Dün
tüm akşamımı feda edip oturdum, Tucker Carlson’ın Amerika’nın İsrail Büyükelçisi
Mike Huckabee ile yaptığı röportajı izledim. Bağnaz Siyonizmini dile dökme
fırsatını kaçırmayan elçi, Yahudilerin sadece Filistin toprakları değil, tüm
Levant üzerinde, Tanrı tarafından bahşedilmiş bir hakka sahip olduklarını iddia etti. Gördüğüm
kadarıyla, Carlson, milattan önce 1500 civarında Levant’ta yaşayan, dünyanın
dört bir yanına dağılan, bugünlerde “eve dönerek” orada yaşayanları kovmak
isteyen atalarının soyundan geldiğini iddia eden Avrupalı sömürgecilerin
yerlilik iddialarına karşı elinden gelenin en iyisini yaptı.
Tucker’a
ise, Avrupalı yerleşimcilerin
fantastik ve temelsiz iddialarının aksine, Filistin’de ve Levant’ın geri kalanında yaşayan mevcut insanların yerliliğini ortaya
koymak için kılını kıpırdatmamak düştü.
Yüzeysel ve sığ kaldığını düşündüğüm röportaj boyunca Mike Huckabee, Siyonizm olarak adlandırılan Tanrı vergisi “Lebensraum” ideolojisini bağnaz bir biçimde savunurken, Gazze’deki soykırımı inkâr etti, çocukların öldürülmesini haklı çıkarmaya çalıştı.
Tucker ise esas olarak Huckabee’nin
“Önce Amerika” ideolojisine bağlı bir isim
olmadığını,
Hristiyanları yeterince güçlü bir
şekilde savunmadığını göstermek için debelenip durdu. Oysa meselenin özü bu
değildi, onunla uzaktan yakından bir alakası yoktu.
Öncelikle
Kitab-ı Mukaddes’ten başlayalım, çünkü her iki adam da onu yetkin bir referans noktası
olarak kullanıyor. Kitab-ı Mukaddes, elbette, modern bir tarihsel kayıt
olmaktan ziyade, bir inanç metnidir. Ampirik olarak doğrulanabilir tarih yazımı
yerine, teoloji, anlatı ve mitolojik hafıza sunar. Bununla birlikte, siyasi
iddialar için bir temel olarak gösteriliyorsa, aslında ne söylediğini incelemek
meşrudur.
Dini
Siyonizmin temel argümanlarından biri, Tanrı’nın Nil ve Fırat nehirleri
arasındaki toprakları İbrahim’e ve soyundan gelenlere vaat ettiği yönündedir.
İlgili pasaj şöyle der:
“Size ve soyunuza verdiğim
sözü daima tutacağım, çünkü ben, sizin ve onların Tanrısıyım. Şimdi yabancı
olduğunuz bu toprakları size ve onlara vereceğim. Kenan diyarının tamamını
sonsuza dek ailenize vereceğim ve ben, onların Tanrısı olacağım.”
[Yaratılış 17:7-8]
Buradan,
hemen ilk elden iki tespitte bulunabiliriz.
1.
Ülkenin adı açıktan dile getiriliyor: “Kenan diyarı” deniliyor. İbrahim’in “yabancı”
olduğu bir ülke olarak tanımlanıyor. Başka bir ifadeyle, buranın boş bir ülke değil,
zaten belirli bir halka ait, yerleşim yeri olarak kullanılan bir bölge olduğunu
bizzat Kitab-ı Mukaddes söylüyor.
2.
Metin, soy meselesini gündeme getiriyor. İbrahim, Yahudi, Hristiyan ve İslam
geleneklerinde bir ata olarak kabul edilir. Arapların da, İsmail aracılığıyla,
geleneksel olarak “İbrahim’in soyundan geldikleri” söylenir. Bu nedenle,
İbrahimî bir çerçeve içinden bile bakılsa, vaadin verildiği kesimin kimlerden oluştuğu
sorusuna, dışlayıcı yorumlarda sıklıkla sunulduğu kadar basit bir cevap bulmak mümkün
değildir.
Ancak
bu tartışma için özellikle önemli olan, ülkenin adıdır: Kenan. Vaat, soyut
coğrafi terimlerle ifade edilmemiş, aksine, mevcut bir kimliğe sahip belirli
bir bölgeye atıfta bulunulmuş. Bu da tarihsel ve kavramsal bir soruyu gündeme
getiriyor: Kenanlılar kimlerdi ve toprakların vaat edildiği anda zaten onların
adını taşıması ne anlama geliyor?
Kenan,
sadece Filistin’den ibaret değildir. Ciddi tarih çalışmalarında kullanılan
haliyle, Kenan, Filistin, Lübnan, Ürdün ve Suriye kıyılarını kapsayan Levant
bölgesini anlatıyor; modern kimlikler uluslara dönüşmeden çok önce yoğun
nüfuslu olan şehirler, iç bölgeler ve ticaret yollarından oluşan bir alan bu.
Halk
arasında Kenanlılar, sıklıkla “Fenikeliler” olarak adlandırılır. Ancak onlar,
kendilerini hiçbir vakit bu şekilde tanımlamadılar. Tarihte Fenikeliler olarak
bilinen halk, kendini Kenanlılar olarak tanımlıyordu; “Fenikeliler” ise
Yunanlılar tarafından verilen, dış kaynaklı bir isimdi.
Yunanlıların
Kenanlılara verdiği isim zamanla kalıcı hale geldi. Kanıksandı. Ama öte yandan
Kenanlılar da Yunanlılara bundan çok daha fazlasını verdiler. Kenanlıların
Yunanlılara armağanları arasında, alfabe geleneği bulunuyor. Bu gelenek ki Avrupa’nın
o hep bildiğimiz, kendisini efsanevi kılma çabalarını hükümsüz kılıyor. Yunanlıların
milattan önce sekizinci yüzyılda Fenikelilerden alfabe yazısını alması, yaygın
olarak belirleyici bir kültürel dönüm noktası olarak kabul edilir.
İlk
harf, Levant’ın maddi hayal gücünün küçük bir anıtıdır: alef (öküz/boğa).
Alef, Fenikeliler aracılığıyla Yunanca alfa’ya, ardından Latince A’ya dönüştü.
A harfini ters çevirirseniz, Kenanlıların boğasını görürsünüz.
İşte
bu noktada Europa efsanesi, klasik bir süsleme olmaktan öteye geçiyor.
Yunan geleneğinde Europa, bir boğa tarafından batıya taşınan Fenikeli
kadındır. Hikâye, cinsellik, politika ve imparatorluk gibi farklı düzlemlerde
yorumlanmıştır.
Ateş
Altında Aydınlanma adlı kitabımda, daha fazlasını söylüyorum:
Alfabenin kendisi olarak Europa, boğa tarafından kaçırıldı; bu, sadece
boğanın aktarım aracı olmasından değil, aynı zamanda boğanın alep/alef,
yani ilk harf, köken işareti olmasından kaynaklanıyor. Bu bir teori, bilimsel
bir fikir birliğinin ortaya koyduğu bir iddia değil. Ancak, bildiğimiz somut
gerçekle örtüşme avantajına sahip: alfabe teknolojisi, denizi aşarak batıya ilerliyor,
önce Yunanca, sonra Latince, sonra da Avrupa alfabesine evriliyor ama kimse,
alfabenin Levant’teki köklerine bakmıyor.
Modern
genetik, tezi bir biçimde teyit ediyor: Levant halkının soyu uzun süre
Kenanlılarda devam ediyor. 2017 yılında American Journal of Human Genetics
dergisinde yayınlanan bir çalışma, Kenanilerin önemli şehir devleti Sidon’da yaklaşık
3700 yıl önce yaşamış insanların genom dizilimlerini ortaya koydu. Ardından,
bunları günümüzde yaşayan Lübnanlıların genomlarıyla kıyasladı. Çalışmanın
temel bulgusu, Kenan genomunun modern Lübnan nüfusuna kadar devam ettiğini
ortaya koyuyor.
Cell
dergisinde 2020 yılında yayınlanan bir çalışma, Güney Levant’ta yapılan
kazılarda bulunan, antik çağda yaşamış bireylere ait kalıntılardan elde edilen verileri
analiz etti ve bunları modern genomların büyük veri kümeleriyle kıyasladı. Bu
araştırma, Filistinliler, Lübnanlılar, Suriyeliler, Ürdünlüler, Bedeviler ve
Dürziler gibi Arapça konuşan grupların birincil genetik bileşeninin, büyük
ölçüde Kenan kültürüyle ilişkili yerel Bronz Çağı Levant popülasyonlarından
kaynaklandığını ortaya koydu. İstatistiksel modellerde, modern Levantlıların
çoğunun atalarının büyük bir kısmını bu Kenan popülasyonlarından miras aldığı
ortaya çıktı.
Bu
verilerin hiçbirisi, kimseye DNA üzerinden siyasi hak bahşedemez. Böyle bir şey söz
konusu olamaz, olmamalıdır da. Bugün yapılan bir DNA testi, bir Fransız
vatandaşının İtalyan kökenli olduğunu ortaya çıkarsa, bu kişinin kimliğini veya
uyruğunu değiştirmez, değiştirmemelidir de. Ancak tarihsel gerçek ve genetik
kanıtlar siyasi haklar vermiyorsa, yalanlar da kesinlikle böyle haklar
vermemelidir.
Ancak
Rusya, Polonya, Almanya, ABD ve başka yerlerden gelen kişiler, kendilerini
Levant’tan gelen Sami ırkı mensupları olarak takdim ediyor. Oysa bu iddianın
dilbilimsel ve genetik temeli bulunmuyor. Ama gene de bu iddia üzerinden söz
konusu kişiler, bugün Kenan illerinde yaşayan yerli halkı buralardan kovma veya
öldürme hakkına sahip olduklarını öne sürüyorlar.
Bu
çalışmalar, Siyonist propagandanın temel iddialarından olan, Levantlıların ve
dolayısıyla Filistinlilerin, Kenan’a ancak İslam fetihleriyle girebilmiş olan
Arap kabileleri olduğu iddiasını kesin olarak çürütüyor.
Geç
antik çağdan itibaren Arap dilinin ve Arap kültürel biçimlerinin yayılması,
nüfus değişimini gerekli kılmadı. Levant, Mısır ve Kuzey Afrika genelinde,
mevcut halklar, yüzyıllar boyunca devlet yönetimi, ticaret, dini ve eğitim
kurumları ve kentlerdeki toplumsal yaşam yoluyla Arapçayı kademeli olarak
benimsedi. Arapça konuşmanın, Arap kökenli oluşun ispatı olduğunu iddia etmek,
Fransızca ve İspanyolca, Latince kökenli diye, bu iki dili konuşanların
Galyalıların veya İberlerin yerini alan İtalyanlardan geldiğini iddia etmek
kadar mantıksızdır.
Müslüman
fetihleri başladığında, Arapça, doğal olarak siyasi ve ekonomik yaşamın yeni
dili haline geldi. Yüzyıllar boyunca, Kenan lehçeleri konuşurken
Aramiceyi ortak dil olarak kullanan nüfusun büyük bir kısmı Arapçayı ortak
dil olarak benimsedi. Kullanılan üç dilin de (Kenan dili, Aramice ve Arapça) aynı Semitik
dil ailesine ait olması
nedeniyle, bu süreç doğalında gerçekleşti. Zorla
Araplaştırma
politikası uygulanmadı. Semitik
dil konuşulmayan bölgelerde
Arapça benimsenmedi. Örneğin,
insanlar Müslüman oldular ama Farsça konuşmaya devam ettiler. İslam’ı benimseme
konusunda da aynı dinamik yaşandı: Arapça konuşmaya başlayan topluluğun önemli
bir kısmı Hristiyan olarak kaldı.
Ama
gelin, şimdi de Siyonizmin dini temeline bakalım. İbranilerin kutsal kitabı Tanah’a
göre, bu topraklar, İsrailoğulları kimliğinin ortaya çıkmasından çok önce,
halkının adı olan Kenanlıların adıyla anılmıştır. İbraniler hikâyede karşımıza
çıktığı vakit esasında boş veya terk edilmiş bir toprağa “geri dönmemişlerdi”.
Tıpkı İbrahim’in Kenan’a yabancı biri olarak gelmesi gibi, yerleşik bir bölgeye
giren yabancılar olarak geldiler:
“[...] Kenan diyarına
geldiklerinde, İbrahim, Şekem denilen yerdeki kutsal More ağacına kadar gitti.
O zamanlar Kenanlılar, hâlâ o topraklarda yaşıyorlardı, fakat Rab, İbrahim’e
göründü ve şu sözü verdi: ‘Bu toprakları sonsuza dek ailenize vereceğim.’ Bunun
üzerine İbrahim, orada Rab için bir sunak yaptı.”
[Yaratılış 12:4-7.]
İbrahim,
Mısır’a yerleştikten ve İbraniler Yeşu önderliğinde ikinci kez Kenan’a “döndükten”
sonra, “vaat”, şiddet ve soykırım ve silahlarını kuşandı. İncil metni bu
gerçeği gizlemiyor. Aksine, sözde “Vaat Edilmiş Topraklar”ın kurulmasını, yerli
Kenanlı nüfusu yok etme yönünde açık emirlerle birlikte gelen şiddetli bir
fetih olarak sunuyor:
“Rabbiniz Tanrı, sizi
sahip olacağınız diyara götürdüğünde ve önünüzden birçok ulusu kovduğunda [...]
onları tamamen yok edeceksiniz.”
[Tesniye 7:1-2
Mülksüzleştirmenin
mantığı, başka yerlerde daha da açık bir şekilde ortaya konuyor:
“Sizin inşa etmediğiniz
şehirlerde oturuyorsunuz; sizin dikmediğiniz bağlar ve zeytinliklerden besleniyorsunuz.”
[Yeşu 24:13]
Kutsap
kitap kaynaklı ḥerem doktrini,
Kenan şehirlerinin, erkekler, kadınlar ve çocuklar da dâhil olmak üzere, tümüyle
yok edilmesi (Yeşu 6-11), soykırım niyetinin bugüne ait tanımlarıyla
örtüşüyor. Teolojik görüş ne olursa olsun, metin açık ve net: İbranilerin Kenan’a
girişi, bir istila ve soykırım olarak anlatılıyor.
Bu
önemlidir, çünkü Siyonist ideoloji, kutsal metinleri seçmeci bir üslupla, işine
geldiği gibi kullanarak, kadim sahiplik iddiasında bulunurken, aynı kutsal
metinlerin Kenanlıların daha önceki varlığını ve şiddet içeren
mülksüzleştirmeyi açıkça onayladığını görmezden geliyor. Kitab-ı Mukaddes’i
tarihsel bir otorite olarak kabul etsek bile, kitabın, Yahudilerin yerliliğini,
bu topraklara ait olduğu iddiasını kanıtlamadığını söylememiz gerekiyor. Metin,
sadece fethe ve soykırıma dair bir kanıt olarak okunabilir.
Aynı
şekilde, bugün de dindar Siyonizm, Siyonist yerleşimci sömürgecilik, varlığını
sürdürebilmek için Kenan’ı yok etmek zorunda, çünkü yerli halk, zaman içinde
varlığını sürdürdüğü sürece Siyonizm kendi varlığı için gerekli meşru zemine
sahip olamaz.
İşte
bu noktada Kenan’a, mevcut kültürel söz dağarcığımızda daha fazla güç
kazandırılması gerekiyor; bu, Arap karşıtı bir unsur değil, Araplığın daha
derin bir katmanı, Levantlıların kendi kendini tanımasını sağlayan bir unsur
olarak ele alınmalı.
Arap
medeniyeti, yaklaşık bin beş yüz yıllık bir sürekliliğe dayanan, Levant
kimliğinin en yeni ve en aktif katmanıdır. Süs değil, kurucu unsurdur. Levant’ın
dünyadaki yerini yeniden düzenleyen Arap medeniyeti, onu Atlas Okyanusu’ndan Körfez’e
uzanan geniş bir medeniyet ufkuyla birleştirdi. Bugün Levant’tan, Arap medeniyetine
değinmeden bahsedilemez.
Ancak
Levant kültürü, yedinci yüzyıldan çok öncesine dayanan ve kendine özgü Levant
Araplığı içinde varlığını sürdüren, belirgin bir Doğu Akdeniz imzası taşır. Bu
imza, büyük tarihsel anlatılarda değil, günlük yaşamın dokusunda, zevkte,
ritimde, jestlerde ve toplumsal alışkanlıklarda kendini gösterir. Bunlar, fetih
veya din değiştirme yoluyla nadiren değişen ve ideoloji yoluyla neredeyse hiç
değişmeyen alanlardır.
Belki
de bu sürekliliğin en açık göstergesi, mutfak kültürüdür. Bugün Lübnan mutfağı
olarak adlandırılan şey, Lübnan, Filistin, Suriye ve Ürdün’de ortak olan geniş
Levant mutfağının en rafine ifadesidir. Aynı durum, Levant müzik folkloru ve dabke
gibi dans biçimleri için de geçerlidir. Bu tutarlılık, konuşma dilinde de
mevcuttur. Levant genelinde, birbirine çok benzeyen lehçeler, yalnızca küçük
farklılıklarla konuşulur; bu da eski bir dil birliğini yansıtır ve Kenan
dilinin yapılarının seslerini hâlâ taşır.
Sömürgeci,
bu kültürel sürekliliği herkesten daha iyi anlar, bu nedenle, onu sahiplenmeye
çalışır. Yerleşimci sömürgeciliği sadece toprağı ele geçirmekle kalmaz; aynı
zamanda toprağın öyküsünü de ele geçirmeye çalışır. Bu nedenle, Arap-İsrail
çatışması “yemek politikası”nda da karşılık bulur. Levant mutfağının
belirleyici özelliklerinin, misal humusun, ulusal “İsrail” kimliği olarak
yeniden markalaştırılması, toprak gaspına paralel bir silme biçimidir.
Kenan,
nostalji değildir. Tüm yönleriyle bu kültürün içinde yaşar. Varoluşunu ilan
etmek, dile getirmek, sahiplenmeye ve yok edilmeye karşı bir direniş eylemidir.
Bugün
Kenan üzerindeki mücadele, bu nedenle geçmişe ait bir mücadele değil. Pratik
anlamda sömürgecilik karşıtı bir mücadele. Zamanın çalınmasına karşı çıkmakla
ilgili. Levant’ta ve Filistin’de daha derin bir hafızayı yeniden canlandırmakla
ilgili. Araplıktan kurtulmak değil, onu yoğunlaştırmak. Arap katmanına karşı
çıkmak değil, onu yer, kültür ve katkının daha eski katmanlarına dayandırmakla
ilgili.
Çünkü
sömürgeci, sadece toprağı çalmaya çalışmıyor. Aynı zamanda Kenan’ı da çalmaya
çalışıyor. Arkeolojisini, yemeklerini, müziğini, ritmini, yerli halkta devam
eden unsurları yerleşimcinin kullandığı dil ve söylem araçlarına dönüştürüyor. Bu
noktada sadece savunmacı bir tepki ortaya konulmamalı. Tepki, yeniden
yapılandırıcı olmalı: katmanları adlandırmalı, derinliği geri kazandırmalı,
Arap medeniyeti ve Levant kültürünün rakip değil, tamamlayıcı olduğunu, birinin
son on dört yüzyılın şemsiyesi, diğerinin ise onun altındaki daha eski temel
gerçek olduğunu vurgulamalı.
Kenan,
Levant ve Filistin’deki halkımızın hatırasını canlandırmak zorunda. Mevcut
kimliklerin yerine geçmek için değil, toprağa dair diğer tüm iddialardan önce
gelen ve onları aşan daha derin bir aidiyet yapısı olarak.
Toprak
hatırlıyor. Kültür hatırlıyor. Kenan hatırlıyor.
Diyab Ebu Cehcah
21
Şubat 2026
Kaynak



0 Yorum:
Yorum Gönder