24 Mart 2026

,

Uydu


İran, çağdışı sistem karşısında bütünlüğü savunup halkını ortak vatan bilinci etrafında birleştiriyor. Parçalı olanın yenilgiyi getireceğini, savaşın diplomatik başarıya ancak insan faktörüyle ulaşacağına olan güvenle hareket ediyor. Parçalı, dağınık ve disiplinsiz olan, birleşmek zorunda. Geçtiğimiz aylara kadar yönetimi politik perspektiften bağımsız, can pahasına protesto eden kitleler, bugün ne Netanyahu’nun ne de Tramp’ın çağrılarına kulak veriyor, hiçbir kesim, sokağa yönetim protestosu için çıkmıyor. Söz konusu can güvenliğiyse aynı kitle, son üç yılda defalarca sokağa çıktı.

Amerika’nın işgalci dış siyaseti, savaşı en az maliyetle kazanmak üzerine kuruludur. Bunu başardığında, iç siyasetinin alanı genişliyor. İran, “Yöneticileri yok et, yönetim biçimi sona ersin”, “Yöneticiyi yok et, onu protesto eden kitleyi silahlandır, kara gücümüz olsun”, “Mezhep-etnisite temelli parçalanmayı hızlandır, bölgeden işgal valileri seç ve ata, bize karşı direniş gösterilmesin” taktiklerini yerle bir etti. Uranyum zenginleştirme programını sadece enerji üretimi için kullanacağını, mevcut kapasiteyi en az miktara indireceğini İran taahhüt ettiği hâlde müzakere masasındayken saldırıya uğradı. Üst düzey yöneticileri katledilmesine rağmen savaşı sürdürüp jet uçuşları altında halk, vatanına sahip çıkıyorsa gelenek inşa edilmiş demektir.

İran, bugün parçaları bütünleştirmeyi başarıyor. Solun ise liberalizmden gayrı paydaşlığı ve bir araya gelme zemini bulunmuyor. “Küçük güzeldir”, “Renklerin çeşitliliği zenginliktir”, “Her farklılık ayrı politik olma hakkına sahiptir” gibi anlayışları solda ne bütünlük ne de vatan sevgisi bıraktı.

1990 sonrası süreçte Sovyet ülkelerinin demokrasiyi yaşatma saikiyle dağıtılması, bizde de fraksiyon cenneti ortaya çıkardı. Solun yaşadığı ayrışmalar ve bölünmelerin 1990 sonrası süreçte (birkaç istisna dışında) ideolojik-politik gerekçesi yoktur. İç bölünme ve ayrılmayı gerektiren eleştiriler yakından incelendiğinde, eleştiren, eleştirdiği çarpıklığın devamcısı olmuştur. Yakın dönemde TKP’den kopanların sonra kendi içinde defalarca bölünmesinin asıl nedeni budur. Eleştirilen çarpıklık sadece bir gerekçedir. Eleştiren, eleştirdiğinin esirine dönüşmüştür. Bu nedenle, ideolojik-politik bağlamda taktik-stratejik yöntem ortaya koymayan her ayrışma, özünde kitleye ve halk sınıflarına indirilmiş bir darbedir. Bu ayrılmaların neredeyse tamamında eleştiren grubun küçük burjuva gururu ve kariyerizmi belirleyicidir. Bu, bir kültüre dönüştüğünde, bazı kişilik özellikleri birey kurgusunda inşa ediliyor:

1. Sürekli tedirgin olan, paranoyak ruh hâline bürünen, kendisini eşsiz sayan,

2. “Aslolanın mücadele değil, kendi varlığım” diyen,

3. Partiyi değil, kendini öne çıkaran,

4. Halk sınıflarından değil, marjinal gruplardan medet uman,

5. Çevresini sömürülen ve “dipteki” insanlardan değil, orta sınıftan, eğitimli küçük burjuvalardan oluşturan,

6. Kendini sürekli hayal âleminde görüp dünyanın merkezine yerleştiren,

7. Düşünceden çok söylem ve imza sahibine göre tavır alan,

8. Halklara sınıf temelinden öte Doğu-Batı değerlerinin çatışması penceresinden bakan,

9. Disiplinsizliği özgürlük sayıp disiplini sadece kendi güvenliği için önemseyen,

10. Söylemi ve eylemi ile arasında uçurum olup, eylemsizliğini söylemle gizleyerek hareketten ziyade dile önem veren,

11. Ezilen-sömürülen Doğu halklarının içindeki marjinal sapmaları ve çevreleri bütüne yayıp tavır alan,

12. Korkak, bencil, garantici, sabırsız, aceleci, kibirli, risk almayan, kendisinden başkasına güvenmeyen ve ukala yapısını özgürlük, eşitlik ve adalet söylemiyle maskeleyip halka ve işçi sınıfına akıl vermeyi görev bilen,

13. “Ben”i put hâline getirip “biz” onbinlere yüzbinlere ulaştıysa mücadelenin parçası olmaya çalışıp güce göre konum belirleyen,

14. Kendi yüce zevklerinden ve rahatından hiçbir şekilde ödün vermeyip, öne sürdüğü gerekçelerinin bahaneye dönüştüğünü fark etmeyen,

15. Partinin yerine kendisini koyan,

16. Halk geleneklerini ve bütünlükleri aşağılayan,

17. Düzenin empoze ettiği kültürün kendisini etkileyen yanlarına rağmen tek tipleşen özelliklerini özgünlük zanneden,

18. Mücadelenin herhangi bir aşamasında uzlaşmacılığı politikada zekilik diye kabul ettirmeye çalışan,

19. Liberalizmde beis görmeyen,

20. Güç varsa hareket eden, güç yoksa köşesine çekilen; bireysel münakaşalarını ideolojik-politik gerekçelerle yücelten,

21. Hiçbir şekilde inandığı gibi yaşamayan, değerlerimize uygun davranmayıp marjinalleşen,

22. Küçük burjuva gururunun yıkılmaması için sol adı altında muhalefet eden insanlar bu solun eseridir. Bu insanların bir çevrenin içinde ya da dışında olması ideolojik açıdan içeriyle dışarının farkının sözde partiler tarafından kaldırıldığı gerçeğini değiştirmez. Dâhili ve harici olanın ideolojisi ortaktır. Kavga, içerideki ya da dışarıdakinin küçük burjuva gururuna saldırıldığı anda başlar.

Ayrılma ve bölünmelere solun yaklaşımı ana gruba olan mesafesine göre belirleniyor. Ana grup, yan yana gelmedikleri bir yapıysa bu noktada tüm hizipler çarpık bir demokrasi anlayışıyla yalnızlaştırılıyor. Ortaya atılan belgeler tek taraftan okunup tavır sadece duygu ve hesapla şekillendiriliyor. Hiçbir çevre, çıkıp ayrılan gruba “Siz bunu iç tartışma olarak gündeme getirdiniz mi? Eleştirdiğiniz taktik ve pratikler hayata geçirilirken bunu yazılı hâle getirdiniz mi? Bu sürecin tamamında onay verirken ya da itiraz etmezken şimdi neden soruna dönüştürdünüz? Eleştirdiğiniz uygulamaları siz ne ölçüde yapıyorsunuz? Eleştirlerinizin bir platformda tartışılması için taban oluşturup baskı yaptınız mı?” sorularını yöneltmiyor, yöneltmez de.

Solun temel motivasyonu, popülizm, rekabet ve aforoz üzerine kuruludur. Bir yapının güçlenmesinde halk sınıflarının çıkarını değil, kendi çıkarının zarar göreceğini esas alıyor. Bu parçalılığın ve dağınıklığın nedeni burada belirginleşiyor. Ortada ahlak sorunu var. Bu yüzden “Ne Sam Ne Saddam” diyenler, İran mollalarını hedefe koyup İranlı kadınları savunduğunu iddia ediyor fakat “Epstein çetesi Ortadoğu’dan defol!” sloganını geliştirmiyor. Solun buradan çıkarı nedir?

ABD başkonsolosluğu ve büyükelçiliği binalarına LGBT bayrağı asıyor, yıktıkları Gazze sokaklarında Siyonist katillerin bir elinde McDonalds paketleri diğer elinde LGBT bayrağıyla poz veriyor, Starbaks, milyonlarca doları LGBT derneklerine hibe ediyor, Disney Plas, çizgi filmlerde cinsiyetsiz çocuk karakterlere yer veriyor. Tramp ve Netanyahu, İranlı kadınları özgürleştirmeyi vaat ediyor.

Kaplumbağalar da Uçar filminde Uydu lakaplı çocuk, Irak’a Amerika’nın gelip kendilerini özgürleştireceğini, uydudan yasaklı kanalların izleneceğini propaganda edip öğrendiği birkaç İngilizce sözcükle çevresindekilere emperyalistleri sevdirmeye çalışıyor. Filmin bir sahnesinde Uydu, küçük bir çocuğu kurtarmak için mayına bastığında ona yardıma gelen ihtiyar köylü, “ABD deyip durdun, al sana ABD mayını!” diyor içi yanarak. Rojava’da Kürtlerin yaşadığı neyse bu ülkede de solun yaşadığı aynı olacak: Uydu’nun durumunu yaşadığında aklı başına gelecek.

Belediyelerde parti değiştiğinde bazı gazete ve yayınlar, akan fon durduğu için faaliyetlerini sona erdirdi. Gazete Duvar, Medyaskop gibi Teksas’tan fon alan platformlar da fonlar kesilince yayınlarını durdurdu, durdurmayan da izleyicilerinden destek isteyen videolar yayınladı.

Bugün dünyayı on medya tekeli yönetiyor. Bu tekeller hangi içeriği dayatırsa sol da kanallar da ona uygun üretimlere imza atıyor. Anında her dizide bir eşcinsel karaktere yer veriliyor. Şeriatın geleceği palavrasını kitleleri uyutmak için ortaya saçan sol, bu dizileri çeken kanallara da “yandaş” diyor. Kimse, bu çelişkinin tartışılmasını istemiyor. Bu kanallar yandaşsa -ki öyle- neden şeriat hedefi olanlar buna müdahale etmiyor? Aynı medya tekellerine bağlı haber kanalları İran hakkında her türlü kara propaganda içeriğini halklara dayatıyor. Sol bile bu yalana inanıyor, inanmak istiyor. Daha düne kadar göklere çıkarılan Çomski’nin nereden nasıl beslendiği birkaç ay önce ortaya çıktı.

Emperyalizm, aşı yaptırılmasını emrederse sol, hemen devreye girip aşı kampanyası başlatıyor. Çocukların bedenine müdahale edilerek cinsiyet değiştirilmesi emri gelirse sol, hemen bunun propagandasını yapıyor. Emperyalizm özgürlük, yaşam biçimciliği ve demokrasi kılıfında neye karşı çıkıyorsa, sol da ona karşı çıkıyor. Kendi hegemonyasını inşa edemeyenler, emperyalizmin hegemonyasına maşa oluyorlar.

“Ne Sam Ne Saddam” sloganını güncele uyarlayıp neden üçüncü yolun savunulduğuna yönelik kaleme alınan yazıları okuduğunuzda, ABD-İsrail’in işgalci olduğu dışında söz yok fakat yazının önemli bir bölümünü İran eleştirisi kaplıyor. Bu, gerçeği çarpıtıp hedef şaşırtmaktır. İran rejimini destekliyormuş gibi görünmeme yönündeki sözde kaygı, özde halk düşmanlığını ajite ediyor. İranlı kadınlar, gençler ve çocuklara gösterilen hassasiyet, işgalci sapık Epstein çetesine karşı gösterilmiyor. Terazinin bir kefesi hep boş bırakılıyor.

Siyonist bir askerin, çocuğunun doğum gününü kutlamak için çektiği videoda, içinde insanların bulunduğu bir binayı havaya uçurup kahkaha attığını biz unutmadık. Yaşlı kadınlara köpeklerle saldıran Siyonist askerleri unutmadık. Katledilen çocukları biz unutmadık. Sol ile Şah’ın oğlu aynı çizgide buluşuyorsa, bu sol yerden yere vurulmalıdır. Adına sol ekleyip Marks’tan alıntılarla gevezelikler yapınca, flamasını sosyalist mücadelenin logolarıyla bezeyince sol olunmuyor. Eğer bu solsa buna tavır geliştirilmelidir, eleştirinin kalemi sivriltilmelidir.

1968 sürecinde Fransa’da CIA parasıyla çıkarılan Partizan dergileri de sol mu oluyor? Dil ile pratik mücadelede sınanır. Dil, zihnin inanmadığı her kavramı sahtekârlık amacıyla sarf edebilir. Kirli bir zihinden süslü sözler çıkması, o zihnin temiz olduğunu göstermez.

Solda birliğin imkânsızlığına dair öne sürdüğümüz tespitlerde görüldüğü gibi bu sol, bütünlükleri parçalama üzerine verilen görev dâhilinde varlık göstermektedir. CHP ile TKP arasında, HDP ile sol arasında ideolojik farklılık gören varsa Pekin’in Ankara’da bir mahalle olduğuna inanabilir. CHP’nin kitlesini güçlü kılmayı kendilerine görev belleyenler, her söze alınabilir. Epstein rezilliğini halklara teşhir etmeyenlerin eleştiriye alınacak politik ve insani haysiyeti de yoktur.

İran özelinde açığa çıkan bir gerçek var: parçalar birleştirilmek zorunda. Solun değil, halk sınıflarının birleştirilmesi gerekiyor. Hangi çevre, solun birliğini esas aldığı için eleştiriyi geriye çekip oklarını keskinleştirmiyorsa, liberalizmden medet umuyordur. Mücadele, küçük burjuvazinin gururunu ve kariyerizmini yıkmadıkça ilerleyemez. İlerlemeyen ve gelişmeyen mücadelenin halka odak olması mümkün değildir.

İran, bize gösteriyor ki ideolojik netliğimizden ve meşruiyetimizden eminsek tek başımıza da kalsak mücadeleye güvenip yolumuza devam edip emekçi halk sınıflarına güvenmek zorundayız.

Tarihe not düşülmesi için somut koşulların somut tahlili açısından şu tespiti yapmak zorundayız: Bugün hem yüz yüze ilişkilerde hem de sosyal medya düzleminde mezhep ve milliyet fark etmeksizin İran savunulup emperyalizme ve Siyonizme lanet yağdırıldığı hâlde sol, neden hâlen “Ne Sam Ne Saddam” sloganını güncelleyip üçüncü yolculuğun manifestosunu yazar? Solun halka ve hakka rağmen sergilediği bu geriliğin tek nedeni var; o da emperyalizme uşaklık, burjuvaziyi kulluk, küçük burjuvaziye particilik yapmasıdır.

Sinan Akdeniz
24 Mart 2026

0 Yorum: