25 Mart 2026

, ,

Gölge Vezir


Arap dünyasının siyasi mitolojisinde tekrar tekrar karşımıza çıkan bir sima var: tahtın altında oturan ve üzerindeki her şeyi kontrol eden vezir. Bu vezir, taca talip değil. Kimin tahtı alacağını, kimin kaybedeceğini ve hangi bedelle alacağını o belirliyor. Masalın sonunda bu kişi, bir biçimde ifşa oluyor. Gerçek dünyada ise, masalın sonunu bizatihi kendisi yazıyor.

Birleşik Arap Emirlikleri Başkanı Muhammed bin Zeyd Nahyan (MBZ), kendi kuşağının en etkili Arap hükümdarı ve en az incelenen ismidir. Suudi Arabistan ilgi odağı olurken ve İran bombalara maruz kalırken, MBZ, yirmi yıldır üç araç üzerine kurulu bir dış politika imparatorluğu kurdu: siyasi kontrol işlevi gören mali bağımlılık tesis etti; ismi dahi anılmadan işleyen bir askeri altyapı meydana getirdi; İsrail ve Washington ile derin ve kalıcı bir stratejik ittifak kurdu, öyle ki, bir soykırımı, iki bölgesel savaşı ve artan Arap öfkesini atlatmayı bildi. O, İsrail-ABD’nin birlikte yürüttüğü Ortadoğu projesinde pasif bir ortak değil, bu projenin Arap mimarı. 2020’den bu yana bölgedeki her büyük kırılma, İbrahim Anlaşmaları, Gazze’nin yıkımı, bağımsız Müslüman dünyası seslerinin etkisiz hale getirilmesi, İran’a karşı savaş, Afrika kıyı şeridinin parçalanması gibi gelişmelerin ardında hep Abu Dabi var.

Vezir, bu hikâyedeki basit bir karakter değil. O, bir dış politikanın delilli ispatlı uygulayıcısıdır. Deliller de ispatlar da aşağıda sunulmaktadır.

İbrahim Anlaşmaları: Gerçekte Ne Satın Alındı?

Eylül 2020’de MBZ, İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayarak, bir nesilden beri İsrail ile ilişkileri resmen normalleştiren ilk Arap lider oldu. Basında yer alan çerçeve, tamamen barış üzerineydi: yeni bir Ortadoğu kurulacak, Arap-İsrail işbirliği tesis edilecek, Filistin meselesi sessizce bir kenara bırakılacaktı. Aslında her iki taraf da apaçık ortada olan bir şeyi satın almıştı.

İsrail, Arap ülkelerinin desteğine mazhar oldu. İbrahim Anlaşmaları, Netanyahu hükümetine, İsrail tarihinin en sağcı yönetimini pekiştirdiği ve Gazze’ye yönelik topyekûn askeri saldırının koşullarını hazırladığı momentte, bölgesel meşruiyet iddiasında bulunma imkânı sundu. MBZ, Arap dışişleri bakanlarıyla yaptığı bir toplantıda, Filistin Yönetimi liderliğini “Ali Baba ve kırk haramiler” olarak nitelendirdi. Bu lafı gizli kapaklı etmemişti. Bunu yetkililerle dolu bir salonda, herkesin gözü önünde söyledi. Bu laf, sonrasında haberlere konu oldu. Birleşik Arap Emirlikleri, anlaşmanın imzalanmasını takip eden yıllarda, Gazze harekâtı boyunca Tel Aviv’e Emirati havayollarıyla uçuşlar düzenledi. BAE’nin havayolu şirketi, uçuşları askıya almayan tek Arap havayolu şirketiydi. İki ülke arasındaki ticaret hacmi, katliamın her ayında, bir önceki yıla göre yüzde 11 artarak, 2024 yılında 3,2 milyar dolara ulaştı.

MBZ, bu sayede Washington ile ilişki kurma imkânı buldu. Anlaşmalar, Abu Dabi’ye Amerika’daki politik müesses nizama, Pentagon’a, bilhassa Trump yönetimine, tek başına hiçbir yatırımın sağlayamayacağı bir erişim imkânı sundu. ABD Savunma Bakanlığı, Ocak 2021’de İsrail’i Avrupa Komutanlığı’ndan CENTCOM’a devrederek, İsrail’in hava savunmasıyla Körfez’in hava savunmasını tek bir operasyonel mimaride bütünleştirdi. Birleşik Arap Emirlikleri’nin öncülüğünde Arap devletleri, 2022’de İsrail’in 12,5 milyar dolarlık savunma ihracatının yüzde 24’ünü gerçekleştiriyordu. İsrail, BAE’ye SPYDER hava savunma sistemleri verdi. BAE ise İsrail’e İbrahim Anlaşmaları üzerinden bölgesel meşruiyet kazandırdı. Bu, esasen bir normalleşme değildi. Barış diliyle sarılmış bir savunma anlaşmasıydı ve anlaşma metnini kaleme alan MBZ’ydi.

Altta yatan stratejik mantık, aynı anda hem İran karşıtı hem de İslam karşıtıydı. MBZ, 2011’deki Arap Baharı’nın bu soruyu gündeme getirmesinden bu yana, siyasi İslam’ı her biçimiyle otoriter modernleşme modeline yönelik varoluşsal bir tehdit olarak ele aldı. Müslüman Kardeşler, Hamas, Erdoğan’ın AKP'si, Katar’ın dış politikası, siyasi İslam’ın harekete geçirici bir güç olarak her tezahürü, Abu Dabi’nin stratejik doktrininde düşman unsurlardı. İran, bu tehdidin askeri-teolojik versiyonuydu. Anlaşmalar, her iki sorunu da tek bir hamlede çözdü: BAE’yi İran’ı hedef alan İsrail-Amerikan güvenlik mimarisine entegre ederken, Washington’a İslam âlemi içinden projeyi zora sokabilecek her türden sesi ortadan kaldırmak için gerekli politik sermaye sağladı.

Pakistan: Engeller Bir Bir Kaldırılıyor

İmran Han’ın Nisan 2022’de iktidardan uzaklaştırılması, esas olarak iki düzlem üzerinden hatırlanır: parlamentonun güvensizlik oylamasıyla ilgili anayasa düzlemi ile ABD’nin Şubat ayındaki Moskova ziyaretine ilişkin gönderdiği diplomatik mesaj anlamında Washington düzlemi. Her iki düzlem de kendi sınırları dâhilinde doğrudur. Ancak hiçbiri, operasyonun gerçekleştirilebilir olmasını sağlayan mekanizma olarak, Körfez denilen düzlemi hesaba katmaz.

2022 yılının başlarında Pakistan, mali açıdan tükenmiş durumdaydı. Döviz rezervleri kritik seviyelere düşmüştü. Enflasyon, yüzde 13’ün üzerinde seyrediyordu. IMF programı tıkanmıştı. Cari açık, normal finansman koşulları altında kapanmanın bir yolunu bulamıyordu. Ülke, BAE’ye borçluydu. 2018’de uzatılan ve Pakistan’ın geri ödeyemediği için her yıl yenilenen borç tutarı, iki milyar doları bulmuştu. Şehbaz Şerif, göreve geldikten birkaç gün sonra Abu Dabi’deydi. MBZ, üç milyar dolar taahhüt etti: mevcut iki milyar dolarlık mevduat yenilendi ve üzerine bir milyar dolar daha eklendi. Yeni hükümeti ayakta tutan mali can simidi, hükümetin kurulmasından birkaç hafta sonra dağıtıldı.

Tartışmanın özü zamanlamada yatıyor. Abu Dabi, bu bağımlılık ilişkisini İmran Han iktidardan uzaklaştırıldıktan sonra kurmadı. Bu bağımlılık ilişkisi, oylamadan önce de mevcuttu ve ilgili mevkilerdeki herkes, ilişkinin boyutlarını tam olarak biliyordu. Güvensizlik önergesinin geçerli olup olmayacağı sorusu, yalnızca parlamenter aritmetiği ile ilgili bir mesele değildi. Burada aslında “Yeni hükümet finanse edilecek mi edilmeyecek mi? sorusu soruluyordu. BAE, Ulusal Meclis toplanmadan önce bu soruyu cevapladı.

İmran Han, neden gitmek zorunda kaldı? Sorunun iki cevabı var ve bu cevaplar birbirine bağlı.

1. Filistin.

Filistin’in hakları konusundaki sicili ve bağlantısız dış politika duruşuyla Han yönetimindeki Pakistan, tam da Müslüman dünyasının ya itaatkâr ya da sessiz kalması gerektiği anda İsrail-ABD-BAE projesi için aktif bir yük haline geldi. Dünyanın en kalabalık ikinci Müslüman devleti olarak, nükleer silahı olan Pakistan, liderliği isterse alternatif bir bloğun temelini oluşturabilecek kapasiteye sahip. Han, sessiz kalmayı seçmedi. Bu da onu bir sorun haline getirdi. BAE’nin önderliğindeki Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri, Gazze yanarken ve İran savaşı planlanırken, ahlaki veya diplomatik gürültü çıkarmayacak bir İslamabad’a ihtiyaç duyuyordu.

2. İran’a yönelik savaş.

Savaş süreci, kendiliğinden işlemedi. Önce bölge temizlendi. Müslüman dünyasında itaatkâr hükümetlere ihtiyaç vardı: İbrahim Anlaşmaları’nın genel çerçevesine halel getirmeyecek, halklarını ABD-İsrail askeri harekâtına karşı seferber etmeyecek, varlıklarını Körfez ülkelerinin mali desteğine borçlu, bu borcun farkında olan hükümetlere gerek vardı. Şerif yönetimindeki Pakistan, bu türden bir hükümetti. Han yönetimindeki Pakistan ise değildi.

2026 yılının başlarında BAE, aynı iki milyar dolarlık dilimi aylık uzatmalarla yeniliyor ve Pakistan’ın yüzde 3 faiz ve iki yıllık vade talebine karşılık yüzde 6,5 faiz uyguluyordu. Pakistan Maliye Bakanı, basına “sorun yok” derken, kararın henüz resmen bildirilmediğini de kabul ediyordu. Abu Dabi, Pakistan’daki finans basınının “daha sert bir tavır” olarak tanımladığı bir tutum benimsemişti. Bu ifadenin pratikteki anlamı şuydu: 240 milyonluk nüfusa ve nükleer silaha sahip bir devlet, her ay Abu Dabi’nin rezervlerini korumasına izin verip vermeyeceğini öğrenmek için bekliyordu. Bu, iki taraflı işleyen bir finansal ilişki değil, bir tasmaydı.

İran: İleride Ortak Olmak İstenen Ülke

2023 sonlarından 2025 başlarına kadar BAE, Tahran ile diplomatik bir yakınlaşma süreci içine girdi: ikili görüşmeler, İran donanmasının Şarcah limanına yaptığı ziyaretler, dışişleri bakanları istişareleri. Analistler, Abu Dabi’nin İran’ı yeniden tecrit etme konusunda “pek istekli” olmadığı sonucuna vardılar. Altı ay sonra, Amerika’nın ve İsrail’in İran nükleer tesislerine yönelik saldırıları başladı. BAE, İsrail’den daha fazla İran misilleme füzesi ve insansız hava aracı saldırısına maruz kaldı. Bir BAE devlet bakanı Euronews’e giderek, Abu Dabi modeline karşı çıkan herkesin “İran’ın ve tüm uluslararası sisteme nihilizm ihraç etmeye çalışan haydut devlet aktörlerinin safında” olduğunu söyledi.

Bu yakınlaşma, bir politika değil, bir hazırlıktı. MBZ, Tahran için faydalı kalmasını sağlayan kanalları korurken, savaş için Washington ve Tel Aviv için vazgeçilmez kılan hizalanmayı da sürdürüyordu. Operasyon başlayana kadar ilişkinin her iki tarafını da yönetti, sonra da tarafını belli etti.

İran karşıtı tutum, sadece stratejik bir tercih değil. Bu, BAE’nin tüm dış politika yapısının taşıyıcı duvarı. İbrahim Anlaşmaları, bölgeye İran karşıtı bir ittifak olarak sunuldu. İsrail ve Körfez hava savunmasının CENTCOM’a entegrasyonu, İran’ı hedef alıyor. Afrika Boynuzu’ndaki üs ağı, Aden Körfezi’ndeki İran gemilerinin denizdeki hareketlerini izliyor. MBZ’nin inşa ettiği her bileşenin aleni düşmanı İran. Bu da savaş ne sonuç verirse versin, MBZ’nin Riyad’dan önce İslam Cumhuriyeti sonrası düzeni oluşturacak şekilde konumlanması gerektiği anlamına geliyor.

Suud kralı MBS ile aradaki fark yapısal. Suudi Arabistan, Müslüman çoğunluğa sahip bir devlete karşı Amerikan-İsrail askeri operasyonuyla açıkça aynı safta yer alamaz. Krallığın meşruiyet zemini olarak Mekke ve Medine’den kopamaz. Riyad, İran’a dair yaptığı her hesabı, bu sınırlar çerçevesinde yapar. MBZ’nin sırtında bu türden bir küfe yok. BAE nüfusunun yüzde doksanı yabancı uyruklu. Yönetilmesi gereken yerel bir dini kitle, absorbe edilmesi gereken bir Arap sokağı yok. Washington’ın Körfez’deki görünür öncü ortağı olmasının sunduğu serbestiyet, MBS’nin bedelsiz kullanamayacağı bu özgür hareket etme imkânı, BAE’nin Amerikalılara sunduğu teklifin ve MBZ’nin MBS üzerindeki nüfuzunun özünü teşkil ediyor. Suudi veliaht prensinin yapılmasını istediği ancak yaparken görülmesini istemediği şeyleri o yapabiliyor.

Afrika: Her Şeyi Açıklayan Gemi

Tüm kameralar Körfez’e ve İran’a çevrilmişken, MBZ, sömürgecilik döneminden bu yana Afrika kıtasında en geniş askeri ve ticari alanı inşa ediyor. Bu genişleme faaliyeti devam ediyor, tüm kanıtlarıyla, doğrudan aynı eksene bağlanıyor.

Bu ağ, Yemen’in Socotra takımadalarından Somali kıyısındaki Puntland ve Somaliland’a kadar uzanıyor. Ağ, şu üç şeyi kontrol etmek üzere tasarlandı: küresel ticaretin yüzde 12’sinin geçtiği Aden Körfezi nakliye koridoru, Sudan’daki BAE destekli Hızlı Destek Kuvvetleri’ne malzeme sağlayan lojistik zinciri ve egemenliği tartışmalı olan bölgelerin siyasi gelecekleri. Bu bölgeler, işleyen hiçbir devletin asla vermeyeceği türden bir düzenlemeye açık hale gelmişti.

BAE, Puntland’ın ana limanı olan Bosaso’da bulunan sivil bir havaalanını gizli bir askeri üsse dönüştürdü. 2024 yılı boyunca uydu görüntüleri, güçlendirilmiş hangarların, radar kulelerinin, insansız hava aracı pistlerinin ve mühimmat depolarının inşa edildiğini ortaya koyuyor. BAE bağlantılı taşıyıcılar tarafından işletilen IL-76 ağır nakliye uçakları, transponderleri (aktarıcıları) kapalı halde doğrudan BAE askeri üslerinden Bosaso’ya uçarak Darfur, Çad veya Libya’daki Nyala’ya doğru ilerliyor. Kırgızistan’da kayıtlı ancak Ekim 2024'ten beri BAE başkanının öz kardeşi Hamdan bin Zeyd ile bağlantılı, BAE’ye ait bir holdinge ait olan Gewan Airways, bu tedarik zincirindeki iki merkezi taşıyıcıdan biridir. Nisan 2025’te, İsrail yapımı bir ELM-2084 radar sisteminin Bosaso tesisinde olduğu doğrulandı. 256 deniz mili menzili, tüm Aden Körfezi’ni kapsıyordu. Savaş Çalışmaları Enstitüsü, tesisin haritasını çıkardı ve menzilini yayınladı.

Somaliland’ın liman kenti Berbera’da, 2017’de ticari liman geliştirme projesi olarak duyurulan 442 milyon dolarlık DP World yatırımı, birinci sınıf bir askeri tesise dönüştü: derin su deniz üssü, C-130 Hercules nakliye uçaklarını alabilecek kapasitede bir pist, güçlendirilmiş hangarlar ve insansız hava aracı altyapısı. Ticari imtiyaz, askeri üsle birlikte otuz yıl boyunca devam edecek. Bunlar, ayrı operasyonlar değil.

Mayıs 2025’te ABD Kongresi’nde Sudan kriziyle ilgili yapılan bir oturumda, eski diplomat Cameron Hudson, Sudan Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (RSF) Port Sudan’a yönelik koordineli insansız hava aracı saldırılarının (altı gün boyunca sivil altyapıyı hedef alan saldırıların) “başta BAE olmak üzere, yabancı devletlerden sürekli lojistik, mali ve teknik destek olmadan imkânsız olacağını” ifade etti. Sudan hükümeti, BAE’nin RSF vahşetine ortak olduğu iddiasıyla Uluslararası Adalet Divanı’na dava açtı. Divan, yetki eksikliği nedeniyle davayı kabul etmedi. Abu Dabi tüm iddiaları reddetti. Uçuşlar devam etti.

Şimdi de Rusya bağlantısına gelelim. Daha sonra doğrudan Rusya Savunma Bakanlığı kontrolü altında Afrika Kolordusu olarak adlandırılan Wagner Grubu, başlangıçta Sudan iç savaşının ilk aşamalarında Libya ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nden gelen aynı sınır ötesi güzergâhları kullanarak RSF’yi desteklemişti. Wagner’in Afrika’daki lojistik ağı, uzun zamandır BAE’nin finansal altyapısına dayanıyordu: Darfur’da RSF kontrolündeki topraklardan çıkarılan altın, Güney Sudan üzerinden Juba’ya taşınıyor, özel jetlere aktarılıyor, BAE’ye götürülüyordu. Uluslararası Organize Suçlara Karşı Küresel Girişim’e göre, Mart 2024’te belgelenmiş tek bir sevkiyatta RSF kontrolündeki madenlerden birkaç yüz kilogram altın, bu kanal üzerinden taşındı. BAE, savaşın finansmanını sağlayan altının son durağıdır ve BAE, aynı zamanda savaşa doğrudan silah ve lojistik desteği de sağlamaktadır. Moskova ve Abu Dabi, resmi anlamda herhangi bir koordinasyon içinde değiller. Her biri kendi amaçları doğrultusunda, çıkarlarının kesiştiği bir coğrafyada uyumlu altyapılar işletiyorlar: Sudan parçalanmış durumda, Sahel istikrarsızlaşmış, Afrika kıyılarına erişim ise herhangi bir hesap verebilir çerçeve olmadan kontrol altında tutuluyor.

Rusya, sonunda desteğini Sudan Silahlı Kuvvetleri’ne kaydırarak Port Sudan yakınlarında bir deniz üssü kurmayı hedefledi. RSF’nin tedarik zinciri ise Birleşik Arap Emirlikleri’nde kaldı. İki dış güç, aynı iç savaşta karşıt tarafları desteklerken, her ikisini de ayakta tutan lojistik coğrafyasını paylaştılar. Bu, çıkarlarının çeliştiği anlamına gelmiyor. Bu, birden fazla aktörün bir çatışmayı canlı tutmak için nedenleri olduğunda, yönetilen istikrarsızlığın nasıl işlediğini açıklıyor.

Siyasi mühendislik, askeri operasyonlarla paralel ilerledi. Birleşik Arap Emirlikleri, Somaliland’ın bağımsızlık hareketini, kendi kaderini tayin hakkıyla dayanışma içinde olduğundan değil, tanınmış bir Somaliland’ın Abu Dabi’ye Aden Körfezi'nde kalıcı, antlaşmaya bağlı bir askeri varlık sağlaması nedeniyle destekledi. Bu durum, hiçbir federal Somali hükümetinin vermeyeceği şartlar altında gerçekleşti. Ocak 2024’te imzalanan ve Addis Ababa’ya potansiyel tanınma karşılığında kıyı erişimi sağlayan Etiyopya-Somaliland mutabakatı, geniş çapta BAE’nin kolaylaştırdığı bir süreç olarak değerlendirildi: Etiyopya, Ağustos 2023’te Abu Dabi ile ikili bir denizcilik anlaşması imzalamıştı. Aralık 2025’te İsrail, Somaliland’ı tanıyan ilk BM üyesi devlet oldu. İbrahim Anlaşmaları’nın imzacısı olan BAE, kamuoyuna hiçbir şey söylemedi. Analist Cameron Hudson, BBC’ye verdiği demeçte, Emirlikler’in Somaliland konusunda “İsrail çıkarlarıyla çok uyumlu” göründüğünü, Kızıldeniz koridorunun tamamında BAE ve İsrail hedeflerinin daha da yakınlaşacağını öngördüğünü söyledi. Suudi Arabistan, bu tanıma girişimini kınadı. BAE’nin sessizliği ise aslında bir cevaptı.

Akıl Hocasının Hesabı

2015-2019 yılları arasında MBZ ve MBS, birleşik bir Körfez ekseni olarak algılandı: kıdemli stratejist ve reformcu veliaht prens, Yemen koalisyonu, Katar ablukası, İran karşıtı ve Müslüman Kardeşler karşıtı ittifakın ortak sorumlusu olarak görüldü. MBZ, MBS için Washington’ın kapılarını açtı, onu dış politika çevreleriyle tanıştırdı, Suudi Hanedanı içindeki rakipleri üzerindeki gücünü pekiştirmesine destek sundu. Bir Carnegie araştırmacısı, asimetriyi açıkça şöyle ifade ediyordu: MBS’nin deneyimsizliği, MBZ’nin Suudi politikasını Emirlik çıkarlarıyla uyumlu biçimde oluşturmasına imkân sağladı.

Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğuyla gerçekleşen Suudi Arabistan-İran normalleşmesi, MBS’nin alışılmış senaryodan saptığı andı. Riyad, gerilimi azaltmayı, istikrarı ve bölgesel barışın 2030 Vizyonu için sağlayacağı ekonomik hareket alanını seçti. MBZ, yıllarca tüm bölgesel düzeni İran karşıtı bir uzlaşma etrafında konumlandırmıştı. Çin’in arabuluculuğuyla yapılan anlaşma, bu uzlaşmayı içeriden dağıtacak bir tehditti. Ardından gelen vekalet savaşları, Yemen ve Sudan meselesi, İsrail’in Somaliland’ı tanıması, Suudi Arabistan’ın bu girişimi kınaması ama BAE’nin kınamaması, salt ekonomik rekabet veya kişisel sürtüşmeyle ilgili meseleler değil. Bunlar, Suudi dış politikasının genel gidişatını sekteye uğratacak, bizzat MBZ eliyle yürütülmüş işler.

2030 Vizyonu, kişisel ittifakı bozdu. Suudi Arabistan’ın çeşitlendirme programı, Dubai’nin otuz yılı aşkın süredir inşa ettiği ticari merkez modelinin yerini almayı gerektiriyordu. Riyad, krallıkta genel merkezi bulunmayan şirketlere devlet ihaleleri vermeyi durdurdu. Rakip ekonomik bölgeler kurdu. Birleşik Arap Emirlikleri merkezli çokuluslu şirketlerin peşine düştü. MBS, Kasım 2025’teki Washington ziyareti sırasında Trump’tan Sudan konusunda Abu Dabi’ye doğrudan baskı yapmasını istedi. MBZ ise kamuoyuna hiçbir şey söylemedi.

İran savaşı, MBS’yi MBZ’nin on yıldan fazla bir süredir kurguladığı konuma taşıdı. MBS, nükleer silaha sahip bir İran’ın savaş sonrası oluşacak zemine kıyasla daha acil bir tehdit teşkil etmesi sebebiyle saldırılara onay verdi. Ancak savaş sonrası geometri şimdi Suudi dış politikasının temel sorunu. Yüzünü Washington ve Tel Aviv’e çevirmiş, Birleşik Arap Emirlikleri merkezli ticari ve güvenlik düzenine entegre olmuş bir Tahran, Riyad’ı yeni mimarinin dışında tutar. Böylece, bölgenin en büyük ekonomisi olarak Suud, kuşatılır. Suudi stratejistler, BAE’yi “Arap pelerini giymiş bir İsrail projesi” olarak adlandırmaya başladılar. Ocak 2026’da İsrail basınında yer alan bu ifade, öylesine söylenmiş bir söz değil, bir teşhisti.

Mimari ve Maliyeti

MBZ’nin inşa ettiği her bileşen, diğerlerini güçlendiriyor, birlikte bir proje meydana getiriyor. Bu projeden istifade edecekler arasında Arap halkı, Müslüman dünyası, hatta nihayetinde uzun vadeli çıkarları bakımından, BAE bulunmuyor. Bundan esas olarak, operasyonel öncelik sırasına göre, İsrail ve ABD istifade edecek.

İbrahim Anlaşmaları, Washington’a İran’a yönelik savaşı Arap coğrafyasında Müslüman dünyasının birleşik bir tepkisini tetiklemeksizin yürütmesi için gereken desteği sundu. İsrail’e, Körfez ile ticari ve güvenlik düzeyinde kurduğu bağları korurken Gazze harekâtını yürütmesi için gereken bölgesel meşruiyeti verdi. MBZ’ye, Washington’la ilişki için zemin sundu. Böylelikle ufak bir ülke olarak BAE, küresel bir ağırlığa kavuştu. Anlaşma, üç tarafın da işine yaradı. Filistinlilere çok şeye mal oldu. Bölgeye bir nesil boyunca mal olmaya devam edecek.

Pakistan üzerindeki finansal mimari, nükleer güce sahip egemen bir devleti, Abu Dabi’nin kredi yenileme kararlarını aylık olarak bekleyen bir müşteriye dönüştürdü. Afrika Boynuzu’ndaki askeri mimari, Washington ve İsrail’e, görünür Amerikan veya İsrail kara birliklerine ihtiyaç duymadan Aden Körfezi’nde operasyonlar yürütme imkânı sundu. Sudan’da ve Sahel genelinde, Rus lojistik zincirleriyle paralel olarak işletilen ve kısmen BAE’ye ait finans sistemleri üzerinden akan Darfur altınıyla finanse edilen vekalet savaşı altyapısı, Afrika’nın kıyı coğrafyasını parçalı ve erişilebilir kılıyor. Parçalı devletler, bu model için bir başarısızlık koşulu değil, modelin işleyeceği ortamı sunuyorlar.

MBZ’nin inşa ettiği şey, uzun vadede bölgenin en derin istikrarsızlığının da kaynağıdır. Irak, doğrudan müdahaleyle yıkıldı. Libya, NATO destekli müdahaleyle yıkıldı. Suriye, vekalet savaşı müdahalesiyle yıkıldı. Gazze, gözümüzün önünde yıkılıyor. İran yanıyor. Bölgede İsrail-ABD-BAE imzası taşıyan her müdahale, enkaz, yerinden edilme ve bir sonraki müdahale için koşullar yarattı. Bu durum, mimarların beceriksiz olmasından kaynaklanmıyor. İstikrarsızlık, stratejinin istenmeyen bir sonucu değil, amaçlanan çıktısı olduğu için mevcut. İstikrarlı, kendi kaderini tayin eden bir Müslüman dünyasının Abu Dabi’nin mali garantilerine, Washington’ın güvenlik şemsiyesine ve İsrail askeri teknolojisine ihtiyacı olmazdı. Bağımlılık asli üründür. Kaos, bağımlılığı koruyan şeydir.

Bölge için tek geçerli yol, zıt yönde ilerliyor: Suudi Arabistan-İran arasındaki ilişkiler kopmamalı, normalleşmeli; Pakistan, mali egemenliğini yeniden kazanmalı; Türkiye, İran ve Arap devletlerinin kendi aralarındaki anlaşmazlıkları İsrail-ABD-BAE’nin sonuçları belirlemesine gerek kalmadan çözmeli. Bu üçlü yapı, her müdahale ettiğinde, sonuçları kendi lehine belirliyor, neticede bedeli bölge ödüyor.

Eski hikâyede, vezir, sonunda kahraman, genellikle kaybedecek hiçbir şeyi olmayan ve gerçeğe tesadüfen rastlayan genç bir adam tarafından, ifşa edilir. Hikâyenin çağdaş versiyonu, böyle bir karakter ortaya çıkmayacak şekilde planlanmıştır. Planlayan, vezirin ta kendisidir. Zira, böylesi bir karakteri ortaya çıkarabilecek hükümetler vezire borçludur, onu ifşa etmeyi deneyenlerse hapistedir.

Frame The Globe
Ren Way

23 Mart 2026
Kaynak

0 Yorum: