Razika,
beni bugün konuşmaya ve Uluslararası Manifesto Grubu’na davet ettiğiniz için
teşekkür ederim.
Emperyalizm meselesiyle başlamak istiyorum. Ardından da kapitalizm, sömürgecilik ve
emperyalizm arasındaki ilişkiye dair anlayışımı, bunun İran’a yönelik savaşı ve
İslam Cumhuriyeti’nin egemenliğinin savunulmasının günümüzdeki önemini anlamak
için neden önemli olduğunu açıklayacağım.
Kapitalist
değer yasası, kendi çelişkilerine bağlı olarak, emperyalizme ihtiyaç duyar. Ancak
her ikisi de egemenliğin reddine dayanmasına rağmen, emperyalizmi
sömürgecilikten ayırmak gerek.
Sömürgecilik
ve emperyalizm, bütün sistemin çevresinde konumlandırılmış devletlerin ve halkların
egemenliğini kısıtlamak için askeri ve ekonomik güç kullanımıdır. Böylelikle artı
değer elde edilir. Bu halkların ve kaynakların yeniden üretiminin hesabını
vermek zorunda kalmadan, bu kaynaklardan yararlanılır. Yani, bu bölgelere
mutlak güç ve şiddet uygulanır.
Ben,
sömürgeciliği daha çok birebir bir ilişki olarak anlıyorum. “İsrail” veya
Siyonizmi de bu şekilde anlamak gerekiyor. Bu ilişkide sömürgeci güç,
yerleşimci-sömürgeci bir güçtür.
Yirminci
yüzyılda sömürgecilik karşıtı direnişe tanıklık ettik, ancak emperyalizm
karşıtlığının henüz ortaya çıktığını görmedik. Bugün bu karşıtlık bir dalga
gibi yükseliyor. Dalga, artık üzerimize doğru geliyor.
Oysa
sömürgecilik, daha çok sömürgeleştirilen bir tarafın, sömürgeciye karşı
bölgesel bazda savaşarak onu kovmak için verdiği birebir ilişki olarak
görülmeli. Emperyalizm, dünya ölçeğinde veya bölgesel ölçekte egemenliğin
reddedilmesine yönelik hamlelerin sistemsel niteliğidir. Dolayısıyla emperyalizm, askeri ve
ekonomik güç yoluyla egemenliğin reddedilmesidir, ancak dolaylı yollarla da
gerçekleşebilir. Bu, ille de bölgesel güçle ilgili değildir, ancak bölgeler
arası sermaye ve kaynak akışının kontrolüyle ilgilidir. Bu emperyalist güçtür.
Emperyalizm
de sömürgecilik de şiddet yoluyla ilerledi. Bu önemli, çünkü bu tartışmaya
rasyonellik ve irrasyonellik sorusuyla başladık. Enrique Dussel, The
Invention of the Americas [“Amerika'nın İcadı”] adlı kitabında, Batı
emperyalizminin aslında irrasyonelliğe dayandığını, Batı ile Batı dışı ülkeler
arasında müzakere edilmiş anlaşmalar ve sözleşmelerin yapılabileceği rasyonel
bir birlikte yaşama üzerine kurulmadığını söyleyen, epey kışkırtıcı bir görüş
dile getirir. On altıncı yüzyılda Amerika'da yaşananlardan Çin ve Afyon Savaşı
antlaşmalarına ve günümüze kadar tüm antlaşmaların ve sözleşmelerin temelinde
her zaman şiddet vardır. Bu gerçeğe değiniyorum çünkü buna bugün bizzat İran’da
da tanık oluyoruz. Örneğin, güya anlaşma yapma girişimlerinde bulunduklarını
çok açık bir şekilde görebilirsiniz. Şiddet yoluyla şartlar dayatmaya
çalışıyorlar. Aslında iyi niyetle müzakere etmeye çalışmıyorlar.
Sizin
de bildiğiniz üzere, son birkaç gündür çok açık bir şekilde aldatıcı
davrandıklarını, hile yaptıklarını söylüyorlar. Son beş aydır “aslında müzakere
etmiyorduk” diyorlar. Amerika kıtasındaki yerli halklarla yapılan anlaşmalar,
bozulan sözleşmeler ve benzeri olaylarda, Marx’ın “hile, zor ve aldatma” olarak
adlandırdığı bu tarih, emperyalizmin tarihinde çok önemli bir rol oynamıştır.
Bugün
burada İran’la iyi niyetle müzakere etmemeye çalıştıklarını, İran’ı
silahsızlandırarak, ardından da emperyalist gücü yeniden üretecek şartlar
dayatarak bir çerçeve oluşturmaya çalıştıklarını görüyoruz.
Emperyalist güç, askeri ve ekonomik güç üzerinde tekel kurabilme becerisini temel alır, onlar da bunu yeniden kurmaya çalışıyorlar. İran’ın meydan okuduğu şey buydu, onlar da bu hileli anlaşmayla bunu yeniden kurmaya çalışıyorlar.
Bugün İran’da
yaşananları Filistin’deki soykırımın bir uzantısı ve devamı olarak anlamalıyız.
Başka türlü anlayamayız. Filistin’deki soykırıma karşı çıkan herkes, eğer
Filistin’deki soykırıma karşı sokaklara çıkıyorsa, bu savaşa da karşı çıkmalıdır.
Şimdi
de bu savaşın mantığına bakalım. İlk gördüğümüz şeylerden biri neydi? İran’da
yüzlerce öğrenci katledildi. Bir ilkokulda yüzlerce öğrenci katledildi. İran’da
voleybol oyuncularının katledildiğini gördük. Bu, ABD liderliğindeki
emperyalizmin anti-emperyalistleri, emperyalizmin askeri ve ekonomik temeline
direnenleri teslim olmaya zorlamak için uyguladıkları soykırımcı mantığın
sonucudur. “Teslim olmazsanız çocuklarınızı ve silahsız halkınızı katledeceğiz”
diyorlar. Ne yapabileceklerini bizzat Filistin'de gördük.
İran,
tam da 46 yıldır Direniş Ekseni’nin stratejik derinliğini teşkil ettiği için
hedef alınıyor. Bu neden bu kadar önemli? Çünkü İslam Devrimi’nin tarihin
belirli bir anında gerçekleştiğini hatırlamalıyız. 1979, Yom Kippur Savaşı’ndan
altı yıl sonra, ABD’nin “tarihin sonu”na yaklaşırken gücünü sergilediği bir
döneme denk geliyor. Dolayısıyla, 1973’te Yom Kippur Savaşı sona erdiğinde, ABD,
bölgede petrolü ABD dolarına bağlayan bir düzenlemeyi yürürlüğe koydu. “İsrail”,
ABD doları ve petrol akışları arasındaki ilişkiyi sürdürmek için gerekli olan
temel bir güç projeksiyonu devletidir. Bu devlet, yetmişlerde ilk kez ortaya
çıkan ve ABD’nin birikim kriziyle yüzleştiği dönemde, kapitalist krizi önlemek
için şarttı. Sadece Almanya ve Japonya kârlarını azaltmakla kalmıyor, aynı
zamanda güneydeki sanayileşmenin hızlanması da kritik bir tehdit teşkil
ediyordu. Yani ABD’nin hedeflediği şey, üretken sektörlerde rekabet etmek
değil, ABD doları üzerinden, Wall Street’in finansal gücü temelinde, ordunun
desteğiyle ve petrol üzerindeki kontrolle desteklenen finansal ve askeri güce
yönelmektir. Bu, ABD emperyalizminin kurduğu asli düzen budur.
1979
İslam Devrimi’nde, ki bu, açıktan anti-emperyalist bir devrimdir, ABD’nin
petrol akışları üzerindeki kontrolüne karşı çıktığını hatırlayabiliriz, çünkü
1953’te Musaddık hükümetini devirdiklerinde İran’a yaptıkları buydu. 1953
darbesinde, ABD’nin Tahran’da Musaddık’a karşı halk hareketi varmış gibi
göstermek için silahlı kışkırtıcılara para ödediğini unutamayız. Bu, eski bir
senaryo.
1979
devrimi, “yeni emperyalizm” olarak adlandırılabilecek şeyin yenilenmesine
meydan okuyor. Yetmişlerde gördüğümüz şey, dolar-petrol ilişkisinin İslam
Devrimi tarafından temelden sorgulanmasıdır. Bu devrim, kaynaklar üzerindeki
kontrolünü yeniden tesis ederken, aynı zamanda askeri denklemi de yeniden
gündeme getiriyor. Bölgedeki direniş güçlerine, aksi takdirde
silahsızlandırıldıkları, Mısır’ın yenilgiye uğradığı, Arap stratejik
derinliğinin zayıflatıldığı ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün
silahsızlandırıldığı bir anda, askeri stratejik derinlik sağlamaya başlıyor.
İslam Cumhuriyeti, seksenlerde direniş yolunu yeniden canlandırdı. Tam da bu
sebeple bu denli büyük bir tehdit oluşturuyor.
Şimdi
kafamız karışmamalı. Herhangi bir devletin iç çelişkilerine bakabilirsiniz,
ancak İran’ın tekrar tekrar hedef alınmasının tek bir nedeni var. Çünkü
emperyalizmin zafer kazandığını düşündüğü bir anda ortaya çıktı ve direniş
güçlerine stratejik derinlik sağlıyor. Bu durum, sadece Hizbullah’ın Lübnan’da
kendi başına bir güç haline gelmesine değil, aynı zamanda doksanlar ve iki
binlerde askeri alanda Siyonizm ve emperyalizme karşı zaferlere de yol
açmıştır. Bu durum, ABD’nin Clinton yönetiminde doksanlarda İran’a yönelik
yaptırımlarını artırmasına, İran’ın ABD emperyalizmine meydan okumak için arttırdığı
askeri gücü zayıflatma girişimine yol açmıştır.
Batılı
sol, bu noktada sıklıkla kafa karışıklığı yaşıyor, çünkü ABD, bir ülkeyi
otoriterlikle suçlayarak yaptırım uyguluyor. Bir ülkeyi “otoriterlik”le suçladıklarında,
uluslararası sermaye üzerinde otorite kuran, askeri egemenliği üzerinde otorite
kuran bir devleti kastettiklerini anlamalıyız. “Otoriter” dedikleri devlet
budur.
Batı
solu, bu anlatıları yeniden üretmeyi bırakmalı, buna bir son vermelidir. Bu
yaptırımlar İran’ı vurdu ve İran, “tarihin sonu”na yönelik diğer bir meydan
okumayla, yani Çin'in yükselişinin emperyalizmin ekonomik temeline yönelik
temel meydan okumasıyla olan bağlantısı sayesinde, yaptırımlara dayanabiliyor.
İran,
son 25 yıldır yaptırımlara dayanabiliyor, Direniş Ekseni için bir kale görevi
görmeye devam edebiliyor, bu da Hizbullah’ın 2006’da İsrail’i yenmesine ve
Filistinlilerin son yirmi yılda Siyonist gücün temelini sorgulama
kapasitelerini artırmalarına yol açıyor (Bu noktada Siyonizmin kendi başına bir
güç olmadığını, bölgedeki ABD gücünün gerekli bir yansıması olduğunu belirtmek
gerekiyor). Zamanla emperyalizm ve Siyonizm karşısında daha büyük bir güç
buldu. Bu güç, iki yıl önce Aksa Tufanı’yla doruk noktasına ulaştı.
Siyonizm,
Lübnan’ın güneyindeki direnişi ezmek suretiyle bu durumu ortadan kaldırmaya
çalıştı, ancak kapsamlı bir yıkıcı ve soykırımcı faaliyete girişti. Ancak
mevcut haliyle Gazze’de veya Lübnan’ın güneyinde silahlı direnişi ortadan
kaldırmadılar. Direniş, caydırıcılık kapasitesini yeniden edinmeye çalışıyor.
Dolayısıyla, bunu başaramamaları, İran’ı ekonomik yaptırımlara maruz
bırakamamalarıyla ve Venezuela ile de aynı şekilde örtüşüyor. Yaptırımlar işe
yaramayınca, bu stratejik derinliği baltalamak için açık bir askeri stratejiye
geri döndüler, ancak bunu başaramadılar.
Geçen
yaz Haziran savaşını başlattılar ancak İran’ın askeri üretim kapasitesinin
temelini zayıflatamadılar. Aslında, son altı ayda gördüğümüz kadarıyla, Çin ve
Rusya’nın desteğiyle, İran’ın cephaneliği epey yenilendi, diğer yandan
emperyalizmin iç çelişkileri hızla derinleşti. O savaştan kalan füze savunma
sistemlerini yenileyemediler. Bahsetmediğimiz Direniş Ekseni’nin bir diğer kolu
olan Ensarullah’ı hedef alan füzeleri de yenileyemediler. İşte bu yüzden bugün
İran’ı hedef alıyorlar. Silahlı direnişi yenemedikleri için İran’ı, Hizbullah’ı,
Filistinlileri, Ensarullah’ı hedef almaya çalışıyorlar. Bu konuda netliğe
ihtiyacımız var.
Sözlerimi
iki hususu dillendirerek sonlandıracağım. Bu hafta Batılı liderlerden, bir ilkokulda 150
çocuğun öldürülmesine verilen tepkide bu liderlerin iğrenç ve rezil yüzlerini
bir kez daha gördük. Mark Carney, Keir Starmer ve Avustralya liderliği İran’ı
kınadı ve bu saldırıları destekledi. Çocukların katledilmesi hakkında
söyleyecek hiçbir şeyleri yok. ABD önderliğindeki Batı emperyalizmini
desteklemek için saf tuttular, Batı emperyalizminin tarihinde Batı’nın
emperyalizm söz konusu olduğunda her zaman yeniden birleştiğini hatırlamalıyız.
On
dokuzuncu yüzyıldaki Napolyon Savaşları’na bakabiliriz. Afyon Savaşları’nda da
birleşmişlerdi. Alsace ve Lorraine’den sonra, Afrika’nın paylaşıldığı süreçte
de bir araya gelmişlerdi. Batı’nın birliği, emperyalizmle bağlıdır. Ancak bugün
hikâye burada son buluyor, çünkü yapı içeriden çatlıyor.
Amerika
halkı, Kanada halkı ve genel olarak Batı halkları, giderek Siyonizmi reddediyor,
bu da emperyalizmin reddi, sonsuz savaşın reddi anlamına geliyor. Bugün
karşılaştığımız durum bu. Bu yüzden bu kadar acele ediyorlar. Bu yüzden Trump
ve Netenyahu, bugün dar bir fırsat penceresine sahip olduklarını biliyorlar. Dar
bir zaman dilimine sahipler çünkü içten içe Siyonizmin zamanının neredeyse
dolduğunu biliyorlar. İçten içe temellerinin çatladığını görüyorlar. Dışarıdan
ise İran’ın Çin ve Rusya ile ilişkileri aracılığıyla cephaneliğini yenilediğini,
bunun kendi başına dünya tarihi düzleminde önemli bir başarı olduğunu
biliyorlar.
İran’ın
bu yürüttüğü operasyona “Tufanın Sonu” adını vermiş olması önemli. Böylelikle İran,
Aksa Tufanı’nın sonlandığını dile getiriyor. Söyledikleri şey şudur: bu savaş, Direniş Ekseni olarak bizim için varoluşsal bir meseledir. Bu, çok önemli.
İran, bu savaşı açıkça soykırıma karşı geniş bölgesel mücadeleye ve egemenliğin
güvencesine bağlıyor. Buna karşılık, ABD ve Siyonistlerden bu ilk iki günde
gördüklerimiz dikkat çekici. Her türden ahlaki ilke ve davranışa aykırı bir
biçimde sadece öğrencilere saldırmakla kalmayıp, Seyyid Ali Hamaney’i de katlettiklerini
gördük ki bu, kabul edilemez bir durum. Batılı bir liderin bu şekilde
vurulduğunu ve Batı medyasında gördüğümüz türden bir sevinç gösterisine maruz
kaldığını hayal edebiliyor musunuz?
Ancak
aynı zamanda, İran son iki gündür Körfez ülkelerini hedef alarak, Çin’e ait
navigasyon sistemlerini kullanarak ABD radar sistemlerini sistematik bir
biçimde devre dışı bıraktı. Emperyalizmin karşı karşıya olduğu uzun vadeli
gidişatı artık görebiliyoruz. Şimdi, alelacele ulaşmak için debelendiği o
sınıra yaklaşması için uğraşmak gerek.
Sorulara
Cevaplar
Bence
Çin hakkında yanlış anlaşılan bir şey var: ellilerde ideolojik olarak çok güçlü
ve tutarlı, ancak maddi olarak çok zayıf bir Bandung projesi vardı. Bu,
Sovyetler Birliği krize girdiğinde Çin Komünist Partisi’nin çok iyi anladığı
bir şeydi. Şimdi Çin’in yüzleştiği çelişkiler çok açık. Dünya pazarına belirli
bir şekilde giriyorlar. Deng Şiaoping’in sloganını biliyorsunuz: “Zamanınızı
bekleyin, gücünüzü gizleyin.” Ancak bu strateji, İran’ın yaptırımlara
dayanmasını sağlayan ve bu konuda çok önemli bir rol oynayan maddi araçları
temin etti. Dolayısıyla, stratejilerinde açık savaşa izin vermemelerinin
nedeni, Çin’in başlattığı türden ekonomik kalkınmayı engelleyeceği için
çelişkili görünüyor; ancak İran’ın bu kadar güçlü durmasını sağlayan da bu kalkınma
oldu.
Çin,
yirmi yıl önce İran’ı kolaylıkla yüzüstü bırakabilirdi. Finansal krizden sonra
Japonya’nın izlediği yoldan gidebilirdi, ancak egemen çok kutuplu bir düzene
olan bağlılığı nedeniyle, bunu reddetti. Bence burada Çin’in rolünü anlamamız
ve yanlış ele almamamız gerekiyor. Çin, Haziran savaşından bu yana İran’a çok önemli
teknolojik girdiler sağladı. İran’ın cephaneliğini yenilemesine yardımcı oldu.
İran, Bahreyn, Katar ve diğer yerlerdeki radarları hedef alırken büyük ölçüde
Çin’e ait uydu teknolojisinden istifade ediyor. Çin, İran’a silahlar da dâhil
olmak üzere, gelişmiş teknolojik yeteneklerin büyük bir bölümünü sağladı. Çin,
Rusya ve İran yan yana. İdeolojik olarak hizalanmış olsunlar ya da olmasınlar,
yapısal olarak hizalanmış durumdalar. Yan yana geldikleri ekonomik ve askeri bir
hiza var ortada.
Ben,
Çin ve Rusya’nın boş duracağını düşünmüyorum. Bunun açık bir savaş olduğunu
söylemiyorum, ancak İslam Cumhuriyeti’nin düşüşü Bir Kuşak Bir Yol Girişimi ve
Rus projelerine de darbe indirir. Bu yüzden bu olmayacak. İkinci soru, bu
çatışmanın varoluşsal doğası veya içinde bulunduğumuz noktanın önemiyle
ilgiliydi. Gerçekten de durum bu noktaya geldi. İslam Cumhuriyeti, müzakere
edilmiş, iyi niyetli bir çözüm arıyordu, ancak şimdi Siyonizm ve ABD
emperyalizminin her türlü direnişi ortadan kaldırmaya çalıştığı çok açık. Bu
yüzden, durum bu noktaya kadar tırmandı ve şimdi gelecekteki ilişkilerin
şartları tehlikede. Dolayısıyla, verilen cevabın “Tufanın Sonu” olarak ifade
edilmesi çok önemli.
Bence İran, geleceği biçimlendirecek şartları dayattığını düşünüyor. Şimdi propaganda veya ideolojik savaşa gelince, bence bu çok önemli. Sohbette “İran kapitalist bir devlet değil mi?” veya “İslam Devrimi ne olacak?” diyenlere bile rastladık. Birincisi, şu anda bu soruları sormanın vakti değil. Dünyada kendi içinde çelişkilerle malul olmayan tek bir ülke bile yok. Dünyada tümüyle tutarlı, mükemmel bir sisteme hiçbir ülke sahip değil.
İran’ı
eleştirenlere yönelttiğim soru şu: İran neden hedef alınıyor? İran neden hedef
alınıyor da diğer bazı ülkeler hedef alınmıyor? İran neden hedef alınsın ki?
Örneğin, Suudi Arabistan neden hedef alınmıyor? Kimin başına bela oluyor? İşte
burada çok önemli bir noktaya değiniyoruz. Gözlerimizi buraya dikmeliyiz.
Şimdi, İran’daki kapitalizmle ilgili soruyu soran kişi için temel mesele,
yaptırımlardır. İran, Küba ve Venezuela gibi, yaptırımlar sebebiyle ekonomik
sistemini bağımsız olarak geliştirme fırsatına hiçbir zaman sahip olamadı.
Dolayısıyla ideolojik olarak, propaganda savaşında, her zaman buraya geri
dönmeliyiz.
Emperyalizmden
arınmış bir yörünge izleyen 1979 dünyasını hayal edebiliyor musunuz? İran’ın ne
hale geleceğini kim bilebilir? Ama asıl soru, her zaman bu olmuştur. Tıpkı
emperyalizme meydan okuyan herhangi bir ülke gibi, İran halkı da bu soruyla
uğraşmaktadır. Bu yüzden, bunun çok önemli olduğunu ve tarihe bakmamız
gerektiğini düşünüyorum.
Musaddık’a
karşı gerçekleştirilen 1953 darbesini düşünün. Herkes, geriye dönüp baktığında
net bir şekilde anlıyor. Ama o zamanlar, İran’da veya Guatemala’da CIA’in
sahada olduğunu söyleyenlerle alay ediliyordu. “CIA’in her yerde olduğunu mu
düşünüyorsunuz?” diyorlardı. Aslında ve gerçek zamanlı olarak, doğruyu
söyleyenlerden korkmamalıyız.
Tüketim
üzerindeki etkiye gelince, bunun Batı’da bir stagflasyon krizini tetikleme
olasılığı çok yüksek, ekonomik sonuçları illaki olacak. Bu, bir devlet krizini
tetikleyebilir, çünkü Hürmüz Boğazı’nın resmi olarak kapatılması olmasa bile
önemli bir gelişme. Bugün sigorta şirketlerinin ABD ve İsrail gemilerine
sigorta yapmayı reddettiğini görüyorsunuz. Bu, bir tedarik zinciri krizine yol
açacak. Bu, bir lojistik krizine yol açacak. Malların fiyatlarını yükseltecek.
Ancak enflasyon, ekonominin aşırı ısınmasına yol açmasa bile yükselecek. Bu
kriz, ekonomiyi durağanlaştıracak. Dolayısıyla, savaş, Amerikalıların
öngördüğünden emin olmadığım ciddi bir ekonomik sonuca yol açacak. Bunun yanı
sıra, giderek büyüyen mühimmat krizi de yaşanacak. ABD ve İsrail’in Haziran
savaşından kaynaklanan bir füze önleme kriziyle karşı karşıya olduğunu
biliyoruz. ABD’nin ikmal hızı yeterli değil ve bunun nedenini hepimiz
biliyoruz. Çünkü ABD askeri sanayi kompleksini kâr amacı güden firmalar yönetiyor.
Oysa Rusya ve Çin’de üretim yapan ancak devlet tarafından belirlenen şartlarla
çalışan firmalar var. Çin ve Rusya’da, aşırı israfçı olan şişirilmiş askeri
bütçeler üreten Raytheon veya Lockheed Martin gibi şirketler yok.
Bir
mühimmat krizi ve ikmal krizi var, ancak bu sadece önleyici füzelerle sınırlı
değil. Son iki buçuk yıllık savaş ve soykırım, ABD’nin mühimmatını yıprattı.
Kızıldeniz’de Ensarullah’a yapılan saldırıda kullanılan füze miktarı nedeniyle
bir füze krizi de söz konusu. Öte yandan, İran’ın yazdan beri mühimmatını nasıl
ikmal edebildiğine dair kanıtları göz ardı edemeyiz. Bunun büyük ölçüde İran’ın
iç sisteminden kaynaklandığına, ancak aynı zamanda Rusya ve Çin ile olan
ittifakından da kaynaklandığına inanıyorum.
Yorumlarımda
atladığım son husus, ABD ve İsrail arasındaki ilişki. Bunu sömürgecilik ve
emperyalizm arasındaki ilişki merceğinden incelemek istiyorum. Emperyalizm söz
konusu olduğunda, İngilizlerin bir zamanlar emperyalist bir güç olduğunu
düşünebilirsiniz. Sömürgeci güçler vardır, ancak İngilizler bir zamanlar dünya sisteminde
sermaye akışını kontrol eden en büyük güçtü. ABD de bir zamanlar İngiliz
emperyalizminin altında bir yerleşimci sömürgeydi. Frantz Fanon’un dediği gibi,
“Amerika’nın kendisini doğuran şeyden daha büyük bir canavara dönüşmesine”
bakmak gerek.
Bugün
ABD ve İsrail arasındaki ilişkiyi anlamamız gerekiyor. Şimdi, elbette, İsrail’i
tıpkı İngiltere’den bağrından çıkmış ABD gibi, ABD’nin bağrından çıkmış bir
yapıymış gibi göremeyiz. Ancak, öte yandan, İsrail’in yerleşimci
sömürgeciliğinin emperyalist bir sistem içinde işlev gördüğünü söylemek gerekiyor.
Güç projeksiyonu, emperyalistlerin Batı Asya bölgesinde sermaye akışını kontrol
etmesini sağlamaya yarıyor. Ancak yerleşimci sömürgeciliği biraz daha kötücül
bir mantığa göre işliyor. Bu, Amerika’nın İspanyollar eliyle
sömürgeleştirilmesinden beri tanık olduğumuz bir olgu.
Siyonizmi
bugün ABD emperyalizminden ayrı bir şey olarak görmeyelim. Fanon’un dediği
gibi, ABD denilen yerleşimci kolonisi, İngiliz emperyalizmini daha da büyük bir
canavara dönüştürdü. Siyonizmde de bunu görüyoruz. İsrail, yetmişlerde
ABD kapitalizmini finansal ve askerileştirilmiş birikim sürecine soktu. Silah
şirketleri üzerinden kâr elde etme pratiği kapitalizmi yeniden diriltti.
Emperyalist
sistem, Siyonizm aracılığıyla dönüşüyor. Bu gerçeği görmek gerekiyor. Yani
sistemin öncü gücü anlamında özel bir yere sahip değil. Bilâkis, Siyonizm,
sistemin bir parçası, ancak bu sistem çok daha kötü bir şeye dönüşmenin
eşiğinde.
Bikrum Gill
2 Mart 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder