İran,
çağdışı sistem karşısında bütünlüğü savunup halkını ortak vatan bilinci
etrafında birleştiriyor. Parçalı olanın yenilgiyi getireceğini, savaşın
diplomatik başarıya ancak insan faktörüyle ulaşacağına olan güvenle hareket ediyor.
Parçalı, dağınık ve disiplinsiz olan, birleşmek zorunda. Geçtiğimiz aylara
kadar yönetimi politik perspektiften bağımsız, can pahasına protesto eden
kitleler, bugün ne Netanyahu’nun ne de Tramp’ın çağrılarına kulak veriyor,
hiçbir kesim, sokağa yönetim protestosu için çıkmıyor. Söz konusu can
güvenliğiyse aynı kitle, son üç yılda defalarca sokağa çıktı.
Amerika’nın
işgalci dış siyaseti, savaşı en az maliyetle kazanmak üzerine kuruludur. Bunu
başardığında, iç siyasetinin alanı genişliyor. İran, “Yöneticileri yok et,
yönetim biçimi sona ersin”, “Yöneticiyi yok et, onu protesto eden kitleyi
silahlandır, kara gücümüz olsun”, “Mezhep-etnisite temelli parçalanmayı
hızlandır, bölgeden işgal valileri seç ve ata, bize karşı direniş gösterilmesin”
taktiklerini yerle bir etti. Uranyum zenginleştirme programını sadece enerji
üretimi için kullanacağını, mevcut kapasiteyi en az miktara indireceğini İran
taahhüt ettiği hâlde müzakere masasındayken saldırıya uğradı. Üst düzey
yöneticileri katledilmesine rağmen savaşı sürdürüp jet uçuşları altında halk,
vatanına sahip çıkıyorsa gelenek inşa edilmiş demektir.
İran,
bugün parçaları bütünleştirmeyi başarıyor. Solun ise liberalizmden gayrı
paydaşlığı ve bir araya gelme zemini bulunmuyor. “Küçük güzeldir”, “Renklerin
çeşitliliği zenginliktir”, “Her farklılık ayrı politik olma hakkına sahiptir”
gibi anlayışları solda ne bütünlük ne de vatan sevgisi bıraktı.
1990
sonrası süreçte Sovyet ülkelerinin demokrasiyi yaşatma saikiyle dağıtılması,
bizde de fraksiyon cenneti ortaya çıkardı. Solun yaşadığı ayrışmalar ve
bölünmelerin 1990 sonrası süreçte (birkaç istisna dışında) ideolojik-politik
gerekçesi yoktur. İç bölünme ve ayrılmayı gerektiren eleştiriler yakından incelendiğinde,
eleştiren, eleştirdiği çarpıklığın devamcısı olmuştur. Yakın dönemde TKP’den
kopanların sonra kendi içinde defalarca bölünmesinin asıl nedeni budur.
Eleştirilen çarpıklık sadece bir gerekçedir. Eleştiren, eleştirdiğinin esirine
dönüşmüştür. Bu nedenle, ideolojik-politik bağlamda taktik-stratejik yöntem
ortaya koymayan her ayrışma, özünde kitleye ve halk sınıflarına indirilmiş bir
darbedir. Bu ayrılmaların neredeyse tamamında eleştiren grubun küçük burjuva
gururu ve kariyerizmi belirleyicidir. Bu, bir kültüre dönüştüğünde, bazı
kişilik özellikleri birey kurgusunda inşa ediliyor:
1.
Sürekli tedirgin olan, paranoyak ruh hâline bürünen, kendisini eşsiz sayan,
2.
“Aslolanın mücadele değil, kendi varlığım” diyen,
3.
Partiyi değil, kendini öne çıkaran,
4.
Halk sınıflarından değil, marjinal gruplardan medet uman,
5.
Çevresini sömürülen ve “dipteki” insanlardan değil, orta sınıftan, eğitimli
küçük burjuvalardan oluşturan,
6.
Kendini sürekli hayal âleminde görüp dünyanın merkezine yerleştiren,
7.
Düşünceden çok söylem ve imza sahibine göre tavır alan,
8.
Halklara sınıf temelinden öte Doğu-Batı değerlerinin çatışması penceresinden
bakan,
9.
Disiplinsizliği özgürlük sayıp disiplini sadece kendi güvenliği için önemseyen,
10.
Söylemi ve eylemi ile arasında uçurum olup, eylemsizliğini söylemle gizleyerek
hareketten ziyade dile önem veren,
11.
Ezilen-sömürülen Doğu halklarının içindeki marjinal sapmaları ve çevreleri
bütüne yayıp tavır alan,
12.
Korkak, bencil, garantici, sabırsız, aceleci, kibirli, risk almayan,
kendisinden başkasına güvenmeyen ve ukala yapısını özgürlük, eşitlik ve adalet
söylemiyle maskeleyip halka ve işçi sınıfına akıl vermeyi görev bilen,
13.
“Ben”i put hâline getirip “biz” onbinlere yüzbinlere ulaştıysa mücadelenin
parçası olmaya çalışıp güce göre konum belirleyen,
14.
Kendi yüce zevklerinden ve rahatından hiçbir şekilde ödün vermeyip, öne sürdüğü
gerekçelerinin bahaneye dönüştüğünü fark etmeyen,
15.
Partinin yerine kendisini koyan,
16.
Halk geleneklerini ve bütünlükleri aşağılayan,
17.
Düzenin empoze ettiği kültürün kendisini etkileyen yanlarına rağmen tek
tipleşen özelliklerini özgünlük zanneden,
18.
Mücadelenin herhangi bir aşamasında uzlaşmacılığı politikada zekilik diye kabul
ettirmeye çalışan,
19.
Liberalizmde beis görmeyen,
20.
Güç varsa hareket eden, güç yoksa köşesine çekilen; bireysel münakaşalarını
ideolojik-politik gerekçelerle yücelten,
21.
Hiçbir şekilde inandığı gibi yaşamayan, değerlerimize uygun davranmayıp
marjinalleşen,
22.
Küçük burjuva gururunun yıkılmaması için sol adı altında muhalefet eden
insanlar bu solun eseridir. Bu insanların bir çevrenin içinde ya da dışında
olması ideolojik açıdan içeriyle dışarının farkının sözde partiler tarafından
kaldırıldığı gerçeğini değiştirmez. Dâhili ve harici olanın ideolojisi
ortaktır. Kavga, içerideki ya da dışarıdakinin küçük burjuva gururuna
saldırıldığı anda başlar.
Ayrılma
ve bölünmelere solun yaklaşımı ana gruba olan mesafesine göre belirleniyor. Ana
grup, yan yana gelmedikleri bir yapıysa bu noktada tüm hizipler çarpık bir
demokrasi anlayışıyla yalnızlaştırılıyor. Ortaya atılan belgeler tek taraftan
okunup tavır sadece duygu ve hesapla şekillendiriliyor. Hiçbir çevre, çıkıp
ayrılan gruba “Siz bunu iç tartışma olarak gündeme getirdiniz mi?
Eleştirdiğiniz taktik ve pratikler hayata geçirilirken bunu yazılı hâle
getirdiniz mi? Bu sürecin tamamında onay verirken ya da itiraz etmezken şimdi
neden soruna dönüştürdünüz? Eleştirdiğiniz uygulamaları siz ne ölçüde
yapıyorsunuz? Eleştirlerinizin bir platformda tartışılması için taban oluşturup
baskı yaptınız mı?” sorularını yöneltmiyor, yöneltmez de.
Solun
temel motivasyonu, popülizm, rekabet ve aforoz üzerine kuruludur. Bir yapının
güçlenmesinde halk sınıflarının çıkarını değil, kendi çıkarının zarar
göreceğini esas alıyor. Bu parçalılığın ve dağınıklığın nedeni burada
belirginleşiyor. Ortada ahlak sorunu var. Bu yüzden “Ne Sam Ne Saddam” diyenler,
İran mollalarını hedefe koyup İranlı kadınları savunduğunu iddia ediyor fakat “Epstein
çetesi Ortadoğu’dan defol!” sloganını geliştirmiyor. Solun buradan çıkarı
nedir?
ABD
başkonsolosluğu ve büyükelçiliği binalarına LGBT bayrağı asıyor, yıktıkları
Gazze sokaklarında Siyonist katillerin bir elinde McDonalds paketleri diğer
elinde LGBT bayrağıyla poz veriyor, Starbaks, milyonlarca doları LGBT
derneklerine hibe ediyor, Disney Plas, çizgi filmlerde cinsiyetsiz çocuk
karakterlere yer veriyor. Tramp ve Netanyahu, İranlı kadınları özgürleştirmeyi
vaat ediyor.
Kaplumbağalar
da Uçar filminde Uydu lakaplı çocuk, Irak’a Amerika’nın gelip
kendilerini özgürleştireceğini, uydudan yasaklı kanalların izleneceğini
propaganda edip öğrendiği birkaç İngilizce sözcükle çevresindekilere
emperyalistleri sevdirmeye çalışıyor. Filmin bir sahnesinde Uydu, küçük bir
çocuğu kurtarmak için mayına bastığında ona yardıma gelen ihtiyar köylü, “ABD
deyip durdun, al sana ABD mayını!” diyor içi yanarak. Rojava’da Kürtlerin
yaşadığı neyse bu ülkede de solun yaşadığı aynı olacak: Uydu’nun durumunu
yaşadığında aklı başına gelecek.
Belediyelerde
parti değiştiğinde bazı gazete ve yayınlar, akan fon durduğu için
faaliyetlerini sona erdirdi. Gazete Duvar, Medyaskop gibi Teksas’tan fon alan
platformlar da fonlar kesilince yayınlarını durdurdu, durdurmayan da
izleyicilerinden destek isteyen videolar yayınladı.
Bugün
dünyayı on medya tekeli yönetiyor. Bu tekeller hangi içeriği dayatırsa sol da
kanallar da ona uygun üretimlere imza atıyor. Anında her dizide bir eşcinsel
karaktere yer veriliyor. Şeriatın geleceği palavrasını kitleleri uyutmak için
ortaya saçan sol, bu dizileri çeken kanallara da “yandaş” diyor. Kimse, bu
çelişkinin tartışılmasını istemiyor. Bu kanallar yandaşsa -ki öyle- neden
şeriat hedefi olanlar buna müdahale etmiyor? Aynı medya tekellerine bağlı haber
kanalları İran hakkında her türlü kara propaganda içeriğini halklara dayatıyor.
Sol bile bu yalana inanıyor, inanmak istiyor. Daha düne kadar göklere çıkarılan
Çomski’nin nereden nasıl beslendiği birkaç ay önce ortaya çıktı.
Emperyalizm,
aşı yaptırılmasını emrederse sol, hemen devreye girip aşı kampanyası
başlatıyor. Çocukların bedenine müdahale edilerek cinsiyet değiştirilmesi emri
gelirse sol, hemen bunun propagandasını yapıyor. Emperyalizm özgürlük, yaşam
biçimciliği ve demokrasi kılıfında neye karşı çıkıyorsa, sol da ona karşı
çıkıyor. Kendi hegemonyasını inşa edemeyenler, emperyalizmin hegemonyasına maşa
oluyorlar.
“Ne
Sam Ne Saddam” sloganını güncele uyarlayıp neden üçüncü yolun savunulduğuna
yönelik kaleme alınan yazıları okuduğunuzda, ABD-İsrail’in işgalci olduğu
dışında söz yok fakat yazının önemli bir bölümünü İran eleştirisi kaplıyor. Bu,
gerçeği çarpıtıp hedef şaşırtmaktır. İran rejimini destekliyormuş gibi
görünmeme yönündeki sözde kaygı, özde halk düşmanlığını ajite ediyor. İranlı
kadınlar, gençler ve çocuklara gösterilen hassasiyet, işgalci sapık Epstein
çetesine karşı gösterilmiyor. Terazinin bir kefesi hep boş bırakılıyor.
Siyonist
bir askerin, çocuğunun doğum gününü kutlamak için çektiği videoda, içinde
insanların bulunduğu bir binayı havaya uçurup kahkaha attığını biz unutmadık.
Yaşlı kadınlara köpeklerle saldıran Siyonist askerleri unutmadık. Katledilen
çocukları biz unutmadık. Sol ile Şah’ın oğlu aynı çizgide buluşuyorsa, bu sol
yerden yere vurulmalıdır. Adına sol ekleyip Marks’tan alıntılarla gevezelikler
yapınca, flamasını sosyalist mücadelenin logolarıyla bezeyince sol olunmuyor.
Eğer bu solsa buna tavır geliştirilmelidir, eleştirinin kalemi
sivriltilmelidir.
1968
sürecinde Fransa’da CIA parasıyla çıkarılan Partizan dergileri de sol mu
oluyor? Dil ile pratik mücadelede sınanır. Dil, zihnin inanmadığı her kavramı
sahtekârlık amacıyla sarf edebilir. Kirli bir zihinden süslü sözler çıkması, o
zihnin temiz olduğunu göstermez.
Solda
birliğin imkânsızlığına dair öne sürdüğümüz tespitlerde görüldüğü gibi bu sol,
bütünlükleri parçalama üzerine verilen görev dâhilinde varlık göstermektedir.
CHP ile TKP arasında, HDP ile sol arasında ideolojik farklılık gören varsa
Pekin’in Ankara’da bir mahalle olduğuna inanabilir. CHP’nin kitlesini güçlü
kılmayı kendilerine görev belleyenler, her söze alınabilir. Epstein rezilliğini
halklara teşhir etmeyenlerin eleştiriye alınacak politik ve insani haysiyeti de
yoktur.
İran
özelinde açığa çıkan bir gerçek var: parçalar birleştirilmek zorunda. Solun
değil, halk sınıflarının birleştirilmesi gerekiyor. Hangi çevre, solun
birliğini esas aldığı için eleştiriyi geriye çekip oklarını keskinleştirmiyorsa,
liberalizmden medet umuyordur. Mücadele, küçük burjuvazinin gururunu ve
kariyerizmini yıkmadıkça ilerleyemez. İlerlemeyen ve gelişmeyen mücadelenin
halka odak olması mümkün değildir.
İran,
bize gösteriyor ki ideolojik netliğimizden ve meşruiyetimizden eminsek tek
başımıza da kalsak mücadeleye güvenip yolumuza devam edip emekçi halk
sınıflarına güvenmek zorundayız.
Tarihe
not düşülmesi için somut koşulların somut tahlili açısından şu tespiti yapmak
zorundayız: Bugün hem yüz yüze ilişkilerde hem de sosyal medya düzleminde
mezhep ve milliyet fark etmeksizin İran savunulup emperyalizme ve Siyonizme
lanet yağdırıldığı hâlde sol, neden hâlen “Ne Sam Ne Saddam” sloganını
güncelleyip üçüncü yolculuğun manifestosunu yazar? Solun halka ve hakka rağmen sergilediği
bu geriliğin tek nedeni var; o da emperyalizme uşaklık, burjuvaziyi kulluk,
küçük burjuvaziye particilik yapmasıdır.
Sinan Akdeniz
24 Mart 2026


0 Yorum:
Yorum Gönder