15 Mart 2026

, , ,

ABD Emperyalizmi Üretim Sahasında: Monroe Doktrini’nden İşçi Emperyalizmine



The Pen is My Machete [“Kalemdir Benim Palam”] dergisinin bu özel sayısı, içinde olduğumuz tarihi konjonktürün öneminin somut bir yansımasıdır. Yayına hazırlanırken, 28 Şubat 2026 sabahının erken saatlerinde, emperyalist-Siyonist güçler, İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı askeri saldırı başlattı. Bu, ülkeyi istikrarsızlaştırmak ve rejim değişikliği sağlamak amacıyla yıllarca süren tek taraflı baskıcı önlemler ve diğer hibrit savaş biçimlerinin ardından gelen suç niteliğinde bir savaş eylemidir. Ayrıca, sözde ateşkese rağmen Gazze’de devam eden, emperyalist-Siyonist güçlerin Filistin halkına karşı iki buçuk yıldır uyguladığı soykırımın hemen ardından, Batı Şeria’da yoğunlaşan yerleşimci-sömürgeci şiddeti, Suriye’deki acımasız rejim değişikliği, Yemen’e yönelik kesintisiz saldırılar ve Hizbullah’ı hedef alan, güney Lübnan’a yönelik saldırılar da Filistin kurtuluş mücadelesini ezmek ve bölgesel direnişi destekleyen güçleri tecrit edip kırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir.

Korkunç saldırılar neticesinde, Minab şehrindeki ilkokullarında katledilen yüzden fazla kız çocuğunun yanı sıra devrimci, anti-emperyalist lider Ayetullah Ali Hüseyni Hameney katledildi. Bu süreçte çok sayıda şehit verildi.

Nevid ve Nina Ferniya’nın da tespit ettiği üzere, çağımızın temel çelişkisi, ABD liderliğindeki emperyalizmdir. Bu çelişkiyle yüzleşilmediği her an, “hayatın devamlılığı”nı tehdit etmektedir. Bu anlamda, İran bugün hepimiz için savaşıyor. Bu vahşete karşı sergilediği direniş, Filistin ve Sudan’dan Küba ve Venezuela’ya kadar “tüm Küresel Güney’i” savunmaktadır.[1]

Batı Asya’da derinleşen Siyonist-emperyalist saldırı, Amerika kıtasında genişleyen ABD militarizmiyle eş zamanlı olarak gerçekleşiyor. 3 Ocak 2026’da ABD emperyalizmine bağlı güçler, Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’ne yönelik işgal harekâtında Başkan Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores’i kaçırdı. Saldırıda yüzden fazla insanı öldürüldü. Ölenler arasında, başkanlığı savunmak için görevlendirilen otuz iki Kübalı güvenlik görevlisi de bulunuyordu. Onların şehadeti, devrimci enternasyonalizmin en yüksek ifadesidir.

Bu saldırı, Trump yönetiminin Monroe Doktrini’ne “ek” olarak geliştirdiği “Donroe Doktrini”nin somut yansımasıdır. Bölgeye yalnızca ekonomik ve ideolojik yollarla hâkim olma becerisini yitiren ABD emperyalizmi, daha önceki bir dönemin şiddet araçlarını içeren, zora başvurmayı öngören önlemlerine geri döndü. 2004’te Haiti’ye yönelik emperyalist işgal ve Haiti Devlet Başkanı Jean-Bertrand Aristide’in kaçırılmasını anıştıran[2] Venezuela’ya yönelik saldırı, bu ülkenin egemenliğini elinden almayı, bölgedeki yarı egemen projelere bile, tam teslimiyeti reddetmenin acımasız rejim değişikliğiyle sonuçlanacağı konusunda uyarıda bulunmayı amaçlıyor.

Aynı zamanda, Küba Devrimi’nin maddi temellerini aşındırmak amacıyla tasarlanmış kapsamlı bir enerji ablukasıyla birlikte Küba üzerindeki kuşatma daha da sıkılaştırıldı. Trump’ın 29 Ocak tarihli, adaya petrol sağlayan her ülkeye yaptırım tehdidinde bulunan Başkanlık Kararnamesi, Küba toplumunun ve ekonomisinin her sektöründe zincirleme krizlere yol açtı. Hastanelerde acil servisler ve hayat kurtarıcı tedaviler için yakıt yok, kilit endüstriler felç oldu, Küba’nın gıdasının yaklaşık yüzde 80’ini sağlayan tarım, ciddi şekilde sekteye uğradı.

Alejandro Rosés Pérez’in bu özel sayıda yayınlanan, Karayipler’de yenilenen Monroe Doktrini ile ilgili analizi, 3 Ocak’ta Venezuela’ya yapılan saldırıyı ve Küba üzerindeki yoğunlaşan kuşatmayı, Washington’ın “yarımkürede güvenlikle ilgili düzenlemeleri yeniden şekillendirme” ve bölgenin ikinci büyük ticaret ortağı olan Çin’i yarımküreden çıkarma stratejisinin bir parçası olarak görüyor.

Bu özel sayıda yayınlanan Renate Bridenthal’ın Kuzey Kutbu ile ilgili yazısı, bu yarımküreye dair analizi kuzeye doğru genişleterek, İran ve Venezuela’yı bombalayan ve Küba’yı abluka altına alan aynı emperyalist stratejinin şimdi Grönland’a nasıl uzandığını ve kutup bölgesini ABD’nin emperyalist emellerinin yeni bir arenasına nasıl dönüştürdüğünü ortaya koyuyor. Karayipler, Batı Asya ve Kuzey Kutbu’nda aynı emperyalist güç, hibrit savaş yoluyla kendini gösteriyor. Emperyalizm savaşını, sadece füzeler ve insansız hava araçlarıyla değil, aynı zamanda ülke ekonomisini mali açıdan boğma, enerji manipülasyonu, psikolojik savaş, propaganda ve ekonomik kuşatma gibi silahlarla da yürütüyor. Egemenlik ve bununla birlikte uluslararası hukuk, alenen ve hiçbir cezayla yüzleşmeden ihlal ediliyor.

Bu cezasızlık, birden fazla ölçekte işleyerek, yurtdışındaki emperyalist şiddeti, içerideki faşist devlet şiddetiyle birleştiriyor. 7 Ocak 2026’da Minneapolis’te bir ICE ajanı Renée Nicole Good’u öldürdükten sonra, Başkan Yardımcısı J. D. Vance, ajanın “mutlak dokunulmazlık” ile korunduğunu, Good’un ölümünün “kendi hatasından kaynaklanan bir trajedi” olduğunu iddia ederek, cinayeti savundu. Yerli uluslara karşı yüzyıllarca süren soykırım ve Afrika halklarının şiddet temelli köleleştirilme sürecinin eseri olan bir ülkede, devlet şiddetinin alenen savunulması kimseyi şaşırtmamalı.

Belirli bir ırkın cezadan muaf tutulması, hükümetin İran’ı bombalamasına, Küba’yı abluka altına almasına, aynı zamanda göçmen topluluklarına yönelik militarize edilmiş ICE baskınları düzenlemesine ve ülke içinde işçi sınıfından yerli, siyah ve melez topluluklara karşı devam eden terör ve yapısal şiddet uygulamasına imkân sağlıyor. Yurtdışında soykırımı finanse eden aynı devlet, aynı şekilde siyah, melez, yerli ve işçi sınıfından insanları da hapse atıyor. Maduro ve Flores’in Filistinli siyasi tutuklu Tarık Bazruk ve cezaevi devleti tarafından hedef alınan diğerleriyle birlikte tutulduğu New York’taki ünlü Büyükşehir Gözaltı Merkezi gibi hapishaneler, ABD kapitalist emperyalizmine payanda görevi görüyor.

Krizlerle boğuşan ABD emperyalizminin kutuplaşmış birikim sürecini sürdürmek için şiddeti yoğunlaştırdığı bu mevcut küresel sistem bağlamında emek, önemli ve belirleyici bir siyasi alandır. Bu özel sayı, genellikle ayrı ayrı ele alınan iki cepheyi, emperyalist gücün yurt dışına yansıtılmasını ve emeğin yurt içinde disipline edilmesini bir araya getirerek, bunları kapitalist-emperyalist sistemin karşılıklı olarak kurucu boyutları olarak inceliyor.

Devrimci Siyahi İşçiler Birliği’nden John Watson'ın bu özel sayıda yeniden basılan 1969 tarihli röportajında ısrar dile getirdiği gibi, “üretim düzleminde yüzleşilen baskı, yurt dışındaki emperyalist baskının yansımasıdır. Detroit’teki patrona karşı mücadele ve Vietnam’daki imparatorluğa karşı mücadele birbiriyle yakından bağlantılıdır. Bu anlayış, imparatorluğu sürdüren tarihsel ve maddi koşulları, onu ortadan kaldırmak için benimsenen direniş biçimlerini sorgulayan bu sayıdaki birçok katkıya hayat veriyor.

Derginin yayın yönetmenlerinden Jeannette Graulau, “Devrim Adına: Daha İyi Bir Dünya İçin Latin Amerika’dan Dört Konuşma” başlıklı makalesinde, bu ufku genişletiyor ve tarihselleştiriyor. İlgili makale, özel sayıyı Monroe Doktrini’nin uzun tarihi bağlamına oturtuyor. Doktrinin izlerini, James Monroe’nün 1823 tarihli bildirisinden, askeri müdahale, ekonomik kuşatma ve yarımkürenin kontrolü için bir çerçeve olarak, yeniden gündeme geldiği günümüze dek takip eden Graulau, mevcut saldırıları, ABD’nin emperyalist genişlemesi, işgalleri, darbeleri ve yaptırımlarının José Martí’nin tabiriyle Nuestra América”daki [“Bizim Amerika”] iki yüzyıllık geçmişi bağlamında ele alıyor.

Fidel Castro’nun 1960’ta, Ernesto “Che” Guevara’nın 1964’te, Salvador Allende’nin 1972’de ve Gustavo Petro’nun 2025’te BM Genel Kurulu’nda yaptığı dört önemli konuşmayı merkeze alan Graulau, devrimci liderlerin doktrinle “imparatorluğun kendi yurdunda” nasıl yüzleştiğini, BM’yi anti-emperyalist vuzuh için küresel bir sahneye nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor. Bu konuşmalar, hep birlikte, Graulau’nun Monroe Doktrini ile ilgili “üç temel tarihsel gerçek” dediği hususları ortaya koyuyor:

1. ABD imparatorluğu, varlığını “savaşlar yoluyla sürdürüyor”;

2. Ezilen halklar, faillerin kim olduklarını “tümüyle ve açık bir biçimde anlıyor”;

3. “Bugün, insanlık adına gerçeği söyleme fırsatı sunuyor.”

Bunu yaparken Graulau, bu konuşmaları egemenlik, dayanışma ve kolektif özgürleşmeye dayalı “ulaşılabilir bir ütopya”yı yenilemek için temel metinler olarak değerlendiriyor.

Kapitalist Irkçılık ve İşçi Emperyalizminin Oluşumu

Devrimci gelenek, dayanışma temelli kurtuluşa işaret ediyorsa, tarihsel kayıtlar da bu yolu sürekli olarak engelleyen toplumsal güçlerle yüzleşmemizi gerektirir. Emeğin rolü konusunda meselenin ne olduğunu anlayabilmek için öncelikle kapitalist-emperyalist merkezde emeğin tarihsel olarak eşitsiz mübadele sistemiyle bütünleştirilmesinde kullanılan mekanizmaları incelememiz gerekiyor.

“İşçi emperyalizmi”, örgütlü emeğin emperyalizm, tekelci sermaye ve sömürgeci egemenlikle olan maddi, ideolojik ve kurumsal uyumuna işaret eden bir kavram olarak gerekli analitik çerçeveyi sağlar. Kapitalist-emperyalist merkezdeki egemen emek oluşumları, çoğu zaman işçi sınıfının bazı kesimlerini disipline etmek ve onları egemen sınıfa ait projelere dâhil etmek için iş görmüş, bunun neticesinde uluslararası işçi sınıfı dayanışmasına mani olmuştur. Bu ittifak muhtelif biçimler almıştır: anti-komünist tasfiyeler, emperyalist devletin dış politikasıyla işbirliği, Küresel Güney’deki rejim değişikliği operasyonlarına destek ve katılım, Küresel Güney’de sınıf mücadelesi odaklı ve anti-emperyalist işçi oluşumlarının bastırılması, kapitalist-emperyalist çekirdekte taban muhalefetinin bastırılması ve imparatorluk tehlike altındayken işçi liderliğinin demokratik hesap verme sorumluluğundan azade kılınması.

Bu analizin teorik temelleri, bu sayıda yeniden paylaşılan, V. I. Lenin’e ait “Emperyalizm ve Sosyalizmde Ayrışma” (1916) başlıklı makalede net bir biçimde ortaya konmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında yazdığı yazıda Lenin, emperyalizmi “tekelci kapitalizm; asalak veya çürüyen kapitalizm; ölüme mahkûm kapitalizm” olarak tanımlar. Tekellerin aşırı kârlarının, “burjuvazinin rüşvet verdiği işçi tabakası” olarak, oportünizm ve şovenizm için gerekli toplumsal temeli teşkil eden işçi aristokrasisinin oluşumunu nasıl mümkün kıldığını ortaya koyar. İşçi sınıfı hareketinin bu unsurlardan kurtulmadığı takdirde “burjuva işçi hareketi” olarak kalacağı konusunda uyarıda bulunur. Lenin, emperyalizmin yalnızca ekonomik baskı değil, aynı zamanda ideolojik manipülasyon yoluyla da kendini sürdürdüğünü vurgular. Bu ideolojik manipülasyon, “dalkavukluk, yalanlar, hile, moda ve popüler sloganlarla hokkabazlık”, işçileri devrimci mücadeleden uzaklaştırmak için tasarlanmış reform vaatleri gibi başlıklardan oluşur.

Bu teorik çerçeve, ABD’deki işçi hareketinin tarihinde somut ifadesini bulmaktadır. Burada işçi aristokrasisinin oluşumu, ırk temelli hiyerarşi ve dışlayıcı faaliyetlerle bağlantılıdır. Başlangıcından itibaren, ABD işçi hareketi, “kapitalist ırkçılık” üzerinden yapılandırılmıştır.[3] Beyaz işçiler, önce kölelik, ardından Siyah Kanunları, iş ayrımcılığı, hapishane işçiliği ve sendika dışlaması yoluyla Siyahi işçilerin aşırı sömürülmesi yoluyla göreceli avantajlar elde ederken, büyük sendikalar, kurumsallaşmış ırkçılıkla maluldür. Siyahi işçiler, 1869’daki Ulusal Siyahi İşçi Sendikası’ndan 1925’teki Yataklı Vagon Hamalları Kardeşliği’ne, 1969’daki Dodge Devrimci Sendika Hareketi’ne kadar bağımsız örgütler kurarak karşılık verdiler.[4] Bu mücadeleler, sadece kapsayıcılık talep etmekten daha fazlasını yaptı. İşçi aristokrasisinin, Gerald Horne’un “beyazlıkta somutlaşan sınıf işbirliği” ve ırksallaştırılmış aşırı sömürü olarak tanımladığı bir temele nasıl dayandığını ortaya koydular.[5]

Yerli uluslar, paralel ancak farklı bir dışlanma biçimiyle karşı karşıya kaldılar. ABD’deki işçi kuruluşları ve sermaye, kabile egemenliğini sendika yetkisi ve şirket genişlemesi için bir engel olarak gördü ve yerli ulusların kendi topraklarındaki iş ilişkilerini belirleme yetkisini tanımayı reddetti. 1935’te Ulusal İş İlişkileri Kanunu’nun (NLRA) yürürlüğe girmesinden yaklaşık yetmiş yıl sonra, Ulusal İş İlişkileri Kurulu, yasayı kabile yönetimlerine uygulanmayan bir yasa olarak yorumladı ve onları hükümlerinden muaf tuttu. Ancak 2004 yılında Kurul, rotasını tersine çevirerek, ilk kez kabile yönetimlerine ait işletmeler üzerinde yetki iddiasında bulundu. San Manuel Yerli Tombala Salonu kumarhane olmak isteyince mahkemelik oldu. Bu süreçte alınan karar yerliler açısından hukukun nasıl işlediğini anlatır: devlete ait kurum, kabilenin ticari faaliyetleriyle ilgili yetkisini aşan bir adım atmış, yerlinin egemenlik hakkını ortadan kaldırmış, yerli halkların sürekli olarak mülksüzleştirilmesi yoluyla sermaye birikimini kolaylaştırmıştır.[6]

İmparatorluk Üretim Sahasında:
İşçi Siyonizmi ve Sömürgeci-Emperyalizmle İşbirliği Yapan Kurumlar

İşçi Siyonizmi de aynı analitik çerçeve içinde ele alınmalıdır. Siyonist teşekküle bağlı Histadrut (İsrail Genel İşçi Konfederasyonu), bir sendika federasyonu gibi görünse de, gerçekte yerleşimci sömürgeci devlet kurma çabası dâhilinde iş görmüş, iktidara bağlı bir kurum olarak faaliyet yürütmüştür. Sendika federasyonu, süreç içerisinde Filistinli işçileri yerinden eden ve aşırı sömüren ırkçı ve dışlayıcı çalışma rejimlerini uygulamıştır.

Suzanne Adely’nin bu sayıya katkısında savunduğu gibi, işçi Siyonizmi emperyalizmden ayrılamaz. Adely, Siyonist teşekküle bağlı Histadrut’un “işçi Siyonizminin temel taşı” olarak nasıl işlev gördüğünü, “yirmilerden beri Filistin halkına karşı ırkçılığa, yerleşimci sömürgeci mülksüzleştirmeye, soykırıma ve etnik temizliğe öncülük etmek ve bunları aklamak için o ‘ilerici’ kurum imajını nasıl kullandığını” ortaya koymaktadır. Bu proje, “Siyonist kurumların ABD’de işçi Siyonizmine destek oluşturmayı amaçlayan kampanyası”nın Amerikan sendikalarından sol politikaların daha geniş çaplı tasfiyesiyle aynı zamana denk geldiği ABD’de verimli bir zemin buldu. Amerikan İşçi Federasyonu-Endüstriyel Örgütler Kongresi (AFL-CIO), yurtdışında "ABD emperyalizmine ait aygıtın sadık bir işbirlikçisi” olarak, Histadrut ile ittifak kurdu. Bu ittifak, bir zamanlar canlı olan anti-emperyalist ve anti-Siyonist akımların erimesini sağladı, işçi Siyonizminin ABD işçi hareketindeki yerini sağlamlaştırdı. AFL-CIO liderleri, Siyonist teşekkülün iddia edilen işçi merkezli gelişimini Küresel Güney için “komünist olmayan ‘ulus kurma’ pratiğinin başarılı bir örneği” olarak reklâm ettiler. Ayrıca, İsrail’i ABD kamuoyuna, sadık bir anti-komünist müttefik olarak sundular.[7]

AFL’in ABD emperyalizmiyle olan uyumu, dünya genelinde ABD destekli darbelere ve isyan karşıtı hareketlere verilen destekte de kendini gösterdi. Soğuk Savaş sırasında, AFL-CIO’ya bağlı Amerikan Özgür İşçi Geliştirme Enstitüsü (AIFLD), Guatemala (1954), Brezilya (1964) ve Şili’de (1973) demokratik olarak seçilmiş milliyetçi, solcu hükümetleri baltalamak için CIA ile işbirliği yaparak, acımasız askeri diktatörlüklerin temellerinin atılmasına yardımcı oldu.[8] Venezuela’da, AFL-CIO’nun Dayanışma Merkezi, 2002’de Hugo Chávez'e karşı askeri darbeyi kışkırtmak için tasarlanmış protestoları planlayan Venezuela İşçi Konfederasonu’nu (CTV) finanse edip destekledi, yıllar sonra da Chávez’in sosyalist işçi politikalarını baltalamak için muhalif işçi gruplarıyla çalışmaya devam etti.[9]

Bu tarihin karşısında, canavarın karnında daha radikal bir işçi örgütlenme geleneği varlığını sürdürmüştür. Devrimci Siyahi İşçiler Birliği’nden John Watson ile 1969’da yapılan, dergide yeniden yer verdiğimiz röportaj, bu marjinalleştirilmiş akımı ele almaktadır. Watson, Detroit’teki Siyahi işçilerin mücadelelerini sömürgecilik karşıtı kurtuluş hareketleriyle aynı küresel zemine yerleştirerek, “üretim sahasındaki” baskının yurtdışındaki emperyalist baskıyı yansıttığını söylemektedir. İşçi bürokrasilerinin emperyalist politikayla nasıl uyumlu olduğunu ortaya koyarak, özellikle Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası (UAW) ve AFL-CIO’yu önemli muhalifler olarak göstermektedir. Watson, UAW Genel Sekreteri Emil Mazey’nin Birliği “sendikacılığa yönelik, otuzlu ve kırklı yıllardaki komünistlerden daha büyük bir tehdit” olarak nitelendirdiğini, UAW’nin ise Birliği kınayan 350.000 mektup gönderdiğini, militan faaliyetler nedeniyle işten çıkarılan Siyahi işçileri savunmayı reddederek, kendi tüzüğünü ihlal ettiğini anlatmaktadır. Watson ayrıca, AFL-CIO’nun, tarihsel olarak “ülkedeki en ayrımcı ve ırkçı sendikalarının faaliyet  yürüttüğü”, vasıflı işçiler sahasında ortaya konulan örgütlenme çabalarına "mani olmakla” tehdit ettiğini dile getirmektedir.

Watson, bu yerleşik bürokrasilere karşı, işyeri mücadelesini küresel sömürge karşıtı direnişle ilişkilendiren stratejik bir vizyon ortaya koyuyor. İşçiler, tek bir fabrikada greve gittiklerinde, şirketin onları bastırmak için “dışarıdan getirilen polis gücünü, mahkemeleri, kitle iletişim araçları”nı, özetle, egemen sınıfın tüm kaynaklarını seferber ettiğini söylüyor. Bu, ABD emperyalizminin “bir kurtuluş hareketini bastırmak için dünyanın küçük bir bölgesinde güçlerini yoğunlaştırmasına" benziyor. Che Guevara’dan yola çıkan Watson, çözümü, “emperyalizmin güçlerini “iki, üç, daha fazla Vietnam”ı devreye sokarak dünyaya yaymalarını sağlamakta", sermayeyi baskıcı gücünü dağıtmaya zorlamakta buluyor. Watson için bu, Birliği fabrikalar ve endüstriler genelinde grevleri koordine edebilecek ulusal bir örgüt haline getirmek anlamına geliyordu. Bu sömürgecilik karşıtı bakış açısı, Birliğin Filistin’i aynı mücadelenin bir parçası olarak görmesine yol açtı. Adely’nin makalesinde belirttiği gibi, Birliğin 1969 tarihli açıklamaları ve “1973’te Arap otomotiv işçilerinin Birleşik Otomotiv İşçileri (UAW) liderliğinin İsrail’e verdiği desteğe karşı düzenlediği izinsiz grevler”, “sömürgecilik karşıtı, küresel işçi enternasyonalizmi”ne dayanan, Siyonist teşekküle karşı Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar çağrısının erken bir örneğini temsil ediyordu.

Anti-Emperyalist İşçi Enternasyonalizmini Yeniden Canlandırmak

Bu enternasyonalist gelenek, mevcut konjonktürün hızlanan emperyalist şiddetine cevap olarak yeniden görünür hale geldi. Filistin ve bölgesel direnişi ezip Batı Asya’da emperyalist kontrolü yeniden tesis etmek için yürütülen Siyonist-emperyalist savaşın son iki buçuk yılında, Watson’ı ve Devrimci Siyahi İşçiler Birliği’ni yarım yüzyıl önce harekete geçiren aynı sömürgecilik karşıtı anlayıştan beslenen bir işçi enternasyonalizmi ortaya çıktı.

Meseleyi ABD bağlamında ele alan Suzanne Adely yazısında, 2004 yılında kurulan Filistin Yanlısı İşçi Hareketi'nin, “muhtelif sektörlerde, işkollarında ve coğrafyalarda ülke genelinde yaklaşık elli bağlı kuruluşa” ulaştığını, yoğunlaşan emperyalist-sömürgeci şiddet karşısında Filistin’in yaptığı çağrıyı desteklediğini, “BDS grev hattı”nı öne çıkartan çalışmalarında kolektif olarak hareketin büyüdüğünü söylüyor. Filistin Gençlik Hareketi’nin (FGH) “Maersk’in Maskesini İndir” kampanyası, bu işçi enternasyonalizmindeki dirilişte etkili oldu, sadece silah üreticilerini değil, soykırımı mümkün kılan tedarik zincirlerini ve lojistik altyapısını da hedef aldı. Dünyanın en büyük entegre nakliye ve lojistik şirketi olan Maersk, Lockheed Martin ve Raytheon gibi büyük ABD yüklenicilerine yapılan sevkiyatlar da dâhil olmak üzere, İsrail’e yönelik yüz milyonlarca dolarlık silah bileşeninin taşınmasına katkıda bulundu.[10]

FGH, kampanyası aracılığıyla lojistiğin emperyalizmin dolaşım sisteminin merkezinde yer aldığını ortaya koydu. Uluslararası planda kesintisiz yüzleştiği baskı karşısında Maersk, askeri kargo taşımacılığındaki rolünü kamuoyuna açıklamak zorunda kaldımış ve Haziran 2025’te Batı Şeria’daki yasadışı Siyonist yerleşimlerde faaliyet gösteren şirketlerle olan ilişkilerini askıya aldı.[11] Dahası, İspanya ve Fransa’daki liman işçileri, İsrail’e giden sevkiyatları yüklemeyi reddetti, Fas liman işçileri de benzer bir eylemde bulundu.[12]

Uluslararası hukuku uygulamada defalarca başarısız olan devlet kurumlarına başvurmak yerine, Maersk’in Maskesini İndir kampanyası, stratejik yıkıma dayanan bir işçi enternasyonalizmi geleneğini yeniden canlandırarak, aşağıdan, halk eliyle “silah ambargosu”nu uygulamaya koydu. Kampanya, bu mirası çağdaş tedarik zinciri kapitalizmine uyarlarken, liman işçilerinin ırk ayrımcılığı karşıtı ve diğer emperyalizm karşıtı mücadelelerle olan dayanışmasını hatırlatmaktadır.[13]

Bu hareketlere paralel olarak, İlerici Enternasyonal, emperyalist-Siyonist savaş ekonomisini destekleyen taşeron ağlarını haritalamak için sistematik araştırmalar yürüttü. Sachin Peddada’nın Anti-Emperyalist Akademisyenler Kolektifi’nin bir podcast yayınında dile getirdiği biçimiyle, askeriye-sanayi sistemi, temel bileşenleri üreten kasaba ve şehirlere dağılmış “yüzlerce, hatta binlerce taşerona”, yani küçük fabrikalara bağlıdır. Bu firmalar, kamuoyunun çok az denetimi altında, düşük kâr marjlarıyla faaliyet göstermektedir. Peddada, “Bu tedarik yollarından birinin bile kesintiye uğraması durumunda, yeni bir tedarikçi bulmak için acele etmeleri gerekiyor, bu da üretim sürecini yavaşlatıyor. Filistin’deki ölümleri azaltıyor” diyor. Bu araştırma, kamu alım verileri aracılığıyla bu düğüm noktalarını belirleyerek, sembolik protestodan lojistik darboğaz noktalarında eyleme geçirilebilir müdahaleye geçişi mümkün kılıyor. Bu çalışma, merkeziyetsiz savaş üretiminin kırılganlığını ortaya koyarak, Gazze, Karakas, Tahran, Port-au-Prince veya Havana’yı hedef alan emperyalist şiddet mekanizmasını yavaşlatabilecek topluluk düzeyinde örgütlenme ve yerel müdahale imkânları sunuyor.

Anti-emperyalist işçi enternasyonalizmi geleneği, İtalya’daki Unione Sindacale di Base (Tabandan Sendikal Birlik -USB) örgütlenmesi aracılığıyla da güçlü bir ifadeye kavuştu. 2010 yılında tabandan sendikaların birleşmesiyle kurulan USB, kamu sektörü çalışanlarından, lojistik çalışanlarından ve büyük göçmen nüfusuna sahip topluluklardan oluşan bir taban oluşturdu. Çalışma, anti-emperyalizmi ve Filistin'i yerel işçi mücadelelerinin merkezine koydu. Avrupa lojistik sektörlerindeki Arap ve göçmen işçiler, ki bunların çoğu USB üyesi, soykırımcı güce ait tedarik zincirlerini kırmak için grevler ve abluka eylemleri gerçekleştirdi.[14] USB’nin Cenova merkezli liman işçileri kolektifi (CALP), Küresel Sumud Filosu’na saldırı olması durumunda “her şeyi bloke edecekleri”ni söyledi. Bu tehdit, Nisan 2025’te İtalya genelinde limanları, demiryollarını ve karayollarını kapatan grevlere dönüştü. Bir örgütçünün 2025 genel grevi sırasında belirttiği gibi, “Bizim hikâyemiz, Filistin halkının hikâyesinin bir parçasıdır. Filistin halkını savunduğumuzda, kendimizi savunuyoruz. Onların mücadelesi bizim mücadelemizdir.”[15]

2026 yılının başlarında Akdeniz genelinde koordineli eylemlerle işçi enternasyonalizmi yeni bir aşamaya ulaştı. 6 Şubat’ta İtalya (USB), Yunanistan (Enedep), İspanya’nın Bask Bölgesi (LAB), Türkiye (Liman-İş) ve Fas’tan (ODT) liman işçileri, “Liman İşçileri Savaş İçin Çalışmıyor” başlıklı Uluslararası Protesto Günü’nü başlattı ve yirmiyi aşkın büyük Akdeniz limanında eylemler düzenledi. Alman ve ABD limanları dayanışma gösterdi. İşçiler, “limanlar savaş yeri değil, iş yeridir” diyerek, silah sevkiyatlarını açıktan reddettiler ve liman altyapısının kitlesel katliam için lojistik merkezlerine dönüştürülmesini eleştirdiler.[16] Gazze’deki soykırımı merkeze koyan çalışma, tüm emperyalist savaş makinesine karşı daha geniş bir reddiyeyi ifade ediyordu. Eylem, anti-emperyalist Dünya Sendikalar Federasyonu tarafından desteklendi ve yurtdışındaki savaşın, yurt içindeki kemer sıkma politikaları, ücret baskısı ve yeniden canlanan faşizmle bağlantılı olduğunu fark eden işçiler arasında artan uluslararası koordinasyona işaret etti.[17]

Bu hareketlilikler, Venezuela’ya Karşı Savaşa Hayır ağı tarafından düzenlenen ve bu özel sayıda yer alan Eglims Peñuela Lovera ile Virgilio Barreto’nun konuşmalarını yaptığı Uluslararası İnternet Toplantısı: Savaş İçin Çalışmaya Hayır! başlıklı etkinliği koşulladılar.[18] Peñuela Lovera konuşmasında, “emperyalizmle ancak devrimci enternasyonalizm yoluyla, halklar arasındaki dayanışma yoluyla mücadele edilebileceğini” söyledi. Barreto konuşmasında, 3 Ocak’ta ABD’nin Venezuela’ya yönelik gerçekleştirdiği askeri saldırıyı, yaptırımlara, ablukaya ve enformasyon savaşına direnen bir ülkeyi yeniden sömürgeleştirme yönünde başvurulan son çare olarak nitelendirdi. Barreto düşmana meydan okuyan konuşmasında şunları söyledi: “Biz özgür, bağımsız ve egemen bir ülkeyiz. Hiçbir dış güçten emir almıyoruz. [...] Biz, kimsenin sömürgesi değiliz, asla da olmayacağız.”

Ulusal Kurtuluşta Emek ve Enternasyonalizmin İkili Karakteri

Küresel Güney’deki radikal örgütçülerin bu müdahaleleri, işçi aristokrasisine meydan okumanın ve kapitalist-emperyalist merkezdeki tedarik zincirlerini bozmanın ötesine uzanan, işçi enternasyonalizminin kritik bir boyutuna işaret ediyor. Bugün işçiler, savaş mekanizmasını bozmak için güçlerini giderek daha fazla kullanıyorlar. Küresel Güney’de emek, uzun zamandır sömürgecilik karşıtı mücadelenin temel direği olagelmiştir.

Bu gelenek, Patrick Higgins’in dergimizin geçen ayki sayısında yayınlanan bir röportajında analiz ettiği Vietnam ve Filistin ulusal kurtuluş mücadelelerinde somutlaşmıştır. Higgins, “Halk Savaşı, şiddetten çok daha fazlasını içerir. Belirli taktiksel ve stratejik hedeflere yönelik operasyonları yürütebilecek, şiddeti yönlendirebilecek bir öncü partiye ihtiyaç duyar” diyor.[19]. Nevid Ferniya’nın “Vietnam’dan Filistin’e” başlıklı özel sayının girişinde ayrıntılı olarak açıkladığı gibi, Vietnam direnişi, halk savaşının ulusal sınırları aştığını, kapitalist-emperyalist merkez ve çevre mücadeleleri arasında diyalektik bağlantılar kurduğunu anlamıştı. Bu gerçek, General Vo Nguyen Giap’ın Vietnamlıların Tet Taarruzu’nu planlarken Detroit’te 1967’de gerçekleşen ayaklanmadan ilham aldıkları yönündeki açıklamasıyla da doğrulanıyor. General Giap, “Detroit’ten, şehirlere gitmeyi öğrendik” diyordu.[20]

Bu diyalektik anlayış, savaş alanından emek alanına kadar uzanır. Sendikalar ve kooperatifler, yalnızca artı değerin elde edilmesi ve dağıtılması koşullarıyla ilgilenen oluşumlar değil, Higgins’in de dediği gibi, ulusal kurtuluş mücadelesinde “halkın örgütlenme sanatını öğreten mücadele örgütleri” olarak iş görürler. Filistin deneyiminden yola çıkan Higgins, 1968-1970 yılları arasında Ürdün’deki Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) içinde yer alan fedailerin ve Marksist-Leninist örgütlerin askeri faaliyetleri grevler, gösteriler ve kitlesel örgütlenmeyle nasıl birleştirdiğini, milisleri, işçi sendikalarını, kadın komitelerini ve ticaret birliklerini “Halk Savaşı”nın mevcut dokusuna nasıl işlediğini tartışıyor. Venezuela’nın egemenliğini savunurken hayatlarını veren üniformalı otuz iki Kübalı enternasyonalistin şehitliği, üretim sahasında imparatorluğa karşı verilecek mücadele ile ulusal kurtuluş mücadelesinin aynı savaşın birbirinden kopartılmaması gereken cepheleri olduğunu kanıtlıyor.

Bu mücadele, kapsamı itibarıyla Güney’de sürmektedir. Jeannette Graulau’nun bu sayıda yeniden yer verilen Latin Amerika kaynaklı dört konuşmaya yazdığı giriş yazısında belirttiği gibi, Fidel Castro’dan Salvador Allende'ye ve Gustavo Petro’ya kadar liderler, Birleşmiş Milletler’de Monroe Doktrini’ne karşı çıktılar. Graulau, bu konuşmaların “ortak Bolivarcı özgürleşme ve birlik arayışımızı gündeme getirdiğini” ve “Monroe Doktrini”nin yeniden canlandırmaya çalıştığı tahakkümün mantığına meydan okuduğunu yazıyor. Bu konuşmalar, yarımkürede ABD emperyalizmine karşı verilen mücadelenin her zaman birleşik bir mücadele olduğunu, Kübalı enternasyonalistlerin Venezuela’yı savunurken hayatlarını kaybetmelerinin, Filistinli fedailerin Ürdün’de örgütlenmelerinin ve Detroit’te grev yapan Arap otomobil işçilerinin hepsinin birbirine bağlı olduğunu hatırlatıyor.

Aynı halk savaşı ruhu, bu özel sayıda yeniden yer verilen, Ramón Pedregal Casanova’nın dünya çapındaki işçi hareketlerine ve toplumsal hareketlere yönelik militan çağrısına da hayat veren ruhtur: “İmparatorluğun ticaret yollarını, yanlış bilgilendirme kanallarını bloke ederek ve dünya çapındaki elçiliklerini kapatarak” Küba’ya uygulanan soykırımcı ABD ablukasını “tersine mühendislik”le ortadan kaldırmak mümkündür. Bu tür eylemler, Küba’ya olan borcu uluslararası planda “saldırgan” eylemlere dönüştürüyor.

Özetle, işçi enternasyonalizminin ikili bir karakteri mevcuttur. Emperyalizmin merkezinde, emperyalist saldırı altındaki Küresel Güney işçileriyle aktif dayanışma kurmak, askeri tedarik zincirlerini kapatmak da dâhil olmak üzere, işçi aristokrasisiyle işçi emperyalizmiyle ve işçi siyonizmiyle bağlarını kopartmak zorundadır. Küresel Güney’de ise emek, egemenliği elde etmek ve savunmak için savaşan halk ordularının içinde yer alan ulusal kurtuluşun temel bir payandası olarak iş görür. Bu iki boyut birbirinden ayrılamaz.

Küba ve “Saldırgan” Enternasyonalist Çağrı

Bu sayıda yer alan diğer yazılar, anti-emperyalist mücadelenin geniş alanını inceleyerek, sistem karşıtı devlet ve işçi sınıfı direnişini şekillendiren ve ondan etkilenen analizi birden fazla cepheye yayıyor ve bu analizi mümkün kılan düşünsel-teorik geleneklere saygı gösteriyor. Bu direniş ruhu, Jeannette Graulau’nun Afrika ve Latin Amerika’da dört uluslararası tıp tugayında görev yapmış emekli bir Kübalı komünist doktorla, bir Fidelistle yaptığı röportajda yankı buluyor. Havana’da verdiği röportajda doktor, krizin gerçekten de “Küba ulusunun devrimci kanını” güçlendirdiğini ısrarla belirtiyor. Bu ruhla, kapitalist-emperyalist çekirdeğin her tarafına duyulması gereken bir mesaj iletiyor: Kübalılar “rejim değişikliği istemiyor!”

Dan Kovalik’in Başkan Petro’nun Trump ile görüşmesine dair analizi, bu mücadelelerin yürütüldüğü diplomatik zemine dair bir görüş sunuyor. Kovalik, Kolombiya başkanının, ulusu için yasal bir zafer elde etmek üzere yeniden canlanan Monroe Doktrini’nin baskılarıyla nasıl başa çıktığını ortaya koyuyor. Roberto Fernández Retamar’ın burada yeniden yer verilen klasikleşmiş makalesi, José Martí ve Lenin’i yan yana koyuyor. İlki, Amerika kıtasında Monroe Doktrini’ne karşı ilk anti-emperyalist mücadeleyi başlatan kişi, ikincisi ise sömürge dünyası için devrimci teoriyi damıtan isim. Birlikte, Küba’nın direnişinin, on dokuzuncu yüzyıldan günümüze kadar, Küresel Güney’deki egemenlik mücadelelerine ilham vermeye devam eden derin bir devrimci soyağacına dayandığını hatırlatıyorlar.

Küba Dışişleri Bakanlığı’nın “Tumba el bloqueo” (Abluka) adlı raporunda, emekli doktorun sözlerle anlattığı şeyi, yani ABD politikasının soykırımcı niyetini ve yıkıcı etkisini, sayılarla belgeleyerek, ablukanın somut gerçekliğini ortaya koyuyor. Julio Huato’nun Mexico City’deki Küba-Filistin dayanışma protestosunda yaptığı konuşma, meselenin özüne iniyor. Küba, ABD’nin askeri gücünü tehdit ettiği için değil, sosyalist egemenliğin ve uluslararası dayanışmanın canlı bir örneğini sunduğu için hedef alınıyor. “Küba’yı ABD için kabul edilemez kılan şey, onun sunduğu örnekliktir”. Küresel Güney’de nesillere ilham vermiş olan bu örneklik, Huato’nun ısrarla belirttiği gibi, bugün bizden Küba için her şeyimizi ortaya koymamızı talep etmektedir.

Tamanisha J. John ve Kevin Edmonds’ın Black Agenda Report’ta yayınlanan, burada da yer verilen makalesi, Karayip hükümetlerinin Küba’ya nasıl ihanet ettiğini ortaya koyuyor. Sessizlikleri ve ABD imparatorluğuna boyun eğmeyi esas alan yaklaşımları sebebiyle ilgili bölge enternasyonalist katkılar sunmuş olan Küba’ya ihanet ediyor. Oysa Karayipler’in Küba’ya olan borçlarını ödemesi mümkün değil.

Yazarlar, “emperyalist anlatıların genellikle Küba’nın yardımlarını ve kalkınma sürecine sunduğu katkıları olumsuz bir biçimde sunduğunu, uluslararası alanda geniş kitleleri Küba’nın kalkınma sürecine sunduğu katkıların ‘zararlı’ olduğuna ikna ettiğini" ortaya koyuyorlar. Bu durumu düzeltmek için gerçekleri ortaya koyan yazarlar, “ABD’nin Batı Yarımküre’deki emperyalist stratejisinin devam ettiğini ve bölgedeki devletleri bu stratejiye doğrudan uyum sağlamaya zorladığını" söylüyorlar. Bu emperyalist baskıya karşı John ve Edmonds, gerçek egemenlik ve kendi kaderini tayin etmenin tek yolunun kitlesel anti-emperyalist mücadele olduğunu belirtiyorlar.

İssam Abdürresul Ebubekir Elkorgli ve Barry Lituchy’nin, bu sayı hazırlanırken vefat eden Michael Parenti’ye ithafen yazdıkları anma yazısını Pambazuka News yeniden yayınladı. Yazı, bize devrimci analizi mümkün kılan radikal bilim insanı-örgütçü geleneğini hatırlatıyor. “Kendisini fikir endüstrisinden dışlayan sisteme karşı konuşan ve öğreten” Parenti, emperyalist güce tam da onun merkezinden gerçeği söyleyen, dünyanın mülksüzleştirilmiş ve ezilmişlerinin yanında koşulsuz olarak yer alan geleneğin somut haliydi. Bu gelenek, bu sayının sayfalarında da devam ettiriliyor.

Tüm bu katkılar tek bir konu başlığında ortaklaşıyorlar: emperyalizmin küresel bir sistem olduğu, direnişin de aynı şekilde birleşik, uluslararası ve tavizsiz olması gerektiği anlayışı. Mevcut konjonktürde, İran’ın soykırımcı, siyonist emperyalizme karşı gururlu direnişi karşımızda, Filistin ve diğer Direniş Ekseni güçleriyle birlikte, Küresel Çoğunluk için egemenlik ve kendi kaderini tayin hakkı yolunu aydınlatan, birleşik anti-emperyalist mücadelenin ufkunu tayin eden öncü bir ışık olarak duruyor.

Corinna Mullin
3 Mart 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Navid Farnia and Nina Farnia, "Iran v. US Imperialism: An Interview with Navid Farnia & Nina Farnia,” 22 Ocak 2026, Pambazuka. Türkçesi: İştiraki.

[2] Jemima Pierre, "Haiti: An Anatomy of Invasion,” Black Agenda Report, 10 Şubat 2026, ilk basıldığı tarih: 2024, BAR; Partido Comunista Revolucionario – RCI Mexico, “Manifesto against imperialist aggression in Latin America,” 24 Şubat 2026, Marxist.

[3] Charisse Burden-Stelly, Black Scare / Red Scare: Theorizing Capitalist Racism in the United States (Şikago: University of Chicago Press, 2023).

[4] Philip S. Foner, Organized Labor and the Black Worker, 1619-1981 (Şikago: Haymarket Books, 2018).

[5] Gerald Hone, “Gerald Horne: Against Left-Wing White Nationalism (Organizing Upgrade),” Monthly Review, 20 Şubat 2024, MR.

[6] Riley Plumer, “Overriding Tribal Sovereignty by Applying the National Labor Relations Act to Indian Tribes in Soaring Eagle Casino and Resort v. National Labor Relations Board,” Law and Inequality 35 (2017): s. 131. Bu davayı ve yerlilerin egemenliği açısından yol açtığı sonuçları yazıya eklememi öneren Nina Ferniya’ya teşekkür ederim.

[7] Jeff Schuhrke, No Neutrals There: US Labor, Zionism, and the Struggle for Palestine (Şikago: Haymarket Books, 2025).

[8] Kim Scipes, AFL-CIO’s Secret War against Developing Country Workers: Solidarity or Sabotage? (Lanham, MD: Lexington Books, 2010); Jeff Schuhrke, “How the ‘AFL-CIA’ Undermined Labor Movements Abroad,” Jacobin, 9 Şubat 2024.

[9] Tim Gill, “Newly Revealed Documents Show How the AFL-CIO Aided US Interference in Venezuela,” Jacobin, 8 Mayıs 2020.

[10] Palestinian Youth Movement, “Mask Off Maersk Campaign”, PYM.

[11] Tyler Walicek, “Palestinian Youth Movement Vows to Make Genocide Support Too Costly for Maersk,” In These Times, 8 Ekim 2025, ITT.

[12] Aseel Saleh, “Moroccan dockworkers call for boycott of Maersk's arms shipment to Israel,” Peoples Dispatch, 17 Nisan 2025, PD.

[13] Kaleem Hawa, Lea Kayali ve Abdullah Farooq, “Mask off Maersk Shows How to Win an Arms Embargo,” Democratic Left, 8 Ağustos 2025, DL.

[14] Tasnima Uddin, "The Making of Italy's Pro-Palestine General Strike,” 16 Ekim 2025, Jacobin.

[15] A.g.e.

[16] Peter Cole, “Don't Like War? Then Don't Work! Remembering When Dockworkers Shut Down the Ports on May Day,” In These Times, 26 Nisan 2018; Marc Wells, "Mediterranean dockworkers prepare International Day of Protest against escalating global war,” 2 Şubat 2026.

[17] USB Ports, Enedep, ODT, Liman-Is, LAB, “Call for an International Joint Day of Action for Ports”, yayınlayan: World Federation of Trade Unions, 30 Aralık 2025.

[18] “International Online Rally: No Work for War! In Solidarity with the Mediterranean Port Workers' General Strike (February 6)," YouTube video, yükleyen: UNAC, 7 Şubat 2026, Youtube.

[19] Patrick Higgins, “Arab Revolution, Palestine National Liberation, and Anti-Imperialist Struggle, Part 2,” The Pen is My Machete Blog, 31 Ocak 2026, AISC. Türkçesi: İştiraki.

[20] Navid Farnia, “Introduction: From Viet Nam to Palestine,” Pen is My Machete, 31 Aralık 2025, AISC.

0 Yorum: