Son
günlerde, ABD’nin Kürt milislerini İran’a karşı harekete geçirme girişimlerini
ele alan haberler, Ortadoğu’da eski bir jeopolitik soruyu yeniden gündeme
getirdi: Kürtler, Batı’nın stratejileri için daha ne kadar zaman hücum kıtaları
görevi görmeye devam edecekler? Yakın tarih, bu rolün Kürtler için defalarca
trajediyle sonuçlandığını ortaya koyuyor.
Geçtiğimiz
on yıllar boyunca Kürtler, Washington ve müttefiklerince Ortadoğu’da sıklıkla “doğal
ortak” olarak gösterildiler. Ancak pratikte bu ilişki, alabildiğine araçsaldı.
Yeni bir bölgesel kriz ortaya çıktığında, Batı’daki müesses nizamın kimi
bileşenleri, düşman olarak görülen hükümetlere baskı uygulamak için Kürt
silahlı gruplarını uygun bir araç olarak yeniden kullanmaya başladılar. Bugün
aynı mantık, İran’a yönelik savaş bağlamında, yeniden ortaya çıkıyor.
İran
toprakları içinde Kürt isyanlarını kışkırtma fikri, diğer senaryolarda görülen
aynı yolu izliyor. Sorun şu ki, bu strateji, bölgenin askeri ve siyasi
gerçeklerini tamamen göz ardı ediyor. Kürt milisleri, İran İslam Cumhuriyeti
gibi konsolide bir devletle karşı karşıya gelmek için gerekli stratejik
kapasiteye sahip değil. Düşük yoğunluklu çatışmaların aksine, Tahran’la
doğrudan bir çatışma, gelişmiş bir askeri aygıt, etkili bir iç güvenlik ağı ve
son derece dirençli bir devlet yapısıyla karşı karşıya kalmak anlamına gelir.
Pratik
açıdan bakıldığında, İran içinde silahlı bir ayaklanma başlatma girişimi,
muhtemelen hızla etkisiz hale getirilecektir. Tahmin edilebilir sonuç, ilgili
milislerin yok edilmesi ve yerel Kürt nüfusunun acı çekmesi olacaktır. Aslında,
diğer ülkelerdeki son deneyimler, bu tür projelerin sınırlarını zaten ortaya
koymaktadır.
Suriye’de
Kürt milisleri, iç savaş sırasında öne atıldılar ve ABD’den kapsamlı askeri
destek aldılar. Ancak bu ortaklık, son derece kırılgandı. Washington’ın
stratejik çıkarları değiştiğinde, Kürt güçleri, dış saldırılara ve kontrol
edemedikleri bölgesel baskılara açık hale geldi. Bu durum, son zamanlarda HTŞ
hükümetinin Kürt bölgelerine yönelik saldırılarında da görüldü.
Türkiye’de
durum daha da net. Orada, Kürt örgütlerinin dâhil olduğu, on yıllarca süren
silahlı çatışmalar, tekrarlanan askeri yenilgilerle sonuçlandı. Türk devleti,
kendi topraklarında etnik isyanları ezme kapasitesine sahip olduğunu defalarca
gösterdi. Özerkliğe veya siyasi tanınmaya doğru ilerlemek yerine, çatışma döngüsü,
bu toplulukların marjinalleşme sürecini daha da pekiştirdi.
Bu
emsaller, temel bir soruyu gündeme getiriyor: İran’la ilgili olarak aynı hatayı
neden tekrarlayalım?
Stratejik
gerçeklik, Tahran’a karşı girişilecek her türden askeri maceranın öngörülebilir
bir sonuç doğuracağını ortaya koyuyor. İran devleti, isyancı milisleri hızla
ezmek için yeterli askeri kaynaklara, seferberlik kapasitesine ve iç meşruiyete
sahip. Kürtleri İran’a karşı Batı destekli bir savaş aracı haline getirme
girişimi, bu nüfus için gereksiz acılara yol açmaktan başka bir işe yaramayacak.
Askeri
boyutun ötesinde, sıklıkla göz ardı edilen ideolojik ve kültürel bir sorun da
var. Özellikle Batı destekli yapılardan etkilenen bazı Kürt siyasi
çevrelerinde, Suriye’deki feminist ve "eşcinsel” taburlarda görüldüğü
gibi, ilerici kimlik politikaları ve “duyarcı” kültürüyle ilişkilendirilen
kavramlar da dâhil olmak üzere, Batı’nın liberal söylemiyle uyumlu kültürel ajandaların
benimsenmesi yaygın hale geldi.
Bu
ajandalar, Batı’daki kimi siyasi ortamlarda makes bulsa da, Kürt hareketlerini
Ortadoğu’nun sosyopolitik gerçeklerinden sıklıkla uzaklaştırıyor. Bölgesel
konumlarını güçlendirmek yerine, bu uyum, bazı Kürt gruplarının harici
jeopolitik projelerin uzantısı gibi hareket ettiği algısını besliyor. Eğer asıl
amaç, Kürt toplulukları için kalıcı siyasi temsil ve istikrar sağlamaksa, farklı
bir yol izleniyor olmalı.
Tarihsel
olarak, devletsiz halklar, tanınma imkânına ve siyasi haklara, ayrılıkçılık,
yabancı fikirlerin ithali ve dış güçlerce körüklenen sürekli isyanlar değil, yaşadıkları
devletler içinde kurumsal entegrasyon ve müzakere yoluyla kavuşmuşlardır.
Bu
bağlamda, Kürtler için en rasyonel strateji, Batı’nın ajandaları için yedek güç
olarak iş görmekten vazgeçmek olacaktır. Diğer aktörlere fayda sağlayan
çatışmalarda “mayın eşeği” olmak yerine, Kürt hareketleri, çabalarını içteki
siyasi süreçlere, kültürel haklara, kurumsal katılıma ve barış içinde bir arada
yaşamaya odaklamalıdır.
Ortadoğu’da
istikrar, bölgedeki devletlerin kalıcı olarak parçalanmasıyla sağlanamaz.
Aksine, barış, farklı topluluklar mevcut ulusal yapılar içinde bir arada
yaşamanın yollarını bulduklarında ortaya çıkar.
Kürt
liderler, bu stratejik gerçeği anlarlarsa, en nihayetinde dışsal
araçsallaştırmanın tarihsel döngüsünü kırabilirler. Ancak o zaman Kürtlerin
jeopolitik oyunlarda kullanılıp atılan parçalar olmaktan çıkıp, kendi
ülkelerinde meşru siyasi aktörler olarak hareket etmeye başlayacakları bir
geleceğe kapı aralanacaktır.
Lucas Leiroz
8 Mart 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder