01 Mart 2026

,

İran’a Yönelik Saldırının Bağlamı


ABD’li emperyalistlerin ve İsrail denilen garnizon devletinin İran’a karşı yürüttüğü savaş, sadece bir başkanın keyfine bağlı bir gelişme değil, ayrıca, kırk yedi yıllık hibrit savaşın son ifadesi olarak da anlaşılmalıdır. Bu savaş, lanet Şah’ın devrilmesiyle başladı, o günden beri muhtelif aşamalardan geçerek bugüne geldi.

Irak Baasçılarının yürüttükleri savaş, Irak’ı vekil ordularına dönüştüren ABD emperyalistleri tarafından manipüle edildi, ama savaş, Iraklılar için yıkıcı sonuçlara yol açtı. ABD’li emperyalistler, İslam Cumhuriyeti’nin temellerini sarsmak için on yıllarca süren, suikast, bombalama ve sabotaj eylemlerini içeren, kapsamlı bir harekât gerçekleştirdi. Bu dört bölümlük makale serisinde, bunun neden olduğunu, bu emperyalist saldırganlığı, neden İran devriminin kapı dışarı ettiği ve meydan okuduğu küresel neo-kolonyal sistemin savunulmasına dönük çalışmaların bir parçası olarak anlamamız gerektiğini inceliyoruz.

BÖLÜM I:


Amerikan Emperyalizminin Temelleri


Giriş: Amerikan Askeri Üstünlüğüne Dair Yeni Değerlendirme

ABD ile İran arasında silahlı çatışma olasılığı giderek artarken, Amerika’nın elindeki gücün gerçek temellerinin eleştirel bir şekilde incelenmesi zorunlu hale geliyor. Yaygın anlatıların aksine, ABD’nin askeri üstünlüğü tarihsel açıdan gerçek değil zahiriydi. Bu üstünlük, gerçek bir askeri üstünlükten ziyade, ekonomik ve siyasi hegemonyanın bir yansımasıydı.

1991 Körfez Savaşı, bu dinamiğe örnek teşkil ediyor. Amerika’nın askeri gücünün elde ettiği zafer, aslında koalisyon güçlerinin önemli bir direnişle ve engelle karşılaşmadan ilerlemesini sağlayan rejimle ilgiliydi. Aynı şekilde, sıklıkla Soğuk Savaş’ın da Batı’nın askeri gücü üzerinden sona erdiği iddia ediliyor. Oysa bu süreç, Amerika’nın elindeki silahların tehditlerinden ziyade, Sovyet sisteminin içeriden bozulmasıyla ve liderliğin sosyalist yönetimi terk etmesiyle sonlandı.

Hollywood ve Batı medyasının kültürel mekanizmasıyla da desteklenen 2003 Irak işgalinin görünürdeki başarısı, Amerikan emperyalist sınıfında kendi güvenliklerine dair, tehlike arz edecek ölçüde şişirilmiş bir özgüvene yol açtı. Ancak bu özgüven, titiz bir incelemeyi gerektiren temellere dayanıyor.

Amerikan Hegemonyasının Ekonomik Temeli

ABD’nin uluslararası sistemdeki hâkim konumu, askeri kapasiteden kaynaklanmıyor. Amerika’nın 1945-1985 arası dönemde Sovyetler’e karşı herhangi bir konuda üstünlük sağlayıp sağlayamadığı bile şüpheli. Asıl, on dokuzuncu yüzyılın sonları ve yirminci yüzyılın başlarında kurulan, daha sonra 1945’ten sonra ABD merkezli küresel düzenin inşasıyla pekiştirilen yapısal ekonomik avantajlar bu sistemi hâkim kıldı.

Kvame Nkruma, çığır açan analizi Neo-Kolonyalizm: Emperyalizmin Son Aşaması (1965) adlı eserinde, doğrudan sömürgeci kontrolün daha incelikli tahakküm mekanizmalarına dönüşümünü şu şekilde tanımlıyor:

“Asya, Afrika, Karayipler ve Latin Amerika’daki eski sömürge topraklarının militan halklarıyla karşı karşıya kalan emperyalizm, taktik değiştiriyor. Hiç tereddüt etmeden bayraklarından, hatta en çok nefret ettiği kimi yabancı yetkililerinden vazgeçiyor. Bunun, iddia ettiği gibi, eski tebaasına bağımsızlık ‘verdiği’, ardından kalkınmaları için ‘yardım’ edeceği anlamına geldiğini öne sürüyor. Ancak bu tür ifadelerin örtüsü altında, daha önce açık sömürgecilikle elde edilen hedeflere ulaşmak için sayısız yol geliştiriyor.”

[Kvame Nkruma]

Bretton Woods kurumları ve onların halefleri olan Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Ticaret Örgütü, tam da bu neo-kolonyal kontrolün mekanizmaları olarak işlev görmektedir. Washington ve İngiliz ortağı, bu araçlar aracılığıyla, uluslararası ekonomik katılımın şartlarını belirledi, sözde bağımsız devletlerin ekonomik sistemlerini ve siyasi politikalarını dışarıdan yönlendirdi. Nkruma’nın tespitiyle:

“Yeni sömürgeciliğin özü, ona tabi olan devletin teoride bağımsız olması ve uluslararası egemenliğin tüm dışsal özelliklerine sahip bulunmasını gerekli kılmaktadır. Oysa gerçekte ekonomik sistemi ve dolayısıyla siyasi politikası dışarıdan yönlendirilir.”

Başlıca finans merkezleri, bankacılık ağları, sigorta piyasaları (özellikle Lloyd's of London) ve nakliye lojistiği üzerindeki kontrol, ABD’nin asgari düzeyde konuşlandırdığı askerle kapsamlı yaptırım rejimleri uygulama imkânına kavuşmasını sağladı. Piyasalara erişimini, sermaye akışını ve ticaret sigortasını engellemek suretiyle, ülkeleri ekonomik olarak tecrit etme kapasitesi edinen Amerika, asgari maliyetle işletilebilen bir finansal kuşatma savaşı sistemi kurdu.

Che Guevara’nın Emperyalizmin Niteliğine Dair Görüşleri

Ernesto “Che” Guevara, Üç Kıta Konferansı Mesajı’nda (1967), emperyalizmi koordineli uluslararası direniş gerektiren küresel bir sistem olarak anlamak için kapsamlı bir çerçeve sunmuştur:

“Emperyalizmin bir dünya sistemi, kapitalizmin son aşaması olduğunu, dünya çapında bir çatışmayla yenilgiye uğratılması gerektiğini aklımızdan hiç çıkartmamalıyız. Bu mücadelenin stratejik hedefi, emperyalizmin yok edilmesi olmalıdır. Dünyanın sömürülen ve az gelişmiş halklarına düşen, emperyalizmin temellerini ortadan kaldırmaktır: Sermayenin hammadde, teknisyen ve ucuz iş gücü temin ettiği, yeni sermayeyi, hâkimiyet için gerekli araçları, yani silahı ve her türden ürünü ihraç ettiği ezilen milletler olarak bizi mutlak bağımlılığa mahkûm kılan gücü yok etmektir.”

[Che Guevara]

Bu analiz, Amerika’nın finansal hegemonyasının yapısal işlevini açıklığa kavuşturmaktadır. ABD’ye akan sermaye (yalnızca 2021 yılında doğrudan yabancı yatırım 475,8 milyar dolar tutarındadır), sadece ekonomik işlemler değil, aynı zamanda Küresel Güney’den elde edilen fazlalığın Amerikan finans kurumları aracılığıyla yeniden yapılandırılması ve egemenlik araçları olarak yeniden kullanılması anlamına gelmektedir. Yaptırım rejimi, tam olarak bu mekanizma üzerinden işlemektedir: ABD, sermayenin aktığı kanalları kontrol ederek, direnen ülkeleri “mutlak bağımlılığa” mahkûm kılmakta veya alternatif olarak, onları küresel ekonomiden tamamen dışlayabilmektedir.

Che, ABD’yi bu emperyalist sistemin “başı” olarak tanımlamaktadır:

“Bunun başını belirlemek gerekiyor, bu baş da ABD’den başkası değildir.”

Bu tanımlama, stratejik sonuçlar doğurmaktadır. Amerika’nın İran’la doğrudan askeri çatışmaya yönelmesi, yalnızca bölgesel bir politika değişikliği değil, aynı zamanda emperyalist “baş”ın küresel neo-kolonyal sistemine yönelik meydan okumalara karşı savunma amaçlı bir tepkisidir. Ekonomik yollarla rejim değişikliğinin sağlanamaması, yaptırım rejiminin içte beklenen çöküşe yol açamaması, emperyalistleri açık askeri saldırganlığa başvurmaya zorlamaktadır.

Finansal Hegemonyanın Nicel Boyutu

Ampirik veriler, finansal hâkimiyet analizini doğrulamaktadır. ABD’deki doğrudan yabancı yatırımlar (DYY), Amerikan piyasalarındaki sermaye yoğunlaşmasının olağanüstü boyutunu ortaya koymaktadır. 1994 yılında DYY girişleri, 46,1 milyar dolara ulaşmışken, 2000 yılında internet âleminde yaşanan canlanmanın zirveye ulaştığı noktada bu akışlar 320,3 milyar dolara yükselmişti; bu da sadece altı yılda neredeyse yedi katlık bir artış anlamına gelmektedir. 2001’deki resesyon ve 2008’deki finansal kriz sonrasında bile (ki bu dönemde girişler 2003’te 69,5 milyar dolara ve 2009’da 157,7 milyar dolara düşmüştü), sermaye girişinin yapısal modeli devam etti. 2021 yılına gelindiğinde, DYY girişleri, 2020’de pandemi üzerinden dibe vurduktan sonra 2021 yılında yüzde 247’lik bir artışla  475,8 milyar dolara ulaştı.

2024 yıl sonu itibarıyla, ABD’deki doğrudan yabancı yatırım stoku 5,71 trilyon dolar iken, Amerika’nın yurtdışındaki doğrudan yatırımı 6,83 trilyon dolara ulaştı. Bu önemli dış yatırım pozisyonu (iç yatırımı 1,1 trilyon dolardan fazla aşan) Amerikan finansal bağımlılığı iddialarıyla çelişiyor gibi görünebilir. Ancak, kritik ölçüt, doğrudan yatırım değil, portföy akışları ve net uluslararası yatırım pozisyonudur (NIIP).

ABD Hazine Bakanlığı Uluslararası Sermaye (TIC) raporlama sistemi, portföy yatırım bağımlılığının boyutunu ortaya koymaktadır. 1997 yılına gelindiğinde, yabancıların ABD’deki uzun vadeli tahvilleri 2,8 trilyon dolara ulaşarak 1994 seviyelerine göre yüzde 125’lik bir artış gösterdi. ABD’de şirket borçlarında yabancıların sahip olduğu oran toplam piyasanın yüzde 38,4’üne çıktı, hazine tahvillerindeki yabancı varlıkları 1,05 trilyon doları buldu. Bu eğilim, takip eden otuz yıllık dönemde önemli ölçüde hızlandı.

En çarpıcı değişim, net uluslararası yatırım pozisyonunda yaşandı. ABD, 1985 yılında dünyanın en büyük alacaklı ülkesinden en büyük borçlu ülkesine dönüştü. Bu konum iyice olumsuza evrildi. Borç yükü arttı. 2025 yılının üçüncü çeyreğinde, net uluslararası yatırım pozisyonu (NIIP) eksi 27,61 trilyon dolara ulaştı; bu da yabancıların ABD varlıkları üzerindeki alacaklarının, Amerikalıların yabancı varlıklar üzerindeki alacaklarını şaşırtıcı ölçüde aştığı anlamına geliyor.

ABD’nin yurtdışındaki varlıkları 41,27 trilyon dolar iken, yabancı kuruluşlara olan borçları 68,89 trilyon dolara ulaştı. Bu, temel bir yapısal bağımlılığı ifade ediyor: Amerikan ekonomisi, faaliyetlerini finanse etmek, borçlarını ödemek ve dolar hegemonyasını sürdürmek için yıllık ortalama yüz milyarlarca dolar tutarında sürekli sermaye girişine ihtiyaç duyuyor.

Nkruma’nın neo-kolonyal ekonomik mekanizmaya ilişkin analizi, bu bağımlılığı açıklığa kavuşturuyor:

“Yeni sömürgeci devlette hükümet politikası üzerindeki kontrol, ancak devletin işletme maliyetlerine yapılan ödemelerle, politikayı dikte edebilecekleri pozisyonlarda memurların sağlanmasıyla ve emperyal güç tarafından kontrol edilen bir bankacılık sisteminin dayatılması yoluyla döviz üzerinde parasal kontrol sağlanmasıyla güvence altına alınabilir.”

Nkruma’nın, gelişmekte olan ülkelerin doğrudan kontrol altına alındığından söz ettiği gerçeklikte ABD, bu ilkenin kapsamını dünyayı kuşatacak ölçüde genişletti, hatta gelişmiş kapitalist ekonomilerin bile dolar bazlı finansal yapılara bağlı kaldığı bir sistem yarattı. “Döviz üzerindeki parasal kontrol”, doların rezerv para birimi statüsü ve SWIFT bankalararası takas sistemi aracılığıyla sağlandı; bu mekanizmalar, Washington’ın sadece gelişme düzeyi düşük olan devletlere değil, müttefiklerine ve rakiplerine de politika dikte etmesine imkân sağlıyor.

Marx’ın Finans Kapitalin Muhayyel Niteliğine Dair Görüşleri

ABD’nin sürekli sermaye girişlerine bağımlı bir borçlu imparatorluğa dönüşmesi, Marx’ın gelişmiş kapitalizm analizinde belirlediği eğilimlerle tam olarak örtüşüyor. Marx, Kapital’in üçüncü cildinde, faiz getiren sermayenin ve kredi sisteminin gelişmesinin, “muhayyel sermaye” olarak adlandırdığı, emtia üretiminde herhangi bir maddi temeli olmadan genişliyormuş gibi görünen sermayeyi nasıl ürettiğini incelemiştir. Marx’ın tespitiyle:

“Faiz getiren sermayenin ve kredi sisteminin gelişmesiyle birlikte, aynı sermayenin veya belki de bir borç üzerindeki aynı hakkın farklı ellerde farklı biçimlerde ortaya çıkmasıyla, tüm sermaye, ikiye, hatta bazen üçe katlanmış gibi görünür. Bu ‘para sermayesi’nin büyük bir kısmı, tümüyle muhayyeldir.”

Bugün Amerika’daki sermaye akışlarının bileşimi bu dinamiği açıklığa kavuşturuyor. Portföy yatırımı (hisse senetleri, tahviller ve diğer menkul kıymetlerin alımı) sınır ötesi sermaye hareketlerinin büyük çoğunluğunu teşkil ediyor, üretken varlıklara yapılan doğrudan yatırımı gölgede bırakıyor. Sermaye akışlarının finansallaşması, gücü büyük finans merkezlerinde (New York, Londra ve bunların kurumsal uzantılarında) tam olarak Amerikan yaptırımlarının avantajlar sunduğu düğüm noktalarında yoğunlaşıyor.

Marx, bu muhayyel sermayenin “sermayeleştirme” olarak adlandırdığı süreç aracılığıyla işlediğini, yani dönemsel gelirin geçerli faiz oranına göre hesaplanarak görünür sermayeye dönüştürüldüğünü daha da ayrıntılı olarak açıklıyor:

“Muhayyel sermayenin oluşturulmasına, sermayeleştirme denir. Her dönemsel gelir, ortalama faiz oranı üzerinden hesaplanarak, bu faiz oranıyla ödünç verilen bir sermayenin elde edeceği gelir olarak sermayeleştirilir.”

ABD’den yabancıların alacağı 27,61 trilyon dolarlık tutar, tam da bu sermayeleştirilmiş alacakları ifade eder; yani bu tutar, faiz ödemelerinden, temettülerden ve beklenen varlık değer artışından elde edilecek, gelecekteki gelir akışlarının alınıp satılabilir finansal araçlara dönüştürülmüş halidir.

Amerikan imparatorluğu, emtia ihracatı değil, borçlanma araçları ve finansal alacakların başka ülkelere ihraç edilmesi yoluyla işlemektedir. Bu işlem, “küçülen bir zemin olarak üretim kapasitesi üzerine (Marx’ın tabiriyle) “devasa bir kredi üst yapısı”nın inşa edilmesini sağlar.

Marx’ın devlet tahvillerini muhayyel sermayenin temel bir biçimi olarak analiz etmesi, Amerika’nın mali bağımlılığı ışığında özel bir önem kazanmaktadır:

“Üretken sermaye gibi basit bir kavramdan muhayyel sermaye kavramına ulaşılamaz. Neticede muhayyel sermaye, borsada kumarın konusu olan, aslında yıllık vergi gelirinin belirli bir kısmına ilişkin hakkın alınıp satılmasından başka bir şey değildir.”

Bugün yabancıların elindeki ABD hazinesi tahbillerinin tutarı 8 trilyon doları aşmıştır. Bu da bize, gelecekte oluşacak, bugünden hak iddia ettiği vergi gelirlerinin küresel kredi sisteminin mekanizmaları aracılığıyla likit finansal varlıklara dönüştürüldüğünü söylemektedir. Amerikan devletinin yurt dışında askeri güç gösterme kapasitesi, temelde bu muhayyel hak iddialarını uluslararası yatırımcılara pazarlama yeteneğine bağlıdır.

Amerika Haracı Toplamak Zorunda

Yukarıdaki rakamlardan da görülebileceği gibi, küresel neo-kolonyal sistem, sermayenin ABD ve müttefiklerine akmasını sağlamak üzere tasarlanmıştır. Bu savaşın içinde yer alan her şey, ciddi bir tehdit olarak görülmektedir. ABD’nin İran’a yönelik saldırganlığının temelinde de bu yatmaktadır; bu asalak sistem, dünyanın yeni bölgelerinin sömürüye ve varlık yağmasına açılmasını gerekli kılmaktadır. Büyük sanayisi ve hidrokarbon yataklarıyla İran, asalak sınıf için yeni bir hudut bölgesi teşkil etmektedir.

Bu yazının bir sonraki bölümünde, 1979 devriminden bu yana İran’ın başarılarına ve ekonomik kalkınmaya yönelik bu adımların, İran’ı sadece ham kaynak çıkarımı yapılan yoksulluk içindeki bir yer olarak tutmak isteyen emperyalistlerin giderek artan saldırganlığına neden olduğu gerçekliğe bakacağız.

Marx Engels Lenin Enstitüsü
20 Şubat 2026
Kaynak

0 Yorum: