahsız halkınızı katledeceğiz” diyorlar. Ne yapabileceklerini bizzat Filistin'de gördük.

İran, tam da 46 yıldır Direniş Ekseni’nin stratejik derinliğini teşkil ettiği için hedef alınıyor. Bu neden bu kadar önemli? Çünkü İslam Devrimi’nin tarihin belirli bir anında gerçekleştiğini hatırlamalıyız. 1979, Yom Kippur Savaşı’ndan altı yıl sonra, ABD’nin “tarihin sonu”na yaklaşırken gücünü sergilediği bir döneme denk geliyor. Dolayısıyla, 1973’te Yom Kippur Savaşı sona erdiğinde, ABD, bölgede petrolü ABD dolarına bağlayan bir düzenlemeyi yürürlüğe koydu. “İsrail”, ABD doları ve petrol akışları arasındaki ilişkiyi sürdürmek için gerekli olan temel bir güç projeksiyonu devletidir. Bu devlet, yetmişlerde ilk kez ortaya çıkan ve ABD’nin birikim kriziyle yüzleştiği dönemde, kapitalist krizi önlemek için şarttı. Sadece Almanya ve Japonya kârlarını azaltmakla kalmıyor, aynı zamanda güneydeki sanayileşmenin hızlanması da kritik bir tehdit teşkil ediyordu. Yani ABD’nin hedeflediği şey, üretken sektörlerde rekabet etmek değil, ABD doları üzerinden, Wall Street’in finansal gücü temelinde, ordunun desteğiyle ve petrol üzerindeki kontrolle desteklenen finansal ve askeri güce yönelmektir. Bu, ABD emperyalizminin kurduğu asli düzen budur.

1979 İslam Devrimi’nde, ki bu, açıktan anti-emperyalist bir devrimdir, ABD’nin petrol akışları üzerindeki kontrolüne karşı çıktığını hatırlayabiliriz, çünkü 1953’te Musaddık hükümetini devirdiklerinde İran’a yaptıkları buydu. 1953 darbesinde, ABD’nin Tahran’da Musaddık’a karşı halk hareketi varmış gibi göstermek için silahlı kışkırtıcılara para ödediğini unutamayız. Bu, eski bir senaryo.

1979 devrimi, “yeni emperyalizm” olarak adlandırılabilecek şeyin yenilenmesine meydan okuyor. Yetmişlerde gördüğümüz şey, dolar-petrol ilişkisinin İslam Devrimi tarafından temelden sorgulanmasıdır. Bu devrim, kaynaklar üzerindeki kontrolünü yeniden tesis ederken, aynı zamanda askeri denklemi de yeniden gündeme getiriyor. Bölgedeki direniş güçlerine, aksi takdirde silahsızlandırıldıkları, Mısır’ın yenilgiye uğradığı, Arap stratejik derinliğinin zayıflatıldığı ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün silahsızlandırıldığı bir anda, askeri stratejik derinlik sağlamaya başlıyor. İslam Cumhuriyeti, seksenlerde direniş yolunu yeniden canlandırdı. Tam da bu sebeple bu denli büyük bir tehdit oluşturuyor.

Şimdi kafamız karışmamalı. Herhangi bir devletin iç çelişkilerine bakabilirsiniz, ancak İran’ın tekrar tekrar hedef alınmasının tek bir nedeni var. Çünkü emperyalizmin zafer kazandığını düşündüğü bir anda ortaya çıktı ve direniş güçlerine stratejik derinlik sağlıyor. Bu durum, sadece Hizbullah’ın Lübnan’da kendi başına bir güç haline gelmesine değil, aynı zamanda doksanlar ve iki binlerde askeri alanda Siyonizm ve emperyalizme karşı zaferlere de yol açmıştır. Bu durum, ABD’nin Clinton yönetiminde doksanlarda İran’a yönelik yaptırımlarını artırmasına, İran’ın ABD emperyalizmine meydan okumak için arttırdığı askeri gücü zayıflatma girişimine yol açmıştır.

Batılı sol, bu noktada sıklıkla kafa karışıklığı yaşıyor, çünkü ABD, bir ülkeyi otoriterlikle suçlayarak yaptırım uyguluyor. Bir ülkeyi “otoriterlik”le suçladıklarında, uluslararası sermaye üzerinde otorite kuran, askeri egemenliği üzerinde otorite kuran bir devleti kastettiklerini anlamalıyız. “Otoriter” dedikleri devlet budur.

Batı solu, bu anlatıları yeniden üretmeyi bırakmalı, buna bir son vermelidir. Bu yaptırımlar İran’ı vurdu ve İran, “tarihin sonu”na yönelik diğer bir meydan okumayla, yani Çin'in yükselişinin emperyalizmin ekonomik temeline yönelik temel meydan okumasıyla olan bağlantısı sayesinde, yaptırımlara dayanabiliyor.

İran, son 25 yıldır yaptırımlara dayanabiliyor, Direniş Ekseni için bir kale görevi görmeye devam edebiliyor, bu da Hizbullah’ın 2006’da İsrail’i yenmesine ve Filistinlilerin son yirmi yılda Siyonist gücün temelini sorgulama kapasitelerini artırmalarına yol açıyor (Bu noktada Siyonizmin kendi başına bir güç olmadığını, bölgedeki ABD gücünün gerekli bir yansıması olduğunu belirtmek gerekiyor). Zamanla emperyalizm ve Siyonizm karşısında daha büyük bir güç buldu. Bu güç, iki yıl önce Aksa Tufanı’yla doruk noktasına ulaştı.

Siyonizm, Lübnan’ın güneyindeki direnişi ezmek suretiyle bu durumu ortadan kaldırmaya çalıştı, ancak kapsamlı bir yıkıcı ve soykırımcı faaliyete girişti. Ancak mevcut haliyle Gazze’de veya Lübnan’ın güneyinde silahlı direnişi ortadan kaldırmadılar. Direniş, caydırıcılık kapasitesini yeniden edinmeye çalışıyor. Dolayısıyla, bunu başaramamaları, İran’ı ekonomik yaptırımlara maruz bırakamamalarıyla ve Venezuela ile de aynı şekilde örtüşüyor. Yaptırımlar işe yaramayınca, bu stratejik derinliği baltalamak için açık bir askeri stratejiye geri döndüler, ancak bunu başaramadılar.

Geçen yaz Haziran savaşını başlattılar ancak İran’ın askeri üretim kapasitesinin temelini zayıflatamadılar. Aslında, son altı ayda gördüğümüz kadarıyla, Çin ve Rusya’nın desteğiyle, İran’ın cephaneliği epey yenilendi, diğer yandan emperyalizmin iç çelişkileri hızla derinleşti. O savaştan kalan füze savunma sistemlerini yenileyemediler. Bahsetmediğimiz Direniş Ekseni’nin bir diğer kolu olan Ensarullah’ı hedef alan füzeleri de yenileyemediler. İşte bu yüzden bugün İran’ı hedef alıyorlar. Silahlı direnişi yenemedikleri için İran’ı, Hizbullah’ı, Filistinlileri, Ensarullah’ı hedef almaya çalışıyorlar. Bu konuda netliğe ihtiyacımız var.

Sözlerimi iki hususu dillendirerek sonlandıracağım. Bu hafta Batılı liderlerden, bir ilkokulda 150 çocuğun öldürülmesine verilen tepkide bu liderlerin iğrenç ve rezil yüzlerini bir kez daha gördük. Mark Carney, Keir Starmer ve Avustralya liderliği İran’ı kınadı ve bu saldırıları destekledi. Çocukların katledilmesi hakkında söyleyecek hiçbir şeyleri yok. ABD önderliğindeki Batı emperyalizmini desteklemek için saf tuttular, Batı emperyalizminin tarihinde Batı’nın emperyalizm söz konusu olduğunda her zaman yeniden birleştiğini hatırlamalıyız.

On dokuzuncu yüzyıldaki Napolyon Savaşları’na bakabiliriz. Afyon Savaşları’nda da birleşmişlerdi. Alsace ve Lorraine’den sonra, Afrika’nın paylaşıldığı süreçte de bir araya gelmişlerdi. Batı’nın birliği, emperyalizmle bağlıdır. Ancak bugün hikâye burada son buluyor, çünkü yapı içeriden çatlıyor.

Amerika halkı, Kanada halkı ve genel olarak Batı halkları, giderek Siyonizmi reddediyor, bu da emperyalizmin reddi, sonsuz savaşın reddi anlamına geliyor. Bugün karşılaştığımız durum bu. Bu yüzden bu kadar acele ediyorlar. Bu yüzden Trump ve Netenyahu, bugün dar bir fırsat penceresine sahip olduklarını biliyorlar. Dar bir zaman dilimine sahipler çünkü içten içe Siyonizmin zamanının neredeyse dolduğunu biliyorlar. İçten içe temellerinin çatladığını görüyorlar. Dışarıdan ise İran’ın Çin ve Rusya ile ilişkileri aracılığıyla cephaneliğini yenilediğini, bunun kendi başına dünya tarihi düzleminde önemli bir başarı olduğunu biliyorlar.

İran’ın bu yürüttüğü operasyona “Tufanın Sonu” adını vermiş olması önemli. Böylelikle İran, Aksa Tufanı’nın sonlandığını dile getiriyor. Söyledikleri şey şudur: bu savaş, Direniş Ekseni olarak bizim için varoluşsal bir meseledir. Bu, çok önemli. İran, bu savaşı açıkça soykırıma karşı geniş bölgesel mücadeleye ve egemenliğin güvencesine bağlıyor. Buna karşılık, ABD ve Siyonistlerden bu ilk iki günde gördüklerimiz dikkat çekici. Her türden ahlaki ilke ve davranışa aykırı bir biçimde sadece öğrencilere saldırmakla kalmayıp, Seyyid Ali Hamaney’i de katlettiklerini gördük ki bu, kabul edilemez bir durum. Batılı bir liderin bu şekilde vurulduğunu ve Batı medyasında gördüğümüz türden bir sevinç gösterisine maruz kaldığını hayal edebiliyor musunuz?

Ancak aynı zamanda, İran son iki gündür Körfez ülkelerini hedef alarak, Çin’e ait navigasyon sistemlerini kullanarak ABD radar sistemlerini sistematik bir biçimde devre dışı bıraktı. Emperyalizmin karşı karşıya olduğu uzun vadeli gidişatı artık görebiliyoruz. Şimdi, alelacele ulaşmak için debelendiği o sınıra yaklaşması için uğraşmak gerek.

Sorulara Cevaplar

Bence Çin hakkında yanlış anlaşılan bir şey var: ellilerde ideolojik olarak çok güçlü ve tutarlı, ancak maddi olarak çok zayıf bir Bandung projesi vardı. Bu, Sovyetler Birliği krize girdiğinde Çin Komünist Partisi’nin çok iyi anladığı bir şeydi. Şimdi Çin’in yüzleştiği çelişkiler çok açık. Dünya pazarına belirli bir şekilde giriyorlar. Deng Şiaoping’in sloganını biliyorsunuz: “Zamanınızı bekleyin, gücünüzü gizleyin.” Ancak bu strateji, İran’ın yaptırımlara dayanmasını sağlayan ve bu konuda çok önemli bir rol oynayan maddi araçları temin etti. Dolayısıyla, stratejilerinde açık savaşa izin vermemelerinin nedeni, Çin’in başlattığı türden ekonomik kalkınmayı engelleyeceği için çelişkili görünüyor; ancak İran’ın bu kadar güçlü durmasını sağlayan da bu kalkınma oldu.

Çin, yirmi yıl önce İran’ı kolaylıkla yüzüstü bırakabilirdi. Finansal krizden sonra Japonya’nın izlediği yoldan gidebilirdi, ancak egemen çok kutuplu bir düzene olan bağlılığı nedeniyle, bunu reddetti. Bence burada Çin’in rolünü anlamamız ve yanlış ele almamamız gerekiyor. Çin, Haziran savaşından bu yana İran’a çok önemli teknolojik girdiler sağladı. İran’ın cephaneliğini yenilemesine yardımcı oldu. İran, Bahreyn, Katar ve diğer yerlerdeki radarları hedef alırken büyük ölçüde Çin’e ait uydu teknolojisinden istifade ediyor. Çin, İran’a silahlar da dâhil olmak üzere, gelişmiş teknolojik yeteneklerin büyük bir bölümünü sağladı. Çin, Rusya ve İran yan yana. İdeolojik olarak hizalanmış olsunlar ya da olmasınlar, yapısal olarak hizalanmış durumdalar. Yan yana geldikleri ekonomik ve askeri bir hiza var ortada.

Ben, Çin ve Rusya’nın boş duracağını düşünmüyorum. Bunun açık bir savaş olduğunu söylemiyorum, ancak İslam Cumhuriyeti’nin düşüşü Bir Kuşak Bir Yol Girişimi ve Rus projelerine de darbe indirir. Bu yüzden bu olmayacak. İkinci soru, bu çatışmanın varoluşsal doğası veya içinde bulunduğumuz noktanın önemiyle ilgiliydi. Gerçekten de durum bu noktaya geldi. İslam Cumhuriyeti, müzakere edilmiş, iyi niyetli bir çözüm arıyordu, ancak şimdi Siyonizm ve ABD emperyalizminin her türlü direnişi ortadan kaldırmaya çalıştığı çok açık. Bu yüzden, durum bu noktaya kadar tırmandı ve şimdi gelecekteki ilişkilerin şartları tehlikede. Dolayısıyla, verilen cevabın “Tufanın Sonu” olarak ifade edilmesi çok önemli.

Bence İran, geleceği biçimlendirecek şartları dayattığını düşünüyor. Şimdi propaganda veya ideolojik savaşa gelince, bence bu çok önemli. Sohbette “İran kapitalist bir devlet değil mi?” veya “İslam Devrimi ne olacak?” diyenlere bile rastladık. Birincisi, şu anda bu soruları sormanın vakti değil. Dünyada kendi içinde çelişkilerle malul olmayan tek bir ülke bile yok. Dünyada tümüyle tutarlı, mükemmel bir sisteme hiçbir ülke sahip değil.

İran’ı eleştirenlere yönelttiğim soru şu: İran neden hedef alınıyor? İran neden hedef alınıyor da diğer bazı ülkeler hedef alınmıyor? İran neden hedef alınsın ki? Örneğin, Suudi Arabistan neden hedef alınmıyor? Kimin başına bela oluyor? İşte burada çok önemli bir noktaya değiniyoruz. Gözlerimizi buraya dikmeliyiz. Şimdi, İran’daki kapitalizmle ilgili soruyu soran kişi için temel mesele, yaptırımlardır. İran, Küba ve Venezuela gibi, yaptırımlar sebebiyle ekonomik sistemini bağımsız olarak geliştirme fırsatına hiçbir zaman sahip olamadı. Dolayısıyla ideolojik olarak, propaganda savaşında, her zaman buraya geri dönmeliyiz.

Emperyalizmden arınmış bir yörünge izleyen 1979 dünyasını hayal edebiliyor musunuz? İran’ın ne hale geleceğini kim bilebilir? Ama asıl soru, her zaman bu olmuştur. Tıpkı emperyalizme meydan okuyan herhangi bir ülke gibi, İran halkı da bu soruyla uğraşmaktadır. Bu yüzden, bunun çok önemli olduğunu ve tarihe bakmamız gerektiğini düşünüyorum.

Musaddık’a karşı gerçekleştirilen 1953 darbesini düşünün. Herkes, geriye dönüp baktığında net bir şekilde anlıyor. Ama o zamanlar, İran’da veya Guatemala’da CIA’in sahada olduğunu söyleyenlerle alay ediliyordu. “CIA’in her yerde olduğunu mu düşünüyorsunuz?” diyorlardı. Aslında ve gerçek zamanlı olarak, doğruyu söyleyenlerden korkmamalıyız.

Tüketim üzerindeki etkiye gelince, bunun Batı’da bir stagflasyon krizini tetikleme olasılığı çok yüksek, ekonomik sonuçları illaki olacak. Bu, bir devlet krizini tetikleyebilir, çünkü Hürmüz Boğazı’nın resmi olarak kapatılması olmasa bile önemli bir gelişme. Bugün sigorta şirketlerinin ABD ve İsrail gemilerine sigorta yapmayı reddettiğini görüyorsunuz. Bu, bir tedarik zinciri krizine yol açacak. Bu, bir lojistik krizine yol açacak. Malların fiyatlarını yükseltecek. Ancak enflasyon, ekonominin aşırı ısınmasına yol açmasa bile yükselecek. Bu kriz, ekonomiyi durağanlaştıracak. Dolayısıyla, savaş, Amerikalıların öngördüğünden emin olmadığım ciddi bir ekonomik sonuca yol açacak. Bunun yanı sıra, giderek büyüyen mühimmat krizi de yaşanacak. ABD ve İsrail’in Haziran savaşından kaynaklanan bir füze önleme kriziyle karşı karşıya olduğunu biliyoruz. ABD’nin ikmal hızı yeterli değil ve bunun nedenini hepimiz biliyoruz. Çünkü ABD askeri sanayi kompleksini kâr amacı güden firmalar yönetiyor. Oysa Rusya ve Çin’de üretim yapan ancak devlet tarafından belirlenen şartlarla çalışan firmalar var. Çin ve Rusya’da, aşırı israfçı olan şişirilmiş askeri bütçeler üreten Raytheon veya Lockheed Martin gibi şirketler yok.

Bir mühimmat krizi ve ikmal krizi var, ancak bu sadece önleyici füzelerle sınırlı değil. Son iki buçuk yıllık savaş ve soykırım, ABD’nin mühimmatını yıprattı. Kızıldeniz’de Ensarullah’a yapılan saldırıda kullanılan füze miktarı nedeniyle bir füze krizi de söz konusu. Öte yandan, İran’ın yazdan beri mühimmatını nasıl ikmal edebildiğine dair kanıtları göz ardı edemeyiz. Bunun büyük ölçüde İran’ın iç sisteminden kaynaklandığına, ancak aynı zamanda Rusya ve Çin ile olan ittifakından da kaynaklandığına inanıyorum.

Yorumlarımda atladığım son husus, ABD ve İsrail arasındaki ilişki. Bunu sömürgecilik ve emperyalizm arasındaki ilişki merceğinden incelemek istiyorum. Emperyalizm söz konusu olduğunda, İngilizlerin bir zamanlar emperyalist bir güç olduğunu düşünebilirsiniz. Sömürgeci güçler vardır, ancak İngilizler bir zamanlar dünya sisteminde sermaye akışını kontrol eden en büyük güçtü. ABD de bir zamanlar İngiliz emperyalizminin altında bir yerleşimci sömürgeydi. Frantz Fanon’un dediği gibi, “Amerika’nın kendisini doğuran şeyden daha büyük bir canavara dönüşmesine” bakmak gerek.

Bugün ABD ve İsrail arasındaki ilişkiyi anlamamız gerekiyor. Şimdi, elbette, İsrail’i tıpkı İngiltere’den bağrından çıkmış ABD gibi, ABD’nin bağrından çıkmış bir yapıymış gibi göremeyiz. Ancak, öte yandan, İsrail’in yerleşimci sömürgeciliğinin emperyalist bir sistem içinde işlev gördüğünü söylemek gerekiyor. Güç projeksiyonu, emperyalistlerin Batı Asya bölgesinde sermaye akışını kontrol etmesini sağlamaya yarıyor. Ancak yerleşimci sömürgeciliği biraz daha kötücül bir mantığa göre işliyor. Bu, Amerika’nın İspanyollar eliyle sömürgeleştirilmesinden beri tanık olduğumuz bir olgu.

Siyonizmi bugün ABD emperyalizminden ayrı bir şey olarak görmeyelim. Fanon’un dediği gibi, ABD denilen yerleşimci kolonisi, İngiliz emperyalizmini daha da büyük bir canavara dönüştürdü. Siyonizmde de bunu görüyoruz. İsrail, yetmişlerde ABD kapitalizmini finansal ve askerileştirilmiş birikim sürecine soktu. Silah şirketleri üzerinden kâr elde etme pratiği kapitalizmi yeniden diriltti.

Emperyalist sistem, Siyonizm aracılığıyla dönüşüyor. Bu gerçeği görmek gerekiyor. Yani sistemin öncü gücü anlamında özel bir yere sahip değil. Bilâkis, Siyonizm, sistemin bir parçası, ancak bu sistem çok daha kötü bir şeye dönüşmenin eşiğinde.

Bikrum Gill
2 Mart 2026
Kaynak


 

0 Yorum: