30 Mart 2026

,

Kenan Hatırlıyor

Dün tüm akşamımı feda edip oturdum, Tucker Carlson’ın Amerika’nın İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee ile yaptığı röportajı izledim. Bağnaz Siyonizmini dile dökme fırsatını kaçırmayan elçi, Yahudilerin sadece Filistin toprakları değil, tüm Levant üzerinde, Tanrı tarafından bahşedilmiş bir hakka sahip olduklarını iddia etti. Gördüğüm kadarıyla, Carlson, milattan önce 1500 civarında Levant’ta yaşayan, dünyanın dört bir yanına dağılan, bugünlerde “eve dönerek” orada yaşayanları kovmak isteyen atalarının soyundan geldiğini iddia eden Avrupalı sömürgecilerin yerlilik iddialarına karşı elinden gelenin en iyisini yaptı.

Tucker’a ise, Avrupalı yerleşimcilerin fantastik ve temelsiz iddialarının aksine, Filistin’de ve Levant’ın geri kalanında yaşayan mevcut insanların yerliliğini ortaya koymak için kılını kıpırdatmamak düştü.

Yüzeysel ve sığ kaldığını düşündüğüm röportaj boyunca Mike Huckabee, Siyonizm olarak adlandırılan Tanrı vergisi “Lebensraum” ideolojisini bağnaz bir biçimde savunurken, Gazze’deki soykırımı inkâr etti, çocukların öldürülmesini haklı çıkarmaya çalıştı. 

Tucker ise esas olarak Huckabee’nin “Önce Amerika” ideolojisine bağlı bir isim olmadığını, Hristiyanları yeterince güçlü bir şekilde savunmadığını göstermek için debelenip durdu. Oysa meselenin özü bu değildi, onunla uzaktan yakından bir alakası yoktu.

Öncelikle Kitab-ı Mukaddes’ten başlayalım, çünkü her iki adam da onu yetkin bir referans noktası olarak kullanıyor. Kitab-ı Mukaddes, elbette, modern bir tarihsel kayıt olmaktan ziyade, bir inanç metnidir. Ampirik olarak doğrulanabilir tarih yazımı yerine, teoloji, anlatı ve mitolojik hafıza sunar. Bununla birlikte, siyasi iddialar için bir temel olarak gösteriliyorsa, aslında ne söylediğini incelemek meşrudur.

Dini Siyonizmin temel argümanlarından biri, Tanrı’nın Nil ve Fırat nehirleri arasındaki toprakları İbrahim’e ve soyundan gelenlere vaat ettiği yönündedir. İlgili pasaj şöyle der:

“Size ve soyunuza verdiğim sözü daima tutacağım, çünkü ben, sizin ve onların Tanrısıyım. Şimdi yabancı olduğunuz bu toprakları size ve onlara vereceğim. Kenan diyarının tamamını sonsuza dek ailenize vereceğim ve ben, onların Tanrısı olacağım.”

[Yaratılış 17:7-8]

Buradan, hemen ilk elden iki tespitte bulunabiliriz.

1. Ülkenin adı açıktan dile getiriliyor: “Kenan diyarı” deniliyor. İbrahim’in “yabancı” olduğu bir ülke olarak tanımlanıyor. Başka bir ifadeyle, buranın boş bir ülke değil, zaten belirli bir halka ait, yerleşim yeri olarak kullanılan bir bölge olduğunu bizzat Kitab-ı Mukaddes söylüyor.

2. Metin, soy meselesini gündeme getiriyor. İbrahim, Yahudi, Hristiyan ve İslam geleneklerinde bir ata olarak kabul edilir. Arapların da, İsmail aracılığıyla, geleneksel olarak “İbrahim’in soyundan geldikleri” söylenir. Bu nedenle, İbrahimî bir çerçeve içinden bile bakılsa, vaadin verildiği kesimin kimlerden oluştuğu sorusuna, dışlayıcı yorumlarda sıklıkla sunulduğu kadar basit bir cevap bulmak mümkün değildir.

Ancak bu tartışma için özellikle önemli olan, ülkenin adıdır: Kenan. Vaat, soyut coğrafi terimlerle ifade edilmemiş, aksine, mevcut bir kimliğe sahip belirli bir bölgeye atıfta bulunulmuş. Bu da tarihsel ve kavramsal bir soruyu gündeme getiriyor: Kenanlılar kimlerdi ve toprakların vaat edildiği anda zaten onların adını taşıması ne anlama geliyor?

Kenan, sadece Filistin’den ibaret değildir. Ciddi tarih çalışmalarında kullanılan haliyle, Kenan, Filistin, Lübnan, Ürdün ve Suriye kıyılarını kapsayan Levant bölgesini anlatıyor; modern kimlikler uluslara dönüşmeden çok önce yoğun nüfuslu olan şehirler, iç bölgeler ve ticaret yollarından oluşan bir alan bu.

Halk arasında Kenanlılar, sıklıkla “Fenikeliler” olarak adlandırılır. Ancak onlar, kendilerini hiçbir vakit bu şekilde tanımlamadılar. Tarihte Fenikeliler olarak bilinen halk, kendini Kenanlılar olarak tanımlıyordu; “Fenikeliler” ise Yunanlılar tarafından verilen, dış kaynaklı bir isimdi.

Yunanlıların Kenanlılara verdiği isim zamanla kalıcı hale geldi. Kanıksandı. Ama öte yandan Kenanlılar da Yunanlılara bundan çok daha fazlasını verdiler. Kenanlıların Yunanlılara armağanları arasında, alfabe geleneği bulunuyor. Bu gelenek ki Avrupa’nın o hep bildiğimiz, kendisini efsanevi kılma çabalarını hükümsüz kılıyor. Yunanlıların milattan önce sekizinci yüzyılda Fenikelilerden alfabe yazısını alması, yaygın olarak belirleyici bir kültürel dönüm noktası olarak kabul edilir.

İlk harf, Levant’ın maddi hayal gücünün küçük bir anıtıdır: alef (öküz/boğa). Alef, Fenikeliler aracılığıyla Yunanca alfa’ya, ardından Latince A’ya dönüştü. A harfini ters çevirirseniz, Kenanlıların boğasını görürsünüz.

İşte bu noktada Europa efsanesi, klasik bir süsleme olmaktan öteye geçiyor. Yunan geleneğinde Europa, bir boğa tarafından batıya taşınan Fenikeli kadındır. Hikâye, cinsellik, politika ve imparatorluk gibi farklı düzlemlerde yorumlanmıştır.

Ateş Altında Aydınlanma adlı kitabımda, daha fazlasını söylüyorum: Alfabenin kendisi olarak Europa, boğa tarafından kaçırıldı; bu, sadece boğanın aktarım aracı olmasından değil, aynı zamanda boğanın alep/alef, yani ilk harf, köken işareti olmasından kaynaklanıyor. Bu bir teori, bilimsel bir fikir birliğinin ortaya koyduğu bir iddia değil. Ancak, bildiğimiz somut gerçekle örtüşme avantajına sahip: alfabe teknolojisi, denizi aşarak batıya ilerliyor, önce Yunanca, sonra Latince, sonra da Avrupa alfabesine evriliyor ama kimse, alfabenin Levant’teki köklerine bakmıyor.

Modern genetik, tezi bir biçimde teyit ediyor: Levant halkının soyu uzun süre Kenanlılarda devam ediyor. 2017 yılında American Journal of Human Genetics dergisinde yayınlanan bir çalışma, Kenanilerin önemli şehir devleti Sidon’da yaklaşık 3700 yıl önce yaşamış insanların genom dizilimlerini ortaya koydu. Ardından, bunları günümüzde yaşayan Lübnanlıların genomlarıyla kıyasladı. Çalışmanın temel bulgusu, Kenan genomunun modern Lübnan nüfusuna kadar devam ettiğini ortaya koyuyor.

Cell dergisinde 2020 yılında yayınlanan bir çalışma, Güney Levant’ta yapılan kazılarda bulunan, antik çağda yaşamış bireylere ait kalıntılardan elde edilen verileri analiz etti ve bunları modern genomların büyük veri kümeleriyle kıyasladı. Bu araştırma, Filistinliler, Lübnanlılar, Suriyeliler, Ürdünlüler, Bedeviler ve Dürziler gibi Arapça konuşan grupların birincil genetik bileşeninin, büyük ölçüde Kenan kültürüyle ilişkili yerel Bronz Çağı Levant popülasyonlarından kaynaklandığını ortaya koydu. İstatistiksel modellerde, modern Levantlıların çoğunun atalarının büyük bir kısmını bu Kenan popülasyonlarından miras aldığı ortaya çıktı.

Bu verilerin hiçbirisi, kimseye DNA üzerinden siyasi hak bahşedemez. Böyle bir şey söz konusu olamaz, olmamalıdır da. Bugün yapılan bir DNA testi, bir Fransız vatandaşının İtalyan kökenli olduğunu ortaya çıkarsa, bu kişinin kimliğini veya uyruğunu değiştirmez, değiştirmemelidir de. Ancak tarihsel gerçek ve genetik kanıtlar siyasi haklar vermiyorsa, yalanlar da kesinlikle böyle haklar vermemelidir.

Ancak Rusya, Polonya, Almanya, ABD ve başka yerlerden gelen kişiler, kendilerini Levant’tan gelen Sami ırkı mensupları olarak takdim ediyor. Oysa bu iddianın dilbilimsel ve genetik temeli bulunmuyor. Ama gene de bu iddia üzerinden söz konusu kişiler, bugün Kenan illerinde yaşayan yerli halkı buralardan kovma veya öldürme hakkına sahip olduklarını öne sürüyorlar.

Bu çalışmalar, Siyonist propagandanın temel iddialarından olan, Levantlıların ve dolayısıyla Filistinlilerin, Kenan’a ancak İslam fetihleriyle girebilmiş olan Arap kabileleri olduğu iddiasını kesin olarak çürütüyor.

Geç antik çağdan itibaren Arap dilinin ve Arap kültürel biçimlerinin yayılması, nüfus değişimini gerekli kılmadı. Levant, Mısır ve Kuzey Afrika genelinde, mevcut halklar, yüzyıllar boyunca devlet yönetimi, ticaret, dini ve eğitim kurumları ve kentlerdeki toplumsal yaşam yoluyla Arapçayı kademeli olarak benimsedi. Arapça konuşmanın, Arap kökenli oluşun ispatı olduğunu iddia etmek, Fransızca ve İspanyolca, Latince kökenli diye, bu iki dili konuşanların Galyalıların veya İberlerin yerini alan İtalyanlardan geldiğini iddia etmek kadar mantıksızdır.

Müslüman fetihleri başladığında, Arapça, doğal olarak siyasi ve ekonomik yaşamın yeni dili haline geldi. Yüzyıllar boyunca, Kenan lehçeleri konuşurken Aramiceyi ortak dil olarak kullanan nüfusun büyük bir kısmı Arapçayı ortak dil olarak benimsedi. Kullanılan üç dilin de (Kenan dili, Aramice ve Arapça) aynı Semitik dil ailesine ait olması nedeniyle, bu süreç doğalında gerçekleşti. Zorla Araplaştırma politikası uygulanmadı. Semitik dil konuşulmayan bölgelerde Arapça benimsenmedi. Örneğin, insanlar Müslüman oldular ama Farsça konuşmaya devam ettiler. İslam’ı benimseme konusunda da aynı dinamik yaşandı: Arapça konuşmaya başlayan topluluğun önemli bir kısmı Hristiyan olarak kaldı.

Ama gelin, şimdi de Siyonizmin dini temeline bakalım. İbranilerin kutsal kitabı Tanah’a göre, bu topraklar, İsrailoğulları kimliğinin ortaya çıkmasından çok önce, halkının adı olan Kenanlıların adıyla anılmıştır. İbraniler hikâyede karşımıza çıktığı vakit esasında boş veya terk edilmiş bir toprağa “geri dönmemişlerdi”. Tıpkı İbrahim’in Kenan’a yabancı biri olarak gelmesi gibi, yerleşik bir bölgeye giren yabancılar olarak geldiler:

“[...] Kenan diyarına geldiklerinde, İbrahim, Şekem denilen yerdeki kutsal More ağacına kadar gitti. O zamanlar Kenanlılar, hâlâ o topraklarda yaşıyorlardı, fakat Rab, İbrahim’e göründü ve şu sözü verdi: ‘Bu toprakları sonsuza dek ailenize vereceğim.’ Bunun üzerine İbrahim, orada Rab için bir sunak yaptı.”

[Yaratılış 12:4-7.]

İbrahim, Mısır’a yerleştikten ve İbraniler Yeşu önderliğinde ikinci kez Kenan’a “döndükten” sonra, “vaat”, şiddet ve soykırım ve silahlarını kuşandı. İncil metni bu gerçeği gizlemiyor. Aksine, sözde “Vaat Edilmiş Topraklar”ın kurulmasını, yerli Kenanlı nüfusu yok etme yönünde açık emirlerle birlikte gelen şiddetli bir fetih olarak sunuyor:

“Rabbiniz Tanrı, sizi sahip olacağınız diyara götürdüğünde ve önünüzden birçok ulusu kovduğunda [...] onları tamamen yok edeceksiniz.”

[Tesniye 7:1-2

Mülksüzleştirmenin mantığı, başka yerlerde daha da açık bir şekilde ortaya konuyor:

“Sizin inşa etmediğiniz şehirlerde oturuyorsunuz; sizin dikmediğiniz bağlar ve zeytinliklerden besleniyorsunuz.”

[Yeşu 24:13]

Kutsap kitap kaynaklı erem doktrini, Kenan şehirlerinin, erkekler, kadınlar ve çocuklar da dâhil olmak üzere, tümüyle yok edilmesi (Yeşu 6-11), soykırım niyetinin bugüne ait tanımlarıyla örtüşüyor. Teolojik görüş ne olursa olsun, metin açık ve net: İbranilerin Kenan’a girişi, bir istila ve soykırım olarak anlatılıyor.

Bu önemlidir, çünkü Siyonist ideoloji, kutsal metinleri seçmeci bir üslupla, işine geldiği gibi kullanarak, kadim sahiplik iddiasında bulunurken, aynı kutsal metinlerin Kenanlıların daha önceki varlığını ve şiddet içeren mülksüzleştirmeyi açıkça onayladığını görmezden geliyor. Kitab-ı Mukaddes’i tarihsel bir otorite olarak kabul etsek bile, kitabın, Yahudilerin yerliliğini, bu topraklara ait olduğu iddiasını kanıtlamadığını söylememiz gerekiyor. Metin, sadece fethe ve soykırıma dair bir kanıt olarak okunabilir.

Aynı şekilde, bugün de dindar Siyonizm, Siyonist yerleşimci sömürgecilik, varlığını sürdürebilmek için Kenan’ı yok etmek zorunda, çünkü yerli halk, zaman içinde varlığını sürdürdüğü sürece Siyonizm kendi varlığı için gerekli meşru zemine sahip olamaz.

İşte bu noktada Kenan’a, mevcut kültürel söz dağarcığımızda daha fazla güç kazandırılması gerekiyor; bu, Arap karşıtı bir unsur değil, Araplığın daha derin bir katmanı, Levantlıların kendi kendini tanımasını sağlayan bir unsur olarak ele alınmalı.

Arap medeniyeti, yaklaşık bin beş yüz yıllık bir sürekliliğe dayanan, Levant kimliğinin en yeni ve en aktif katmanıdır. Süs değil, kurucu unsurdur. Levant’ın dünyadaki yerini yeniden düzenleyen Arap medeniyeti, onu Atlas Okyanusu’ndan Körfez’e uzanan geniş bir medeniyet ufkuyla birleştirdi. Bugün Levant’tan, Arap medeniyetine değinmeden bahsedilemez.

Ancak Levant kültürü, yedinci yüzyıldan çok öncesine dayanan ve kendine özgü Levant Araplığı içinde varlığını sürdüren, belirgin bir Doğu Akdeniz imzası taşır. Bu imza, büyük tarihsel anlatılarda değil, günlük yaşamın dokusunda, zevkte, ritimde, jestlerde ve toplumsal alışkanlıklarda kendini gösterir. Bunlar, fetih veya din değiştirme yoluyla nadiren değişen ve ideoloji yoluyla neredeyse hiç değişmeyen alanlardır.

Belki de bu sürekliliğin en açık göstergesi, mutfak kültürüdür. Bugün Lübnan mutfağı olarak adlandırılan şey, Lübnan, Filistin, Suriye ve Ürdün’de ortak olan geniş Levant mutfağının en rafine ifadesidir. Aynı durum, Levant müzik folkloru ve dabke gibi dans biçimleri için de geçerlidir. Bu tutarlılık, konuşma dilinde de mevcuttur. Levant genelinde, birbirine çok benzeyen lehçeler, yalnızca küçük farklılıklarla konuşulur; bu da eski bir dil birliğini yansıtır ve Kenan dilinin yapılarının seslerini hâlâ taşır.

Sömürgeci, bu kültürel sürekliliği herkesten daha iyi anlar, bu nedenle, onu sahiplenmeye çalışır. Yerleşimci sömürgeciliği sadece toprağı ele geçirmekle kalmaz; aynı zamanda toprağın öyküsünü de ele geçirmeye çalışır. Bu nedenle, Arap-İsrail çatışması “yemek politikası”nda da karşılık bulur. Levant mutfağının belirleyici özelliklerinin, misal humusun, ulusal “İsrail” kimliği olarak yeniden markalaştırılması, toprak gaspına paralel bir silme biçimidir.

Kenan, nostalji değildir. Tüm yönleriyle bu kültürün içinde yaşar. Varoluşunu ilan etmek, dile getirmek, sahiplenmeye ve yok edilmeye karşı bir direniş eylemidir.

Bugün Kenan üzerindeki mücadele, bu nedenle geçmişe ait bir mücadele değil. Pratik anlamda sömürgecilik karşıtı bir mücadele. Zamanın çalınmasına karşı çıkmakla ilgili. Levant’ta ve Filistin’de daha derin bir hafızayı yeniden canlandırmakla ilgili. Araplıktan kurtulmak değil, onu yoğunlaştırmak. Arap katmanına karşı çıkmak değil, onu yer, kültür ve katkının daha eski katmanlarına dayandırmakla ilgili.

Çünkü sömürgeci, sadece toprağı çalmaya çalışmıyor. Aynı zamanda Kenan’ı da çalmaya çalışıyor. Arkeolojisini, yemeklerini, müziğini, ritmini, yerli halkta devam eden unsurları yerleşimcinin kullandığı dil ve söylem araçlarına dönüştürüyor. Bu noktada sadece savunmacı bir tepki ortaya konulmamalı. Tepki, yeniden yapılandırıcı olmalı: katmanları adlandırmalı, derinliği geri kazandırmalı, Arap medeniyeti ve Levant kültürünün rakip değil, tamamlayıcı olduğunu, birinin son on dört yüzyılın şemsiyesi, diğerinin ise onun altındaki daha eski temel gerçek olduğunu vurgulamalı.

Kenan, Levant ve Filistin’deki halkımızın hatırasını canlandırmak zorunda. Mevcut kimliklerin yerine geçmek için değil, toprağa dair diğer tüm iddialardan önce gelen ve onları aşan daha derin bir aidiyet yapısı olarak.

Toprak hatırlıyor. Kültür hatırlıyor. Kenan hatırlıyor.

Diyab Ebu Cehcah
21 Şubat 2026
Kaynak

0 Yorum: