24 Mart 2026

Komünizm Harikalar Diyarında

Belirli komünist ülkeler, büyük sistemsel kusurlardan muzdaripti. Bu iç sorunları Batılı kapitalist güçlerin dayattığı yıkım ve askeri tehdit alabildiğine ağırlaştırsa da bu ülkeler bir yandan da sistemin kendisinde var olan bir dizi güçlükle uğraşıyorlardı.

Verimsizliğin Ödüllendirmesi

Tüm komünist uluslarda katı ekonomik komuta sistemleri yürürlükteydi.[1] Merkezi planlama, kuşatma sosyalizminin ilk döneminde çelik, buğday ve tank üretmek, bir sanayi tabanı oluşturmak ve Nazi saldırısına karşı koymak için yararlı, hatta gerekliydi. 

Ancak bu anlayış, en nihayetinde teknolojik gelişmeyi ve büyümeyi engelledi, yeterli çeşitliliğe sahip tüketim mallarının ve hizmetlerin halka sunulamamasına neden oldu. Geniş ve karmaşık bir ekonomiyi doğru bir şekilde modelleyecek hiçbir bilgisayarlı sistem geliştirilemedi. Elde, milyonlarca üretim görevi hakkında doğru kararlar almak için gereken muazzam miktardaki ayrıntılı bilgiyi toplayıp işleyebilecek herhangi bir sistem mevcut değildi.

Yukarıdan aşağıya doğru işleyen planlama süreci, sistem genelinde inisiyatif geliştirme imkânını ortadan kaldırdı. Sovyetler’deki sanayi altyapısının, bilgisayar teknolojisinin kullanımı da dâhil olmak üzere, yetmişlerde ve seksenlerde tanık olunan bilimsel-teknolojik devrimin getirdiği yenilikleri uygulamada başarısız olması, durgunluğun açık bir göstergesiydi. Sovyetler, dünyanın en iyi matematikçilerinden, fizikçilerinden ve diğer bilim insanlarından birçoğunu yetiştirmiş olsa da, bu insanların çalışmalarının çok azı gerçek uygulamalarda yer buluyordu. Mihail Gorbaçov’un 1990’daki 28. Komünist Parti Kongresi’nde şikâyetini şu şekilde dile getiriyordu:

“Bilimsel-teknolojik ilerlemeyi ve yeni teknolojileri reddeden, onca maliyete rağmen oluşan verimsizliğe bağlı olan, israf ve savurganlık üreten yönetim sistemine artık tahammül edemeyiz.”

Yetersizliği eleştirmek kafi değil. Stalin de oportünist bürokratlara öfkelenirdi. Dolayısıyla, liderlerin tekrar tekrar yaptığı uyarılara rağmen bu sistemin neden varlığını koruduğunu açıklamak gerekiyor. Yönetim sisteminin başarısızlığına dair açıklama, ancak yenilik için caydırıcı unsurlar yaratan sistemin kendisinde bulunabilir:

1. Yöneticiler, kendilerini hükümsüz ve geçersiz kılacak teknolojik gelişmelere uyum sağlamaya pek meyilli değillerdi. Birçoğu, yeni teknolojiler konusunda yetkin değildi, dolayısıyla yerlerine başkalarının getirilmesi gerekiyordu.

2. Yöneticiler, aldıkları riskin karşılığını görmüyorlardı. Üstleri ve merkezi planlamacılar gibi, yenilikçi teknoloji geliştirilip geliştirilmemesine bakılmaksızın pozisyonlarını koruyorlardı.

3. Teknolojik değişim için gerekli malzemeler kolayca bulunmuyordu. Girdiler plan üzerinden sabitlendiğinden, tüm malzeme ve iş gücü tamamen tahsis edildiğinden, kaynakları yenilikçi üretime yönlendirmek zordu. Ayrıca, deneme-yanılma, kotaları karşılayamama riskini artırıyordu.

4. Başka işletmelere daha iyi makineler üretmeleri konusunda hiçbir teşvik sunulmuyordu, çünkü bu tarz bir üretim, kendi firmalarına hiçbir ödül getirmiyordu. Tam tersine, nicel sonuçlar elde etme baskısı altında, yöneticiler, genellikle kaliteden ödün veriyorlardı.

5. Hem endüstriyel üretim hem de dayanıklı tüketim malları için yedek parça kıtlığı vardı. Üst düzey planlamacılar, yedek parçalar için düşük fiyatlar belirledikleri için, fabrikaların bunları üretmesi nadiren maliyet açısından verimli oluyordu.

6. Üreticiler, hammadde, yakıt ve diğer şeyler için gerçek değer fiyatları ödemedikleri için, işletmeler bunları genellikle verimsiz bir şekilde kullanıyorlardı.

7. Üretim kapasitesi yetersiz kullanılıyordu. Dağıtım sorunları, aşırı miktarda kullanılmayan stok oluşmasına yol açtı. Düzensiz sevkiyatlar nedeniyle, üretime sokulabilecek olandan daha fazla stoklama eğilimi vardı, bu da kıtlıkları daha da artırdı.

8. Üretimdeki iyileştirmeler, yalnızca üretim kotasında artışa yol açıyordu. Aslında, iyi yönetilen fabrikalar, daha büyük iş yükleriyle cezalandırılıyordu. Kötü performans gösterenler ise daha düşük kotalar ve devlet sübvansiyonlarıyla ödüllendiriliyordu.

Yönetimsel sorumsuzluk, tarımda olduğu kadar sanayide de bir sorundu. Bir Vietnamlı çiftçi örgütleyicisinin yorumu, diğer birçok komünist ülkedeki durumu özetleyebilir: “Çiftliklerde kooperatifleşmenin sunduğu acı ders şuydu: yönetim, başarılı olmak veya üretmek için gerekli motivasyona sahip değildi.” Aksine, çiftlik yönetimi, genellikle kalitesiz bir ürün sunmak için motive oluyordu. Örneğin, devlette et alımından sorumlu kişiler, kalite yerine miktara önem verdiğinden, kolektif çiftçiler daha yağlı hayvanlar üreterek kârlarını maksimize ediyorlardı. Tüketiciler, yağlı et yemek istemiyor olabilirlerdi ama bu, onların sorunuydu. Daha az ücret alma pahasına daha kaliteli et üretmek, daha çok çalışacak olan aptal veya işin ahlakına bağlı çiftçilere düşüyordu.

Tüm ülkelerde olduğu gibi, bürokrasi, kendi kendini besleyen bir hayvana dönüşme eğilimindeydi. İdari personel, üretken işçilerden daha hızlı bir oranda arttı. Bazı işletmelerde, idari personel toplam işçi sayısının yarısına denkti. 11.000 üretim işçisi olan bir fabrikanın 5.000 kişilik bir idari personeli olabiliyordu ki bu da verimlilik üzerinde önemli bir yük teşkil ediyordu.

Aşırı bürokratik çalışma biçimi, eleştirel ve kendi kendini düzelten geri bildirimlere izin vermiyordu. Genel olarak, planlamacıları ve yöneticileri kamuoyuna karşı sorumlu tutabilecek türden bir tartışmaya nadiren rastlanıyordu. İhbarcının kaderi, komünist ülkelerde de bizimki gibi aynıydı. İsrafı, beceriksizliği ve yolsuzluğu ortaya çıkaranlar, ödül almaktan çok riskle karşı karşıya kalıyorlardı.

Kimse Mağazaya Göz Kulak Olmuyor

Bugün bile hâlâ Time dergisi (27 Mayıs 1996) bize, komünizm koşullarında yaşayan insanların hayatın her yönünün bütünüyle kontrol altında tutulmasından muzdarip olduğunu söylüyor. İnsanlarla bizzat konuşunca, aşırı baskıcı kontrolden ziyade sorumlu kontrolün yokluğundan şikâyet ettiklerini gördük. Bakım personeli gerekli onarımları yapmayı ihmal ediyordu. Yeni bir konut projesinin sakinleri, kira ödemeyi reddedebiliyordu ve kimse bu kirayı tahsil etme zahmetinde bulunmuyordu. Hasat, depolama ve nakliyattaki gevşek yönetim nedeniyle, tüm ürünlerin yüzde 30’u tarladan mağazaya kadar kayboluyor, binlerce ton et çürümeye terk ediliyordu. İnsanlar, bozuk tuvaletlerden, akan çatılardan, kaba satıcılardan, kalitesiz mallardan, geciken trenlerden, yetersiz hastane hizmetlerinden, yozlaşmış ve duyarsız bürokratlardan şikâyetçiydi.

Yolsuzluk ve kayırmacılık yaygındı. Kasayı düzenli olarak soyan yönetici, özel evlere hizmet etmek için devlet depolarından veya fabrikalardan yiyecek ve mal çalan işçiler, traktörlerden parça söküp karaborsada satan kolektif çiftliklerdeki köylüler, araba satın almak için bekleme listesinin başına insanları yerleştirme karşılığında rüşvet alan müdür ve hükümetin düşük alım fiyatının üç katına kasaba halkına et satan, hayvan stoklayan çiftçiler vardı. Bütün bunlar, totaliter bir terör yönetimi altında titreyen insanların davranışları değildi.

Sistemin kendisi, kaçınmayı ve itaatsizliği ödüllendiriyordu. Dolayısıyla, kolektif çiftliğin performansı ne kadar kötü olursa, sübvansiyon o kadar büyük ve iş kotası talebi o kadar az olurdu. Tesisatçıların ve tamircilerin performansı ne kadar kötü olursa, çağrı ve kota yükü de o kadar az olurdu. Restoran hizmeti ne kadar kötü olursa, müşteri sayısı o kadar az olur, eve götürülecek veya karaborsada satılacak daha çok yemek kalırdı. Restoran personelinin en son istediği şey, devletin belirlediği düşük fiyatlarla yeniden yemek yemeye gelecek memnun müşterilerdi.

Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, iş disiplini pek arzu edilen bir şey değildi. Uzun bir kuyrukta bekleyen insanların hizmet almak için sabırsızlandığı bir sırada telefonda bir arkadaşıyla durmadan sohbet eden görevlilere, birkaç saat sürmesi gereken bir otel duvarını boyamak için üç gün harcayan işçilere, mesai saatinde alışverişe çıkan insanlara rastlanıyordu. Bu tür kötü performansın kendisi, düşük verimliliğe ve kıtlık döngüsüne katkıda bulundu. 1979’da Küba lideri Raul Castro şu suistimal listesini aktarıyordu:

“İş disiplinindeki eksiklik, gerekçesiz işe gelmemeler, normları aşmamak için kasıtlı olarak yavaşlatma eylemleri ki bu normlar zaten zayıf, üstelik kötü uygulanıyor. Bu sorunlar değişmeyecek. [...] Kırsal kesimde insanların 12 saat hatta ondan daha fazla bir süre çalıştıkları kapitalizmin aksine bugün bilhassa tarımda, şeker kamışı kesicileri ve belki birkaç başka iş türü hariç, insanların en fazla dört veya altı saat çalıştığına tanık oluyoruz. Birçok durumda, ekip şeflerinin ve ustabaşlarının işçilerle yarım günde normu tamamlayıp sonra da yakındaki küçük bir özel çiftçi için, ek gelir elde etmek amacıyla çalışmaya gittiklerini, veya yavaş çalışıp gerekli işleri yaparak, yedi-sekiz saatte resmi mesaiyi tamamladıklarını, günde iki veya üç işi halledip bunları diğer günlere kaydettirdiklerini biliyoruz. [...]

Tarımda istifade edilen tüm bu ‘püf noktaları’, endüstride, ulaşım hizmetlerinde, tamir atölyelerinde ve yaygın arkadaş ilişkilerinin, “sen bana bir iyilik yap, ben de sana bir iyilik yapayım” durumlarının ve yan işlerin yaygın olduğu birçok başka yerde de karşımıza çıkıyor.

[Cuba Update, Mart 1980]

İşten çıkarılan bir bireyin anayasal olarak başka bir iş bulma garantisi vardı, ayrıca, nadiren iş bulmakta güçlük çekiyordu. İşgücü piyasası, işgücünü satana ait bir piyasaydı. İşçiler işlerini kaybetmekten korkmuyorlardı, ancak yöneticiler en iyi çalışanlarını kaybetmekten korkuyorlardı ve bazen ayrılmalarını önlemek için onlara fazla ödeme yapıyorlardı. Ancak çoğu zaman ne parasal ödüller ne de istihdamın kendisi performansa bağlıydı. Özverili çalışan, genellikle sorumsuz çalışandan daha fazla kazanmıyordu. Tembeller ve hırsızlar, ciddi bir şekilde çalışmak isteyenlerin moralini bozuyor, onları olumsuz yönde etkiliyorlardı.

Tam istihdam, iş gücünün nispeten az işi olan insanlarla şişirilmesiyle sağlandı. Bu durum, işgücü kıtlığına, düşük verimliliğe, iş disiplini eksikliğine ve üretimi en üst düzeye çıkarabilecek işgücünden tasarruf sağlayan teknolojilerin uygulanamamasına yol açtı.

Komünistler, kapitalizm ve beraberindeki ekonomik suiistimaller ortadan kaldırıldıktan, toplumsal üretim ortaklaşa yapıldıktan, insanlara makul bir güvenlik ve refah sağlandıktan sonra, insanların kendi paylarına düşen işi memnuniyetle yapacakları varsayımıyla hareket ettiler. Varsayımlar, gerçeklikte çoğu vakit karşılık bulmuyordu.

Komünist ekonomiler, fiyatların nadiren gerçek maliyet veya değerle ilişkili olduğu bir tür Harikalar Diyarı özelliğine sahiplerdi. Eğitim, sağlık hizmetleri yanında çoğu eğlence, spor ve kültürel etkinlik gibi birçok pahalı hizmet, neredeyse tamamen ücretsiz olarak sağlanıyordu. Konut, ulaşım, kamu hizmetleri ve temel gıdalar büyük ölçüde sübvanse ediliyordu. Birçok insanın parası vardı ama elde bununla satın alacak çok az şey mevcuttu. Yüksek fiyata satılan kaliteli mallara ve lüks eşyalara ulaşmak zordu. Bütün bunlar da iş performansını etkiliyordu. Satın alınacak çok fazla şey yoksa insan, neden daha fazla kazanacağım diye çok çalışsın?

İşçileri sevimsiz veya düşük prestijli işlere çekmek veya üretimi teşvik etmek amacıyla tasarlanan ücret artışları, satın alma gücü ile mal arzı arasındaki eşitsizliği daha da artırdı. Fiyatlar, önce eşitlikçi ilkelere bağlılık nedeniyle, ancak aynı zamanda Polonya, Doğu Almanya ve SSCB’de fiyatları yeniden düzenleme girişimleri işçi protestolarına yol açtığı için dışarıdan müdahaleyle düşük tutuldu. Bu nedenle, Sovyetler Birliği ve Polonya’da devlet, hayvan yeminden daha ucuz olmasına rağmen, somun başına sadece birkaç kuruşa satılan ekmeğin fiyatını artırmayı reddetti. Bunun bir sonucu olarak: Her iki ülkedeki çiftçiler de domuzlarını beslemek için ekmek satın aldılar. Sıkı fiyat kontrolleriyle gizli enflasyon, büyük bir karaborsa ve uzun alışveriş kuyrukları oluştu.

Vatandaşlardan kurallara uymaları ve sistemden faydalanmamaları bekleniyordu, hatta sistem, istemeden ihlallere yol açsa bile. Aslında hiçbir ödül olmadığı ve bazı dezavantajları olduğu halde, bencil bir davranış biçimini terk etmeleri bekleniyordu. “Acımasız totaliter rejim”, aslında birçok kişinin alabildiği her şeyi aldığı dev bir yemlikti.

Tüketici kıtlığı konusunda güçlü bir kızgınlık mevcuttu: bitmek bilmeyen alışveriş kuyrukları, yeni bir otomobil için on yıl bekleme süresi, bekar insanların evde yaşamak zorunda kalmasına veya kendi dairelerine sahip olabilmek için evlenmelerine yol açan konut sıkıntısı ve o daire için beş yıl bekleme süresi. Kalabalık ve ebeveynlere olan mali bağımlılık, genellikle erken boşanmalara yol açıyordu. Bu ve benzeri sorunlar, insanların sosyalizme olan bağlılığını olumsuz etkiledi.

Her Şeyi İstemek

Bir vakitler Doğu Almanyalı bir arkadaşımdan, kötü hizmetlere ve kalitesiz ürünlere dair şikâyetlerini dinlemiştim. Sistemin işe yaramadığını söylüyordu. “Peki ama dünyanın birçok yerinde eksik olan sayısız sosyal yardıma ne demeli? Bunlar değerli değil mi?” diye sordumda esasen çok şey anlatan bir cevap veriyordu: “Ah işte kimse bunlardan bahsetmiyor.” İnsanlar, hayalini kurdukları tüketim mallarına duydukları özlemle, sahip oldukları insani hizmetleri ve hakları doğal olarak kıyaslıyorlardı.

İnsanların hoşnutsuz olma ihtimallerini hafife almamak gerek. İnsanlar, sadece ücretle yaşayamazlar. İhtiyaçlarımız karşılandıktan sonra, isteklerimiz artma eğilimindedir ve zamanla ihtiyaçlarımız haline gelir. Yaşam standartlarındaki bir yükseliş, genellikle beklentilerde daha da büyük bir artışa yol açar. İnsanlara daha iyi davranıldıkça, iyi şeylerden daha fazlasını isterler ve zaten sahip oldukları için minnettar olmayabilirler. Nispeten iyi yaşam standartlarına ulaşmış önde gelen profesyoneller, daha iyi giyinmek, yurt dışına seyahat etmek ve kapitalist dünyada varlıklı insanların sahip olduğu daha bol yaşam tarzlarının tadını çıkarmak istiyorlardı.

Batıya göç edenlerin çoğunu motive eden şey, siyasi özgürlük arayışından ziyade, daha büyük bir refah arzusuydu. Maddi istekler, demokrasi eksikliğinden çok daha sık dile getiriliyordu. 1989’da Vietnam'dan kaçan göçmenler, zulüm gören siyasi muhalifler değillerdi. Genellikle nispeten varlıklı zanaatkârlar, küçük girişimciler, iyi eğitimli mühendisler, mimarlar ve daha büyük fırsatlar arayan aydınlardı. Birinin ifadesiyle: “Vietnam’daki hayatımın çok kötü olduğunu düşünmüyorum. Aslında, oldukça iyi durumdayım. Ama her zaman daha iyisini istemek, insanın fıtratında var.” Başka biri şöyle diyordu: “İki dükkânımız vardı ve gelirimiz iyiydi ama daha iyi bir hayat istedik.” Bir diğeri, şu türden bir değerlendirmede bulunuyordu: “Onlar da bizimle aynı nedenlerle ayrıldılar. Bizim gibi daha zengin olmak istediler.”[2] Bugün, Vietnam’ın büyük bir bölümünde “zenginleşme” çılgınlığı yayılıyor, çünkü ülke, piyasa ekonomisine doğru ilerliyor (New York Times, 5 Nisan 1996).

Aynı şekilde, Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde seyahate, yeni ev aletlerine ve daha büyük dairelere talep arttı (Washington Post, 28 Ağustos 1989). New York Times (13 Mart 1990), Doğu Almanya konusunda şunu söylüyordu: “16 milyonluk bir ülke, tek bir konuya takılıp kalmış gibi görünüyorlar: Ne kadar çabuk Batı Almanya kadar müreffeh olabilirler?” Çin’de yapılan bir ankete göre, halkın yüzde 68’i hedef olarak “iyi yaşamak ve zengin olmak” seçeneğini seçmişti (PBS-TV haberi, Haziran 1996).

1989’da, Washington’daki Doğu Almanya büyükelçisine ülkesinin neden bu kadar kalitesiz iki silindirli arabalar ürettiğini sordum. Amacın iyi bir toplu taşıma sistemi geliştirmek ve pahalı özel araçların kullanımını caydırmak olduğunu söyledi. Ancak rasyonel, verimli, ekonomik ve ekolojik açıdan sağlıklı bir toplu taşıma sistemi ile anında bir yerden bir yere gitme imkânı, özel statü, gizlilik ve kişisel güç sağlayan bir otomobil arasında seçim yapmaları istendiğinde, Doğu Almanlar, dünyadaki çoğu insan gibi, ikincisini tercih ettiler. Büyükelçi, üzülerek şu cümleyi ekledi: “İyi bir toplum inşa etmenin iyi insanlar yaratacağını düşündük. Bu, her zaman doğru değil.” İyi bir toplum olup olmadığına bakılmaksızın, en azından kamusal ideoloji ile özel arzu arasındaki tutarsızlığı geç de olsa fark etmişti.

Bugün Küba’da birçok genç, Komünist Parti’ye katılmanın bir değeri olmadığını, Fidel Castro’nun devrinin geçtiğini, kenara çekilmesi gerektiğini düşünüyor. Eğitim ve sağlık hizmetlerindeki devrimci başarıları doğal karşılıyorlar, bunlar karşısında hiç heyecanlanmıyorlar. Genel olarak, sosyalizmden çok kendi kişisel gelecekleriyle ilgileniyorlar. Bir zamanlar aşırı talep gören Marksizm ve Küba Devrimi derslerine artık az sayıda öğrenci katılırken, öğrenciler, küresel piyasalar ve mülkiyet hukuku derslerine akın ediyorlar (Newsday, 12 Nisan 1996).

ABD ablukası ve Sovyet yardımının kesilmesiyle, Küba’da bolluk vaadi gözden kayboldu ve Kuzey’in bereketli ortamı daha da cazip görünmeye başladı. Birçok Kübalı genç, ABD’deki yaşamı idealize ediyor, en yeni tarzlarına ve müziğine hasret duyuyor. Doğu Avrupalılar gibi, kapitalizmin hiçbir özel maliyet olmadan kimi nimetler sunacağına inanıyorlar. ABD’deki gençlerin ciddi engellerle karşı karşıya olduğu söylendiğinde, tecrübesizlikten kaynaklanan bir kesinlikle, şu cevabı veriyorlar: “Amerika’da birçok insanın fakir, birçok insanın da zengin olduğunu biz de biliyoruz. Ancak çok çalışırsanız başarılı olabilirsiniz. Burası fırsatlar ülkesi” (Monthly Review, Nisan 1996).

İkinci veya üçüncü nesilde, sosyalizm koşullarında sürdürdükleri yaşamı devrim öncesi günlerin büyük zorlukları ve adaletsizlikleriyle olumlu yönde kıyaslayan insan sayısı nispeten az. Devrim öncesi hayatı hatırlamayan bir Kübalı gencin dediği gibi: “Biz, sloganlardan bıktık. Devrim, bizim ebeveynlerimiz için uygundu ama artık tarih oldu” (San Francisco Chronicle, 25 Ağustos 1995).

Hızla yükselen ve bazen gerçekçi olmayan beklentilerin olduğu bir toplumda, başarılı olamayanlar, eğitimleriyle orantılı bir iş bulamayanlar veya angarya işlerle boğuşanlar, özellikle değişim istemeye meyilliydiler. En iyi toplumlarda bile, birçok emeğin araçsal bir değeri vardır, ancak içsel bir tatmin duygusu yoktur. Sıkıcı bir iş ne kadar çabuk tamamlanırsa, yapılacak başka bir iş o kadar çabuk ortaya çıkar, o halde neden kendinizi yorasınız ki? Eğer “devrimi inşa etmek” ve “üretim savaşını kazanmak”, öngörülebilir geleceğin geri kalanında gerekli ama rutin görevleri yerine getirmek anlamına geliyorsa, devrim, anlaşılır bir şekilde cazibesini kaybeder. Kendilerini ilginç ve yaratıcı insanlar olarak gören herkes, genelde yeterince ilginç ve yaratıcı bir işe kavuşamaz.

Zamanla, devrim karizmanın rutinleşmesinden muzdarip olur. Sıradan insanlar, soyut ama güzel idealler için yoğun bir adanmışlık düzeyini günlük yaşamda sürdüremezler. Eğer şimdi elde edilemiyorsa, neden daha iyi bir yaşam için mücadele edelim? Madem şimdi yaşamın keyfine varabiliyoruz, o vakit devrimci fedakârlığı unutun gitsin.

Açığa Çıkan Gericilik

Yıllarca komünist propagandanın şeytana has bir zekâyla kitleleri maniple ettiğine dair çok şey işittim. Daha sonra, komünist ülkelerdeki haber medyasının genellikle sönük ve ağır olduğunu keşfettiğimde epey şaşırdım. Batılı kapitalist ülkeler, milyarlarca doları pazarlamaya ve imaj manipülasyonuna harcayan bir reklâm kültürüne teslim olmuş halde. Komünist ülkelerde böyle bir şey yoktu. Medya yayınları, genellikle sıkıcı protokol ziyaretleri ve resmi açıklamaların yanı sıra ekonomi ve toplum hakkında ışıltılı raporlardan oluşuyordu. Öyle ışıltılıydı ki insanlar, kendi ülkelerinde neler olup bittiğini bilmemekten şikâyet ediyorlardı. Kendi ülkeleri hariç her ülkede iktidar imkânlarının suiistimal edildiği olaylara, endüstride yaşanan kazalara, işçi eylemlerine ve depremlere dair haberler okuyabiliyorlardı. Basın içteki suiistimalleri açığa çıkardığında bile, bunlar genellikle düzeltilmiyordu.

Medya haberleri, bazen günlük deneyimle o kadar çelişiyordu ki, resmi basın, kapitalist dünyadaki yoksulluk ve baskı hakkında haber yaptığında, doğruyu söylese bile, bu haberlere inanılmıyordu. Aslında, komünist ülkelerdeki birçok aydın, kapitalist dünyaya hayranlık duyuyor, onun karanlık yönlerine bakmıyordu. Sosyalist sisteme şiddetle karşı çıkan bu kişiler, Batı gericiliğinin tam anlamıyla hayranı olacak kadar antikomünistti. Bir pozisyon ne kadar aşırı “gerici tarz”a sahipse aydınlara o kadar cazip geliyordu.

Aydınlar, neredeyse dini bir coşkuyla, kapitalist Batı’nın, bilhassa ABD’nin aşırı bolluk ve neredeyse sınırsız fırsatların olduğu bir serbest piyasa cenneti olduğunu savunuyorlardı. Bunun aksini de asla kabul etmiyorlardı. Mütevazı ama rahat dairelerinde oturan, iyi beslenmiş, üniversite eğitimli Moskovalı aydınlar, ABD’li ziyaretçilere tam bir kesinlikle, “Aranızdaki en yoksullar bizden daha iyi yaşıyor” diyorlardı.

Wall Street Journal’ın muhafazakâr yayın yönetmeni yardımcısı David Brooks, Moskova aydını konusunda şunları söylüyor:

“Moskova aydını, küçümsemenin ustasıdır ve aptallar tarafından yönetilen bir dünyada yaşadığını düşünür. Doğru cevapları bulduğundan gayet emindir. Anında vereceği cevap açıktır: demokrasi ve kapitalizm. Kendi kendine koyduğu görev, yoluna çıkan aptalları ezmektir. [...] Bizim aydınlarımızın aşırı gösterişli tavırlarından hiçbirine sahip değil, aksine açık sözlülüğü, kabalığı ve kibri değerli buluyor. [...] Bu demokrat aydınlar, Ronald Reagan’ı, Marlboro’yu ve Amerikan İç Savaşı’ndaki Güney’i seviyorlar.”

[National Review, 2 Mart 1992]

Bu noktada ABD basınının gözdesi olan Andrey Saharov’u ele alalım. Sovyet halkının elde ettiği ilerlemeleri küçümserken, düzenli olarak şirket kapitalizmini övüyordu. Vietnam Savaşı’na karşı çıktığı için ABD barış hareketini eleştirdi, Sovyetler’i askeri yayılmacı ve silahlanma yarışının tek sorumlusu olmakla suçladı. Saharov, ABD’nin yurtdışındaki her silahlı müdahalesini demokrasinin savunması olarak destekledi ve nötron bombası gibi yeni ABD silah sistemlerini “esas olarak savunma amaçlı” olarak nitelendirdi. ABD liderlerinin ve medyasının “insan hakları savunucusu” ilan ettiği Saharov, Pinochet’nin Şili’si ve Suharto’nun Endonezya’sı da dahil olmak üzere, ABD’nin sadık uydu devletlerinin faşist rejimleri tarafından işlenen insan hakları ihlalleri hakkında asla kötü bir söz söylemedi ve bunu yapanlara karşı alaycı yorumlar yöneltti. Batı’da anti-komünist ortodoksluğa karşı çıkan ve ABD’nin yurtdışı müdahaleciliğine karşı çıkanlara düzenli olarak saldırdı. Diğer birçok Doğu Avrupalı aydın gibi, Saharov’un muhalif görüşlere yönelik savunusu, kendi görüşlerinin soluna sapan görüşleri kapsamıyordu.[3]

Batı emperyalizmine duyulan hoşgörü, Sovyet hükümetinin en üst kademelerine kadar uzanıyordu. Bu durum, Sovyet Dışişleri Bakanlığı’nda yüksek rütbeli bir yetkili olan Andrey Kozirev’in 1989’da yaptığı şu açıklamada da yankı buluyor: Üçüncü Dünya ülkeleri “kapitalizmden çok, kapitalizmin yokluğundan muzdarip.” İster kasıtlı ister aptalca olsun, sermayeyi (ki bu ülkelerde sermaye yok) kapitalizmle (ki bu ülkelerde kapitalizm, onları mağdur etmek için fazlasıyla yeterli) karıştırmıştır. Ayrıca, “Amerika’daki ana burjuva örgütlerinin hiçbirisinin militarizmle bağlantılı olmadığını” iddia etmiştir. Onları Üçüncü Dünya ülkelerini yağmalayan emperyalistler olarak düşünmek, terk edilmesi gereken “kalıplaşmış bir fikirdir” (New York Times, 7 Ocak 1989).

Mevcut kapitalizmle esas olarak ilgilenen bir analiz sistemi olarak Marksizm, sosyalist toplumların gelişimi hakkında nispeten az şey söylemektedir. Komünist ülkelerde Marksizm, bir ilmihal gibi dağıtılmıştır. Kapitalizme yönelik eleştirisi, kapitalist olmayan bir toplumda yaşayanlar için hiçbir canlılık veya anlam taşımamıştır. Bunun yerine, çoğu aydın, Batı kaynaklı burjuva ideolojisinin yasak meyvesi karşısında heyecana kapılıyor, yürekleri pır pır ediyordu. Dertleri, Batı’ya bakarken, arzu edilen bir hedef olan ideolojik yelpazeyi genişletmek değil, egemen görüşü sağcı anti-komünist bir kitabilikle değiştirmekti. İdeolojinin sonunu değil, bir ideolojinin diğeriyle değiştirilmesini savunuyorlardı. Tereddüt etmeden, serbest piyasa cennetinin ihtişamını öven koroya katıldılar.

Batılı kaynaklarca yoğun bir şekilde desteklenen sağcı aydınlar, Moscow News ve Argumentyi Fakti gibi yayınlar üreterek şiddetli bir şekilde kapitalizm ve emperyalizm yanlısı mesajı yaydılar. Bu yayınlardan biri olan Literaturnaya Gazeta (Mart 1990), Reagan ve Bush’u “devlet adamları” ve “barışın mimarları” olarak övüyordu. SSCB’de, hatta artık bir anti-komünist tarafından yönetilen bir Kültür Bakanlığı’na duyulan ihtiyacı sorguluyordu: “ABD’de bu tarz bakanlık yok ama gene de Amerikan kültüründe yanlış bir şey yokmuş gibi görünüyor.” Kim demiş Ruslarda mizah anlayışı yok?

Doğu Avrupa’da komünist iktidarın gerilemesiyle birlikte, en berbat siyasi pislikler yüzeye çıkmaya başladı: Nazi sempatizanları ve her türlü nefret örgütü açığa çıktı. Ancak bağnaz görüşleri bir tek onlar yaymadı. 1990 yılında, Polonya Dayanışma lideri Lech Walesa, “bir grup Yahudi’nin rızkı ele geçirdiğini ve bizi yok etmeye kararlı olduğunu” söyledi. Daha sonra bu yorumun tüm Yahudiler değil, sadece “kendilerini düşünen ve başkalarını umursamayanlar” için geçerli olduğunu savundu (Nation, 10 Eylül 1990). Ertesi yıl, Polonya’da komünizm döneminin kapanması yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Walesa gibi adaylar, Yahudi karşıtı söz ve imalarla yarışta öne geçmeye çalıştılar. 1996 yılında, ulusal bir törende, Dayanışma lideri Zigmunt Vrzodak, önceki komünist rejime karşı sert eleştirilerde bulunurken, Yahudi karşıtı hakaretlere başvurdu (New York Times, 9 Temmuz 1996).

Kapitalizmi Romantize Etmek

1990 yılında, Washington’da Macaristan büyükelçisi, ülkesinin sosyalist sistemini işe yaramadığı gerekçesiyle terk ettiğini duyurmak için bir basın toplantısı düzenledi. Neden işe yaramadığını sorduğumda, “Bilmiyorum” dedi. Alın size, ülkesinin sosyoekonomik sürecinin eksikliklerini anlamadığını itiraf eden biri, üstelik bu sürecin sorumlularından biri olmasına rağmen. Sadece birbirleriyle konuşan liderler kısa süre sonra gerçeklikten koparlar.

Bu komünist devletlerin siyasetçileri, karşılaştıkları sorunlara şaşırtıcı derecede Marksist olmayan bir anlayış sergilediler. Bolca kınama ve uyarı vardı, ancak işlerin neden ve nasıl böyle bir çıkmaza girdiğine dair sistemik bir analize çok az rastlanıyordu. Bunun yerine, Batı’nın kapitalist bilgi birikimi olarak kabul edilen şeye büyük bir hayranlık besleniyor, kapitalizmin daha çirkin tarafı ve bunun dünyayı nasıl etkilediği konusuyla pek ilgilenilmiyordu.

SSCB’de, glasnost (yenilenme ve reform sürecini başlatmak için eleştirel tartışmanın kullanılması), Sovyet medyasını Batı nüfuzuna açtı ve düzeltmeyi amaçladığı hoşnutsuzluğu artırdı. Polonya ve Macaristan’daki liderler, en nihayetinde Sovyetler Birliği ve Avrupa’daki diğer komünist ülkeler, seksenlerin sonlarında ekonomilerini Batı yatırımlarına açmaya karar verdiler. Devlet mülkiyetinin kooperatifler, yabancı yatırımcılar ve yerli özel girişimcilerle eşit şartlarda var olacağı öngörülüyordu (Washington Post, 17 Nisan 1989). Aslında, tüm devlet ekonomisi riske atıldı ve sonunda tüm zeminini yitirdi. Komünist liderlerin kapitalist sisteme dair idrakleri kendi sistemlerine dair idraklerinden nispeten daha zayıftı.

Sosyalizm koşullarında çoğu insan, kapitalizmin pratikteki işleyişini pek anlamıyordu. Polonya’da görüşülen işçiler, serbest piyasaya geçişte fabrikalarının kapatılması durumunda “devletin kendilerine başka bir iş bulacağına” inanıyorlardı (New Yorker, 13 Kasım 1989). “Şişin de kebabın da yanmayacağını” düşünüyorlardı.

Sovyetler Birliği’nde, özelleştirmeyi savunan birçok kişi, hükümetin kendilerine toplu yardımlar ve sübvansiyonlar sağlamaya devam etmesini de bekliyordu. Olan bitene şüpheyle yaklaşan bir çiftçi gerçeği görmüştü: “Bazı insanlar, kendine kapitalist olmak istiyor, ancak bir yandan da sosyalizmden hizmetini sürdürmesini bekliyorlar” (Guardian, 23 Ekim 1991).

Gerçekler bazen acı verici oluyordu. 1990 yılında, glasnost döneminde, Sovyet hükümeti, gazete kağıdının fiyatının gerçek maliyetiyle orantılı hale getirilmesi için yüzde 300 artırılacağını açıkladığında, yeni kapitalizm yanlısı yayınlar şiddetle şikâyet etmişlerdi. Devlet sosyalizminin artık devlet sosyalizmine yönelik eleştirilerini finanse etmeyecek olmasına öfkelenmişlerdi. Herkes için coşkuyla savundukları aynı serbest piyasa gerçeklerine maruz kalıyorlardı ve bundan pek hoşlanmıyorlardı.

Kapitalizmi herkes romantize etmiyordu. Yetmişler ve seksenlerde ABD’ye göç eden Sovyet ve Doğu Avrupalı göçmenlerin çoğu, bu ülkenin yetersiz sosyal hizmetlerinden, suçtan, sert çalışma koşullarından, topluluk ruhunun eksikliğinden, pespaye seçim kampanyalarından, düşük eğitim standartlarından ve Amerikalıların tarih hakkındaki şaşırtıcı cehaletinden şikâyet ediyordu.

Gün içinde alışverişe gitmek için işlerinden ayrılamayacaklarını, işverenlerinin işte hastalandıklarında şirketin kendilerine sağlık hizmeti sunmadığını, doktor ayarlamadığını, geç kaldıklarında ağır azarlara maruz kaldıklarını, gece geç saatlerde sokaklarda ve parklarda korkmadan yürüyemediklerini, aileleri için tıbbi hizmetleri veya çocuklarının üniversite eğitimini karşılayamadıklarını, işlerinin güvence altında olmadığını ve her an işsiz kalabileceklerini gördüler. Göç etmeyenler içinde kapitalizm konusunda herhangi bir yanılsaması bulunmayanlar da mevcuttu. Aslında, çok sayıda işçi, köylü ve yaşlı, önlerindeki değişikliklerden korkuyordu ve serbest piyasa mitolojisine tamamen inanmıyordu. Çekoslovakya’da 1989 yılında yapılan bir anket, yüzde 47’sinin ekonomilerinin devlet kontrolünde kalmasını istediğini, yüzde 43’ünün karma bir ekonomi istediğini, sadece yüzde 3’ünün kapitalizmi tercih ettiğini ortaya koydu (New York Times, 1 Aralık 1989). Mayıs 1991’de, ABD’de bir anket firmasının Ruslar arasında yaptığı bir anket, katılımcıların yüzde 54’ünün sosyalizmin bir biçimini tercih ettiğini, sadece yüzde 20’sinin ABD veya Almanya’daki gibi serbest piyasa ekonomisini istediğini ortaya koydu. Yüzde 27’si ise “İsveç'te bulunan, farklı bir biçime kavuşturulmuş kapitalizmi” tercih ediyordu (Monthly Review, Aralık 1994).

Gene de, özellikle her şeyi bilen iki kesim olarak aydınlar ve gençler içinden birçok insan, toplumsal maliyetlerine dair en ufak bir fikre sahip olmadan, serbest piyasa cennetini tercih etti. Şişirilmiş hayal gücünün karşısında gerçeklik biçaredir. Batı’nın bolluk ve bereket tablosunun göz kamaştırıcı görüntüsü karşısında, komünist toplumun rutinleşmiş, kıtlıklarla dolu ve çoğu zaman sinir bozucu deneyimlerinin hiçbir şansı yoktu.

Görünüşe göre komünizm, kendisinin altını oyan diyalektik bir dinamik açığa çıkartmış. Yarı feodal, harap olmuş, az gelişmiş ülkeleri alıp başarılı bir şekilde sanayileştirdi ve çoğu için daha iyi bir yaşam sağladı. Ancak bu modernleşme ve kalkınma süreci, yerine getirilemeyecek beklentiler de yarattı. Birçoğu, kapitalist tüketimcilikle örtülmüş sosyalizmin tüm güvencelerini korumayı bekliyordu. Sonraki bölümlerde göreceğimiz gibi, acı verici sürprizlerle karşılaştılar.

Kuşatma sosyalizminin tüketim sosyalizmine geçiş yapamamasının nedenlerinden biri, kuşatma halinin hiçbir zaman kaldırılmamış olmasıdır. Önceki bölümde belirtildiği gibi, komünist sistemlerde varolan içsel kusurlar, Batılı güçlerin amansız saldırıları ve tehditleriyle daha da derinleşti. Güçlü ve düşman bir kapitalist dünyaya doğan komünist uluslar, üretim kapasitelerini tüketen ve gelişimlerini geciktiren savaşlar, işgaller ve silahlanma yarışından geçtiler. Sovyet liderlerinin, eldeki sınırlı sanayiye rağmen, ABD ile askeri dengeyi tesis etme kararı, tüm Sovyet ekonomisinin sırtına ciddi bir yük bindirdi.

SSCB’nin hayatta kalmasını sağlayan kuşatma sosyalizmi, onun gelişmesini de zorlaştırdı. Perestroyka (performansı iyileştirmek için sosyo-ekonomik uygulamaların yeniden yapılandırılması), üretimi açmayı ve canlandırmayı amaçlıyordu. Bunun yerine, tüm devlet sosyalist yapısının çözülmesine yol açtı. Böylece, komünist tekelci medyanın yerini alması beklenen çoğulcu medya, sonunda kapitalizm yanlısı ideolojik bir tekele dönüştü. Aynı akıbetle diğer sosyalist kurumlar da yüzleşti. Amaç, kapitalizmin gücünü sosyalizmi desteklemek için kullanmaktı, gerçekte ise sosyalizm, acımasız bir kapitalizmi parasal açıdan besleyip inşa etmek için kullanıldı.

Tarih boyunca küresel kapitalizmin güçlü finansal, ekonomik ve askeri güçleri tarafından yoğun baskı altında kalan devlet sosyalizmi, sürekli olarak kırılgan bir varlığa sahip oldu, ancak baraj kapakları Batı’nın suyuna açılınca bu varlık ortadan kalktı.

Michael Parenti

[Kaynak: Blackshirts & Reds: Rational Fascism & the Overthrow of Communism, City Lights Books, 1997, s. 59-75.]

Dipnotlar:
[1] Burada her ne kadar geçmiş zaman kipi kullanılsa da aşağıda yapılan tartışma halen daha mevcut olan az sayıdaki komünist ülke için de geçerlidir.

[2] Tüm alıntılar: Washington Post, 12 Nisan 1989.

[1] Bkz.: Andrei Sakharov, My Country and the World (New York: Vintage Books, 1975), özellikle 3, 4 ve 5. bölümler. 1987’de Washington’da ünlü gazeteci I. F. Stone sayesinde unutulmaz bir an yaşadım. Izzy (ona böyle hitap edilirdi) Politika Çalışmaları Enstitüsü’nde Saharov’u demokrasinin cesur bir savunucusu olarak öven bir konuşma yapmıştı. Esasen bu, Saharov’un ABD medyasındaki imajına oldukça bağlı kalan bir tasvirdi. Etkinlikten sonra Stone ile sokakta karşılaştığımda, Saharov’un konuşma hakkını desteklediğimi ve konuşmasının gerici, CIA’nın etkisi altındaki içeriğine hayranlık duymak zorunda olmadığımızı söyledim. Sözümü yarıda kesti ve bağırdı: “Sovyetler Birliği’nin kıçını silen insanlardan bıktım usandım!” Sonra da öfkeyle uzaklaştı. Izzy Stone, normalde kibar bir adamdı, ancak ABD solundaki birçok kişi gibi, Sovyet karşıtlığı, onu hem rasyonel söylemi hem de nezaketi bir kenara bırakmaya itebiliyordu. Sonraki görüşmelerde benimle son derece dostane bir şekilde konuştu, ancak o öfke patlaması için bir kez bile özür dilemeyi aklından geçirmedi.

0 Yorum: