Arap
dünyasının siyasi mitolojisinde tekrar tekrar karşımıza çıkan bir sima var:
tahtın altında oturan ve üzerindeki her şeyi kontrol eden vezir. Bu vezir, taca
talip değil. Kimin tahtı alacağını, kimin kaybedeceğini ve hangi bedelle
alacağını o belirliyor. Masalın sonunda bu kişi, bir biçimde ifşa oluyor.
Gerçek dünyada ise, masalın sonunu bizatihi kendisi yazıyor.
Birleşik
Arap Emirlikleri Başkanı Muhammed bin Zeyd Nahyan (MBZ), kendi kuşağının en
etkili Arap hükümdarı ve en az incelenen ismidir. Suudi Arabistan ilgi odağı
olurken ve İran bombalara maruz kalırken, MBZ, yirmi yıldır üç araç üzerine
kurulu bir dış politika imparatorluğu kurdu: siyasi kontrol işlevi gören mali
bağımlılık tesis etti; ismi dahi anılmadan işleyen bir askeri altyapı meydana
getirdi; İsrail ve Washington ile derin ve kalıcı bir stratejik ittifak kurdu,
öyle ki, bir soykırımı, iki bölgesel savaşı ve artan Arap öfkesini atlatmayı
bildi. O, İsrail-ABD’nin birlikte yürüttüğü Ortadoğu projesinde pasif bir ortak
değil, bu projenin Arap mimarı. 2020’den bu yana bölgedeki her büyük kırılma,
İbrahim Anlaşmaları, Gazze’nin yıkımı, bağımsız Müslüman dünyası seslerinin
etkisiz hale getirilmesi, İran’a karşı savaş, Afrika kıyı şeridinin
parçalanması gibi gelişmelerin ardında hep Abu Dabi var.
Vezir,
bu hikâyedeki basit bir karakter değil. O, bir dış politikanın delilli ispatlı
uygulayıcısıdır. Deliller de ispatlar da aşağıda sunulmaktadır.
İbrahim
Anlaşmaları: Gerçekte Ne Satın Alındı?
Eylül
2020’de MBZ, İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayarak, bir nesilden beri İsrail ile
ilişkileri resmen normalleştiren ilk Arap lider oldu. Basında yer alan çerçeve,
tamamen barış üzerineydi: yeni bir Ortadoğu kurulacak, Arap-İsrail işbirliği
tesis edilecek, Filistin meselesi sessizce bir kenara bırakılacaktı. Aslında
her iki taraf da apaçık ortada olan bir şeyi satın almıştı.
İsrail,
Arap ülkelerinin desteğine mazhar oldu. İbrahim Anlaşmaları, Netanyahu
hükümetine, İsrail tarihinin en sağcı yönetimini pekiştirdiği ve Gazze’ye
yönelik topyekûn askeri saldırının koşullarını hazırladığı momentte, bölgesel
meşruiyet iddiasında bulunma imkânı sundu. MBZ, Arap dışişleri bakanlarıyla
yaptığı bir toplantıda, Filistin Yönetimi liderliğini “Ali Baba ve kırk haramiler”
olarak nitelendirdi. Bu lafı gizli kapaklı etmemişti. Bunu yetkililerle dolu
bir salonda, herkesin gözü önünde söyledi. Bu laf, sonrasında haberlere konu
oldu. Birleşik Arap Emirlikleri, anlaşmanın imzalanmasını takip eden yıllarda,
Gazze harekâtı boyunca Tel Aviv’e Emirati havayollarıyla uçuşlar düzenledi. BAE’nin
havayolu şirketi, uçuşları askıya almayan tek Arap havayolu şirketiydi. İki
ülke arasındaki ticaret hacmi, katliamın her ayında, bir önceki yıla göre yüzde
11 artarak, 2024 yılında 3,2 milyar dolara ulaştı.
MBZ,
bu sayede Washington ile ilişki kurma imkânı buldu. Anlaşmalar, Abu Dabi’ye
Amerika’daki politik müesses nizama, Pentagon’a, bilhassa Trump yönetimine, tek
başına hiçbir yatırımın sağlayamayacağı bir erişim imkânı sundu. ABD Savunma
Bakanlığı, Ocak 2021’de İsrail’i Avrupa Komutanlığı’ndan CENTCOM’a devrederek,
İsrail’in hava savunmasıyla Körfez’in hava savunmasını tek bir operasyonel
mimaride bütünleştirdi. Birleşik Arap Emirlikleri’nin öncülüğünde Arap
devletleri, 2022’de İsrail’in 12,5 milyar dolarlık savunma ihracatının yüzde 24’ünü
gerçekleştiriyordu. İsrail, BAE’ye SPYDER hava savunma sistemleri verdi. BAE ise
İsrail’e İbrahim Anlaşmaları üzerinden bölgesel meşruiyet kazandırdı. Bu,
esasen bir normalleşme değildi. Barış diliyle sarılmış bir savunma anlaşmasıydı
ve anlaşma metnini kaleme alan MBZ’ydi.
Altta
yatan stratejik mantık, aynı anda hem İran karşıtı hem de İslam karşıtıydı.
MBZ, 2011’deki Arap Baharı’nın bu soruyu gündeme getirmesinden bu yana, siyasi
İslam’ı her biçimiyle otoriter modernleşme modeline yönelik varoluşsal bir
tehdit olarak ele aldı. Müslüman Kardeşler, Hamas, Erdoğan’ın AKP'si, Katar’ın
dış politikası, siyasi İslam’ın harekete geçirici bir güç olarak her tezahürü,
Abu Dabi’nin stratejik doktrininde düşman unsurlardı. İran, bu tehdidin
askeri-teolojik versiyonuydu. Anlaşmalar, her iki sorunu da tek bir hamlede
çözdü: BAE’yi İran’ı hedef alan İsrail-Amerikan güvenlik mimarisine entegre
ederken, Washington’a İslam âlemi içinden projeyi zora sokabilecek her türden sesi
ortadan kaldırmak için gerekli politik sermaye sağladı.
Pakistan:
Engeller Bir Bir Kaldırılıyor
İmran
Han’ın Nisan 2022’de iktidardan uzaklaştırılması, esas olarak iki düzlem
üzerinden hatırlanır: parlamentonun güvensizlik oylamasıyla ilgili anayasa
düzlemi ile ABD’nin Şubat ayındaki Moskova ziyaretine ilişkin gönderdiği
diplomatik mesaj anlamında Washington düzlemi. Her iki düzlem de kendi
sınırları dâhilinde doğrudur. Ancak hiçbiri, operasyonun gerçekleştirilebilir
olmasını sağlayan mekanizma olarak, Körfez denilen düzlemi hesaba katmaz.
2022
yılının başlarında Pakistan, mali açıdan tükenmiş durumdaydı. Döviz rezervleri
kritik seviyelere düşmüştü. Enflasyon, yüzde 13’ün üzerinde seyrediyordu. IMF
programı tıkanmıştı. Cari açık, normal finansman koşulları altında kapanmanın
bir yolunu bulamıyordu. Ülke, BAE’ye borçluydu. 2018’de uzatılan ve Pakistan’ın
geri ödeyemediği için her yıl yenilenen borç tutarı, iki milyar doları bulmuştu.
Şehbaz Şerif, göreve geldikten birkaç gün sonra Abu Dabi’deydi. MBZ, üç milyar
dolar taahhüt etti: mevcut iki milyar dolarlık mevduat yenilendi ve üzerine bir
milyar dolar daha eklendi. Yeni hükümeti ayakta tutan mali can simidi,
hükümetin kurulmasından birkaç hafta sonra dağıtıldı.
Tartışmanın
özü zamanlamada yatıyor. Abu Dabi, bu bağımlılık ilişkisini İmran Han
iktidardan uzaklaştırıldıktan sonra kurmadı. Bu bağımlılık ilişkisi, oylamadan
önce de mevcuttu ve ilgili mevkilerdeki herkes, ilişkinin boyutlarını tam
olarak biliyordu. Güvensizlik önergesinin geçerli olup olmayacağı sorusu,
yalnızca parlamenter aritmetiği ile ilgili bir mesele değildi. Burada aslında “Yeni
hükümet finanse edilecek mi edilmeyecek mi? sorusu soruluyordu. BAE, Ulusal
Meclis toplanmadan önce bu soruyu cevapladı.
İmran
Han, neden gitmek zorunda kaldı? Sorunun iki cevabı var ve bu cevaplar
birbirine bağlı.
1.
Filistin.
Filistin’in
hakları konusundaki sicili ve bağlantısız dış politika duruşuyla Han
yönetimindeki Pakistan, tam da Müslüman dünyasının ya itaatkâr ya da sessiz
kalması gerektiği anda İsrail-ABD-BAE projesi için aktif bir yük haline geldi. Dünyanın
en kalabalık ikinci Müslüman devleti olarak, nükleer silahı olan Pakistan,
liderliği isterse alternatif bir bloğun temelini oluşturabilecek kapasiteye
sahip. Han, sessiz kalmayı seçmedi. Bu da onu bir sorun haline getirdi. BAE’nin
önderliğindeki Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri, Gazze yanarken ve İran savaşı
planlanırken, ahlaki veya diplomatik gürültü çıkarmayacak bir İslamabad’a
ihtiyaç duyuyordu.
2.
İran’a yönelik savaş.
Savaş
süreci, kendiliğinden işlemedi. Önce bölge temizlendi. Müslüman dünyasında
itaatkâr hükümetlere ihtiyaç vardı: İbrahim Anlaşmaları’nın genel çerçevesine
halel getirmeyecek, halklarını ABD-İsrail askeri harekâtına karşı seferber
etmeyecek, varlıklarını Körfez ülkelerinin mali desteğine borçlu, bu borcun
farkında olan hükümetlere gerek vardı. Şerif yönetimindeki Pakistan, bu türden
bir hükümetti. Han yönetimindeki Pakistan ise değildi.
2026
yılının başlarında BAE, aynı iki milyar dolarlık dilimi aylık uzatmalarla
yeniliyor ve Pakistan’ın yüzde 3 faiz ve iki yıllık vade talebine karşılık yüzde
6,5 faiz uyguluyordu. Pakistan Maliye Bakanı, basına “sorun yok” derken,
kararın henüz resmen bildirilmediğini de kabul ediyordu. Abu Dabi, Pakistan’daki
finans basınının “daha sert bir tavır” olarak tanımladığı bir tutum
benimsemişti. Bu ifadenin pratikteki anlamı şuydu: 240 milyonluk nüfusa ve
nükleer silaha sahip bir devlet, her ay Abu Dabi’nin rezervlerini korumasına
izin verip vermeyeceğini öğrenmek için bekliyordu. Bu, iki taraflı işleyen bir
finansal ilişki değil, bir tasmaydı.
İran:
İleride Ortak Olmak İstenen Ülke
2023
sonlarından 2025 başlarına kadar BAE, Tahran ile diplomatik bir yakınlaşma süreci
içine girdi: ikili görüşmeler, İran donanmasının Şarcah limanına yaptığı
ziyaretler, dışişleri bakanları istişareleri. Analistler, Abu Dabi’nin İran’ı
yeniden tecrit etme konusunda “pek istekli” olmadığı sonucuna vardılar. Altı ay
sonra, Amerika’nın ve İsrail’in İran nükleer tesislerine yönelik saldırıları
başladı. BAE, İsrail’den daha fazla İran misilleme füzesi ve insansız hava
aracı saldırısına maruz kaldı. Bir BAE devlet bakanı Euronews’e giderek, Abu
Dabi modeline karşı çıkan herkesin “İran’ın ve tüm uluslararası sisteme
nihilizm ihraç etmeye çalışan haydut devlet aktörlerinin safında” olduğunu söyledi.
Bu
yakınlaşma, bir politika değil, bir hazırlıktı. MBZ, Tahran için faydalı
kalmasını sağlayan kanalları korurken, savaş için Washington ve Tel Aviv için
vazgeçilmez kılan hizalanmayı da sürdürüyordu. Operasyon başlayana kadar
ilişkinin her iki tarafını da yönetti, sonra da tarafını belli etti.
İran
karşıtı tutum, sadece stratejik bir tercih değil. Bu, BAE’nin tüm dış politika
yapısının taşıyıcı duvarı. İbrahim Anlaşmaları, bölgeye İran karşıtı bir
ittifak olarak sunuldu. İsrail ve Körfez hava savunmasının CENTCOM’a
entegrasyonu, İran’ı hedef alıyor. Afrika Boynuzu’ndaki üs ağı, Aden Körfezi’ndeki
İran gemilerinin denizdeki hareketlerini izliyor. MBZ’nin inşa ettiği her
bileşenin aleni düşmanı İran. Bu da savaş ne sonuç verirse versin, MBZ’nin
Riyad’dan önce İslam Cumhuriyeti sonrası düzeni oluşturacak şekilde
konumlanması gerektiği anlamına geliyor.
Suud
kralı MBS ile aradaki fark yapısal. Suudi Arabistan, Müslüman çoğunluğa sahip
bir devlete karşı Amerikan-İsrail askeri operasyonuyla açıkça aynı safta yer
alamaz. Krallığın meşruiyet zemini olarak Mekke ve Medine’den kopamaz. Riyad,
İran’a dair yaptığı her hesabı, bu sınırlar çerçevesinde yapar. MBZ’nin sırtında
bu türden bir küfe yok. BAE nüfusunun yüzde doksanı yabancı uyruklu.
Yönetilmesi gereken yerel bir dini kitle, absorbe edilmesi gereken bir Arap
sokağı yok. Washington’ın Körfez’deki görünür öncü ortağı olmasının sunduğu
serbestiyet, MBS’nin bedelsiz kullanamayacağı bu özgür hareket etme imkânı, BAE’nin
Amerikalılara sunduğu teklifin ve MBZ’nin MBS üzerindeki nüfuzunun özünü teşkil
ediyor. Suudi veliaht prensinin yapılmasını istediği ancak yaparken görülmesini
istemediği şeyleri o yapabiliyor.
Afrika:
Her Şeyi Açıklayan Gemi
Tüm
kameralar Körfez’e ve İran’a çevrilmişken, MBZ, sömürgecilik döneminden bu yana
Afrika kıtasında en geniş askeri ve ticari alanı inşa ediyor. Bu genişleme faaliyeti
devam ediyor, tüm kanıtlarıyla, doğrudan aynı eksene bağlanıyor.
Bu
ağ, Yemen’in Socotra takımadalarından Somali kıyısındaki Puntland ve Somaliland’a
kadar uzanıyor. Ağ, şu üç şeyi kontrol etmek üzere tasarlandı: küresel
ticaretin yüzde 12’sinin geçtiği Aden Körfezi nakliye koridoru, Sudan’daki BAE
destekli Hızlı Destek Kuvvetleri’ne malzeme sağlayan lojistik zinciri ve
egemenliği tartışmalı olan bölgelerin siyasi gelecekleri. Bu bölgeler, işleyen
hiçbir devletin asla vermeyeceği türden bir düzenlemeye açık hale gelmişti.
BAE,
Puntland’ın ana limanı olan Bosaso’da bulunan sivil bir havaalanını gizli bir
askeri üsse dönüştürdü. 2024 yılı boyunca uydu görüntüleri, güçlendirilmiş
hangarların, radar kulelerinin, insansız hava aracı pistlerinin ve mühimmat
depolarının inşa edildiğini ortaya koyuyor. BAE bağlantılı taşıyıcılar
tarafından işletilen IL-76 ağır nakliye uçakları, transponderleri (aktarıcıları)
kapalı halde doğrudan BAE askeri üslerinden Bosaso’ya uçarak Darfur, Çad veya
Libya’daki Nyala’ya doğru ilerliyor. Kırgızistan’da kayıtlı ancak Ekim 2024'ten
beri BAE başkanının öz kardeşi Hamdan bin Zeyd ile bağlantılı, BAE’ye ait bir
holdinge ait olan Gewan Airways, bu tedarik zincirindeki iki merkezi
taşıyıcıdan biridir. Nisan 2025’te, İsrail yapımı bir ELM-2084 radar sisteminin
Bosaso tesisinde olduğu doğrulandı. 256 deniz mili menzili, tüm Aden Körfezi’ni
kapsıyordu. Savaş Çalışmaları Enstitüsü, tesisin haritasını çıkardı ve
menzilini yayınladı.
Somaliland’ın
liman kenti Berbera’da, 2017’de ticari liman geliştirme projesi olarak
duyurulan 442 milyon dolarlık DP World yatırımı, birinci sınıf bir askeri
tesise dönüştü: derin su deniz üssü, C-130 Hercules nakliye uçaklarını
alabilecek kapasitede bir pist, güçlendirilmiş hangarlar ve insansız hava aracı
altyapısı. Ticari imtiyaz, askeri üsle birlikte otuz yıl boyunca devam edecek.
Bunlar, ayrı operasyonlar değil.
Mayıs
2025’te ABD Kongresi’nde Sudan kriziyle ilgili yapılan bir oturumda, eski
diplomat Cameron Hudson, Sudan Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (RSF) Port Sudan’a
yönelik koordineli insansız hava aracı saldırılarının (altı gün boyunca sivil
altyapıyı hedef alan saldırıların) “başta BAE olmak üzere, yabancı devletlerden
sürekli lojistik, mali ve teknik destek olmadan imkânsız olacağını” ifade etti.
Sudan hükümeti, BAE’nin RSF vahşetine ortak olduğu iddiasıyla Uluslararası
Adalet Divanı’na dava açtı. Divan, yetki eksikliği nedeniyle davayı kabul
etmedi. Abu Dabi tüm iddiaları reddetti. Uçuşlar devam etti.
Şimdi
de Rusya bağlantısına gelelim. Daha sonra doğrudan Rusya Savunma Bakanlığı
kontrolü altında Afrika Kolordusu olarak adlandırılan Wagner Grubu, başlangıçta
Sudan iç savaşının ilk aşamalarında Libya ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nden gelen
aynı sınır ötesi güzergâhları kullanarak RSF’yi desteklemişti. Wagner’in Afrika’daki
lojistik ağı, uzun zamandır BAE’nin finansal altyapısına dayanıyordu: Darfur’da
RSF kontrolündeki topraklardan çıkarılan altın, Güney Sudan üzerinden Juba’ya
taşınıyor, özel jetlere aktarılıyor, BAE’ye götürülüyordu. Uluslararası
Organize Suçlara Karşı Küresel Girişim’e göre, Mart 2024’te belgelenmiş tek bir
sevkiyatta RSF kontrolündeki madenlerden birkaç yüz kilogram altın, bu kanal
üzerinden taşındı. BAE, savaşın finansmanını sağlayan altının son durağıdır ve
BAE, aynı zamanda savaşa doğrudan silah ve lojistik desteği de sağlamaktadır.
Moskova ve Abu Dabi, resmi anlamda herhangi bir koordinasyon içinde değiller.
Her biri kendi amaçları doğrultusunda, çıkarlarının kesiştiği bir coğrafyada
uyumlu altyapılar işletiyorlar: Sudan parçalanmış durumda, Sahel
istikrarsızlaşmış, Afrika kıyılarına erişim ise herhangi bir hesap verebilir
çerçeve olmadan kontrol altında tutuluyor.
Rusya,
sonunda desteğini Sudan Silahlı Kuvvetleri’ne kaydırarak Port Sudan
yakınlarında bir deniz üssü kurmayı hedefledi. RSF’nin tedarik zinciri ise
Birleşik Arap Emirlikleri’nde kaldı. İki dış güç, aynı iç savaşta karşıt
tarafları desteklerken, her ikisini de ayakta tutan lojistik coğrafyasını
paylaştılar. Bu, çıkarlarının çeliştiği anlamına gelmiyor. Bu, birden fazla
aktörün bir çatışmayı canlı tutmak için nedenleri olduğunda, yönetilen
istikrarsızlığın nasıl işlediğini açıklıyor.
Siyasi
mühendislik, askeri operasyonlarla paralel ilerledi. Birleşik Arap Emirlikleri,
Somaliland’ın bağımsızlık hareketini, kendi kaderini tayin hakkıyla dayanışma
içinde olduğundan değil, tanınmış bir Somaliland’ın Abu Dabi’ye Aden
Körfezi'nde kalıcı, antlaşmaya bağlı bir askeri varlık sağlaması nedeniyle
destekledi. Bu durum, hiçbir federal Somali hükümetinin vermeyeceği şartlar
altında gerçekleşti. Ocak 2024’te imzalanan ve Addis Ababa’ya potansiyel
tanınma karşılığında kıyı erişimi sağlayan Etiyopya-Somaliland mutabakatı,
geniş çapta BAE’nin kolaylaştırdığı bir süreç olarak değerlendirildi: Etiyopya,
Ağustos 2023’te Abu Dabi ile ikili bir denizcilik anlaşması imzalamıştı. Aralık
2025’te İsrail, Somaliland’ı tanıyan ilk BM üyesi devlet oldu. İbrahim
Anlaşmaları’nın imzacısı olan BAE, kamuoyuna hiçbir şey söylemedi. Analist
Cameron Hudson, BBC’ye verdiği demeçte, Emirlikler’in Somaliland konusunda “İsrail
çıkarlarıyla çok uyumlu” göründüğünü, Kızıldeniz koridorunun tamamında BAE ve
İsrail hedeflerinin daha da yakınlaşacağını öngördüğünü söyledi. Suudi
Arabistan, bu tanıma girişimini kınadı. BAE’nin sessizliği ise aslında bir cevaptı.
Akıl
Hocasının Hesabı
2015-2019
yılları arasında MBZ ve MBS, birleşik bir Körfez ekseni olarak algılandı:
kıdemli stratejist ve reformcu veliaht prens, Yemen koalisyonu, Katar ablukası,
İran karşıtı ve Müslüman Kardeşler karşıtı ittifakın ortak sorumlusu olarak
görüldü. MBZ, MBS için Washington’ın kapılarını açtı, onu dış politika
çevreleriyle tanıştırdı, Suudi Hanedanı içindeki rakipleri üzerindeki gücünü
pekiştirmesine destek sundu. Bir Carnegie araştırmacısı, asimetriyi açıkça
şöyle ifade ediyordu: MBS’nin deneyimsizliği, MBZ’nin Suudi politikasını
Emirlik çıkarlarıyla uyumlu biçimde oluşturmasına imkân sağladı.
Mart
2023’te Çin’in arabuluculuğuyla gerçekleşen Suudi Arabistan-İran normalleşmesi,
MBS’nin alışılmış senaryodan saptığı andı. Riyad, gerilimi azaltmayı, istikrarı
ve bölgesel barışın 2030 Vizyonu için sağlayacağı ekonomik hareket alanını
seçti. MBZ, yıllarca tüm bölgesel düzeni İran karşıtı bir uzlaşma etrafında
konumlandırmıştı. Çin’in arabuluculuğuyla yapılan anlaşma, bu uzlaşmayı
içeriden dağıtacak bir tehditti. Ardından gelen vekalet savaşları, Yemen ve
Sudan meselesi, İsrail’in Somaliland’ı tanıması, Suudi Arabistan’ın bu girişimi
kınaması ama BAE’nin kınamaması, salt ekonomik rekabet veya kişisel sürtüşmeyle
ilgili meseleler değil. Bunlar, Suudi dış politikasının genel gidişatını
sekteye uğratacak, bizzat MBZ eliyle yürütülmüş işler.
2030
Vizyonu, kişisel ittifakı bozdu. Suudi Arabistan’ın çeşitlendirme programı,
Dubai’nin otuz yılı aşkın süredir inşa ettiği ticari merkez modelinin yerini
almayı gerektiriyordu. Riyad, krallıkta genel merkezi bulunmayan şirketlere
devlet ihaleleri vermeyi durdurdu. Rakip ekonomik bölgeler kurdu. Birleşik Arap
Emirlikleri merkezli çokuluslu şirketlerin peşine düştü. MBS, Kasım 2025’teki
Washington ziyareti sırasında Trump’tan Sudan konusunda Abu Dabi’ye doğrudan
baskı yapmasını istedi. MBZ ise kamuoyuna hiçbir şey söylemedi.
İran
savaşı, MBS’yi MBZ’nin on yıldan fazla bir süredir kurguladığı konuma taşıdı.
MBS, nükleer silaha sahip bir İran’ın savaş sonrası oluşacak zemine kıyasla
daha acil bir tehdit teşkil etmesi sebebiyle saldırılara onay verdi. Ancak
savaş sonrası geometri şimdi Suudi dış politikasının temel sorunu. Yüzünü Washington
ve Tel Aviv’e çevirmiş, Birleşik Arap Emirlikleri merkezli ticari ve güvenlik
düzenine entegre olmuş bir Tahran, Riyad’ı yeni mimarinin dışında tutar. Böylece,
bölgenin en büyük ekonomisi olarak Suud, kuşatılır. Suudi stratejistler, BAE’yi
“Arap pelerini giymiş bir İsrail projesi” olarak adlandırmaya başladılar. Ocak
2026’da İsrail basınında yer alan bu ifade, öylesine söylenmiş bir söz değil,
bir teşhisti.
Mimari
ve Maliyeti
MBZ’nin
inşa ettiği her bileşen, diğerlerini güçlendiriyor, birlikte bir proje meydana
getiriyor. Bu projeden istifade edecekler arasında Arap halkı, Müslüman dünyası,
hatta nihayetinde uzun vadeli çıkarları bakımından, BAE bulunmuyor. Bundan esas
olarak, operasyonel öncelik sırasına göre, İsrail ve ABD istifade edecek.
İbrahim
Anlaşmaları, Washington’a İran’a yönelik savaşı Arap coğrafyasında Müslüman
dünyasının birleşik bir tepkisini tetiklemeksizin yürütmesi için gereken desteği
sundu. İsrail’e, Körfez ile ticari ve güvenlik düzeyinde kurduğu bağları
korurken Gazze harekâtını yürütmesi için gereken bölgesel meşruiyeti verdi. MBZ’ye,
Washington’la ilişki için zemin sundu. Böylelikle ufak bir ülke olarak BAE,
küresel bir ağırlığa kavuştu. Anlaşma, üç tarafın da işine yaradı.
Filistinlilere çok şeye mal oldu. Bölgeye bir nesil boyunca mal olmaya devam
edecek.
Pakistan
üzerindeki finansal mimari, nükleer güce sahip egemen bir devleti, Abu Dabi’nin
kredi yenileme kararlarını aylık olarak bekleyen bir müşteriye dönüştürdü.
Afrika Boynuzu’ndaki askeri mimari, Washington ve İsrail’e, görünür Amerikan
veya İsrail kara birliklerine ihtiyaç duymadan Aden Körfezi’nde operasyonlar
yürütme imkânı sundu. Sudan’da ve Sahel genelinde, Rus lojistik zincirleriyle
paralel olarak işletilen ve kısmen BAE’ye ait finans sistemleri üzerinden akan
Darfur altınıyla finanse edilen vekalet savaşı altyapısı, Afrika’nın kıyı
coğrafyasını parçalı ve erişilebilir kılıyor. Parçalı devletler, bu model için
bir başarısızlık koşulu değil, modelin işleyeceği ortamı sunuyorlar.
MBZ’nin
inşa ettiği şey, uzun vadede bölgenin en derin istikrarsızlığının da
kaynağıdır. Irak, doğrudan müdahaleyle yıkıldı. Libya, NATO destekli
müdahaleyle yıkıldı. Suriye, vekalet savaşı müdahalesiyle yıkıldı. Gazze, gözümüzün
önünde yıkılıyor. İran yanıyor. Bölgede İsrail-ABD-BAE imzası taşıyan her
müdahale, enkaz, yerinden edilme ve bir sonraki müdahale için koşullar yarattı.
Bu durum, mimarların beceriksiz olmasından kaynaklanmıyor. İstikrarsızlık,
stratejinin istenmeyen bir sonucu değil, amaçlanan çıktısı olduğu için mevcut.
İstikrarlı, kendi kaderini tayin eden bir Müslüman dünyasının Abu Dabi’nin mali
garantilerine, Washington’ın güvenlik şemsiyesine ve İsrail askeri
teknolojisine ihtiyacı olmazdı. Bağımlılık asli üründür. Kaos, bağımlılığı
koruyan şeydir.
Bölge
için tek geçerli yol, zıt yönde ilerliyor: Suudi Arabistan-İran arasındaki
ilişkiler kopmamalı, normalleşmeli; Pakistan, mali egemenliğini yeniden
kazanmalı; Türkiye, İran ve Arap devletlerinin kendi aralarındaki anlaşmazlıkları
İsrail-ABD-BAE’nin sonuçları belirlemesine gerek kalmadan çözmeli. Bu üçlü
yapı, her müdahale ettiğinde, sonuçları kendi lehine belirliyor, neticede
bedeli bölge ödüyor.
Eski
hikâyede, vezir, sonunda kahraman, genellikle kaybedecek hiçbir şeyi olmayan ve
gerçeğe tesadüfen rastlayan genç bir adam tarafından, ifşa edilir. Hikâyenin
çağdaş versiyonu, böyle bir karakter ortaya çıkmayacak şekilde planlanmıştır. Planlayan,
vezirin ta kendisidir. Zira, böylesi bir karakteri ortaya çıkarabilecek
hükümetler vezire borçludur, onu ifşa etmeyi deneyenlerse hapistedir.
Frame The Globe
Ren Way
23 Mart 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder