25 Mart 2026

, , ,

Batı Asya’da ABD Hegemonyasının Çöküşü


İran’a yönelik savaş, bölgesel bir çatışma değil, küresel bir hesaplaşmanın ön cephesidir. ABD ve İsrail’in İran şehirlerini bombalamasıyla birlikte, “kurallara dayalı uluslararası düzen” denilen şey gözlerimizin önünde çöktü. Hürmüz Boğazı’ndan parçalanan NATO ittifakına kadar, soru, artık ABD hegemonyasının devam edip edemeyeceği değil, onun yerine neyin alacağıyla ilgilidir.

Ancak olup biteni anlamak için füze yörüngelerini veya petrol vadeli işlemlerini takip etmek yeterli değil. İşin içinde olan daha derin güçleri kavramak gerekiyor: bir ulusun direnme kapasitesini şekillendiren on yıllarca süren yaptırımlar, sabotajlar ve kuşatmalar. Bugün Batı İmparatorluğu’nun temellerine açıktan meydan okuyan anti-emperyalist eksen. Bu anı anlamlandırmak için hukuk tarihçisi Dr. Nina Ferniya ile bir araya geldik.

Ferniya, Bu savaşın “ABD ve İsrail’in gezegenin kontrolünü yeniden ele geçirmek için yürüttüğü, imparatorluğun gezegenin kontrolünü yeniden ele geçirmesi için yaptığı bir savaş olduğunu” söylüyor.

Albany Hukuk Fakültesi’nde hukuk profesörü ve Anti-Emperyalist Akademisyenler Kolektifi üyesi olan Ferniya, kariyerini ABD’nin emperyalist gücünün hem iç hukuku hem de küresel politikayı nasıl şekillendirdiğini ortaya koymaya adamış. Şikago’da topluluk örgütlerinde çalışmış olan Ferniya kısa süre sonra yayımlanacak olan Imperialism and Resistance [“Emperyalizm ve Direniş” -Stanford Üniversitesi Yayınları] isimli kitabında incelediği güçleri hem akademik titizlikle ele alıyor hem de yaşanmışlıklarla bağları üzerinden değerlendiriyor.

Bu röportajda, kurallara dayalı düzenin çöküşünü, İran’ın kuşatma altında edindiği, kendi kendine yeterli ülke olma becerisini, “Direniş Ekseni”nin gerçeklerini ve ABD’nin petrol için yaptığı fetihlerden çok daha fazlasını ifade eden mevcut savaşı ele alıyor.

Aminta Zea
24 Mart 2026

Şu anda Aksa Tufanı sonrası dünya sahnesinde ikinci perde açıldı. İran’a yönelik savaş, “kurallara dayalı uluslararası düzen” denilen yapının çöktüğü gerçeğini nasıl koyuyor?

Öncelikle, Filistin direnişinin Aksa Tufanı’nı başlatmasından hemen sonra, Aksa Tufanı’nın kurtuluş savaşındaki son cenk olmadığını, bölgede kurtuluş savaşının zeminini hazırlayacağını, Filistin meselesini uluslararası ve anti-emperyalist solun merkezine yeniden taşıyacağını, Körfez ülkeleriyle İsrail arasında devam eden normalleşme sürecini sekteye uğratacağını söylediklerini hatırlamak gerekiyor.

Aksa Tufanı, tüm bunları başardı. Artık İran ve Lübnan’daki güçlerin Hizbullah, Irak, Yemen ve Filistinliler gibi bölgedeki diğer güçlerle birlikte yürüttükleri şeyin bir kurtuluş savaşı olduğunu her geçen gün daha iyi idrak ediyoruz.

Kurallara dayalı düzen, insanlığın sermaye ve imparatorluğun pençelerinden kurtuluşunu sağlamak için oluşturulmuş bir şey değildi. Dünya savaşlarının yol açtıkları yıkımın ardından bir statükoyu, bir dengeyi sağlamak için kuruldu. Bu nedenle, Franklin D. Roosevelt (FDR) ve birçok Amerikalı liderin de parçası olduğu muktedir sınıfın bir kesimi, bu birikim savaşlarının imparatorluk için faydalı olsa da uzun vadede sürdürülebilir olmadığına, “algılanan barış zamanı” ile “savaş zamanı” arasında bir denge olması gerektiğine inanıyordu.

Dolayısıyla, kurallara dayalı düzen, her zaman kapitalist emperyalizmin çıkarlarını destekleyecek bir statüko ve dengeyi koruyan hukuki ve siyasi bir mimari yarattı. Bu mimari bazen savaşa meyletti. Bazen de yumuşak güç gibi diğer güç ve tahakküm araçlarına meyletti. Bu, uluslararası hukuk sistemi, uluslararası hukuk, Birleşmiş Milletler mekanizması vb. içeren kurallara dayalı düzendi.

Birçok insan, Filistinlilere yönelik gerçekleştirilen, canlı yayınlanan soykırımın, kurallara dayalı düzenin gerçek yüzünü ortaya çıkardığını söylüyor. Gerçek şu ki, kurallara dayalı düzen, çok uzun zaman önce faş olmuştu. Filistin soykırımı tabii ki korkunçtu çünkü canlı yayınlanmıştı ve biz onu durduramadık. Ancak kurallara dayalı düzen, zaten insanların söylediği gibi bir şey değildi.

Yani şu anda, Ukrayna’da Rusya-NATO savaşı patlak verdikten, ardından Aksa Tufanı’ndan, şimdi de bu savaştan sonra, birçok ülke “Bakın, ‘uluslararası barış normlarına’ karşı değiliz, ancak adalet olmadan barış olmaz” diyor. Dolayısıyla, dünyada “Halklarımız için adaleti ve barışı sağlamak için tüm kudretimizi ve kuvvetimizi kullanacağız” diyen halklar ve uluslar var. İran da bunu söylüyor.

İran, “Barış istiyoruz, ancak ABD’nin sokaklarımızda şehir savaşları çıkardığı, bizi periyodik olarak bombaladığı, bilim insanlarımızı öldürdüğü, yaptırımlar nedeniyle hayati öneme sahip ilaçlara, altyapıya ve gıdaya erişimi engellediği bir barış istemiyoruz. Bu, bizim için barış değil. Gerçek, dürüst bir barış istiyoruz. Bu da ancak adalet yoluyla mümkün olur.” diyor.

Dolayısıyla dünya, çelişkilerin arttığı, kurallara dayalı düzenin gerçek manada itirazlarla yüzleştiği, son derece tehlikeli ama ilginç bir dönemden geçiyor.

Bazı analistler, bunun bir petrol veya petrol çıkarma savaşı olduğu yönünde bir söylem dile getiriyorlar. Bu, gerçekten bir petrol savaşı mı, yoksa daha büyük bir şey mi söz konusu?

Öncelikle, evet, petrol bir faktör; Batı Asya'nın birden fazla kıta ve su yolunun, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kesişme noktasındaki coğrafi konumu da önemli bir faktör. Ancak İran, yalnızca ABD emperyalizminin yörüngesinden bağımsız hareket etmeye istekli bağımsız bir ulus olduğunu değil, aynı zamanda halkını desteklemek ve egemenliğine yönelik girişimlere karşı koymak için askeri yeteneklere ve özgüvene sahip olduğunu da kanıtladı. Ayrıca Filistin direnişini destekliyor, ulusal bütçesinde, siyasi gruplardan bağımsız olarak, Filistin direnişine destek verilmesini zorunlu kılan bir madde bulunuyor.

Yani bu savaş, sadece petrol için yapılan bir savaştan çok daha büyük bir savaş. Bu, gezegenin egemenliği için yapılan bir savaş. Çin meselesi de bunun bir parçası. Çünkü Çin, ABD tarafından giderek daha fazla kuşatılıyor. Pasifik Komutanlığı’nın Çin sularındaki faaliyetlerini, Ukrayna Savaşı’nı, sonrasında İsrail’in ABD desteğiyle gerçekleştirdiği soykırım, şimdi de İran’daki savaş ve Sudan’daki savaş, bu kuşatma faaliyeti üzerinden okunmalı. Bence burada nihai hedef, Çin. Dolayısıyla mevcut savaş, petrol için yapılan bir savaşı aşan bir savaş. Bu, gezegenin kontrolünü yeniden ele geçirmek için yapılan bir savaş. İmparatorluğun gezegenin kontrolünü yeniden ele geçirmek için yürüttüğü bir savaş.

İran ulusal kimliği, on yıllarca süren yaptırımlar, hibrit savaş ve askeri müdahalelere rağmen, neden bu kadar dirençli kaldı?

İran, onlarca yıl boyunca dolaylı sömürgeciliğe ve egemenliğine yönelik saldırılara maruz kaldı. İran halkı da birçok kez devrim, zafer ve tam özgürleşme girişimlerinde bulundu.

İranlılar arasında kültürün tarihiyle ilgili büyük bir gurur da var. İran’ın bin yıllık medeniyet tarihiyle büyük bir gurur duyuluyor. İranlılar, İran’ın dünyanın en eski, hatta belki de en eski kesintisiz uluslarından biri olduğu gerçeğinden bahsetmeyi severler. Bir de bu kimliğin İslami boyutu ve İslami boyutun medeniyet boyutuyla birleşmesiyle ilgili de bir gurur söz konusu. Şu anda gerçekten de bu gururun ortaya çıktığını görüyoruz.

Ulusal kimliğin tarihsel ve politik bir derinliği söz konusu. Bu kimliği tahrif etmek zor, özellikle de hâlâ canlı yayınlanan bir soykırımın yaşandığı ve açıkçası oldukça genç bir toplum nezdinde. Yani, bir yerleşimci imparatorluğu olarak ABD, İran ve Çin yanında epey toy kalıyor.

Dolayısıyla İranlılar, tüm sağlıklı toplumlarda olduğu gibi, kendi ülkelerinde olup bitenler konusunda siyasi görüş ayrılıkları yaşayabileceklerinin gayet net farkındalar. Eğer siyasi görüş ayrılıkları yoksa, o zaman sağlıksız bir toplumla karşı karşıya olduğunuzu anlarsınız. Ancak bu görüş ayrılıkları, siyasi görüş ayrılıklarıdır ve genel olarak İranlılar İslam Cumhuriyeti’ne karşı değillerdir.

Şu anda her gece sokaklarda gördüğümüz gösterilerde, bombalar yağarken ve hava savunma sistemleri çalışırken bile sokakları koruyorlar, çünkü kent savaşı temelli harekâtın yeniden gündeme gelmesini istemiyorlar. İşte buna “halkın beşiği” diyoruz. Devleti savunmak için bir araya gelen bir ulus var karşımızda. Kanaatimce, ABD İmparatorluğu kesin çöküş sürecinde daha da saldırganlaştıkça, bunun daha da fazlasına şahit olacağız.

İran ve direniş ekseni, Küresel Güney’de ve hâlâ aktif sömürge yönetimi altında olan Filistin’de kendi kaderini tayin mücadelesinin geleceği hakkında bize ne anlatıyor?

Bence en büyük ders şu ki, 50 yaşından küçük bir devlet (İslam Cumhuriyeti), önce ABD destekli Irak’ın İran’ı işgaliyle (ki bu, yıkıcı bir savaştı), ardından çok ciddi yaptırımlar ve ablukalarla (varlıklarının çalınması, bilim insanlarının öldürülmesi vb.) karşı karşıya kalmışken, tüm bunların ortasında kendi kendine yeterli olma becerisini gösterebilmiştir.

Halkta okuryazarlık oranı arttı. Halkı öyle bir noktaya getirdi ki, şu anda hem kadınlar hem de genel olarak nüfusun yüzde 90’ından fazlası okuryazar. Neredeyse gıda bağımsızlığına ulaştı. Sanırım yüzde 80 oranında gıda bağımsızlığına sahip. Bu, devrim öncesindeki bağımlılıkları göz önüne alındığında, olağanüstü bir rakam.

İran-Irak Savaşı ve o savaş esnasında işleyen tecrit süreci sayesinde, kendini savunabilmesi gerektiğini, zor durumda kaldığında diğer aktörlere veya büyük güçlere güvenemeyeceğini öğrendi. Bu yüzden, eğitim sistemine bu kadar yatırım yaptı.

Dolayısıyla, bence buradaki en büyük ders, sadece kişinin kendi kendine yetmesi gerektiği değil ki bu da önemli bir ders, aynı zamanda Küresel Güney’de kuşatma altında olan bir ülkenin hem ulusu hem de devleti birlikte seferber ederek, kendi kendine yetebilir hale gelmesinin gerçekten mümkün olduğudur.

Suriye’deki savaş ve Hizbullah’a karşı devam eden saldırılar, direniş ekseninin askeri kapasitesini nasıl etkiledi?

Hizbullah’ın şu anki faaliyetlerinden de anlaşılacağı üzere, Hizbullah yenilmedi veya ortadan kaldırılmadı. Hatta İsrailliler muhtemelen kendi haber programlarında bile Hizbullah’ın bazı yönlerden eskisinden daha güçlü çıktığını söylüyorlar. Bu da, daha önce herkesin kaybolduğunu düşündüğü tedarik yollarının tamamen kaybolmamış olabileceği anlamına geliyor.

Hatta İranlı arkadaşlarım, Suriye rejiminin şu an ne kadar berbat olsa da, Suriye’deki insanlara rüşvet verilebildiğini söylüyorlar. Dolayısıyla, tedarik hatlarını korumak, işleyişi sürdürmek halen daha epey kolay. Bu, Suriye için, Suriye’nin egemenliği ve Arap ulusal projesi için korkunç bir durum.

Ancak Direniş Ekseni, bölgedeki ABD emperyalizmini yenmeyi başarırsa, Suriye sorunu da çözülecektir. Dolayısıyla, Suriye’nin Kaide ve bu alçak güçlerden kurtarılmasıyla gerçekten ilgilenen herkes, temelde anti-emperyalist bir pozisyon almalıdır.

Dünya petrolünün yüzde 20’sinin Hürmüz Boğazı’ndan geçtiği göz önüne alındığında, İran’ın gerçekleştirdiği deniz ablukası, küresel güç dengesindeki değişim konusunda bize ne söylüyor?

Sanırım bugün Financial Times’da bunun tarihteki en büyük petrol krizi olduğuna dair bir haber çıktı. Bence şahit olduğumuz şey, gerçekten ciddi ve ABD ile emperyalist güçler bu meseleyi ciddiye almak zorunda.

Bir yandan, daha önce bahsettiğim, İran’ın kendi kendine yeterli olduğu gerçeği var. Diğer yandan, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından oluşan tek kutuplu düzenden uzaklaşarak, daha dengeli bir düzene doğru ilerleyen bir dünya söz konusu. Çin’in yükselişiyle birlikte, özellikle Doğu Yarımküre’de, kaynakların millileştirilmesi ve toprakların ve su yollarının kontrolünün geri alınması için fırsatlar ve alanlar açılıyor.

Sahel Devletleri İttifakı, bunun mükemmel bir örneği. Afrika’daki Sahel Devletleri İttifakı, Rusya, Çin ve İran ile kurduğu ittifaklar sayesinde, topraklarının ve kaynaklarının kontrolünü yeniden ele geçirme konusunda sadece birkaç ay içinde çok şey başardı.

Dolayısıyla, güç dengesi oldukça çarpıcı bir şekilde değişiyor. Bu değişim, ekonomik yapı, bir askeri yapı ve bir siyasi veya ideolojik yapı üzerinden gerçekleşiyor. Bu, özellikle Doğu Yarımküre için olağanüstü bir durum.

Devrim Muhafızları, ABD ve İsrail büyükelçilerini sınır dışı eden herhangi bir ülkenin boğazdan serbestçe geçebileceğini söyledi. İspanya da İsrail büyükelçisini geri çekti. Bunun Batı hegemonyası için sonuçları nelerdir?

Unutulmaması gereken önemli bir husus şu ki, ulus devletler, bilhassa kapitalist emperyalizm ve burjuva demokrasisinin yörüngesinde olan ulus devletler, oportünisttir. Eğer sürekliliklerinin veya statülerinin tehdit altında olduğundan endişe duyarlarsa, yeni planlar yapabilirler.

Avrupa içindeki ve temelde Kuzey Atlantik ittifakı (Kanada, Avrupa ve ABD) arasındaki kırılmalar, bu oportünizmin yansımasıdır. Tabii aynı Avrupalılar, birdenbire aydınlanıp 500 ila 1000 yıl boyunca harap ettikleri ve sömürgeleştirdikleri tüm halkların özgürleşmesini isteyecek değiller. Bence gene de bu, önemli bir faktör.

Hiçbir şeyin ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun birkaç hafta önce Münih’te yaptığı konuşmadan daha net bir şekilde ortaya koymadığı diğer önemli faktör de Kuzey Atlantik projesinin ideolojik temelini oluşturan beyaz üstünlüğüne dayalı medeniyet ittifakıdır. Marco Rubio, Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi’nin açılış konuşmacısı olmasına rağmen, salondaki herkese asıl gösterinin kendisi olduğunu hatırlatmaya çalıştı, çünkü dünyayı Kuzey Amerika ve Avrupa arasındaki beyaz dayanışması kurtarmıştı, kurtarmaya da devam edecekti. Bu, düpedüz beyazları üstün görenlerin söylemidir. Bunu kendisi bizzat dile getirdi. Kübalı olmasına rağmen, kendisini İspanya üzerinden beyaz bir adam olarak konumlandırdı.

Şu anda dünyada buna benzer birçok değişim yaşanacak. Elitler arasında, Körfez ülkeleri ile ABD ve emperyalist güçler arasında kırılmalar açığa çıkacak. Bence anti-emperyalist güçler, muhtemelen bu kırılmalardan faydalanmaya veya bunları istismar etmeye çalışacaklar. Bu istismar süreci, kapitalizmi ilerletmek değil, daha iyi bir dünya yaratmak, dünyayı sömürgecilikten arındırmak veya emperyalizmi gezegenden söküp atmak amacıyla işletilecek.

İsrail’i ABD'nin vekili değil, ABD’nin askeri üssü olarak tanımlıyorsunuz. Siyonizm, İran’da ve Batı Asya’da etnik çatışmayı ve devletlerin yıkıldığı süreci nasıl körüklüyor?

Yazılarımda ve röportajlarımda, İsrail’i tarihsel olarak ABD emperyalizminin bir vekili olarak nitelendirdim. Öyle de. Yani, İsrail, ABD’yi kontrol etmiyor. İsrail, önce Avrupa’nın, şimdi de ABD emperyalizminin bir vekil gücü.

Ancak, vekil devlet olabilmek için bir istikrar veya özgüven boyutuna sahip olmak gerek. Ama aynı zamanda tıpkı Nikaragua’ya karşı yürütülen Kontra Savaşı’nda Honduras’ın sahip olduğu konumdan farklı konumu olan İsrail, bir ulus devlet meşruiyetine sahip değil. İsrail’in siyasi-ekonomik analizini yaparsanız, tüm kaynaklarını, desteğini ve fonlarını ABD ve Avrupa’dan aldığını göreceksiniz. Eğer Avrupa-Amerika emperyalizmi ve Kuzey Atlantik projesi olmasaydı, bu proje var olamazdı.

Özetle, bölgemizde inanılmaz derecede şiddet yanlısı ve ırkçı bir grup yerleşimcinin yaşadığı bir yerleşim kolonisi var. Bu yerleşimciler, şiddet ve ırkçılıklarını özellikle Filistinlilere ve Lübnanlılara, ayrıca şu anda sığınaklara alınmayan Etiyopyalılara karşı her gün uyguluyorlar.

İsrail, ekonomisinin temeli olan askeri mimarisi aracılığıyla, temelde tüm bölgeyi yok edip yeniden sömürgeleştirmeye ve ele geçirmeye çalışıyor. Hatta Nikaragua devrimine karşı yürütülen Kontra Savaşı gibi dünyanın diğer bölgelerindeki sömürgeci ve emperyalist projelere de yardımcı oluyor. Bu yüzden, İsrail söz konusu olduğunda, “vekalet savaşı” teriminin sorunlu olduğunu düşünüyorum.

“Suriyeleşme” meselesine gelince, İran’da işletilmek istenen sürecin bu olabileceğini düşünüyorum. Ama aynı zamanda İran’ın, gezegenden silinmiş olan Yugoslavya’ya dönüşebileceğini de düşünüyorum. Emperyalistler istediklerini yaparlarsa, İran’ı tümüyle yok ederler. Yugoslavya’nın yok edilmesi ve ortadan kaldırılması, her zaman hatırda tutmamız gereken bir seçenek. Emperyalistler için uzak bir ihtimal olsa bile, bunu yapabilecek kapasitede olduklarını asla unutmamalıyız. Yüzlerce yıl önce veya binlerce yıl önce değil, yarım yüzyıldan daha kısa bir süre önce bir ulus devleti gezegenden silme kapasitesine sahiplerdi.

Bu süreç bir tür “Suriyeleşme” süreci olarak işliyor olabilir. “Suriyeleşme” terimini pek sevmem, zira Suriye böylesi bir durumla yüzleşen ilk ülke değil. İran da gayriresmi planda bölünebilir. Balkanlaşma tehlikesiyle de yüzleşebilir ya da çok daha uç bir durumla karşı karşıya kalabilir. Ortaya ne tür bir sonuç çıkacak, bilmiyoruz.

Kaynak

0 Yorum: