ABD’li
emperyalistlerin ve İsrail denilen garnizon devletinin İran’a karşı yürüttüğü
savaş, sadece bir başkanın keyfine bağlı bir gelişme değil, ayrıca, kırk yedi
yıllık hibrit savaşın son ifadesi olarak da anlaşılmalıdır. Bu savaş, lanet Şah’ın
devrilmesiyle başladı, o günden beri muhtelif aşamalardan geçerek bugüne geldi.
Irak
Baasçılarının yürüttükleri savaş, Irak’ı vekil ordularına dönüştüren ABD
emperyalistleri tarafından manipüle edildi, ama savaş, Iraklılar için yıkıcı
sonuçlara yol açtı. ABD’li emperyalistler, İslam Cumhuriyeti’nin temellerini
sarsmak için on yıllarca süren, suikast, bombalama ve sabotaj eylemlerini içeren,
kapsamlı bir harekât gerçekleştirdi. Bu dört bölümlük makale serisinde, bunun
neden olduğunu, bu emperyalist saldırganlığı, neden İran devriminin kapı dışarı
ettiği ve meydan okuduğu küresel neo-kolonyal sistemin savunulmasına dönük
çalışmaların bir parçası olarak anlamamız gerektiğini inceliyoruz.
BÖLÜM I:
Amerikan Emperyalizminin Temelleri
Giriş:
Amerikan Askeri Üstünlüğüne Dair Yeni Değerlendirme
ABD
ile İran arasında silahlı çatışma olasılığı giderek artarken, Amerika’nın
elindeki gücün gerçek temellerinin eleştirel bir şekilde incelenmesi zorunlu
hale geliyor. Yaygın anlatıların aksine, ABD’nin askeri üstünlüğü tarihsel açıdan
gerçek değil zahiriydi. Bu üstünlük, gerçek bir askeri üstünlükten ziyade,
ekonomik ve siyasi hegemonyanın bir yansımasıydı.
1991
Körfez Savaşı, bu dinamiğe örnek teşkil ediyor. Amerika’nın askeri gücünün elde
ettiği zafer, aslında koalisyon güçlerinin önemli bir direnişle ve engelle karşılaşmadan
ilerlemesini sağlayan rejimle ilgiliydi. Aynı şekilde, sıklıkla Soğuk Savaş’ın
da Batı’nın askeri gücü üzerinden sona erdiği iddia ediliyor. Oysa bu süreç, Amerika’nın
elindeki silahların tehditlerinden ziyade, Sovyet sisteminin içeriden bozulmasıyla
ve liderliğin sosyalist yönetimi terk etmesiyle sonlandı.
Hollywood
ve Batı medyasının kültürel mekanizmasıyla da desteklenen 2003 Irak işgalinin
görünürdeki başarısı, Amerikan emperyalist sınıfında kendi güvenliklerine dair,
tehlike arz edecek ölçüde şişirilmiş bir özgüvene yol açtı. Ancak bu özgüven,
titiz bir incelemeyi gerektiren temellere dayanıyor.
Amerikan
Hegemonyasının Ekonomik Temeli
ABD’nin
uluslararası sistemdeki hâkim konumu, askeri kapasiteden kaynaklanmıyor. Amerika’nın
1945-1985 arası dönemde Sovyetler’e karşı herhangi bir konuda üstünlük sağlayıp
sağlayamadığı bile şüpheli. Asıl, on dokuzuncu yüzyılın sonları ve yirminci
yüzyılın başlarında kurulan, daha sonra 1945’ten sonra ABD merkezli küresel
düzenin inşasıyla pekiştirilen yapısal ekonomik avantajlar bu sistemi hâkim
kıldı.
Kvame
Nkruma, çığır açan analizi Neo-Kolonyalizm: Emperyalizmin Son Aşaması
(1965) adlı eserinde, doğrudan sömürgeci kontrolün daha incelikli tahakküm
mekanizmalarına dönüşümünü şu şekilde tanımlıyor:
“Asya, Afrika, Karayipler
ve Latin Amerika’daki eski sömürge topraklarının militan halklarıyla karşı
karşıya kalan emperyalizm, taktik değiştiriyor. Hiç tereddüt etmeden
bayraklarından, hatta en çok nefret ettiği kimi yabancı yetkililerinden
vazgeçiyor. Bunun, iddia ettiği gibi, eski tebaasına bağımsızlık ‘verdiği’,
ardından kalkınmaları için ‘yardım’ edeceği anlamına geldiğini öne sürüyor.
Ancak bu tür ifadelerin örtüsü altında, daha önce açık sömürgecilikle elde
edilen hedeflere ulaşmak için sayısız yol geliştiriyor.”
[Kvame Nkruma]
Bretton
Woods kurumları ve onların halefleri olan Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu
ve Dünya Ticaret Örgütü, tam da bu neo-kolonyal kontrolün mekanizmaları olarak
işlev görmektedir. Washington ve İngiliz ortağı, bu araçlar aracılığıyla,
uluslararası ekonomik katılımın şartlarını belirledi, sözde bağımsız
devletlerin ekonomik sistemlerini ve siyasi politikalarını dışarıdan yönlendirdi.
Nkruma’nın tespitiyle:
“Yeni sömürgeciliğin özü,
ona tabi olan devletin teoride bağımsız olması ve uluslararası egemenliğin tüm
dışsal özelliklerine sahip bulunmasını gerekli kılmaktadır. Oysa gerçekte
ekonomik sistemi ve dolayısıyla siyasi politikası dışarıdan yönlendirilir.”
Başlıca
finans merkezleri, bankacılık ağları, sigorta piyasaları (özellikle Lloyd's of
London) ve nakliye lojistiği üzerindeki kontrol, ABD’nin asgari düzeyde
konuşlandırdığı askerle kapsamlı yaptırım rejimleri uygulama imkânına
kavuşmasını sağladı. Piyasalara erişimini, sermaye akışını ve ticaret
sigortasını engellemek suretiyle, ülkeleri ekonomik olarak tecrit etme
kapasitesi edinen Amerika, asgari maliyetle işletilebilen bir finansal kuşatma
savaşı sistemi kurdu.
Che
Guevara’nın Emperyalizmin Niteliğine Dair Görüşleri
Ernesto
“Che” Guevara, Üç Kıta Konferansı Mesajı’nda (1967), emperyalizmi koordineli
uluslararası direniş gerektiren küresel bir sistem olarak anlamak için kapsamlı
bir çerçeve sunmuştur:
“Emperyalizmin bir dünya
sistemi, kapitalizmin son aşaması olduğunu, dünya çapında bir çatışmayla
yenilgiye uğratılması gerektiğini aklımızdan hiç çıkartmamalıyız. Bu
mücadelenin stratejik hedefi, emperyalizmin yok edilmesi olmalıdır. Dünyanın
sömürülen ve az gelişmiş halklarına düşen, emperyalizmin temellerini ortadan
kaldırmaktır: Sermayenin hammadde, teknisyen ve ucuz iş gücü temin ettiği, yeni
sermayeyi, hâkimiyet için gerekli araçları, yani silahı ve her türden ürünü
ihraç ettiği ezilen milletler olarak bizi mutlak bağımlılığa mahkûm kılan gücü
yok etmektir.”
[Che Guevara]
Bu
analiz, Amerika’nın finansal hegemonyasının yapısal işlevini açıklığa
kavuşturmaktadır. ABD’ye akan sermaye (yalnızca 2021 yılında doğrudan yabancı
yatırım 475,8 milyar dolar tutarındadır), sadece ekonomik işlemler değil, aynı
zamanda Küresel Güney’den elde edilen fazlalığın Amerikan finans kurumları
aracılığıyla yeniden yapılandırılması ve egemenlik araçları olarak yeniden
kullanılması anlamına gelmektedir. Yaptırım rejimi, tam olarak bu mekanizma
üzerinden işlemektedir: ABD, sermayenin aktığı kanalları kontrol ederek,
direnen ülkeleri “mutlak bağımlılığa” mahkûm kılmakta veya alternatif olarak,
onları küresel ekonomiden tamamen dışlayabilmektedir.
Che,
ABD’yi bu emperyalist sistemin “başı” olarak tanımlamaktadır:
“Bunun başını belirlemek gerekiyor, bu baş da ABD’den başkası
değildir.”
Bu
tanımlama, stratejik sonuçlar doğurmaktadır. Amerika’nın İran’la doğrudan
askeri çatışmaya yönelmesi, yalnızca bölgesel bir politika değişikliği değil,
aynı zamanda emperyalist “baş”ın küresel neo-kolonyal sistemine yönelik meydan
okumalara karşı savunma amaçlı bir tepkisidir. Ekonomik yollarla rejim
değişikliğinin sağlanamaması, yaptırım rejiminin içte beklenen çöküşe yol
açamaması, emperyalistleri açık askeri saldırganlığa başvurmaya zorlamaktadır.
Finansal
Hegemonyanın Nicel Boyutu
Ampirik
veriler, finansal hâkimiyet analizini doğrulamaktadır. ABD’deki doğrudan
yabancı yatırımlar (DYY), Amerikan piyasalarındaki sermaye yoğunlaşmasının
olağanüstü boyutunu ortaya koymaktadır. 1994 yılında DYY girişleri, 46,1 milyar
dolara ulaşmışken, 2000 yılında internet âleminde yaşanan canlanmanın zirveye
ulaştığı noktada bu akışlar 320,3 milyar dolara yükselmişti; bu da sadece altı
yılda neredeyse yedi katlık bir artış anlamına gelmektedir. 2001’deki resesyon
ve 2008’deki finansal kriz sonrasında bile (ki bu dönemde girişler 2003’te 69,5
milyar dolara ve 2009’da 157,7 milyar dolara düşmüştü), sermaye girişinin
yapısal modeli devam etti. 2021 yılına gelindiğinde, DYY girişleri, 2020’de pandemi
üzerinden dibe vurduktan sonra 2021 yılında yüzde 247’lik bir artışla 475,8 milyar dolara ulaştı.
2024
yıl sonu itibarıyla, ABD’deki doğrudan yabancı yatırım stoku 5,71 trilyon dolar
iken, Amerika’nın yurtdışındaki doğrudan yatırımı 6,83 trilyon dolara ulaştı.
Bu önemli dış yatırım pozisyonu (iç yatırımı 1,1 trilyon dolardan fazla aşan)
Amerikan finansal bağımlılığı iddialarıyla çelişiyor gibi görünebilir. Ancak,
kritik ölçüt, doğrudan yatırım değil, portföy akışları ve net uluslararası
yatırım pozisyonudur (NIIP).
ABD
Hazine Bakanlığı Uluslararası Sermaye (TIC) raporlama sistemi, portföy yatırım
bağımlılığının boyutunu ortaya koymaktadır. 1997 yılına gelindiğinde,
yabancıların ABD’deki uzun vadeli tahvilleri 2,8 trilyon dolara ulaşarak 1994
seviyelerine göre yüzde 125’lik bir artış gösterdi. ABD’de şirket borçlarında
yabancıların sahip olduğu oran toplam piyasanın yüzde 38,4’üne çıktı, hazine
tahvillerindeki yabancı varlıkları 1,05 trilyon doları buldu. Bu eğilim, takip
eden otuz yıllık dönemde önemli ölçüde hızlandı.
En
çarpıcı değişim, net uluslararası yatırım pozisyonunda yaşandı. ABD, 1985
yılında dünyanın en büyük alacaklı ülkesinden en büyük borçlu ülkesine dönüştü.
Bu konum iyice olumsuza evrildi. Borç yükü arttı. 2025 yılının üçüncü
çeyreğinde, net uluslararası yatırım pozisyonu (NIIP) eksi 27,61 trilyon dolara
ulaştı; bu da yabancıların ABD varlıkları üzerindeki alacaklarının,
Amerikalıların yabancı varlıklar üzerindeki alacaklarını şaşırtıcı ölçüde
aştığı anlamına geliyor.
ABD’nin
yurtdışındaki varlıkları 41,27 trilyon dolar iken, yabancı kuruluşlara olan
borçları 68,89 trilyon dolara ulaştı. Bu, temel bir yapısal bağımlılığı ifade
ediyor: Amerikan ekonomisi, faaliyetlerini finanse etmek, borçlarını ödemek ve
dolar hegemonyasını sürdürmek için yıllık ortalama yüz milyarlarca dolar
tutarında sürekli sermaye girişine ihtiyaç duyuyor.
Nkruma’nın
neo-kolonyal ekonomik mekanizmaya ilişkin analizi, bu bağımlılığı açıklığa
kavuşturuyor:
“Yeni sömürgeci devlette
hükümet politikası üzerindeki kontrol, ancak devletin işletme maliyetlerine
yapılan ödemelerle, politikayı dikte edebilecekleri pozisyonlarda memurların
sağlanmasıyla ve emperyal güç tarafından kontrol edilen bir bankacılık
sisteminin dayatılması yoluyla döviz üzerinde parasal kontrol sağlanmasıyla
güvence altına alınabilir.”
Nkruma’nın,
gelişmekte olan ülkelerin doğrudan kontrol altına alındığından söz ettiği
gerçeklikte ABD, bu ilkenin kapsamını dünyayı kuşatacak ölçüde genişletti,
hatta gelişmiş kapitalist ekonomilerin bile dolar bazlı finansal yapılara bağlı
kaldığı bir sistem yarattı. “Döviz üzerindeki parasal kontrol”, doların rezerv
para birimi statüsü ve SWIFT bankalararası takas sistemi aracılığıyla sağlandı;
bu mekanizmalar, Washington’ın sadece gelişme düzeyi düşük olan devletlere
değil, müttefiklerine ve rakiplerine de politika dikte etmesine imkân sağlıyor.
Marx’ın
Finans Kapitalin Muhayyel Niteliğine Dair Görüşleri
ABD’nin
sürekli sermaye girişlerine bağımlı bir borçlu imparatorluğa dönüşmesi, Marx’ın
gelişmiş kapitalizm analizinde belirlediği eğilimlerle tam olarak örtüşüyor.
Marx, Kapital’in üçüncü cildinde, faiz getiren sermayenin ve kredi
sisteminin gelişmesinin, “muhayyel sermaye” olarak adlandırdığı, emtia
üretiminde herhangi bir maddi temeli olmadan genişliyormuş gibi görünen
sermayeyi nasıl ürettiğini incelemiştir. Marx’ın tespitiyle:
“Faiz getiren sermayenin
ve kredi sisteminin gelişmesiyle birlikte, aynı sermayenin veya belki de bir
borç üzerindeki aynı hakkın farklı ellerde farklı biçimlerde ortaya çıkmasıyla,
tüm sermaye, ikiye, hatta bazen üçe katlanmış gibi görünür. Bu ‘para sermayesi’nin
büyük bir kısmı, tümüyle muhayyeldir.”
Bugün
Amerika’daki sermaye akışlarının bileşimi bu dinamiği açıklığa kavuşturuyor.
Portföy yatırımı (hisse senetleri, tahviller ve diğer menkul kıymetlerin alımı)
sınır ötesi sermaye hareketlerinin büyük çoğunluğunu teşkil ediyor, üretken
varlıklara yapılan doğrudan yatırımı gölgede bırakıyor. Sermaye akışlarının finansallaşması,
gücü büyük finans merkezlerinde (New York, Londra ve bunların kurumsal
uzantılarında) tam olarak Amerikan yaptırımlarının avantajlar sunduğu düğüm
noktalarında yoğunlaşıyor.
Marx,
bu muhayyel sermayenin “sermayeleştirme” olarak adlandırdığı süreç aracılığıyla
işlediğini, yani dönemsel gelirin geçerli faiz oranına göre hesaplanarak
görünür sermayeye dönüştürüldüğünü daha da ayrıntılı olarak açıklıyor:
“Muhayyel sermayenin
oluşturulmasına, sermayeleştirme denir. Her dönemsel gelir, ortalama faiz oranı
üzerinden hesaplanarak, bu faiz oranıyla ödünç verilen bir sermayenin elde
edeceği gelir olarak sermayeleştirilir.”
ABD’den
yabancıların alacağı 27,61 trilyon dolarlık tutar, tam da bu sermayeleştirilmiş
alacakları ifade eder; yani bu tutar, faiz ödemelerinden, temettülerden ve
beklenen varlık değer artışından elde edilecek, gelecekteki gelir akışlarının
alınıp satılabilir finansal araçlara dönüştürülmüş halidir.
Amerikan
imparatorluğu, emtia ihracatı değil, borçlanma araçları ve finansal alacakların
başka ülkelere ihraç edilmesi yoluyla işlemektedir. Bu işlem, “küçülen bir
zemin olarak üretim kapasitesi üzerine (Marx’ın tabiriyle) “devasa bir kredi
üst yapısı”nın inşa edilmesini sağlar.
Marx’ın
devlet tahvillerini muhayyel sermayenin temel bir biçimi olarak analiz etmesi,
Amerika’nın mali bağımlılığı ışığında özel bir önem kazanmaktadır:
“Üretken sermaye gibi
basit bir kavramdan muhayyel sermaye kavramına ulaşılamaz. Neticede muhayyel
sermaye, borsada kumarın konusu olan, aslında yıllık vergi gelirinin belirli
bir kısmına ilişkin hakkın alınıp satılmasından başka bir şey değildir.”
Bugün
yabancıların elindeki ABD hazinesi tahbillerinin tutarı 8 trilyon doları aşmıştır.
Bu da bize, gelecekte oluşacak, bugünden hak iddia ettiği vergi gelirlerinin küresel
kredi sisteminin mekanizmaları aracılığıyla likit finansal varlıklara
dönüştürüldüğünü söylemektedir. Amerikan devletinin yurt dışında askeri güç
gösterme kapasitesi, temelde bu muhayyel hak iddialarını uluslararası
yatırımcılara pazarlama yeteneğine bağlıdır.
Amerika
Haracı Toplamak Zorunda
Yukarıdaki
rakamlardan da görülebileceği gibi, küresel neo-kolonyal sistem, sermayenin ABD
ve müttefiklerine akmasını sağlamak üzere tasarlanmıştır. Bu savaşın içinde yer
alan her şey, ciddi bir tehdit olarak görülmektedir. ABD’nin İran’a yönelik
saldırganlığının temelinde de bu yatmaktadır; bu asalak sistem, dünyanın yeni
bölgelerinin sömürüye ve varlık yağmasına açılmasını gerekli kılmaktadır. Büyük
sanayisi ve hidrokarbon yataklarıyla İran, asalak sınıf için yeni bir hudut
bölgesi teşkil etmektedir.
Bu
yazının bir sonraki bölümünde, 1979 devriminden bu yana İran’ın başarılarına ve
ekonomik kalkınmaya yönelik bu adımların, İran’ı sadece ham kaynak çıkarımı
yapılan yoksulluk içindeki bir yer olarak tutmak isteyen emperyalistlerin
giderek artan saldırganlığına neden olduğu gerçekliğe bakacağız.
Marx Engels Lenin Enstitüsü
20 Şubat 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder