Savaşlarını
alenen yürütenler bile, eylemlerini yalanlar ve çarpıtmalarla haklı çıkarmaya çalışırlar.
Bu çabayla, başkalarının saldırının kurbanlarına yardım etmesini mani olmak
isterler. Yalan propaganda denilen saldırı, aslında savaşın önemli bir parçasıdır. Bu tür bir propaganda faaliyetinin parçası olanlar, böylelikle
saldırganlığın da parçası haline gelirler.
Nazi
Almanyası, propagandanın öneminin farkındaydı. Almanya Çekoslovakya’yı işgal
etmeden önce, o ülkedeki Almanca konuşan azınlığın zulüm gördüğünü yüksek sesle
iddia etti. Bu arada, Çekoslovakya’daki Alman azınlığı (Südet Almanları) temsil
ettiğini iddia eden kukla bir Nazi yanlısı partiyi gizlice finanse etti.
Nitekim, Çekoslovakya’nın Alman işgalinin zemini demokrasi ve azınlık hakları
adına atıldı. Nazi yanlısı “Südet Almanları” partisinin lideri Konrad Henlein,
İngiliz Dışişleri Bakanlığı tarafından ılımlı ve makul olarak kabul ediliyordu;
bu arada, Hitler ile yaptığı görüşmelerde gizlice “Prag’dan her zaman tatmin
olamayacak kadar çok şey talep etmeliyiz” konusunda anlaştı.[1] Henlein’in
provokasyonlarının amacı, Çek hükümetinin baskıcı önlemlere başvurmasını sağlamaktı,
bu önlemler Almanya tarafından derhal vahşet olarak nitelendirildi.
Hitler,
12 Eylül 1938’de Nürnberg’de yaptığı konuşmada, Çekoslovak hükümetini Alman
azınlığı yok etmekle, onları evlerinden sürmekle, demokratik haklarını
bastırmakla ve Alman esirleri idam etmekle suçladı. Bunu, Eylül 1938
ortalarında Sudet Almanlarının ayaklanması izledi. Daha sonra, (Hitler’in
doğrudan emriyle oluşturulan ve Alman ordusu tarafından barındırılan, eğitilen
ve donatılan) Sudetliler “gönüllü" güçleri, Çek hükümet kurumlarına
terörist baskınlar düzenledi.
Südet
Almanlarının baskı altında tutulduğu ve yok edildiği yönündeki propaganda,
İngiltere ve Fransa’nın Hitler’in taleplerini meşru olarak değerlendirmesi için
yeterli bir zemin sağladı. İngiliz Başbakanı Neville Chamberlain, kendince şu
tarz bir ince ayrıma dikkat çekti: Hitler’in Çekoslovakya topraklarını zorla
değil, barışçıl yollarla ele geçirmesini istiyordu.[3] Bu nedenle,
İngiltere ve Fransa, Çeklere Almanca konuşulan bölgeleri Almanya’ya
devretmeleri için bir ültimatom verdi. Südet bölgesini “barışçıl” bir şekilde
işgal ettikten sonra Hitler, Çekoslovakya’nın geri kalanını askeri olarak işgal
etmeye başladı. Bu şekilde, Çekoslovakya’daki Alman azınlığının baskı altında
olduğu yönündeki uydurma propaganda, tüm ülkeyi boyunduruk altına almaya hizmet
etti.
Geçtiğimiz
yılın sonlarında İran’da iki veya üç hafta süren protestolar patlak verdiğinde,
tüm dünya dikkatini bu protestolara, İran hükümetinin protestoculara verdiği cevaba,
ardından gelen şiddet ve kargaşa olaylarına, ABD ile İsrail’in bu gelişmelerle
bağlantılı olarak yaptığı açıklama ve eylemlere odaklamıştı.
Batı
medyasının baştan beri anlattığı versiyon, açık ve netti: İranlılar,
iktidardaki diktatörlüğe karşı barışçıl bir ayaklanma düzenledi. Rejim,
binlerce protestocuyu katletti (kanıt içermeyen tahminler 40.000’e kadar ölü ve
300.000’den fazla yaralı olduğunu gösteriyor) ve iletişimi kesti. ABD’de
yaşayan (1979 İran devrimiyle devrilen eski İran Şahı’nın oğlu) Rıza Pehlevi, halk
hareketinin lideri olarak ortaya çıktı. İran rejimi kırılgandı ve çöküşün
eşiğindeydi. Acımasız baskı, nihayetinde hareketi şimdilik bastırdı.
Müdahale
Başka
yorumcularsa çok farklı bir gerçeği ortaya koydular. Protestolar, ABD’nin İran’a
uyguladığı yaptırımlar sonucu oluşan vahim ekonomik durumla ilgili halkın
gerçek şikâyetlerinin dile getirilmesiyle başlamıştı. İran hükümeti,
protestocuların şikâyetlerinin meşruiyetini kabul etti ve diyalog çağrısında
bulundu.[4] Ancak bu noktada (8-9 Ocak civarında), protestolar, karanlık güçlerin
ABD/İsrail ajanları ve silahlı provokatörlerin teşkil ettiği eğitimli grupların
eline geçti. Nitekim, İsrail istihbarat teşkilatı Mossad, Farsça sosyal medya
mesajları yayınlayarak, “sahada protestocuların yanındayız” iddiasında bulundu
ve onları teşvik etti. Eski ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo sosyal medyada, “Sokaklardaki
her İranlıya ve yanlarında yürüyen her Mossad ajanına mutlu yıllar” diye yazdı.
Provokatörler binaları kundakladı, yüzden fazla polis veya güvenlik görevlisini
linç etti, birçok sıradan İranlıyı öldürdü.[5] ABD Başkanı Trump, İranlılara
kurumlarını “ele geçirmeleri” çağrısında bulunarak, “yardım yolda” dedi. Bu
sırada, CIA destekli örgütler ve Batı medyası, ölümlere ilişkin yalan yanlış sayılar
ve hükümetin işlediği vahşetlerle ilgili asılsız iddialar yaydı.
Ancak,
hükümet politikalarını eleştirenler de dâhil olmak üzere, İranlıların büyük
çoğunluğu, isyancılara karşı çıktı ve kendilerini onlardan uzaklaştırdı.
Milyonlarca İranlı, isyancıları ve onları destekleyen karanlık güçleri,
özellikle de ABD ve İsrail’i kınamak için mitinglere katıldı. Kısacası, son
İran protestolarının ikinci aşaması ve protestolarla ilgili uluslararası
propaganda, İran’ın siyasi hayatına yönelik bir tür emperyalist müdahaleydi.
Üçüncü
Taraf
Bu
bağlamda, Batı’da “Sol”un önde gelen şahsiyetleri olarak kabul edilen birçok
kişi, yukarıdaki iki versiyondan da farklı bir pozisyon aldıklarını iddia
ediyor. Bu şahsiyetler arasında Jeremy Corbyn, Zara Sultana, Jean-Luc
Melenchon, Sahra Wagenknecht, Yanis Varufakis, Tarik Ali, Owen Jones, Zohran
Mamdani, Alexandria Ocasio-Cortez ve Bernie Sanders yer alıyor. benzer
pozisyonlar, ABD’de yayın yapan Jacobin dergisi, Drop Site internet
sitesi ve Avrupalı siyaset platformu DiEM25 tarafından da benimseniyor.[6]
Bu
şahsiyetler ve platformlar, Batı medyasının (otoriterliğe karşı halkın
ayaklanması, acımasızca bastırılması söylemi üzerine kurulu) anlatımı genel
olarak tekrarlıyor, ancak ABD ve diğer Batı ülkelerinin müdahalesine karşı
çıkıyorlar. İran halkının kendi geleceğini belirlemesi, ABD ile diğer Batı
ülkelerinin yalnızca uzaktan onların özlemlerini desteklemesi gerektiğini
söylüyorlar.
İlk
bakışta bu insanlar ve kurumlarla, Trump, Netanyahu, Macron ve diğer Batılı
liderlerden önemli bir ayrım varmış gibi görünüyor. Oysa aslında ortada farklılık
özde değil sadece görünüşte.
Zaruri
Hazırlık Çalışmaları
İran’a
yönelik müdahale, bombalama veya işgal için yürütülmesi gereken hazırlık
çalışmalarının en önemli bileşeni uluslararası propaganda faaliyetidir. Bu tür
propaganda, ABD ve müttefiklerinin, Afganistan, Irak, Libya, Suriye, Venezuela,
Gazze veya başka herhangi bir ülkeye yönelik emperyalist işgalinin önemli bir
parçası olagelmiştir. Dünyaya, Kuveyt’i işgal eden Irak güçlerinin
hastanelerdeki kuvözlerden bebekleri çıkardığı (daha sonra “Nayirah tanıklığı”
olarak ünlenen olay), daha sonra Irak’ın nükleer silah geliştirdiği, Libya’daki
Kaddafi’nin askerlerine Viagra verdiği ve onları isyancıların kontrolündeki
veya ihtilaflı bölgelerde kadınlara tecavüz etmeye teşvik ettiği, Suriye
hükümetinin isyancıların kontrolündeki bölgelerde kimyasal silah kullandığı,
Maduro’nun Venezuela seçimlerini hileyle kazandığı ve ABD’ye uyuşturucu
kaçırdığı, Hamas’ın 7 Ekim’de Yahudi bebekleri fırınlara koyarak öldürdüğü ve
Yahudi kadınlara toplu tecavüz ettiği gibi yalanlar dil denilen namluya sürüldü.
Bu tür hikâyelerin ardından, ABD emperyalizmi, bu toprakların halkına akla
hayale gelmeyecek zulümleri uyguladı.
İşgal
öncesi propaganda çalışmalarının son örneği, İran’ın kendi halkına karşı
katliamlar ve vahşetler işlediği yönündedir. Ölü ve yaralılara ilişkin tahminlerin
İran içindeki belirli bir kaynağa dayandırılması mümkün değildir. Bu tahminleri,
Batı medyasının alıntı yaptığı isimsiz hükümet yetkilileri veya isimsiz
tanıklar, CIA bağlantılı Ulusal Demokrasi Vakfı'ndan fon alan ABD merkezli İran
odaklı STK’lar, yurtdışındaki İranlıların örgütleri, Londra merkezli Suudi
Arabistan tarafından finanse edilen uydu kanalı türünden medya kuruluşları dillendirilmektedir.
ABD
ve İsrail’in İran’da kaos yaratabilecek geniş bir ajan ağına sahip olduğu gerçeğini
kimse inkâr edemez. Örneğin, bu ağ, on yıldan fazla bir süredir İranlı nükleer
bilim insanlarına yönelik suikastler düzenlemiştir. 2010 ile 2020 yılları
arasında beş kişi, bombalı araç saldırıları veya silahlı saldırılarla
öldürülmüştür. En az 10 kişi, Haziran 2025’teki İsrail hava saldırılarında
öldürülmüştür. Açıkça görülüyor ki, İran’daki ABD-İsrail ajan ağı oldukça
büyük, silahlı ve ölümcüldür, protestoları ele geçirip kaos yaratmış olmaları
büyük bir olasılıktır. Ayrıca, bu ağın olayları pasif bir şekilde izlediğini ve
hiçbir şey yapmadığını hayal edebiliriz.
Temel
Mesele
Aslında
temel mesele, ölenlerin sayısı veya uygulanan baskıcı eylemler değildir. 8 Ocak
sonrası ayaklanmaların ve bunlarla ilgili propagandanın İran’a emperyalist bir
müdahale ve İran’ın egemenliğine bir saldırı olduğu alenen ortaya çıktığında,
tutarlı bir demokratik pozisyon ancak şu olabilir: ayaklanmalara, propagandaya
ve emperyalizmin savaş planlarına kategorik olarak karşı çıkmak.
Bunun
sebebi, İran hükümetinin toplumsal, ekonomik veya politik adımlarına ilişkin
eleştiriler ne olursa olsun, emperyalist işgal ve istilanın, İran halkının
hiçbir şekilde kontrol edemediği en eksiksiz despotizm biçimi olmasıdır. Bu
nedenle, uluslardan oluşan bu dünyada, ulusal egemenlik, herhangi bir halkın toplumsal,
ekonomik veya politik haklarını kullanmasının ön koşuludur. Bir Üçüncü Dünya
ülkesinin egemenliği, emperyalist bir güç tarafından saldırıya uğradığında, demokrasiyi
önemseyenlerin öncelikli görevi, saldırı altındaki ülkeyi desteklemektir.
Bir
ülkenin egemenliğine yönelik saldırı, demokrasi kılıfına bürünebilir. Yakın
tarihli bir örneği ele alalım: New York Times’ın haberine göre, “aktivistlerden,
geliştiricilerden ve mühendislerden oluşan derme çatma bir ağ”, her biri
700-800 dolara mal olan 50.000 Starlink uydu terminalini kaçak yollarla ülkeye
sokarak, İran’ın dijital bariyerlerini deldi ve bunları ülke genelinde gizli
yerlere yerleştirdi. (NYT, bu çocuk masalını yüzüne geçirdiği ciddiyet
maskesiyle birlikte anlatıyor. Görünüşe göre bazı yetişkin çocuklar bu masala
inanıyor.) Elon Musk’ın Starlink’i normalde ücret karşılığında internet
bağlantısı sağlıyor, ancak cömert Bay Musk, Ocak ayında İran’daki tüm Starlink
hizmetlerinin ücretsiz olacağını duyurdu.[7] Böylece Starlink ağı, ABD
ajanlarının sahada birbirleriyle iletişim kurmasını ve İran içinde Batı
propagandasının yayılmasını sağlayacaktı. Bu şekilde, Batı medyasında
demokratik iletişimin yayılması olarak sunulan şey, aslında İran’ın siyasi
hayatına yönelik emperyalist bir müdahaledir.
Yukarıda
bahsedilen “sol” şahsiyetlerin, Batı medyası ve CIA destekli kurumlar
tarafından yayılan iddiaları bağımsız bir aklın süzgecinden geçirmediklerini
görüyoruz. Kendisini “alternatif” internet sitesi olarak pazarlayan Drop Site,
Tahran’ı ziyaret etmiş, “protesto eylemlerine katılmış, baskıyı görmüş bir
kişiyle gerçekleştirilen röportaj videosunu yayınladı. Röportaj yapılan,
(görüntüsü flulanan, sesi bozulan, ismi paylaşılmayan) kişi videoda şunları
söylüyordu: “İran halkının özgürlük hareketini kimin ele geçirebileceği
konusunda çok fazla tartışma olduğunu biliyorum, böyle bir ihtimal var, ama
size şunu söyleyebilirim ki, İran hükümetinin protestolara verdiği tepki
şekliyle, İran’daki her bir kişi bu rejimi sona erdirmek için herhangi bir
istihbarat servisine seve seve katılır.”[8] İsmi paylaşılmayan bu kişinin İranlı
diasporasının gerçek bir üyesi olduğunu ve yapay zekâ eliyle üretilmediğini
varsaysak bile, yürüttüğü propaganda faaliyetinin alenen İran halkına ve
egemenliğine karşı olduğunu söyleyebiliriz.
Vicdanî
Retçiler
Şüphesiz
ki, daha önce de belirttiğimiz gibi, bu “sol” şahsiyetler ve platformlar, ABD’nin
işgal planlarını veya askeri saldırılarını desteklemiyorlar. Bu sadece,
propaganda savaşının katılımcıları olsalar da, bunların askeri savaşta vicdanî
retçiler olduklarını gösterir.
İnsan
hayatına, binalara, ambulanslara, otobüslere ve benzeri şeylere verilen maddi
zararın yanı sıra, propaganda savaşı, İran’ın siyasi itibarına da zarar verdi.
Beşar Esad yönetimindeki Suriye hükümetine de benzer zararlar verildi. Suriye
halkı, bir iç savaş yaşadı ve sonunda, 14 yıl dökülen kanın ve yaptırımların
ardından, ABD ve müttefikleri, Şam’da İslami köktenci bir rejim kurdu. Bu
süreçte, Filistin mücadelesi için önemli ve güvenilir bir destek ortadan
kaldırıldı. ABD ile İsrail, Suriye’nin birçok bölgesini işgal etmeyi bile
başardı. Esad’a karşı yürütülen propaganda savaşı, bu sonucun zeminini
hazırlamaya yardımcı oldu ve bu sonuç da İran’a yönelik saldırının zeminini
hazırladı.
Ancak
İran’daki ayaklanmalar sona erdi ve dış güçlerin bunları çok yakında yeniden
canlandırması mümkün değil. İran’ın “solcu” eleştirmenleri emperyalizmin
ekmeğine yağ sürdüler, onun epey işini gördüler, ancak artık işlerini
gördükleri için kâğıt peçete gibi çöpe atıldılar. Trump, yoluna devam etti.
İranlı protestoculara “yardım” gönderme söylemini bir kenara bırakarak, İran
nükleer programını sonlandırmazsa İran’ı yok edecek donanmayı göndereceğini
duyurdu.
“Umarım İran hızla ‘masaya
oturur’ ve tüm taraflar için iyi olan, nükleer silah içermeyen adil ve
eşitlikçi bir anlaşma müzakere eder. Zaman daralıyor, gerçekten çok önemli!
İran’a daha önce de söylediğim gibi, anlaşın! Yapmadılar ve ‘Gece Yarısı Çekici
Operasyonu’ ile İran’da büyük bir yıkım yaşandı. Bir sonraki saldırı çok daha
kötü olacak! Bunun tekrar yaşanmasına izin vermeyin.”
Yöntemler
zaman zaman değişse de, bunu görmek isteyenler için emperyalist amaçlarda
apaçık bir süreklilik vardır.
Politik Ekonomi Araştırma Birimi
30 Ocak 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder