Belirli
komünist ülkeler, büyük sistemsel kusurlardan muzdaripti. Bu iç sorunları
Batılı kapitalist güçlerin dayattığı yıkım ve askeri tehdit alabildiğine ağırlaştırsa
da bu ülkeler bir yandan da sistemin kendisinde var olan bir dizi güçlükle uğraşıyorlardı.
Verimsizliğin
Ödüllendirmesi
Tüm komünist uluslarda katı ekonomik komuta sistemleri yürürlükteydi.[1] Merkezi planlama, kuşatma sosyalizminin ilk döneminde çelik, buğday ve tank üretmek, bir sanayi tabanı oluşturmak ve Nazi saldırısına karşı koymak için yararlı, hatta gerekliydi.
Ancak bu anlayış, en nihayetinde teknolojik gelişmeyi ve
büyümeyi engelledi, yeterli çeşitliliğe sahip tüketim mallarının ve hizmetlerin
halka sunulamamasına neden oldu. Geniş ve karmaşık bir ekonomiyi doğru bir
şekilde modelleyecek hiçbir bilgisayarlı sistem geliştirilemedi. Elde, milyonlarca
üretim görevi hakkında doğru kararlar almak için gereken muazzam miktardaki
ayrıntılı bilgiyi toplayıp işleyebilecek herhangi bir sistem mevcut değildi.
Yukarıdan
aşağıya doğru işleyen planlama süreci, sistem genelinde inisiyatif geliştirme
imkânını ortadan kaldırdı. Sovyetler’deki sanayi altyapısının, bilgisayar
teknolojisinin kullanımı da dâhil olmak üzere, yetmişlerde ve seksenlerde tanık
olunan bilimsel-teknolojik devrimin getirdiği yenilikleri uygulamada başarısız
olması, durgunluğun açık bir göstergesiydi. Sovyetler, dünyanın en iyi
matematikçilerinden, fizikçilerinden ve diğer bilim insanlarından birçoğunu
yetiştirmiş olsa da, bu insanların çalışmalarının çok azı gerçek uygulamalarda
yer buluyordu. Mihail Gorbaçov’un 1990’daki 28. Komünist Parti Kongresi’nde şikâyetini
şu şekilde dile getiriyordu:
“Bilimsel-teknolojik
ilerlemeyi ve yeni teknolojileri reddeden, onca maliyete rağmen oluşan
verimsizliğe bağlı olan, israf ve savurganlık üreten yönetim sistemine artık
tahammül edemeyiz.”
Yetersizliği
eleştirmek kafi değil. Stalin de oportünist bürokratlara öfkelenirdi. Dolayısıyla,
liderlerin tekrar tekrar yaptığı uyarılara rağmen bu sistemin neden varlığını
koruduğunu açıklamak gerekiyor. Yönetim sisteminin başarısızlığına dair
açıklama, ancak yenilik için caydırıcı unsurlar yaratan sistemin kendisinde
bulunabilir:
1.
Yöneticiler, kendilerini hükümsüz ve geçersiz kılacak teknolojik gelişmelere
uyum sağlamaya pek meyilli değillerdi. Birçoğu, yeni teknolojiler konusunda
yetkin değildi, dolayısıyla yerlerine başkalarının getirilmesi gerekiyordu.
2.
Yöneticiler, aldıkları riskin karşılığını görmüyorlardı. Üstleri ve merkezi
planlamacılar gibi, yenilikçi teknoloji geliştirilip geliştirilmemesine
bakılmaksızın pozisyonlarını koruyorlardı.
3.
Teknolojik değişim için gerekli malzemeler kolayca bulunmuyordu. Girdiler plan
üzerinden sabitlendiğinden, tüm malzeme ve iş gücü tamamen tahsis edildiğinden,
kaynakları yenilikçi üretime yönlendirmek zordu. Ayrıca, deneme-yanılma,
kotaları karşılayamama riskini artırıyordu.
4.
Başka işletmelere daha iyi makineler üretmeleri konusunda hiçbir teşvik sunulmuyordu,
çünkü bu tarz bir üretim, kendi firmalarına hiçbir ödül getirmiyordu. Tam
tersine, nicel sonuçlar elde etme baskısı altında, yöneticiler, genellikle
kaliteden ödün veriyorlardı.
5.
Hem endüstriyel üretim hem de dayanıklı tüketim malları için yedek parça
kıtlığı vardı. Üst düzey planlamacılar, yedek parçalar için düşük fiyatlar
belirledikleri için, fabrikaların bunları üretmesi nadiren maliyet açısından
verimli oluyordu.
6.
Üreticiler, hammadde, yakıt ve diğer şeyler için gerçek değer fiyatları
ödemedikleri için, işletmeler bunları genellikle verimsiz bir şekilde
kullanıyorlardı.
7.
Üretim kapasitesi yetersiz kullanılıyordu. Dağıtım sorunları, aşırı miktarda
kullanılmayan stok oluşmasına yol açtı. Düzensiz sevkiyatlar nedeniyle, üretime
sokulabilecek olandan daha fazla stoklama eğilimi vardı, bu da kıtlıkları daha
da artırdı.
8.
Üretimdeki iyileştirmeler, yalnızca üretim kotasında artışa yol açıyordu.
Aslında, iyi yönetilen fabrikalar, daha büyük iş yükleriyle cezalandırılıyordu.
Kötü performans gösterenler ise daha düşük kotalar ve devlet sübvansiyonlarıyla
ödüllendiriliyordu.
Yönetimsel
sorumsuzluk, tarımda olduğu kadar sanayide de bir sorundu. Bir Vietnamlı çiftçi
örgütleyicisinin yorumu, diğer birçok komünist ülkedeki durumu özetleyebilir: “Çiftliklerde
kooperatifleşmenin sunduğu acı ders şuydu: yönetim, başarılı olmak veya üretmek
için gerekli motivasyona sahip değildi.” Aksine, çiftlik yönetimi, genellikle
kalitesiz bir ürün sunmak için motive oluyordu. Örneğin, devlette et alımından
sorumlu kişiler, kalite yerine miktara önem verdiğinden, kolektif çiftçiler
daha yağlı hayvanlar üreterek kârlarını maksimize ediyorlardı. Tüketiciler,
yağlı et yemek istemiyor olabilirlerdi ama bu, onların sorunuydu. Daha az ücret
alma pahasına daha kaliteli et üretmek, daha çok çalışacak olan aptal veya işin
ahlakına bağlı çiftçilere düşüyordu.
Tüm
ülkelerde olduğu gibi, bürokrasi, kendi kendini besleyen bir hayvana dönüşme
eğilimindeydi. İdari personel, üretken işçilerden daha hızlı bir oranda arttı. Bazı
işletmelerde, idari personel toplam işçi sayısının yarısına denkti. 11.000
üretim işçisi olan bir fabrikanın 5.000 kişilik bir idari personeli olabiliyordu
ki bu da verimlilik üzerinde önemli bir yük teşkil ediyordu.
Aşırı
bürokratik çalışma biçimi, eleştirel ve kendi kendini düzelten geri
bildirimlere izin vermiyordu. Genel olarak, planlamacıları ve yöneticileri
kamuoyuna karşı sorumlu tutabilecek türden bir tartışmaya nadiren rastlanıyordu.
İhbarcının kaderi, komünist ülkelerde de bizimki gibi aynıydı. İsrafı,
beceriksizliği ve yolsuzluğu ortaya çıkaranlar, ödül almaktan çok riskle karşı
karşıya kalıyorlardı.
Kimse
Mağazaya Göz Kulak Olmuyor
Bugün
bile hâlâ Time dergisi (27 Mayıs 1996) bize, komünizm koşullarında
yaşayan insanların hayatın her yönünün bütünüyle kontrol altında tutulmasından
muzdarip olduğunu söylüyor. İnsanlarla bizzat konuşunca, aşırı baskıcı
kontrolden ziyade sorumlu kontrolün yokluğundan şikâyet ettiklerini gördük.
Bakım personeli gerekli onarımları yapmayı ihmal ediyordu. Yeni bir konut
projesinin sakinleri, kira ödemeyi reddedebiliyordu ve kimse bu kirayı tahsil
etme zahmetinde bulunmuyordu. Hasat, depolama ve nakliyattaki gevşek yönetim
nedeniyle, tüm ürünlerin yüzde 30’u tarladan mağazaya kadar kayboluyor,
binlerce ton et çürümeye terk ediliyordu. İnsanlar, bozuk tuvaletlerden, akan
çatılardan, kaba satıcılardan, kalitesiz mallardan, geciken trenlerden,
yetersiz hastane hizmetlerinden, yozlaşmış ve duyarsız bürokratlardan şikâyetçiydi.
Yolsuzluk
ve kayırmacılık yaygındı. Kasayı düzenli olarak soyan yönetici, özel evlere
hizmet etmek için devlet depolarından veya fabrikalardan yiyecek ve mal çalan
işçiler, traktörlerden parça söküp karaborsada satan kolektif çiftliklerdeki
köylüler, araba satın almak için bekleme listesinin başına insanları
yerleştirme karşılığında rüşvet alan müdür ve hükümetin düşük alım fiyatının üç
katına kasaba halkına et satan, hayvan stoklayan çiftçiler vardı. Bütün bunlar,
totaliter bir terör yönetimi altında titreyen insanların davranışları değildi.
Sistemin
kendisi, kaçınmayı ve itaatsizliği ödüllendiriyordu. Dolayısıyla, kolektif
çiftliğin performansı ne kadar kötü olursa, sübvansiyon o kadar büyük ve iş
kotası talebi o kadar az olurdu. Tesisatçıların ve tamircilerin performansı ne
kadar kötü olursa, çağrı ve kota yükü de o kadar az olurdu. Restoran hizmeti ne
kadar kötü olursa, müşteri sayısı o kadar az olur, eve götürülecek veya
karaborsada satılacak daha çok yemek kalırdı. Restoran personelinin en son
istediği şey, devletin belirlediği düşük fiyatlarla yeniden yemek yemeye
gelecek memnun müşterilerdi.
Şaşırtıcı
olmayan bir şekilde, iş disiplini pek arzu edilen bir şey değildi. Uzun bir
kuyrukta bekleyen insanların hizmet almak için sabırsızlandığı bir sırada
telefonda bir arkadaşıyla durmadan sohbet eden görevlilere, birkaç saat sürmesi
gereken bir otel duvarını boyamak için üç gün harcayan işçilere, mesai saatinde
alışverişe çıkan insanlara rastlanıyordu. Bu tür kötü performansın kendisi,
düşük verimliliğe ve kıtlık döngüsüne katkıda bulundu. 1979’da Küba lideri Raul
Castro şu suistimal listesini aktarıyordu:
“İş disiplinindeki eksiklik,
gerekçesiz işe gelmemeler, normları aşmamak için kasıtlı olarak yavaşlatma
eylemleri ki bu normlar zaten zayıf, üstelik kötü uygulanıyor. Bu sorunlar
değişmeyecek. [...] Kırsal kesimde insanların 12 saat hatta ondan daha fazla
bir süre çalıştıkları kapitalizmin aksine bugün bilhassa tarımda, şeker kamışı
kesicileri ve belki birkaç başka iş türü hariç, insanların en fazla dört veya
altı saat çalıştığına tanık oluyoruz. Birçok durumda, ekip şeflerinin ve
ustabaşlarının işçilerle yarım günde normu tamamlayıp sonra da yakındaki küçük
bir özel çiftçi için, ek gelir elde etmek amacıyla çalışmaya gittiklerini, veya
yavaş çalışıp gerekli işleri yaparak, yedi-sekiz saatte resmi mesaiyi
tamamladıklarını, günde iki veya üç işi halledip bunları diğer günlere
kaydettirdiklerini biliyoruz. [...]
Tarımda istifade edilen
tüm bu ‘püf noktaları’, endüstride, ulaşım hizmetlerinde, tamir atölyelerinde
ve yaygın arkadaş ilişkilerinin, “sen bana bir iyilik yap, ben de sana bir
iyilik yapayım” durumlarının ve yan işlerin yaygın olduğu birçok başka yerde de
karşımıza çıkıyor.
[Cuba Update, Mart 1980]
İşten
çıkarılan bir bireyin anayasal olarak başka bir iş bulma garantisi vardı,
ayrıca, nadiren iş bulmakta güçlük çekiyordu. İşgücü piyasası, işgücünü satana
ait bir piyasaydı. İşçiler işlerini kaybetmekten korkmuyorlardı, ancak
yöneticiler en iyi çalışanlarını kaybetmekten korkuyorlardı ve bazen
ayrılmalarını önlemek için onlara fazla ödeme yapıyorlardı. Ancak çoğu zaman ne
parasal ödüller ne de istihdamın kendisi performansa bağlıydı. Özverili çalışan,
genellikle sorumsuz çalışandan daha fazla kazanmıyordu. Tembeller ve hırsızlar,
ciddi bir şekilde çalışmak isteyenlerin moralini bozuyor, onları olumsuz yönde
etkiliyorlardı.
Tam
istihdam, iş gücünün nispeten az işi olan insanlarla şişirilmesiyle sağlandı.
Bu durum, işgücü kıtlığına, düşük verimliliğe, iş disiplini eksikliğine ve
üretimi en üst düzeye çıkarabilecek işgücünden tasarruf sağlayan teknolojilerin
uygulanamamasına yol açtı.
Komünistler,
kapitalizm ve beraberindeki ekonomik suiistimaller ortadan kaldırıldıktan,
toplumsal üretim ortaklaşa yapıldıktan, insanlara makul bir güvenlik ve refah
sağlandıktan sonra, insanların kendi paylarına düşen işi memnuniyetle
yapacakları varsayımıyla hareket ettiler. Varsayımlar, gerçeklikte çoğu vakit
karşılık bulmuyordu.
Komünist
ekonomiler, fiyatların nadiren gerçek maliyet veya değerle ilişkili olduğu bir
tür Harikalar Diyarı özelliğine sahiplerdi. Eğitim, sağlık hizmetleri yanında
çoğu eğlence, spor ve kültürel etkinlik gibi birçok pahalı hizmet, neredeyse
tamamen ücretsiz olarak sağlanıyordu. Konut, ulaşım, kamu hizmetleri ve temel
gıdalar büyük ölçüde sübvanse ediliyordu. Birçok insanın parası vardı ama elde bununla
satın alacak çok az şey mevcuttu. Yüksek fiyata satılan kaliteli mallara ve
lüks eşyalara ulaşmak zordu. Bütün bunlar da iş performansını etkiliyordu.
Satın alınacak çok fazla şey yoksa insan, neden daha fazla kazanacağım diye çok
çalışsın?
İşçileri
sevimsiz veya düşük prestijli işlere çekmek veya üretimi teşvik etmek amacıyla
tasarlanan ücret artışları, satın alma gücü ile mal arzı arasındaki eşitsizliği
daha da artırdı. Fiyatlar, önce eşitlikçi ilkelere bağlılık nedeniyle, ancak
aynı zamanda Polonya, Doğu Almanya ve SSCB’de fiyatları yeniden düzenleme
girişimleri işçi protestolarına yol açtığı için dışarıdan müdahaleyle düşük
tutuldu. Bu nedenle, Sovyetler Birliği ve Polonya’da devlet, hayvan yeminden
daha ucuz olmasına rağmen, somun başına sadece birkaç kuruşa satılan ekmeğin
fiyatını artırmayı reddetti. Bunun bir sonucu olarak: Her iki ülkedeki
çiftçiler de domuzlarını beslemek için ekmek satın aldılar. Sıkı fiyat kontrolleriyle
gizli enflasyon, büyük bir karaborsa ve uzun alışveriş kuyrukları oluştu.
Vatandaşlardan
kurallara uymaları ve sistemden faydalanmamaları bekleniyordu, hatta sistem,
istemeden ihlallere yol açsa bile. Aslında hiçbir ödül olmadığı ve bazı
dezavantajları olduğu halde, bencil bir davranış biçimini terk etmeleri
bekleniyordu. “Acımasız totaliter rejim”, aslında birçok kişinin alabildiği her
şeyi aldığı dev bir yemlikti.
Tüketici
kıtlığı konusunda güçlü bir kızgınlık mevcuttu: bitmek bilmeyen alışveriş
kuyrukları, yeni bir otomobil için on yıl bekleme süresi, bekar insanların evde
yaşamak zorunda kalmasına veya kendi dairelerine sahip olabilmek için
evlenmelerine yol açan konut sıkıntısı ve o daire için beş yıl bekleme süresi.
Kalabalık ve ebeveynlere olan mali bağımlılık, genellikle erken boşanmalara yol
açıyordu. Bu ve benzeri sorunlar, insanların sosyalizme olan bağlılığını
olumsuz etkiledi.
Her
Şeyi İstemek
Bir
vakitler Doğu Almanyalı bir arkadaşımdan, kötü hizmetlere ve kalitesiz ürünlere
dair şikâyetlerini dinlemiştim. Sistemin işe yaramadığını söylüyordu. “Peki ama
dünyanın birçok yerinde eksik olan sayısız sosyal yardıma ne demeli? Bunlar
değerli değil mi?” diye sordumda esasen çok şey anlatan bir cevap veriyordu: “Ah
işte kimse bunlardan bahsetmiyor.” İnsanlar, hayalini kurdukları tüketim
mallarına duydukları özlemle, sahip oldukları insani hizmetleri ve hakları
doğal olarak kıyaslıyorlardı.
İnsanların
hoşnutsuz olma ihtimallerini hafife almamak gerek. İnsanlar, sadece ücretle
yaşayamazlar. İhtiyaçlarımız karşılandıktan sonra, isteklerimiz artma
eğilimindedir ve zamanla ihtiyaçlarımız haline gelir. Yaşam standartlarındaki
bir yükseliş, genellikle beklentilerde daha da büyük bir artışa yol açar.
İnsanlara daha iyi davranıldıkça, iyi şeylerden daha fazlasını isterler ve
zaten sahip oldukları için minnettar olmayabilirler. Nispeten iyi yaşam
standartlarına ulaşmış önde gelen profesyoneller, daha iyi giyinmek, yurt
dışına seyahat etmek ve kapitalist dünyada varlıklı insanların sahip olduğu
daha bol yaşam tarzlarının tadını çıkarmak istiyorlardı.
Batıya
göç edenlerin çoğunu motive eden şey, siyasi özgürlük arayışından ziyade, daha
büyük bir refah arzusuydu. Maddi istekler, demokrasi eksikliğinden çok daha sık
dile getiriliyordu. 1989’da Vietnam'dan kaçan göçmenler, zulüm gören siyasi
muhalifler değillerdi. Genellikle nispeten varlıklı zanaatkârlar, küçük
girişimciler, iyi eğitimli mühendisler, mimarlar ve daha büyük fırsatlar arayan
aydınlardı. Birinin ifadesiyle: “Vietnam’daki hayatımın çok kötü olduğunu
düşünmüyorum. Aslında, oldukça iyi durumdayım. Ama her zaman daha iyisini
istemek, insanın fıtratında var.” Başka biri şöyle diyordu: “İki dükkânımız
vardı ve gelirimiz iyiydi ama daha iyi bir hayat istedik.” Bir diğeri, şu
türden bir değerlendirmede bulunuyordu: “Onlar da bizimle aynı nedenlerle
ayrıldılar. Bizim gibi daha zengin olmak istediler.”[2] Bugün, Vietnam’ın büyük
bir bölümünde “zenginleşme” çılgınlığı yayılıyor, çünkü ülke, piyasa
ekonomisine doğru ilerliyor (New York Times, 5 Nisan 1996).
Aynı
şekilde, Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde seyahate, yeni ev aletlerine ve daha
büyük dairelere talep arttı (Washington Post, 28 Ağustos 1989). New
York Times (13 Mart 1990), Doğu Almanya konusunda şunu söylüyordu: “16
milyonluk bir ülke, tek bir konuya takılıp kalmış gibi görünüyorlar: Ne kadar
çabuk Batı Almanya kadar müreffeh olabilirler?” Çin’de yapılan bir ankete göre,
halkın yüzde 68’i hedef olarak “iyi yaşamak ve zengin olmak” seçeneğini seçmişti
(PBS-TV haberi, Haziran 1996).
1989’da,
Washington’daki Doğu Almanya büyükelçisine ülkesinin neden bu kadar kalitesiz
iki silindirli arabalar ürettiğini sordum. Amacın iyi bir toplu taşıma sistemi
geliştirmek ve pahalı özel araçların kullanımını caydırmak olduğunu söyledi.
Ancak rasyonel, verimli, ekonomik ve ekolojik açıdan sağlıklı bir toplu taşıma
sistemi ile anında bir yerden bir yere gitme imkânı, özel statü, gizlilik ve
kişisel güç sağlayan bir otomobil arasında seçim yapmaları istendiğinde, Doğu
Almanlar, dünyadaki çoğu insan gibi, ikincisini tercih ettiler. Büyükelçi,
üzülerek şu cümleyi ekledi: “İyi bir toplum inşa etmenin iyi insanlar
yaratacağını düşündük. Bu, her zaman doğru değil.” İyi bir toplum olup
olmadığına bakılmaksızın, en azından kamusal ideoloji ile özel arzu arasındaki
tutarsızlığı geç de olsa fark etmişti.
Bugün
Küba’da birçok genç, Komünist Parti’ye katılmanın bir değeri olmadığını, Fidel
Castro’nun devrinin geçtiğini, kenara çekilmesi gerektiğini düşünüyor. Eğitim
ve sağlık hizmetlerindeki devrimci başarıları doğal karşılıyorlar, bunlar
karşısında hiç heyecanlanmıyorlar. Genel olarak, sosyalizmden çok kendi kişisel
gelecekleriyle ilgileniyorlar. Bir zamanlar aşırı talep gören Marksizm ve Küba
Devrimi derslerine artık az sayıda öğrenci katılırken, öğrenciler, küresel
piyasalar ve mülkiyet hukuku derslerine akın ediyorlar (Newsday, 12
Nisan 1996).
ABD
ablukası ve Sovyet yardımının kesilmesiyle, Küba’da bolluk vaadi gözden
kayboldu ve Kuzey’in bereketli ortamı daha da cazip görünmeye başladı. Birçok
Kübalı genç, ABD’deki yaşamı idealize ediyor, en yeni tarzlarına ve müziğine
hasret duyuyor. Doğu Avrupalılar gibi, kapitalizmin hiçbir özel maliyet olmadan
kimi nimetler sunacağına inanıyorlar. ABD’deki gençlerin ciddi engellerle karşı
karşıya olduğu söylendiğinde, tecrübesizlikten kaynaklanan bir kesinlikle, şu cevabı
veriyorlar: “Amerika’da birçok insanın fakir, birçok insanın da zengin olduğunu
biz de biliyoruz. Ancak çok çalışırsanız başarılı olabilirsiniz. Burası
fırsatlar ülkesi” (Monthly Review, Nisan 1996).
İkinci
veya üçüncü nesilde, sosyalizm koşullarında sürdürdükleri yaşamı devrim öncesi
günlerin büyük zorlukları ve adaletsizlikleriyle olumlu yönde kıyaslayan insan
sayısı nispeten az. Devrim öncesi hayatı hatırlamayan bir Kübalı gencin dediği
gibi: “Biz, sloganlardan bıktık. Devrim, bizim ebeveynlerimiz için uygundu ama
artık tarih oldu” (San Francisco Chronicle, 25 Ağustos 1995).
Hızla
yükselen ve bazen gerçekçi olmayan beklentilerin olduğu bir toplumda, başarılı
olamayanlar, eğitimleriyle orantılı bir iş bulamayanlar veya angarya işlerle
boğuşanlar, özellikle değişim istemeye meyilliydiler. En iyi toplumlarda bile,
birçok emeğin araçsal bir değeri vardır, ancak içsel bir tatmin duygusu yoktur.
Sıkıcı bir iş ne kadar çabuk tamamlanırsa, yapılacak başka bir iş o kadar çabuk
ortaya çıkar, o halde neden kendinizi yorasınız ki? Eğer “devrimi inşa etmek”
ve “üretim savaşını kazanmak”, öngörülebilir geleceğin geri kalanında gerekli
ama rutin görevleri yerine getirmek anlamına geliyorsa, devrim, anlaşılır bir
şekilde cazibesini kaybeder. Kendilerini ilginç ve yaratıcı insanlar olarak
gören herkes, genelde yeterince ilginç ve yaratıcı bir işe kavuşamaz.
Zamanla,
devrim karizmanın rutinleşmesinden muzdarip olur. Sıradan insanlar, soyut ama
güzel idealler için yoğun bir adanmışlık düzeyini günlük yaşamda sürdüremezler.
Eğer şimdi elde edilemiyorsa, neden daha iyi bir yaşam için mücadele edelim? Madem
şimdi yaşamın keyfine varabiliyoruz, o vakit devrimci fedakârlığı unutun gitsin.
Açığa
Çıkan Gericilik
Yıllarca
komünist propagandanın şeytana has bir zekâyla kitleleri maniple ettiğine dair
çok şey işittim. Daha sonra, komünist ülkelerdeki haber medyasının genellikle
sönük ve ağır olduğunu keşfettiğimde epey şaşırdım. Batılı kapitalist ülkeler,
milyarlarca doları pazarlamaya ve imaj manipülasyonuna harcayan bir reklâm
kültürüne teslim olmuş halde. Komünist ülkelerde böyle bir şey yoktu. Medya
yayınları, genellikle sıkıcı protokol ziyaretleri ve resmi açıklamaların yanı
sıra ekonomi ve toplum hakkında ışıltılı raporlardan oluşuyordu. Öyle
ışıltılıydı ki insanlar, kendi ülkelerinde neler olup bittiğini bilmemekten şikâyet
ediyorlardı. Kendi ülkeleri hariç her ülkede iktidar imkânlarının suiistimal
edildiği olaylara, endüstride yaşanan kazalara, işçi eylemlerine ve depremlere
dair haberler okuyabiliyorlardı. Basın içteki suiistimalleri açığa çıkardığında
bile, bunlar genellikle düzeltilmiyordu.
Medya
haberleri, bazen günlük deneyimle o kadar çelişiyordu ki, resmi basın,
kapitalist dünyadaki yoksulluk ve baskı hakkında haber yaptığında, doğruyu
söylese bile, bu haberlere inanılmıyordu. Aslında, komünist ülkelerdeki birçok aydın,
kapitalist dünyaya hayranlık duyuyor, onun karanlık yönlerine bakmıyordu.
Sosyalist sisteme şiddetle karşı çıkan bu kişiler, Batı gericiliğinin tam
anlamıyla hayranı olacak kadar antikomünistti. Bir pozisyon ne kadar aşırı “gerici
tarz”a sahipse aydınlara o kadar cazip geliyordu.
Aydınlar,
neredeyse dini bir coşkuyla, kapitalist Batı’nın, bilhassa ABD’nin aşırı bolluk
ve neredeyse sınırsız fırsatların olduğu bir serbest piyasa cenneti olduğunu
savunuyorlardı. Bunun aksini de asla kabul etmiyorlardı. Mütevazı ama rahat
dairelerinde oturan, iyi beslenmiş, üniversite eğitimli Moskovalı aydınlar, ABD’li
ziyaretçilere tam bir kesinlikle, “Aranızdaki en yoksullar bizden daha iyi
yaşıyor” diyorlardı.
Wall
Street Journal’ın muhafazakâr yayın yönetmeni yardımcısı David
Brooks, Moskova aydını konusunda şunları söylüyor:
“Moskova aydını,
küçümsemenin ustasıdır ve aptallar tarafından yönetilen bir dünyada yaşadığını düşünür.
Doğru cevapları bulduğundan gayet emindir. Anında vereceği cevap açıktır:
demokrasi ve kapitalizm. Kendi kendine koyduğu görev, yoluna çıkan aptalları
ezmektir. [...] Bizim aydınlarımızın aşırı gösterişli tavırlarından hiçbirine
sahip değil, aksine açık sözlülüğü, kabalığı ve kibri değerli buluyor. [...] Bu
demokrat aydınlar, Ronald Reagan’ı, Marlboro’yu ve Amerikan İç Savaşı’ndaki
Güney’i seviyorlar.”
[National Review, 2 Mart 1992]
Bu
noktada ABD basınının gözdesi olan Andrey Saharov’u ele alalım. Sovyet halkının
elde ettiği ilerlemeleri küçümserken, düzenli olarak şirket kapitalizmini
övüyordu. Vietnam Savaşı’na karşı çıktığı için ABD barış hareketini eleştirdi,
Sovyetler’i askeri yayılmacı ve silahlanma yarışının tek sorumlusu olmakla
suçladı. Saharov, ABD’nin yurtdışındaki her silahlı müdahalesini demokrasinin
savunması olarak destekledi ve nötron bombası gibi yeni ABD silah sistemlerini “esas
olarak savunma amaçlı” olarak nitelendirdi. ABD liderlerinin ve medyasının “insan
hakları savunucusu” ilan ettiği Saharov, Pinochet’nin Şili’si ve Suharto’nun
Endonezya’sı da dahil olmak üzere, ABD’nin sadık uydu devletlerinin faşist
rejimleri tarafından işlenen insan hakları ihlalleri hakkında asla kötü bir söz
söylemedi ve bunu yapanlara karşı alaycı yorumlar yöneltti. Batı’da
anti-komünist ortodoksluğa karşı çıkan ve ABD’nin yurtdışı müdahaleciliğine
karşı çıkanlara düzenli olarak saldırdı. Diğer birçok Doğu Avrupalı aydın gibi,
Saharov’un muhalif görüşlere yönelik savunusu, kendi görüşlerinin soluna sapan
görüşleri kapsamıyordu.[3]
Batı
emperyalizmine duyulan hoşgörü, Sovyet hükümetinin en üst kademelerine kadar
uzanıyordu. Bu durum, Sovyet Dışişleri Bakanlığı’nda yüksek rütbeli bir yetkili
olan Andrey Kozirev’in 1989’da yaptığı şu açıklamada da yankı buluyor: Üçüncü
Dünya ülkeleri “kapitalizmden çok, kapitalizmin yokluğundan muzdarip.” İster
kasıtlı ister aptalca olsun, sermayeyi (ki bu ülkelerde sermaye yok)
kapitalizmle (ki bu ülkelerde kapitalizm, onları mağdur etmek için fazlasıyla
yeterli) karıştırmıştır. Ayrıca, “Amerika’daki ana burjuva örgütlerinin hiçbirisinin
militarizmle bağlantılı olmadığını” iddia etmiştir. Onları Üçüncü Dünya
ülkelerini yağmalayan emperyalistler olarak düşünmek, terk edilmesi gereken “kalıplaşmış
bir fikirdir” (New York Times, 7 Ocak 1989).
Mevcut
kapitalizmle esas olarak ilgilenen bir analiz sistemi olarak Marksizm,
sosyalist toplumların gelişimi hakkında nispeten az şey söylemektedir. Komünist
ülkelerde Marksizm, bir ilmihal gibi dağıtılmıştır. Kapitalizme yönelik
eleştirisi, kapitalist olmayan bir toplumda yaşayanlar için hiçbir canlılık
veya anlam taşımamıştır. Bunun yerine, çoğu aydın, Batı kaynaklı burjuva
ideolojisinin yasak meyvesi karşısında heyecana kapılıyor, yürekleri pır pır
ediyordu. Dertleri, Batı’ya bakarken, arzu edilen bir hedef olan ideolojik
yelpazeyi genişletmek değil, egemen görüşü sağcı anti-komünist bir kitabilikle
değiştirmekti. İdeolojinin sonunu değil, bir ideolojinin diğeriyle
değiştirilmesini savunuyorlardı. Tereddüt etmeden, serbest piyasa cennetinin
ihtişamını öven koroya katıldılar.
Batılı
kaynaklarca yoğun bir şekilde desteklenen sağcı aydınlar, Moscow News ve
Argumentyi Fakti gibi yayınlar üreterek şiddetli bir şekilde kapitalizm ve
emperyalizm yanlısı mesajı yaydılar. Bu yayınlardan biri olan Literaturnaya
Gazeta (Mart 1990), Reagan ve Bush’u “devlet adamları” ve “barışın
mimarları” olarak övüyordu. SSCB’de, hatta artık bir anti-komünist tarafından
yönetilen bir Kültür Bakanlığı’na duyulan ihtiyacı sorguluyordu: “ABD’de bu tarz
bakanlık yok ama gene de Amerikan kültüründe yanlış bir şey yokmuş gibi
görünüyor.” Kim demiş Ruslarda mizah anlayışı yok?
Doğu
Avrupa’da komünist iktidarın gerilemesiyle birlikte, en berbat siyasi pislikler
yüzeye çıkmaya başladı: Nazi sempatizanları ve her türlü nefret örgütü açığa
çıktı. Ancak bağnaz görüşleri bir tek onlar yaymadı. 1990 yılında, Polonya
Dayanışma lideri Lech Walesa, “bir grup Yahudi’nin rızkı ele geçirdiğini ve
bizi yok etmeye kararlı olduğunu” söyledi. Daha sonra bu yorumun tüm Yahudiler değil,
sadece “kendilerini düşünen ve başkalarını umursamayanlar” için geçerli
olduğunu savundu (Nation, 10 Eylül 1990). Ertesi yıl, Polonya’da
komünizm döneminin kapanması yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Walesa gibi
adaylar, Yahudi karşıtı söz ve imalarla yarışta öne geçmeye çalıştılar. 1996
yılında, ulusal bir törende, Dayanışma lideri Zigmunt Vrzodak, önceki komünist
rejime karşı sert eleştirilerde bulunurken, Yahudi karşıtı hakaretlere başvurdu
(New York Times, 9 Temmuz 1996).
Kapitalizmi
Romantize Etmek
1990
yılında, Washington’da Macaristan büyükelçisi, ülkesinin sosyalist sistemini
işe yaramadığı gerekçesiyle terk ettiğini duyurmak için bir basın toplantısı
düzenledi. Neden işe yaramadığını sorduğumda, “Bilmiyorum” dedi. Alın size,
ülkesinin sosyoekonomik sürecinin eksikliklerini anlamadığını itiraf eden biri,
üstelik bu sürecin sorumlularından biri olmasına rağmen. Sadece birbirleriyle
konuşan liderler kısa süre sonra gerçeklikten koparlar.
Bu
komünist devletlerin siyasetçileri, karşılaştıkları sorunlara şaşırtıcı
derecede Marksist olmayan bir anlayış sergilediler. Bolca kınama ve uyarı
vardı, ancak işlerin neden ve nasıl böyle bir çıkmaza girdiğine dair sistemik
bir analize çok az rastlanıyordu. Bunun yerine, Batı’nın kapitalist bilgi
birikimi olarak kabul edilen şeye büyük bir hayranlık besleniyor, kapitalizmin
daha çirkin tarafı ve bunun dünyayı nasıl etkilediği konusuyla pek ilgilenilmiyordu.
SSCB’de,
glasnost (yenilenme ve reform sürecini başlatmak için eleştirel tartışmanın
kullanılması), Sovyet medyasını Batı nüfuzuna açtı ve düzeltmeyi amaçladığı
hoşnutsuzluğu artırdı. Polonya ve Macaristan’daki liderler, en nihayetinde
Sovyetler Birliği ve Avrupa’daki diğer komünist ülkeler, seksenlerin sonlarında
ekonomilerini Batı yatırımlarına açmaya karar verdiler. Devlet mülkiyetinin
kooperatifler, yabancı yatırımcılar ve yerli özel girişimcilerle eşit şartlarda
var olacağı öngörülüyordu (Washington Post, 17 Nisan 1989). Aslında, tüm
devlet ekonomisi riske atıldı ve sonunda tüm zeminini yitirdi. Komünist
liderlerin kapitalist sisteme dair idrakleri kendi sistemlerine dair idraklerinden
nispeten daha zayıftı.
Sosyalizm
koşullarında çoğu insan, kapitalizmin pratikteki işleyişini pek anlamıyordu.
Polonya’da görüşülen işçiler, serbest piyasaya geçişte fabrikalarının
kapatılması durumunda “devletin kendilerine başka bir iş bulacağına”
inanıyorlardı (New Yorker, 13 Kasım 1989). “Şişin de kebabın da
yanmayacağını” düşünüyorlardı.
Sovyetler
Birliği’nde, özelleştirmeyi savunan birçok kişi, hükümetin kendilerine toplu
yardımlar ve sübvansiyonlar sağlamaya devam etmesini de bekliyordu. Olan bitene
şüpheyle yaklaşan bir çiftçi gerçeği görmüştü: “Bazı insanlar, kendine
kapitalist olmak istiyor, ancak bir yandan da sosyalizmden hizmetini
sürdürmesini bekliyorlar” (Guardian, 23 Ekim 1991).
Gerçekler
bazen acı verici oluyordu. 1990 yılında, glasnost döneminde, Sovyet hükümeti,
gazete kağıdının fiyatının gerçek maliyetiyle orantılı hale getirilmesi için yüzde
300 artırılacağını açıkladığında, yeni kapitalizm yanlısı yayınlar şiddetle şikâyet
etmişlerdi. Devlet sosyalizminin artık devlet sosyalizmine yönelik
eleştirilerini finanse etmeyecek olmasına öfkelenmişlerdi. Herkes için coşkuyla
savundukları aynı serbest piyasa gerçeklerine maruz kalıyorlardı ve bundan pek
hoşlanmıyorlardı.
Kapitalizmi
herkes romantize etmiyordu. Yetmişler ve seksenlerde ABD’ye göç eden Sovyet ve
Doğu Avrupalı göçmenlerin çoğu, bu ülkenin yetersiz sosyal hizmetlerinden, suçtan, sert çalışma koşullarından, topluluk ruhunun eksikliğinden, pespaye seçim kampanyalarından, düşük eğitim
standartlarından ve Amerikalıların tarih
hakkındaki şaşırtıcı cehaletinden şikâyet
ediyordu.
Gün
içinde alışverişe gitmek için işlerinden ayrılamayacaklarını, işverenlerinin
işte hastalandıklarında şirketin kendilerine sağlık hizmeti sunmadığını, doktor
ayarlamadığını, geç kaldıklarında ağır azarlara maruz kaldıklarını, gece geç
saatlerde sokaklarda ve parklarda korkmadan yürüyemediklerini, aileleri için
tıbbi hizmetleri veya çocuklarının üniversite eğitimini karşılayamadıklarını,
işlerinin güvence altında olmadığını ve her an işsiz kalabileceklerini gördüler.
Göç etmeyenler içinde kapitalizm konusunda herhangi bir yanılsaması
bulunmayanlar da mevcuttu. Aslında, çok sayıda işçi, köylü ve yaşlı,
önlerindeki değişikliklerden korkuyordu ve serbest piyasa mitolojisine tamamen
inanmıyordu. Çekoslovakya’da 1989 yılında yapılan bir anket, yüzde 47’sinin
ekonomilerinin devlet kontrolünde kalmasını istediğini, yüzde 43’ünün karma bir
ekonomi istediğini, sadece yüzde 3’ünün kapitalizmi tercih ettiğini ortaya
koydu (New York Times, 1 Aralık 1989). Mayıs 1991’de, ABD’de bir anket firmasının
Ruslar arasında yaptığı bir anket, katılımcıların yüzde 54’ünün sosyalizmin bir
biçimini tercih ettiğini, sadece yüzde 20’sinin ABD veya Almanya’daki gibi
serbest piyasa ekonomisini istediğini ortaya koydu. Yüzde 27’si ise “İsveç'te
bulunan, farklı bir biçime kavuşturulmuş kapitalizmi” tercih ediyordu (Monthly
Review, Aralık 1994).
Gene
de, özellikle her şeyi bilen iki kesim olarak aydınlar ve gençler içinden
birçok insan, toplumsal maliyetlerine dair en ufak bir fikre sahip olmadan, serbest
piyasa cennetini tercih etti. Şişirilmiş hayal gücünün karşısında gerçeklik biçaredir.
Batı’nın bolluk ve bereket tablosunun göz kamaştırıcı görüntüsü karşısında,
komünist toplumun rutinleşmiş, kıtlıklarla dolu ve çoğu zaman sinir bozucu
deneyimlerinin hiçbir şansı yoktu.
Görünüşe
göre komünizm, kendisinin altını oyan diyalektik bir dinamik açığa çıkartmış.
Yarı feodal, harap olmuş, az gelişmiş ülkeleri alıp başarılı bir şekilde
sanayileştirdi ve çoğu için daha iyi bir yaşam sağladı. Ancak bu modernleşme ve
kalkınma süreci, yerine getirilemeyecek beklentiler de yarattı. Birçoğu,
kapitalist tüketimcilikle örtülmüş sosyalizmin tüm güvencelerini korumayı
bekliyordu. Sonraki bölümlerde göreceğimiz gibi, acı verici sürprizlerle
karşılaştılar.
Kuşatma
sosyalizminin tüketim sosyalizmine geçiş yapamamasının nedenlerinden biri,
kuşatma halinin hiçbir zaman kaldırılmamış olmasıdır. Önceki bölümde
belirtildiği gibi, komünist sistemlerde varolan içsel kusurlar, Batılı güçlerin
amansız saldırıları ve tehditleriyle daha da derinleşti. Güçlü ve düşman bir
kapitalist dünyaya doğan komünist uluslar, üretim kapasitelerini tüketen ve
gelişimlerini geciktiren savaşlar, işgaller ve silahlanma yarışından geçtiler.
Sovyet liderlerinin, eldeki sınırlı sanayiye rağmen, ABD ile askeri dengeyi tesis
etme kararı, tüm Sovyet ekonomisinin sırtına ciddi bir yük bindirdi.
SSCB’nin
hayatta kalmasını sağlayan kuşatma sosyalizmi, onun gelişmesini de zorlaştırdı.
Perestroyka (performansı iyileştirmek için sosyo-ekonomik uygulamaların yeniden
yapılandırılması), üretimi açmayı ve canlandırmayı amaçlıyordu. Bunun yerine,
tüm devlet sosyalist yapısının çözülmesine yol açtı. Böylece, komünist tekelci
medyanın yerini alması beklenen çoğulcu medya, sonunda kapitalizm yanlısı
ideolojik bir tekele dönüştü. Aynı akıbetle diğer sosyalist kurumlar da
yüzleşti. Amaç, kapitalizmin gücünü sosyalizmi desteklemek için kullanmaktı,
gerçekte ise sosyalizm, acımasız bir kapitalizmi parasal açıdan besleyip inşa
etmek için kullanıldı.
Tarih
boyunca küresel kapitalizmin güçlü finansal, ekonomik ve askeri güçleri
tarafından yoğun baskı altında kalan devlet sosyalizmi, sürekli olarak kırılgan
bir varlığa sahip oldu, ancak baraj kapakları Batı’nın suyuna açılınca bu
varlık ortadan kalktı.
Michael Parenti
[Kaynak:
Blackshirts & Reds: Rational Fascism & the Overthrow of Communism,
City Lights Books, 1997, s. 59-75.]
Dipnotlar:
[1] Burada her ne kadar geçmiş zaman kipi kullanılsa da aşağıda yapılan
tartışma halen daha mevcut olan az sayıdaki komünist ülke için de geçerlidir.
[2]
Tüm alıntılar: Washington Post, 12 Nisan 1989.
[1] Bkz.: Andrei Sakharov, My Country and the World (New York: Vintage Books, 1975), özellikle 3, 4 ve 5. bölümler. 1987’de Washington’da ünlü gazeteci I. F. Stone sayesinde unutulmaz bir an yaşadım. Izzy (ona böyle hitap edilirdi) Politika Çalışmaları Enstitüsü’nde Saharov’u demokrasinin cesur bir savunucusu olarak öven bir konuşma yapmıştı. Esasen bu, Saharov’un ABD medyasındaki imajına oldukça bağlı kalan bir tasvirdi. Etkinlikten sonra Stone ile sokakta karşılaştığımda, Saharov’un konuşma hakkını desteklediğimi ve konuşmasının gerici, CIA’nın etkisi altındaki içeriğine hayranlık duymak zorunda olmadığımızı söyledim. Sözümü yarıda kesti ve bağırdı: “Sovyetler Birliği’nin kıçını silen insanlardan bıktım usandım!” Sonra da öfkeyle uzaklaştı. Izzy Stone, normalde kibar bir adamdı, ancak ABD solundaki birçok kişi gibi, Sovyet karşıtlığı, onu hem rasyonel söylemi hem de nezaketi bir kenara bırakmaya itebiliyordu. Sonraki görüşmelerde benimle son derece dostane bir şekilde konuştu, ancak o öfke patlaması için bir kez bile özür dilemeyi aklından geçirmedi.


0 Yorum:
Yorum Gönder