The
Pen is My Machete [“Kalemdir Benim Palam”] dergisinin bu özel sayısı,
içinde olduğumuz tarihi konjonktürün öneminin somut bir yansımasıdır. Yayına
hazırlanırken, 28 Şubat 2026 sabahının erken saatlerinde, emperyalist-Siyonist
güçler, İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı askeri saldırı başlattı. Bu, ülkeyi
istikrarsızlaştırmak ve rejim değişikliği sağlamak amacıyla yıllarca süren tek
taraflı baskıcı önlemler ve diğer hibrit savaş biçimlerinin ardından gelen suç
niteliğinde bir savaş eylemidir. Ayrıca, sözde ateşkese rağmen Gazze’de devam
eden, emperyalist-Siyonist güçlerin Filistin halkına karşı iki buçuk yıldır uyguladığı
soykırımın hemen ardından, Batı Şeria’da yoğunlaşan yerleşimci-sömürgeci şiddeti,
Suriye’deki acımasız rejim değişikliği, Yemen’e yönelik kesintisiz saldırılar
ve Hizbullah’ı hedef alan, güney Lübnan’a yönelik saldırılar da Filistin
kurtuluş mücadelesini ezmek ve bölgesel direnişi destekleyen güçleri tecrit
edip kırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir.
Korkunç
saldırılar neticesinde, Minab şehrindeki ilkokullarında katledilen yüzden fazla
kız çocuğunun yanı sıra devrimci, anti-emperyalist lider Ayetullah Ali Hüseyni
Hameney katledildi. Bu süreçte çok sayıda şehit verildi.
Nevid
ve Nina Ferniya’nın da tespit ettiği üzere, çağımızın temel çelişkisi, ABD
liderliğindeki emperyalizmdir. Bu çelişkiyle yüzleşilmediği her an, “hayatın
devamlılığı”nı tehdit etmektedir. Bu anlamda, İran bugün hepimiz için savaşıyor.
Bu vahşete karşı sergilediği direniş, Filistin ve Sudan’dan Küba ve Venezuela’ya
kadar “tüm Küresel Güney’i” savunmaktadır.[1]
Batı
Asya’da derinleşen Siyonist-emperyalist saldırı, Amerika kıtasında genişleyen
ABD militarizmiyle eş zamanlı olarak gerçekleşiyor. 3 Ocak 2026’da ABD
emperyalizmine bağlı güçler, Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’ne yönelik işgal
harekâtında Başkan Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores’i kaçırdı. Saldırıda
yüzden fazla insanı öldürüldü. Ölenler arasında, başkanlığı savunmak için
görevlendirilen otuz iki Kübalı güvenlik görevlisi de bulunuyordu. Onların şehadeti,
devrimci enternasyonalizmin en yüksek ifadesidir.
Bu
saldırı, Trump yönetiminin Monroe Doktrini’ne “ek” olarak geliştirdiği “Donroe
Doktrini”nin somut yansımasıdır. Bölgeye yalnızca ekonomik ve ideolojik
yollarla hâkim olma becerisini yitiren ABD emperyalizmi, daha önceki bir
dönemin şiddet araçlarını içeren, zora başvurmayı öngören önlemlerine geri
döndü. 2004’te Haiti’ye yönelik emperyalist işgal ve Haiti Devlet Başkanı
Jean-Bertrand Aristide’in kaçırılmasını anıştıran[2] Venezuela’ya yönelik
saldırı, bu ülkenin egemenliğini elinden almayı, bölgedeki yarı egemen
projelere bile, tam teslimiyeti reddetmenin acımasız rejim değişikliğiyle
sonuçlanacağı konusunda uyarıda bulunmayı amaçlıyor.
Aynı
zamanda, Küba Devrimi’nin maddi temellerini aşındırmak amacıyla tasarlanmış
kapsamlı bir enerji ablukasıyla birlikte Küba üzerindeki kuşatma daha da
sıkılaştırıldı. Trump’ın 29 Ocak tarihli, adaya petrol sağlayan her ülkeye
yaptırım tehdidinde bulunan Başkanlık Kararnamesi, Küba toplumunun ve
ekonomisinin her sektöründe zincirleme krizlere yol açtı. Hastanelerde acil
servisler ve hayat kurtarıcı tedaviler için yakıt yok, kilit endüstriler felç
oldu, Küba’nın gıdasının yaklaşık yüzde 80’ini sağlayan tarım, ciddi şekilde
sekteye uğradı.
Alejandro
Rosés Pérez’in bu özel sayıda yayınlanan, Karayipler’de yenilenen Monroe
Doktrini ile ilgili analizi, 3 Ocak’ta Venezuela’ya yapılan saldırıyı ve Küba
üzerindeki yoğunlaşan kuşatmayı, Washington’ın “yarımkürede güvenlikle ilgili
düzenlemeleri yeniden şekillendirme” ve bölgenin ikinci büyük ticaret ortağı
olan Çin’i yarımküreden çıkarma stratejisinin bir parçası olarak görüyor.
Bu
özel sayıda yayınlanan Renate Bridenthal’ın Kuzey Kutbu ile ilgili yazısı, bu
yarımküreye dair analizi kuzeye doğru genişleterek, İran ve Venezuela’yı
bombalayan ve Küba’yı abluka altına alan aynı emperyalist stratejinin şimdi
Grönland’a nasıl uzandığını ve kutup bölgesini ABD’nin emperyalist emellerinin
yeni bir arenasına nasıl dönüştürdüğünü ortaya koyuyor. Karayipler, Batı Asya
ve Kuzey Kutbu’nda aynı emperyalist güç, hibrit savaş yoluyla kendini
gösteriyor. Emperyalizm savaşını, sadece füzeler ve insansız hava araçlarıyla
değil, aynı zamanda ülke ekonomisini mali açıdan boğma, enerji manipülasyonu,
psikolojik savaş, propaganda ve ekonomik kuşatma gibi silahlarla da yürütüyor.
Egemenlik ve bununla birlikte uluslararası hukuk, alenen ve hiçbir cezayla
yüzleşmeden ihlal ediliyor.
Bu
cezasızlık, birden fazla ölçekte işleyerek, yurtdışındaki emperyalist şiddeti,
içerideki faşist devlet şiddetiyle birleştiriyor. 7 Ocak 2026’da Minneapolis’te
bir ICE ajanı Renée Nicole Good’u öldürdükten sonra, Başkan Yardımcısı J. D.
Vance, ajanın “mutlak dokunulmazlık” ile korunduğunu, Good’un ölümünün “kendi
hatasından kaynaklanan bir trajedi” olduğunu iddia ederek, cinayeti savundu.
Yerli uluslara karşı yüzyıllarca süren soykırım ve Afrika halklarının şiddet
temelli köleleştirilme sürecinin eseri olan bir ülkede, devlet şiddetinin alenen
savunulması kimseyi şaşırtmamalı.
Belirli
bir ırkın cezadan muaf tutulması, hükümetin İran’ı bombalamasına, Küba’yı
abluka altına almasına, aynı zamanda göçmen topluluklarına yönelik militarize
edilmiş ICE baskınları düzenlemesine ve ülke içinde işçi sınıfından yerli,
siyah ve melez topluluklara karşı devam eden terör ve yapısal şiddet
uygulamasına imkân sağlıyor. Yurtdışında soykırımı finanse eden aynı devlet,
aynı şekilde siyah, melez, yerli ve işçi sınıfından insanları da hapse atıyor.
Maduro ve Flores’in Filistinli siyasi tutuklu Tarık Bazruk ve cezaevi devleti
tarafından hedef alınan diğerleriyle birlikte tutulduğu New York’taki ünlü Büyükşehir
Gözaltı Merkezi gibi hapishaneler, ABD kapitalist emperyalizmine payanda görevi
görüyor.
Krizlerle
boğuşan ABD emperyalizminin kutuplaşmış birikim sürecini sürdürmek için
şiddeti yoğunlaştırdığı bu mevcut küresel sistem bağlamında emek, önemli ve belirleyici
bir siyasi alandır. Bu özel sayı, genellikle ayrı ayrı ele alınan iki cepheyi,
emperyalist gücün yurt dışına yansıtılmasını ve emeğin yurt içinde disipline
edilmesini bir araya getirerek, bunları kapitalist-emperyalist sistemin
karşılıklı olarak kurucu boyutları olarak inceliyor.
Devrimci
Siyahi İşçiler Birliği’nden John Watson'ın bu özel sayıda yeniden basılan 1969
tarihli röportajında ısrar dile
getirdiği gibi, “üretim düzleminde
yüzleşilen baskı, yurt dışındaki
emperyalist baskının yansımasıdır. Detroit’teki
patrona karşı mücadele ve Vietnam’daki imparatorluğa karşı mücadele birbiriyle yakından bağlantılıdır. Bu anlayış,
imparatorluğu sürdüren
tarihsel ve maddi koşulları, onu ortadan kaldırmak için benimsenen
direniş biçimlerini
sorgulayan bu sayıdaki birçok katkıya hayat
veriyor.
Derginin
yayın yönetmenlerinden Jeannette Graulau, “Devrim Adına: Daha İyi Bir Dünya
İçin Latin Amerika’dan Dört Konuşma” başlıklı makalesinde, bu ufku genişletiyor
ve tarihselleştiriyor. İlgili makale, özel sayıyı Monroe Doktrini’nin uzun
tarihi bağlamına oturtuyor. Doktrinin izlerini, James Monroe’nün 1823 tarihli
bildirisinden, askeri müdahale, ekonomik kuşatma ve yarımkürenin kontrolü için
bir çerçeve olarak, yeniden gündeme geldiği günümüze dek takip eden Graulau,
mevcut saldırıları, ABD’nin emperyalist genişlemesi, işgalleri, darbeleri ve
yaptırımlarının José Martí’nin tabiriyle “Nuestra América”daki [“Bizim
Amerika”] iki yüzyıllık geçmişi bağlamında ele alıyor.
Fidel
Castro’nun 1960’ta, Ernesto “Che” Guevara’nın 1964’te, Salvador Allende’nin
1972’de ve Gustavo Petro’nun 2025’te BM Genel Kurulu’nda yaptığı dört önemli
konuşmayı merkeze alan Graulau, devrimci liderlerin doktrinle “imparatorluğun kendi
yurdunda” nasıl yüzleştiğini, BM’yi anti-emperyalist vuzuh için küresel bir
sahneye nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor. Bu konuşmalar, hep birlikte, Graulau’nun
Monroe Doktrini ile ilgili “üç temel tarihsel gerçek” dediği hususları ortaya
koyuyor:
1.
ABD imparatorluğu, varlığını “savaşlar yoluyla sürdürüyor”;
2.
Ezilen halklar, faillerin kim olduklarını “tümüyle ve açık bir biçimde anlıyor”;
3.
“Bugün, insanlık adına gerçeği söyleme fırsatı sunuyor.”
Bunu
yaparken Graulau, bu konuşmaları egemenlik, dayanışma ve kolektif özgürleşmeye
dayalı “ulaşılabilir bir ütopya”yı yenilemek için temel metinler olarak değerlendiriyor.
Kapitalist
Irkçılık ve İşçi Emperyalizminin Oluşumu
Devrimci
gelenek, dayanışma temelli kurtuluşa işaret ediyorsa, tarihsel kayıtlar da bu
yolu sürekli olarak engelleyen toplumsal güçlerle yüzleşmemizi gerektirir. Emeğin
rolü konusunda meselenin ne olduğunu anlayabilmek için öncelikle
kapitalist-emperyalist merkezde emeğin tarihsel olarak eşitsiz mübadele sistemiyle
bütünleştirilmesinde kullanılan mekanizmaları incelememiz gerekiyor.
“İşçi
emperyalizmi”, örgütlü emeğin emperyalizm, tekelci sermaye ve sömürgeci
egemenlikle olan maddi, ideolojik ve kurumsal uyumuna işaret eden bir kavram
olarak gerekli analitik çerçeveyi sağlar. Kapitalist-emperyalist merkezdeki
egemen emek oluşumları, çoğu zaman işçi sınıfının bazı kesimlerini disipline
etmek ve onları egemen sınıfa ait projelere dâhil etmek için iş görmüş, bunun
neticesinde uluslararası işçi sınıfı dayanışmasına mani olmuştur. Bu ittifak muhtelif
biçimler almıştır: anti-komünist tasfiyeler, emperyalist devletin dış
politikasıyla işbirliği, Küresel Güney’deki rejim değişikliği operasyonlarına
destek ve katılım, Küresel Güney’de sınıf mücadelesi odaklı ve anti-emperyalist
işçi oluşumlarının bastırılması, kapitalist-emperyalist çekirdekte taban
muhalefetinin bastırılması ve imparatorluk tehlike altındayken işçi
liderliğinin demokratik hesap verme sorumluluğundan azade kılınması.
Bu
analizin teorik temelleri, bu sayıda yeniden paylaşılan, V. I. Lenin’e ait
“Emperyalizm ve Sosyalizmde Ayrışma” (1916) başlıklı makalede net bir biçimde
ortaya konmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında yazdığı yazıda Lenin,
emperyalizmi “tekelci kapitalizm; asalak veya çürüyen kapitalizm; ölüme mahkûm
kapitalizm” olarak tanımlar. Tekellerin aşırı kârlarının, “burjuvazinin rüşvet
verdiği işçi tabakası” olarak, oportünizm ve şovenizm için gerekli toplumsal temeli
teşkil eden işçi aristokrasisinin oluşumunu nasıl mümkün kıldığını ortaya koyar.
İşçi sınıfı hareketinin bu unsurlardan kurtulmadığı takdirde “burjuva işçi
hareketi” olarak kalacağı konusunda uyarıda bulunur. Lenin, emperyalizmin
yalnızca ekonomik baskı değil, aynı zamanda ideolojik manipülasyon yoluyla da
kendini sürdürdüğünü vurgular. Bu ideolojik manipülasyon, “dalkavukluk,
yalanlar, hile, moda ve popüler sloganlarla hokkabazlık”, işçileri devrimci
mücadeleden uzaklaştırmak için tasarlanmış reform vaatleri gibi başlıklardan
oluşur.
Bu
teorik çerçeve, ABD’deki işçi hareketinin tarihinde somut ifadesini bulmaktadır.
Burada işçi aristokrasisinin oluşumu, ırk temelli hiyerarşi ve dışlayıcı
faaliyetlerle bağlantılıdır. Başlangıcından itibaren, ABD işçi hareketi, “kapitalist
ırkçılık” üzerinden yapılandırılmıştır.[3] Beyaz işçiler, önce kölelik,
ardından Siyah Kanunları, iş ayrımcılığı, hapishane işçiliği ve sendika
dışlaması yoluyla Siyahi işçilerin aşırı sömürülmesi yoluyla göreceli
avantajlar elde ederken, büyük sendikalar, kurumsallaşmış ırkçılıkla maluldür.
Siyahi işçiler, 1869’daki Ulusal Siyahi İşçi Sendikası’ndan 1925’teki Yataklı
Vagon Hamalları Kardeşliği’ne, 1969’daki Dodge Devrimci Sendika Hareketi’ne
kadar bağımsız örgütler kurarak karşılık verdiler.[4] Bu mücadeleler, sadece
kapsayıcılık talep etmekten daha fazlasını yaptı. İşçi aristokrasisinin, Gerald
Horne’un “beyazlıkta somutlaşan sınıf işbirliği” ve ırksallaştırılmış aşırı
sömürü olarak tanımladığı bir temele nasıl dayandığını ortaya koydular.[5]
Yerli
uluslar, paralel ancak farklı bir dışlanma biçimiyle karşı karşıya kaldılar.
ABD’deki işçi kuruluşları ve sermaye, kabile egemenliğini sendika yetkisi ve
şirket genişlemesi için bir engel olarak gördü ve yerli ulusların kendi
topraklarındaki iş ilişkilerini belirleme yetkisini tanımayı reddetti. 1935’te
Ulusal İş İlişkileri Kanunu’nun (NLRA) yürürlüğe girmesinden yaklaşık yetmiş
yıl sonra, Ulusal İş İlişkileri Kurulu, yasayı kabile yönetimlerine
uygulanmayan bir yasa olarak yorumladı ve onları hükümlerinden muaf tuttu.
Ancak 2004 yılında Kurul, rotasını tersine çevirerek, ilk kez kabile yönetimlerine
ait işletmeler üzerinde yetki iddiasında bulundu. San Manuel Yerli Tombala
Salonu kumarhane olmak isteyince mahkemelik oldu. Bu süreçte alınan karar yerliler
açısından hukukun nasıl işlediğini anlatır: devlete ait kurum, kabilenin ticari
faaliyetleriyle ilgili yetkisini aşan bir adım atmış, yerlinin egemenlik
hakkını ortadan kaldırmış, yerli halkların sürekli olarak mülksüzleştirilmesi
yoluyla sermaye birikimini kolaylaştırmıştır.[6]
İmparatorluk
Üretim Sahasında:
İşçi Siyonizmi ve Sömürgeci-Emperyalizmle İşbirliği Yapan Kurumlar
İşçi
Siyonizmi de aynı analitik çerçeve içinde ele alınmalıdır. Siyonist teşekküle bağlı
Histadrut (İsrail Genel İşçi Konfederasyonu), bir sendika federasyonu gibi
görünse de, gerçekte yerleşimci sömürgeci devlet kurma çabası dâhilinde iş
görmüş, iktidara bağlı bir kurum olarak faaliyet yürütmüştür. Sendika federasyonu,
süreç içerisinde Filistinli işçileri yerinden eden ve aşırı sömüren ırkçı ve
dışlayıcı çalışma rejimlerini uygulamıştır.
Suzanne
Adely’nin bu sayıya katkısında savunduğu gibi, işçi Siyonizmi emperyalizmden
ayrılamaz. Adely, Siyonist teşekküle bağlı Histadrut’un “işçi Siyonizminin
temel taşı” olarak nasıl işlev gördüğünü, “yirmilerden beri Filistin halkına
karşı ırkçılığa, yerleşimci sömürgeci mülksüzleştirmeye, soykırıma ve etnik
temizliğe öncülük etmek ve bunları aklamak için o ‘ilerici’ kurum imajını nasıl
kullandığını” ortaya koymaktadır. Bu proje, “Siyonist kurumların ABD’de işçi
Siyonizmine destek oluşturmayı amaçlayan kampanyası”nın Amerikan
sendikalarından sol politikaların daha geniş çaplı tasfiyesiyle aynı zamana
denk geldiği ABD’de verimli bir zemin buldu. Amerikan İşçi
Federasyonu-Endüstriyel Örgütler Kongresi (AFL-CIO), yurtdışında "ABD
emperyalizmine ait aygıtın sadık bir işbirlikçisi” olarak, Histadrut ile
ittifak kurdu. Bu ittifak, bir zamanlar canlı olan anti-emperyalist ve
anti-Siyonist akımların erimesini sağladı, işçi Siyonizminin ABD işçi
hareketindeki yerini sağlamlaştırdı. AFL-CIO liderleri, Siyonist teşekkülün
iddia edilen işçi merkezli gelişimini Küresel Güney için “komünist olmayan ‘ulus
kurma’ pratiğinin başarılı bir örneği” olarak reklâm ettiler. Ayrıca, İsrail’i
ABD kamuoyuna, sadık bir anti-komünist müttefik olarak sundular.[7]
AFL’in
ABD emperyalizmiyle olan uyumu, dünya genelinde ABD destekli darbelere ve isyan
karşıtı hareketlere verilen destekte de kendini gösterdi. Soğuk Savaş
sırasında, AFL-CIO’ya bağlı Amerikan Özgür İşçi Geliştirme Enstitüsü (AIFLD),
Guatemala (1954), Brezilya (1964) ve Şili’de (1973) demokratik olarak seçilmiş
milliyetçi, solcu hükümetleri baltalamak için CIA ile işbirliği yaparak,
acımasız askeri diktatörlüklerin temellerinin atılmasına yardımcı oldu.[8]
Venezuela’da, AFL-CIO’nun Dayanışma Merkezi, 2002’de Hugo Chávez'e karşı askeri
darbeyi kışkırtmak için tasarlanmış protestoları planlayan Venezuela İşçi
Konfederasonu’nu (CTV) finanse edip destekledi, yıllar sonra da Chávez’in
sosyalist işçi politikalarını baltalamak için muhalif işçi gruplarıyla
çalışmaya devam etti.[9]
Bu
tarihin karşısında, canavarın karnında daha radikal bir işçi örgütlenme
geleneği varlığını sürdürmüştür. Devrimci Siyahi İşçiler Birliği’nden John
Watson ile 1969’da yapılan, dergide yeniden yer verdiğimiz röportaj, bu
marjinalleştirilmiş akımı ele almaktadır. Watson, Detroit’teki Siyahi işçilerin
mücadelelerini sömürgecilik karşıtı kurtuluş hareketleriyle aynı küresel zemine
yerleştirerek, “üretim sahasındaki” baskının yurtdışındaki emperyalist baskıyı
yansıttığını söylemektedir. İşçi bürokrasilerinin emperyalist politikayla nasıl
uyumlu olduğunu ortaya koyarak, özellikle Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası
(UAW) ve AFL-CIO’yu önemli muhalifler olarak göstermektedir. Watson, UAW Genel
Sekreteri Emil Mazey’nin Birliği “sendikacılığa yönelik, otuzlu ve kırklı
yıllardaki komünistlerden daha büyük bir tehdit” olarak nitelendirdiğini, UAW’nin
ise Birliği kınayan 350.000 mektup gönderdiğini, militan faaliyetler nedeniyle
işten çıkarılan Siyahi işçileri savunmayı reddederek, kendi tüzüğünü ihlal
ettiğini anlatmaktadır. Watson ayrıca, AFL-CIO’nun, tarihsel olarak “ülkedeki
en ayrımcı ve ırkçı sendikalarının faaliyet
yürüttüğü”, vasıflı işçiler sahasında ortaya konulan örgütlenme
çabalarına "mani olmakla” tehdit ettiğini dile getirmektedir.
Watson,
bu yerleşik bürokrasilere karşı, işyeri mücadelesini küresel sömürge karşıtı
direnişle ilişkilendiren stratejik bir vizyon ortaya koyuyor. İşçiler, tek bir
fabrikada greve gittiklerinde, şirketin onları bastırmak için “dışarıdan
getirilen polis gücünü, mahkemeleri, kitle iletişim araçları”nı, özetle, egemen
sınıfın tüm kaynaklarını seferber ettiğini söylüyor. Bu, ABD emperyalizminin “bir
kurtuluş hareketini bastırmak için dünyanın küçük bir bölgesinde güçlerini
yoğunlaştırmasına" benziyor. Che Guevara’dan yola çıkan Watson, çözümü, “emperyalizmin
güçlerini “iki, üç, daha fazla Vietnam”ı devreye sokarak dünyaya yaymalarını
sağlamakta", sermayeyi baskıcı gücünü dağıtmaya zorlamakta buluyor. Watson
için bu, Birliği fabrikalar ve endüstriler genelinde grevleri koordine
edebilecek ulusal bir örgüt haline getirmek anlamına geliyordu. Bu sömürgecilik
karşıtı bakış açısı, Birliğin Filistin’i aynı mücadelenin bir parçası olarak
görmesine yol açtı. Adely’nin makalesinde belirttiği gibi, Birliğin 1969
tarihli açıklamaları ve “1973’te Arap otomotiv işçilerinin Birleşik Otomotiv
İşçileri (UAW) liderliğinin İsrail’e verdiği desteğe karşı düzenlediği izinsiz
grevler”, “sömürgecilik karşıtı, küresel işçi enternasyonalizmi”ne dayanan,
Siyonist teşekküle karşı Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar çağrısının erken bir
örneğini temsil ediyordu.
Anti-Emperyalist
İşçi Enternasyonalizmini Yeniden Canlandırmak
Bu
enternasyonalist gelenek, mevcut konjonktürün hızlanan emperyalist şiddetine cevap
olarak yeniden görünür hale geldi. Filistin ve bölgesel direnişi ezip Batı Asya’da
emperyalist kontrolü yeniden tesis etmek için yürütülen Siyonist-emperyalist savaşın
son iki buçuk yılında, Watson’ı ve Devrimci Siyahi İşçiler Birliği’ni yarım
yüzyıl önce harekete geçiren aynı sömürgecilik karşıtı anlayıştan beslenen bir
işçi enternasyonalizmi ortaya çıktı.
Meseleyi
ABD bağlamında ele alan Suzanne Adely yazısında, 2004 yılında kurulan Filistin
Yanlısı İşçi Hareketi'nin, “muhtelif sektörlerde, işkollarında ve coğrafyalarda
ülke genelinde yaklaşık elli bağlı kuruluşa” ulaştığını, yoğunlaşan
emperyalist-sömürgeci şiddet karşısında Filistin’in yaptığı çağrıyı desteklediğini,
“BDS grev hattı”nı öne çıkartan çalışmalarında kolektif olarak hareketin büyüdüğünü
söylüyor. Filistin Gençlik Hareketi’nin (FGH) “Maersk’in Maskesini İndir”
kampanyası, bu işçi enternasyonalizmindeki dirilişte etkili oldu, sadece silah
üreticilerini değil, soykırımı mümkün kılan tedarik zincirlerini ve lojistik
altyapısını da hedef aldı. Dünyanın en büyük entegre nakliye ve lojistik
şirketi olan Maersk, Lockheed Martin ve Raytheon gibi büyük ABD yüklenicilerine
yapılan sevkiyatlar da dâhil olmak üzere, İsrail’e yönelik yüz milyonlarca
dolarlık silah bileşeninin taşınmasına katkıda bulundu.[10]
FGH,
kampanyası aracılığıyla lojistiğin emperyalizmin dolaşım sisteminin merkezinde
yer aldığını ortaya koydu. Uluslararası planda kesintisiz yüzleştiği baskı
karşısında Maersk, askeri kargo taşımacılığındaki rolünü kamuoyuna açıklamak
zorunda kaldımış ve Haziran 2025’te Batı Şeria’daki yasadışı Siyonist
yerleşimlerde faaliyet gösteren şirketlerle olan ilişkilerini askıya aldı.[11]
Dahası, İspanya ve Fransa’daki liman işçileri, İsrail’e giden sevkiyatları yüklemeyi
reddetti, Fas liman işçileri de benzer bir eylemde bulundu.[12]
Uluslararası
hukuku uygulamada defalarca başarısız olan devlet kurumlarına başvurmak yerine,
Maersk’in Maskesini İndir kampanyası, stratejik yıkıma dayanan bir işçi
enternasyonalizmi geleneğini yeniden canlandırarak, aşağıdan, halk eliyle “silah
ambargosu”nu uygulamaya koydu. Kampanya, bu mirası çağdaş tedarik zinciri
kapitalizmine uyarlarken, liman işçilerinin ırk ayrımcılığı karşıtı ve diğer
emperyalizm karşıtı mücadelelerle olan dayanışmasını hatırlatmaktadır.[13]
Bu
hareketlere paralel olarak, İlerici Enternasyonal, emperyalist-Siyonist savaş
ekonomisini destekleyen taşeron ağlarını haritalamak için sistematik
araştırmalar yürüttü. Sachin Peddada’nın Anti-Emperyalist Akademisyenler
Kolektifi’nin bir podcast yayınında dile getirdiği biçimiyle, askeriye-sanayi
sistemi, temel bileşenleri üreten kasaba ve şehirlere dağılmış “yüzlerce, hatta
binlerce taşerona”, yani küçük fabrikalara bağlıdır. Bu firmalar, kamuoyunun
çok az denetimi altında, düşük kâr marjlarıyla faaliyet göstermektedir.
Peddada, “Bu tedarik yollarından birinin bile kesintiye uğraması durumunda,
yeni bir tedarikçi bulmak için acele etmeleri gerekiyor, bu da üretim sürecini
yavaşlatıyor. Filistin’deki ölümleri azaltıyor” diyor. Bu araştırma, kamu alım
verileri aracılığıyla bu düğüm noktalarını belirleyerek, sembolik protestodan
lojistik darboğaz noktalarında eyleme geçirilebilir müdahaleye geçişi mümkün
kılıyor. Bu çalışma, merkeziyetsiz savaş üretiminin kırılganlığını ortaya
koyarak, Gazze, Karakas, Tahran, Port-au-Prince veya Havana’yı hedef alan
emperyalist şiddet mekanizmasını yavaşlatabilecek topluluk düzeyinde örgütlenme
ve yerel müdahale imkânları sunuyor.
Anti-emperyalist
işçi enternasyonalizmi geleneği, İtalya’daki Unione Sindacale di Base (Tabandan
Sendikal Birlik -USB) örgütlenmesi aracılığıyla da güçlü bir ifadeye kavuştu.
2010 yılında tabandan sendikaların birleşmesiyle kurulan USB, kamu sektörü
çalışanlarından, lojistik çalışanlarından ve büyük göçmen nüfusuna sahip
topluluklardan oluşan bir taban oluşturdu. Çalışma, anti-emperyalizmi ve
Filistin'i yerel işçi mücadelelerinin merkezine koydu. Avrupa lojistik
sektörlerindeki Arap ve göçmen işçiler, ki bunların çoğu USB üyesi, soykırımcı
güce ait tedarik zincirlerini kırmak için grevler ve abluka eylemleri gerçekleştirdi.[14]
USB’nin Cenova merkezli liman işçileri kolektifi (CALP), Küresel Sumud Filosu’na
saldırı olması durumunda “her şeyi bloke edecekleri”ni söyledi. Bu tehdit,
Nisan 2025’te İtalya genelinde limanları, demiryollarını ve karayollarını
kapatan grevlere dönüştü. Bir örgütçünün 2025 genel grevi sırasında belirttiği
gibi, “Bizim hikâyemiz, Filistin halkının hikâyesinin bir parçasıdır. Filistin
halkını savunduğumuzda, kendimizi savunuyoruz. Onların mücadelesi bizim
mücadelemizdir.”[15]
2026
yılının başlarında Akdeniz genelinde koordineli eylemlerle işçi
enternasyonalizmi yeni bir aşamaya ulaştı. 6 Şubat’ta İtalya (USB), Yunanistan
(Enedep), İspanya’nın Bask Bölgesi (LAB), Türkiye (Liman-İş) ve Fas’tan (ODT)
liman işçileri, “Liman İşçileri Savaş İçin Çalışmıyor” başlıklı Uluslararası
Protesto Günü’nü başlattı ve yirmiyi aşkın büyük Akdeniz limanında eylemler
düzenledi. Alman ve ABD limanları dayanışma gösterdi. İşçiler, “limanlar savaş
yeri değil, iş yeridir” diyerek, silah sevkiyatlarını açıktan reddettiler ve
liman altyapısının kitlesel katliam için lojistik merkezlerine dönüştürülmesini
eleştirdiler.[16] Gazze’deki soykırımı merkeze koyan çalışma, tüm emperyalist
savaş makinesine karşı daha geniş bir reddiyeyi ifade ediyordu. Eylem,
anti-emperyalist Dünya Sendikalar Federasyonu tarafından desteklendi ve
yurtdışındaki savaşın, yurt içindeki kemer sıkma politikaları, ücret baskısı ve
yeniden canlanan faşizmle bağlantılı olduğunu fark eden işçiler arasında artan
uluslararası koordinasyona işaret etti.[17]
Bu
hareketlilikler, Venezuela’ya Karşı Savaşa Hayır ağı tarafından düzenlenen ve
bu özel sayıda yer alan Eglims Peñuela Lovera ile Virgilio Barreto’nun
konuşmalarını yaptığı Uluslararası İnternet Toplantısı: Savaş İçin Çalışmaya
Hayır! başlıklı etkinliği koşulladılar.[18] Peñuela Lovera konuşmasında, “emperyalizmle
ancak devrimci enternasyonalizm yoluyla, halklar arasındaki dayanışma yoluyla
mücadele edilebileceğini” söyledi. Barreto konuşmasında, 3 Ocak’ta ABD’nin
Venezuela’ya yönelik gerçekleştirdiği askeri saldırıyı, yaptırımlara, ablukaya
ve enformasyon savaşına direnen bir ülkeyi yeniden sömürgeleştirme yönünde
başvurulan son çare olarak nitelendirdi. Barreto düşmana meydan okuyan
konuşmasında şunları söyledi: “Biz özgür, bağımsız ve egemen bir ülkeyiz. Hiçbir
dış güçten emir almıyoruz. [...] Biz, kimsenin sömürgesi değiliz, asla da
olmayacağız.”
Ulusal
Kurtuluşta Emek ve Enternasyonalizmin İkili Karakteri
Küresel
Güney’deki radikal örgütçülerin bu müdahaleleri, işçi aristokrasisine meydan
okumanın ve kapitalist-emperyalist merkezdeki tedarik zincirlerini bozmanın
ötesine uzanan, işçi enternasyonalizminin kritik bir boyutuna işaret ediyor. Bugün
işçiler, savaş mekanizmasını bozmak için güçlerini giderek daha fazla kullanıyorlar.
Küresel Güney’de emek, uzun zamandır sömürgecilik karşıtı mücadelenin temel
direği olagelmiştir.
Bu
gelenek, Patrick Higgins’in dergimizin geçen ayki sayısında yayınlanan bir röportajında
analiz ettiği Vietnam ve Filistin ulusal kurtuluş mücadelelerinde somutlaşmıştır.
Higgins, “Halk Savaşı, şiddetten çok daha fazlasını içerir. Belirli taktiksel
ve stratejik hedeflere yönelik operasyonları yürütebilecek, şiddeti
yönlendirebilecek bir öncü partiye ihtiyaç duyar” diyor.[19]. Nevid Ferniya’nın
“Vietnam’dan Filistin’e” başlıklı özel sayının girişinde ayrıntılı olarak
açıkladığı gibi, Vietnam direnişi, halk savaşının ulusal sınırları aştığını,
kapitalist-emperyalist merkez ve çevre mücadeleleri arasında diyalektik
bağlantılar kurduğunu anlamıştı. Bu gerçek, General Vo Nguyen Giap’ın
Vietnamlıların Tet Taarruzu’nu planlarken Detroit’te 1967’de gerçekleşen
ayaklanmadan ilham aldıkları yönündeki açıklamasıyla da doğrulanıyor. General
Giap, “Detroit’ten, şehirlere gitmeyi öğrendik” diyordu.[20]
Bu
diyalektik anlayış, savaş alanından emek alanına kadar uzanır. Sendikalar ve
kooperatifler, yalnızca artı değerin elde edilmesi ve dağıtılması koşullarıyla
ilgilenen oluşumlar değil, Higgins’in de dediği gibi, ulusal kurtuluş
mücadelesinde “halkın örgütlenme sanatını öğreten mücadele örgütleri” olarak iş
görürler. Filistin deneyiminden yola çıkan Higgins, 1968-1970 yılları arasında
Ürdün’deki Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) içinde yer alan fedailerin ve
Marksist-Leninist örgütlerin askeri faaliyetleri grevler, gösteriler ve
kitlesel örgütlenmeyle nasıl birleştirdiğini, milisleri, işçi sendikalarını,
kadın komitelerini ve ticaret birliklerini “Halk Savaşı”nın mevcut dokusuna
nasıl işlediğini tartışıyor. Venezuela’nın egemenliğini savunurken hayatlarını
veren üniformalı otuz iki Kübalı enternasyonalistin şehitliği, üretim sahasında
imparatorluğa karşı verilecek mücadele ile ulusal kurtuluş mücadelesinin aynı
savaşın birbirinden kopartılmaması gereken cepheleri olduğunu kanıtlıyor.
Bu
mücadele, kapsamı itibarıyla Güney’de sürmektedir. Jeannette Graulau’nun bu
sayıda yeniden yer verilen Latin Amerika kaynaklı dört konuşmaya yazdığı giriş
yazısında belirttiği gibi, Fidel Castro’dan Salvador Allende'ye ve Gustavo
Petro’ya kadar liderler, Birleşmiş Milletler’de Monroe Doktrini’ne karşı
çıktılar. Graulau, bu konuşmaların “ortak Bolivarcı özgürleşme ve birlik
arayışımızı gündeme getirdiğini” ve “Monroe Doktrini”nin yeniden canlandırmaya
çalıştığı tahakkümün mantığına meydan okuduğunu yazıyor. Bu konuşmalar,
yarımkürede ABD emperyalizmine karşı verilen mücadelenin her zaman birleşik bir
mücadele olduğunu, Kübalı enternasyonalistlerin Venezuela’yı savunurken
hayatlarını kaybetmelerinin, Filistinli fedailerin Ürdün’de örgütlenmelerinin
ve Detroit’te grev yapan Arap otomobil işçilerinin hepsinin birbirine bağlı
olduğunu hatırlatıyor.
Aynı
halk savaşı ruhu, bu özel sayıda yeniden yer verilen, Ramón Pedregal Casanova’nın
dünya çapındaki işçi hareketlerine ve toplumsal hareketlere yönelik militan
çağrısına da hayat veren ruhtur: “İmparatorluğun ticaret yollarını, yanlış
bilgilendirme kanallarını bloke ederek ve dünya çapındaki elçiliklerini
kapatarak” Küba’ya uygulanan soykırımcı ABD ablukasını “tersine mühendislik”le
ortadan kaldırmak mümkündür. Bu tür eylemler, Küba’ya olan borcu uluslararası
planda “saldırgan” eylemlere dönüştürüyor.
Özetle,
işçi enternasyonalizminin ikili bir karakteri mevcuttur. Emperyalizmin
merkezinde, emperyalist saldırı altındaki Küresel Güney işçileriyle aktif
dayanışma kurmak, askeri tedarik zincirlerini kapatmak da dâhil olmak üzere, işçi
aristokrasisiyle işçi emperyalizmiyle ve işçi siyonizmiyle bağlarını kopartmak
zorundadır. Küresel Güney’de ise emek, egemenliği elde etmek ve savunmak için
savaşan halk ordularının içinde yer alan ulusal kurtuluşun temel bir payandası olarak
iş görür. Bu iki boyut birbirinden ayrılamaz.
Küba
ve “Saldırgan” Enternasyonalist Çağrı
Bu
sayıda yer alan diğer yazılar, anti-emperyalist mücadelenin geniş alanını
inceleyerek, sistem karşıtı devlet ve işçi sınıfı direnişini şekillendiren ve
ondan etkilenen analizi birden fazla cepheye yayıyor ve bu analizi mümkün kılan
düşünsel-teorik geleneklere saygı gösteriyor. Bu direniş ruhu, Jeannette
Graulau’nun Afrika ve Latin Amerika’da dört uluslararası tıp tugayında görev
yapmış emekli bir Kübalı komünist doktorla, bir Fidelistle yaptığı röportajda
yankı buluyor. Havana’da verdiği röportajda doktor, krizin gerçekten de “Küba
ulusunun devrimci kanını” güçlendirdiğini ısrarla belirtiyor. Bu ruhla,
kapitalist-emperyalist çekirdeğin her tarafına duyulması gereken bir mesaj
iletiyor: Kübalılar “rejim değişikliği istemiyor!”
Dan
Kovalik’in Başkan Petro’nun Trump ile görüşmesine dair analizi, bu
mücadelelerin yürütüldüğü diplomatik zemine dair bir görüş sunuyor. Kovalik,
Kolombiya başkanının, ulusu için yasal bir zafer elde etmek üzere yeniden
canlanan Monroe Doktrini’nin baskılarıyla nasıl başa çıktığını ortaya koyuyor.
Roberto Fernández Retamar’ın burada yeniden yer verilen klasikleşmiş makalesi,
José Martí ve Lenin’i yan yana koyuyor. İlki, Amerika kıtasında Monroe Doktrini’ne
karşı ilk anti-emperyalist mücadeleyi başlatan kişi, ikincisi ise sömürge
dünyası için devrimci teoriyi damıtan isim. Birlikte, Küba’nın direnişinin, on
dokuzuncu yüzyıldan günümüze kadar, Küresel Güney’deki egemenlik mücadelelerine
ilham vermeye devam eden derin bir devrimci soyağacına dayandığını
hatırlatıyorlar.
Küba
Dışişleri Bakanlığı’nın “Tumba el bloqueo” (Abluka) adlı raporunda,
emekli doktorun sözlerle anlattığı şeyi, yani ABD politikasının soykırımcı
niyetini ve yıkıcı etkisini, sayılarla belgeleyerek, ablukanın somut
gerçekliğini ortaya koyuyor. Julio Huato’nun Mexico City’deki Küba-Filistin
dayanışma protestosunda yaptığı konuşma, meselenin özüne iniyor. Küba, ABD’nin
askeri gücünü tehdit ettiği için değil, sosyalist egemenliğin ve uluslararası
dayanışmanın canlı bir örneğini sunduğu için hedef alınıyor. “Küba’yı ABD için
kabul edilemez kılan şey, onun sunduğu örnekliktir”. Küresel Güney’de nesillere
ilham vermiş olan bu örneklik, Huato’nun ısrarla belirttiği gibi, bugün bizden Küba
için her şeyimizi ortaya koymamızı talep etmektedir.
Tamanisha
J. John ve Kevin Edmonds’ın Black Agenda Report’ta yayınlanan, burada da
yer verilen makalesi, Karayip hükümetlerinin Küba’ya nasıl ihanet ettiğini
ortaya koyuyor. Sessizlikleri ve ABD imparatorluğuna boyun eğmeyi esas alan
yaklaşımları sebebiyle ilgili bölge enternasyonalist katkılar sunmuş olan Küba’ya
ihanet ediyor. Oysa Karayipler’in Küba’ya olan borçlarını ödemesi mümkün değil.
Yazarlar,
“emperyalist anlatıların genellikle Küba’nın yardımlarını ve kalkınma sürecine sunduğu
katkıları olumsuz bir biçimde sunduğunu, uluslararası alanda geniş kitleleri
Küba’nın kalkınma sürecine sunduğu katkıların ‘zararlı’ olduğuna ikna
ettiğini" ortaya koyuyorlar. Bu durumu düzeltmek için gerçekleri ortaya
koyan yazarlar, “ABD’nin Batı Yarımküre’deki emperyalist stratejisinin devam
ettiğini ve bölgedeki devletleri bu stratejiye doğrudan uyum sağlamaya
zorladığını" söylüyorlar. Bu emperyalist baskıya karşı John ve Edmonds,
gerçek egemenlik ve kendi kaderini tayin etmenin tek yolunun kitlesel
anti-emperyalist mücadele olduğunu belirtiyorlar.
İssam
Abdürresul Ebubekir Elkorgli ve Barry Lituchy’nin, bu sayı hazırlanırken vefat
eden Michael Parenti’ye ithafen yazdıkları anma yazısını Pambazuka News
yeniden yayınladı. Yazı, bize devrimci analizi mümkün kılan radikal bilim
insanı-örgütçü geleneğini hatırlatıyor. “Kendisini fikir endüstrisinden
dışlayan sisteme karşı konuşan ve öğreten” Parenti, emperyalist güce tam da
onun merkezinden gerçeği söyleyen, dünyanın mülksüzleştirilmiş ve
ezilmişlerinin yanında koşulsuz olarak yer alan geleneğin somut haliydi. Bu
gelenek, bu sayının sayfalarında da devam ettiriliyor.
Tüm
bu katkılar tek bir konu başlığında ortaklaşıyorlar: emperyalizmin küresel bir
sistem olduğu, direnişin de aynı şekilde birleşik, uluslararası ve tavizsiz
olması gerektiği anlayışı. Mevcut konjonktürde, İran’ın soykırımcı, siyonist
emperyalizme karşı gururlu direnişi karşımızda, Filistin ve diğer Direniş
Ekseni güçleriyle birlikte, Küresel Çoğunluk için egemenlik ve kendi kaderini
tayin hakkı yolunu aydınlatan, birleşik anti-emperyalist mücadelenin ufkunu tayin
eden öncü bir ışık olarak duruyor.
Corinna Mullin
3 Mart 2026
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Navid Farnia and Nina Farnia, "Iran v. US Imperialism: An Interview
with Navid Farnia & Nina Farnia,” 22 Ocak 2026, Pambazuka. Türkçesi: İştiraki.
[2]
Jemima Pierre, "Haiti: An Anatomy of Invasion,” Black Agenda Report,
10 Şubat 2026, ilk basıldığı tarih: 2024, BAR; Partido
Comunista Revolucionario – RCI Mexico, “Manifesto against imperialist
aggression in Latin America,” 24 Şubat 2026, Marxist.
[3]
Charisse Burden-Stelly, Black Scare / Red Scare: Theorizing Capitalist
Racism in the United States (Şikago: University of Chicago Press, 2023).
[4]
Philip S. Foner, Organized Labor and the Black Worker, 1619-1981 (Şikago:
Haymarket Books, 2018).
[5]
Gerald Hone, “Gerald Horne: Against Left-Wing White Nationalism (Organizing
Upgrade),” Monthly Review, 20 Şubat 2024, MR.
[6]
Riley Plumer, “Overriding Tribal Sovereignty by Applying the National Labor
Relations Act to Indian Tribes in Soaring Eagle Casino and Resort v.
National Labor Relations Board,” Law and Inequality 35 (2017): s. 131.
Bu davayı ve yerlilerin egemenliği açısından yol açtığı sonuçları yazıya
eklememi öneren Nina Ferniya’ya teşekkür ederim.
[7]
Jeff Schuhrke, No Neutrals There: US Labor, Zionism, and the Struggle for
Palestine (Şikago: Haymarket Books, 2025).
[8]
Kim Scipes, AFL-CIO’s Secret War against Developing Country Workers:
Solidarity or Sabotage? (Lanham, MD: Lexington Books, 2010); Jeff Schuhrke,
“How the ‘AFL-CIA’ Undermined Labor Movements Abroad,” Jacobin, 9 Şubat 2024.
[9]
Tim Gill, “Newly Revealed Documents Show How the AFL-CIO Aided US Interference
in Venezuela,” Jacobin, 8 Mayıs 2020.
[10]
Palestinian Youth Movement, “Mask Off Maersk Campaign”, PYM.
[11]
Tyler Walicek, “Palestinian Youth Movement Vows to Make Genocide Support Too
Costly for Maersk,” In These Times, 8 Ekim 2025, ITT.
[12]
Aseel Saleh, “Moroccan dockworkers call for boycott of Maersk's arms shipment
to Israel,” Peoples Dispatch, 17 Nisan 2025, PD.
[13]
Kaleem Hawa, Lea Kayali ve Abdullah Farooq, “Mask off Maersk Shows How to Win
an Arms Embargo,” Democratic Left, 8 Ağustos 2025, DL.
[14]
Tasnima Uddin, "The Making of Italy's Pro-Palestine General Strike,” 16
Ekim 2025, Jacobin.
[15]
A.g.e.
[16]
Peter Cole, “Don't Like War? Then Don't Work! Remembering When Dockworkers Shut
Down the Ports on May Day,” In These Times, 26 Nisan 2018; Marc Wells,
"Mediterranean dockworkers prepare International Day of Protest against
escalating global war,” 2 Şubat 2026.
[17]
USB Ports, Enedep, ODT, Liman-Is, LAB, “Call for an International Joint Day of
Action for Ports”, yayınlayan: World Federation of Trade Unions, 30 Aralık
2025.
[18]
“International Online Rally: No Work for War! In Solidarity with the
Mediterranean Port Workers' General Strike (February 6)," YouTube video, yükleyen:
UNAC, 7 Şubat 2026, Youtube.
[19]
Patrick Higgins, “Arab Revolution, Palestine National Liberation, and
Anti-Imperialist Struggle, Part 2,” The Pen is My Machete Blog, 31 Ocak
2026, AISC. Türkçesi: İştiraki.
[20] Navid Farnia, “Introduction: From Viet Nam to Palestine,” Pen is My Machete, 31 Aralık 2025, AISC.


0 Yorum:
Yorum Gönder