28 Mart 2026

Yoldaş

Şehirdeki her şey, tuhaf ve idrak edilmekten uzaktı. Kiliselerin çan kuleleri o renkli ve parıltılı halleriyle yükseliyorlardı semaya. Fabrika bacaları ve duvarları kulelerden daha yüksekti. Ticaret odalarının duvarları arasında sıkışıp kalmış halleriyle kiliseler, tozun toprağın içinden fırlamış, harabelerin arasında yeşermiş, muhteşem çiçeklere benziyorlardı. O çanlar müminleri duaya çağırırken, demirden damlar boyunca kayıp giden güçlü sesleri, evleri ayıran dar sokaklarda tek bir iz bırakmadan, silinip gidiyordu.

Kent, bir de her daim geniş olan evlere sahipti. Üstelik bunların bazısı güzeldi de. Şekli şemali bozuk, hiçbir önemi olmayan insanlar, sabahtan akşama kıvrımlı sokaklarda kül rengi fareler gibi koşuşturup duruyorlardı. Gözlerini hırs bürümüş bu insanlar, biraz eğlence ya da biraz ekmek peşindeydi. Kavşaklarda duranlarsa, o tetikte halleri ve ürkütücü duruşlarıyla, “zayıf dediğin, güçlüye zerre şikâyet etmeden teslim olur” düsturu uyarınca izliyorlardı etrafı.

Güçlü dediğinse zengin olurdu. Herkes, paranın güç ve hürriyet getirdiğine inanıyordu. Herkes köleydi, bu yüzden para istiyordu. Yoksulun tek işi, zengindeki lüksü kıskanmak, ondan nefret etmekti. Altın bir yüzüğün yuvarlanırken çıkarttığı sesten daha hoş bir müziğin olmadığına inanılıyordu. Tam da bu yüzden herkes, komşusuna düşmandı, zulüm, şehrin tek hükümranıydı.

Bazen şehre güneş doğsa bile hayat hep soluktu, insanlar birer gölgeye benziyorlardı. Geceleri bu insanlar, neşe yüklü ışıklar yakıyordu her yanda. Karnı sırtına yapışmış kadınlar, sokaklara dökülüp, öpülecek, okşanacak yerlerini en fazla parayı verene satıyorlardı. Her yanı yemek kokuları sarıyor, ardından suratsız ve aç gözler kuşatıyordu sokakları. Şehrin tüm yüzünü yoksul insanların kendilerini duyuracak kudretten yoksun, birilerince boğulmuş iniltileri kaplıyordu.

Can sıkıntısıyla ve huzursuzlukla örülmüş bir hayattı yaşanan. Herkese düşmanlık, kural halini almıştı. Kendisini adil bulan çok az yurttaş vardı. Oysa bunlar, şehirdeki en zalim kişilerdi. Bu kişilerdeki gaddarlık, sürünün gaddarlığını tetikliyordu.

Herkes yaşamak istiyordu. Arzularına uzanan yolu özgürce yürümeyi kimse bilmiyor, o yolu kimse yürüyemiyordu. Doymak bilmez bir canavar gibi bugün, geleceğe yürüyen insanı o güçlü ve sağlam kollarıyla kuşatıyor, bu fazla yapışkan kucaklaşma, insanın gücünü elinden alıyordu. Izdırap çeken, kafası karışık insan, bu hayatın iğrenç yüzü karşısında güçsüzdü. İnsan, hüznün çöktüğü binlerce gözüyle yüreğinin derinliklerine bakıp, ondan bir şeyler bilmemesini istiyordu. Geleceğe dair ışıl ışıl tasvirler, insanın ruhunda ölüp gidiyordu. Güçsüz insanın iniltileri, hayatın işkence ettiği zavallı yaratıklardan dökülen gözyaşlarına ve şikâyetlere karışıyordu.

Bezginlik ve huzursuzluk kuşattı her yanı. Bazen de dehşet kol gezdi sokaklarda. Taş binaların tüm berbat halleriyle yan yana dizildiği o sıkıcı ve gösterişsiz şehirde insanları bir hapishane gibi kendisine kapatan kiliseler, güneş ışığını püskürtüyorlardı. Çile ve öfke yüklü çığlık, başka biçimler alan nefretin fısıltısı, zulmün o tehditkâr patlaması, şiddetin şehvet dolu bağırışları susturuyordu hayatın müziğini.

Derdin ve çilenin sebep olduğu, iç karartıcı endişenin orta yerinde, yoksulluğa karşı verilen hummalı mücadele, bencilliğin çamurlu, alçak gerçekliğinde, yoksulluğu, zenginlikleri yaratanı besleyip büyüten evlerin altında, insana inanan, yapayalnız hayalperestler, herkese yabancı olan halleriyle o fitnenin peygamberleri, adaletin ocağından savrulan kıvılcımlar gibi hareket ediyorlardı. Bu insanlar, o lanetlenmiş yuvalara basit ve büyük olan bir öğretinin tohumlarını taşıyorlardı. Bazen de tüm kaba halleriyle, gözlerinde çakan şimşeklerle, bazen de mütevazı ve nazik bir ifadeyle, zalimin iradesi üzerinden, zorbanın gücü sayesinde kör ve dilsiz araçlara dönüştürülmüş bu kölelerin karanlık yüreklerine bu apaçık ve alev alev yanan hakikatin tohumlarını ekiyorlardı. Bu asık suratlı insanlar, bu ezilenler, yeni kelimelerin müziğine, o yüreklerinin uzun zamandır beklediği müziğe önce pek kulak asmadılar. Ufak ufak kaldırdılar başlarını. Zalimlerin yalanlarla ördüğü ağı paramparça ettiler. Sessizlikten ve kuşatılmış bir öfkeden oluşan varlıklarında, sayısız yanlışın zehirlediği yüreklerinde, güçlünün aklına ait cümlelerle boğulmuş bilinçleriyle, o karanlık ve meşakkatli hayatlarında, aşağılayıcı sözlerdeki acılıkla yoğrulmuş olan her şeyde tek bir kelime işitildi:

“Yoldaş!”

Bu, yeni bir kelime değildi. Daha önce işitmiş, telaffuz etmişlerdi. Ama o ana kadar kullandıkça keçeleşen tüm diğer kelimeler gibi bu da anlamsızlaşmıştı. Yitirilen söz, anlamını da unutuyordu.

Ama bu kelime, güçlü ve berrak haliyle, başka bir sese sahipti. İçinde bir ruh şakıyordu sanki. Her bir yüzü elmas gibi parıldıyordu. Ezilen, kabul etti bu kelimeyi. Onu önce kibarca dillendirdi, yeni doğmuş bir bebeğini kollarında sallayan anne gibi sarıp sarmaladı yüreğiyle. Ona hayran oldu. Kelimenin ışık saçan ruhunu aradıkça o daha da büyüleyici geldi kendisine.

Onlar “Yoldaş” dedi.

Bu kelimenin tüm dünyayı birleştireceğini, tüm insanları özgürlüğün zirvesine taşıyacağını, yeni bağlar kurulmasını, karşılıklı saygıya, insanın özgürlüğü adına başkalarının özgürlüklerine duyulan saygıya dayalı bağlar kurulmasını sağlayacağını anladılar.

Bu kelime kölelerin yüreklerine işledikçe, o köleler köle olmaktan çıktılar. Bir gün hep birlikte şehrin o büyük insani formülle dönüştürüleceğini duyurdular:

“Ben boyun eğmeyeceğim.”

Sonra hayat durdu, çünkü hayatı harekete geçiren güçtü onlar. Başkası değil. Su kesildi, ateş söndü, şehir karanlığa gömüldü. Efendiler, çocuk gibi titremeye başladılar. Korku, zalimlerin yüreklerini ele geçirdi. Kendi boklarının dumanında boğulan, isyanın gücüyle dehşete sürüklenip tüm telaşa kapılan efendiler, kendilerine yönelik öfkeyi gizlemeye çalıştılar.

Kıtlık, bir hayalet gibi dikilmişti karşılarına. Çocukları, hüzün dolu bakışlarla o karanlıkta feryat ediyorlardı. Karanlığa gömülmüş evleri ve kiliseleri, demirin ve taşın cansız kargaşasında eriyip gitti. Herkesi tehdit eden sessizlik, ölümdeki ıslaklıkla kapladı sokakları. Hayat durdu. Çünkü onu yaratan güç, kendisinin farkına varmıştı. Köleleştirilmiş insanlık, iradesini dile dökecek, o büyülü ve yenilmez kelimeyi bulmuştu. Hayat, boyunduruğu söküp attı. Kendi gözleriyle sahip olduğu gücü, yaratıcıdaki o gücü gördü.

Bunlar, yönetenlerin, kendilerini hayatın efendisi zannedenlerin ızdırap çektikleri günlerdi. Binlerce gece kadar uzundu her bir gece. Öyle kasvetliydi ki ufacık, ürke ürke yanan bir ateş bile tüm şehri aydınlatabiliyordu. Yüzlerce yılda yaratılan, insan kanıyla beslenen o canavar şehir, tüm utanç verici zayıflığıyla gösterdi kendisini. Şehir, tüm acınacak haliyle, taş ve ahşap kütlesinden başka bir şey değildi. Evlerin kör pencereleri, kapalı ve soğuk havanın hâkim olduğu sokaklara bakıyordu. Otoyolda hayatın gerçek efendileri cesur adımlarla yürüyorlardı. Onlar da açtı, ötekilerden çoktu belki ama bu hale alışkınlardı. Bedenlerinin çektiği çile, hayatın eski efendilerinin çektikleri çile kadar keskindi. Ruhlarındaki ateşi kimse söndürememişti. Yüzlerine kudretlerine dair bilincin, zafere dair öngörünün ışığı vuruyordu. Karanlık ve dar bir hapishaneden farksız olan sokaklara döküldüler, içlerindeki nefretle, sömürünün acısıyla yüklü ruhlarıyla. Yaptıkları işin önemini gördüler. Bu sayede hayatın efendisi, yaratıcısı, kanun koyucusu olma hakkı üzerindeki örtüyü kaldırıp attılar.

Birliği sağlayacak, o cana can katan kelime, onlara yeni yüzünü, kör edici bir netlikle gösterdi:

“Yoldaş!”

Onun yanında kelimeler cesaretle çınlıyorlar, gelecekte herkese ait olacak o yeni hayatı tüm neşesiyle haber veriyorlardı. Peki bu gelecek yakın mıydı yoksa uzak mı? Bu sorunun cevabı, onların özgürlüğe mi yürüyecekleri yoksa o günün gelişini erteleyecekler mi sorusuna verilecek cevaba bağlıydı.

Bir önceki akşam aç bir canavar olan, çamur kaplı kaldırımda bedenini satın alacak kişiyi hüzünle bekleyen fahişe işitti “Yoldaş” kelimesini, dillendireyim mi dillendirmeyeyim mi, karar veremedi. O güne dek hiç görmediği bir adam yanaştı yanına, elini omzuna atıp fahişeye duygu yüklü bir tonda “Yoldaş” dedi. Kadının utanç yüklü bir gülümseme belirdi yüzünde. Sevinç dolu gözlerle ağlayacak gibi oldu, o yaralı kalbi bunu ilk kez yaşıyordu. Saf neşeyle yoğrulmuş gözyaşları parıldadı gözlerinde. Ki bu gözler, bir önceki gece açlıktan kıvranan bir hayvandaki o aptal ve küstah ifadeyle bakıyordu dünyaya. Şehrin sokaklarında serseriler, tüm dünya işçilerinin o büyük ailesiyle yeniden birlik olmalarını sağlayan zaferi kutladılar. Evlerin ölü gözleri, havaya daha bir soğuk ve tehditkâr baktılar.

Bir önceki gece semiz bir zenginin şefkatinin bedeli olarak önüne bir iki kuruş fırlatılmış olan dilenci de duydu bu kelimeyi. İçinde yoksulluğun kemirdiği fukara kalbinde ilk sadakasını aldığı minnettarlık duygusu belirdi.

Patronlarının kendisine indirdiği darbeleri kuyruğu ince bitkin atına indiren faytoncu, kaldırımda tekerleklerin çıkarttığı gürültüyle insanlıktan çıkmış o adam, yoldan geçen birine gülümseyerek “Merhaba yoldaş!” dedi. Adam, duyduğu kelime karşısında korkuya kapıldı. Sonra faytoncu dizginleri kavradı. Yoldan geçen adama yüzünden henüz silinmemiş olan o keyif dolu gülümsemeyle baktı. Adam, faytoncuya dostuna bakar gibi baktı ve onun lafını başını sallayıp şunu söyleyerek cevapladı: “Teşekkürler yoldaş. Yürüyeceğim. Gideceğim yer çok uzak değil.”

Faytoncu, coşkulu bir ifadeyle, adama “ah güzel o zaman dostum” dedi. Koltuğuna iyice yerleşti, neşeyle kırptı gözlerini, büyük bir gürültüyle yola koyuldu.

İnsanlar gruplar halinde toplaştılar kaldırımlarda. O büyük kelimenin kaderinde bir kıvılcım gibi o insanları birleştirmek yazılıydı. Sakallı, öfkeli, önemli olduğuna dair bilinci kuşanmış bir polis, sokağın köşesinde duran yaşlı bir hatibin etrafına toplaşmış kalabalığa yaklaştı, adamın söylediklerini bir süre dinledikten sonra yavaşça şunu söyledi: “Bu türden toplaşmalar yasaklandı, dağılın.” Bir süre sessiz kaldıktan sonra polis, gözlerini kaçırarak, kısık sesle “Yoldaşlar” diye ekledi.

Genç savaşçıların gururu, kelimeyi yüreklerinde taşıyan, ona can ve kan katan, birlik çağrısını dile döken insanların yüzlerinde karşılık buldu. İnsan, bu hayat dolu kelimenin cömertçe dağıttığı kudretin yok edilemez ve tükenmez olduğunu görüyordu.

Gri üniformalı, silahlı, yürekleri kör askerlerden oluşan birlikler toplaştı, sessizce saf tuttular sonra. Bu, adalet dalgasını geri püskürtmeye hazırlanan ezenlerin gazabıydı.

O devasa şehrin dar sokaklarında, görmezden gelinen yaratıcıların elleriyle dikilmiş soğuk ve sessiz duvarların arasında insana ve kardeşliğe yönelik o asil inanç büyüdü, olgunlaştı.

“Yoldaş.”

Bazen bir köşede bazen bir başka köşede bir ateş yanıyordu. Bir süre sonra bu ateş, birbirimize benzediğimize dair o ateşli duyguyla, dünyayı ateşe vermeye yazgılı büyük bir yangına dönüşüyor, tüm halkları birleştiriyordu. Bu ateş ki alnında bizi harap eden zulmü, nefreti ve öfkeyi tüketip kül etmek yazılıydı. O büyük yangın, tüm yürekleri birleştirecek, asil ve adil insanları işçilerin birleşik ailesinde bir kılacaktı.

Kölelerin yarattıkları, zulmün hüküm sürdüğü o ölü şehrin sokaklarında insanlığa, dünyadaki kötülere ve nefse karşı elde edilecek zafere olan inanç, büyüdü, olgunlaştı. Hissizleşmiş, dert sahibi varlığımızın o bulanık ve karmakarışık halinde kalp gibi derin olan basit bir kelimeydi “Yoldaş”. Oydu geleceğe doğru giderken bize rehberlik eden kutup yıldızı.

Maksim Gorki
8 Ağustos 1906
Kaynak

0 Yorum: