İran’a
yönelik savaş, bölgesel bir çatışma değil, küresel bir hesaplaşmanın ön
cephesidir. ABD ve İsrail’in İran şehirlerini bombalamasıyla birlikte, “kurallara
dayalı uluslararası düzen” denilen şey gözlerimizin önünde çöktü. Hürmüz Boğazı’ndan
parçalanan NATO ittifakına kadar, soru, artık ABD hegemonyasının devam edip
edemeyeceği değil, onun yerine neyin alacağıyla ilgilidir.
Ancak
olup biteni anlamak için füze yörüngelerini veya petrol vadeli işlemlerini
takip etmek yeterli değil. İşin içinde olan daha derin güçleri kavramak
gerekiyor: bir ulusun direnme kapasitesini şekillendiren on yıllarca süren
yaptırımlar, sabotajlar ve kuşatmalar. Bugün Batı İmparatorluğu’nun temellerine
açıktan meydan okuyan anti-emperyalist eksen. Bu anı anlamlandırmak için hukuk
tarihçisi Dr. Nina Ferniya ile bir araya geldik.
Ferniya,
Bu savaşın “ABD ve İsrail’in gezegenin kontrolünü yeniden ele geçirmek için yürüttüğü,
imparatorluğun gezegenin kontrolünü yeniden ele geçirmesi için yaptığı bir
savaş olduğunu” söylüyor.
Albany
Hukuk Fakültesi’nde hukuk profesörü ve Anti-Emperyalist Akademisyenler
Kolektifi üyesi olan Ferniya, kariyerini ABD’nin emperyalist gücünün hem iç
hukuku hem de küresel politikayı nasıl şekillendirdiğini ortaya koymaya adamış.
Şikago’da topluluk örgütlerinde çalışmış olan Ferniya kısa süre sonra yayımlanacak
olan Imperialism and Resistance [“Emperyalizm ve Direniş” -Stanford
Üniversitesi Yayınları] isimli kitabında incelediği güçleri hem akademik
titizlikle ele alıyor hem de yaşanmışlıklarla bağları üzerinden değerlendiriyor.
Bu
röportajda, kurallara dayalı düzenin çöküşünü, İran’ın kuşatma altında edindiği,
kendi kendine yeterli ülke olma becerisini, “Direniş Ekseni”nin gerçeklerini ve
ABD’nin petrol için yaptığı fetihlerden çok daha fazlasını ifade eden mevcut
savaşı ele alıyor.
Aminta Zea
24
Mart 2026
○ ● ○
Şu
anda Aksa Tufanı sonrası dünya sahnesinde ikinci perde açıldı. İran’a yönelik
savaş, “kurallara dayalı uluslararası düzen” denilen yapının çöktüğü gerçeğini
nasıl koyuyor?
Öncelikle,
Filistin direnişinin Aksa Tufanı’nı başlatmasından hemen sonra, Aksa Tufanı’nın
kurtuluş savaşındaki son cenk olmadığını, bölgede kurtuluş savaşının zeminini
hazırlayacağını, Filistin meselesini uluslararası ve anti-emperyalist solun
merkezine yeniden taşıyacağını, Körfez ülkeleriyle İsrail arasında devam eden
normalleşme sürecini sekteye uğratacağını söylediklerini hatırlamak gerekiyor.
Aksa
Tufanı, tüm bunları başardı. Artık İran ve Lübnan’daki güçlerin Hizbullah,
Irak, Yemen ve Filistinliler gibi bölgedeki diğer güçlerle birlikte
yürüttükleri şeyin bir kurtuluş savaşı olduğunu her geçen gün daha iyi idrak
ediyoruz.
Kurallara
dayalı düzen, insanlığın sermaye ve imparatorluğun pençelerinden kurtuluşunu
sağlamak için oluşturulmuş bir şey değildi. Dünya savaşlarının yol açtıkları yıkımın
ardından bir statükoyu, bir dengeyi sağlamak için kuruldu. Bu nedenle, Franklin
D. Roosevelt (FDR) ve birçok Amerikalı liderin de parçası olduğu muktedir
sınıfın bir kesimi, bu birikim savaşlarının imparatorluk için faydalı olsa da
uzun vadede sürdürülebilir olmadığına, “algılanan barış zamanı” ile “savaş
zamanı” arasında bir denge olması gerektiğine inanıyordu.
Dolayısıyla,
kurallara dayalı düzen, her zaman kapitalist emperyalizmin çıkarlarını
destekleyecek bir statüko ve dengeyi koruyan hukuki ve siyasi bir mimari
yarattı. Bu mimari bazen savaşa meyletti. Bazen de yumuşak güç gibi diğer güç
ve tahakküm araçlarına meyletti. Bu, uluslararası hukuk sistemi, uluslararası
hukuk, Birleşmiş Milletler mekanizması vb. içeren kurallara dayalı düzendi.
Birçok
insan, Filistinlilere yönelik gerçekleştirilen, canlı yayınlanan soykırımın,
kurallara dayalı düzenin gerçek yüzünü ortaya çıkardığını söylüyor. Gerçek şu
ki, kurallara dayalı düzen, çok uzun zaman önce faş olmuştu. Filistin soykırımı
tabii ki korkunçtu çünkü canlı yayınlanmıştı ve biz onu durduramadık. Ancak
kurallara dayalı düzen, zaten insanların söylediği gibi bir şey değildi.
Yani
şu anda, Ukrayna’da Rusya-NATO savaşı patlak verdikten, ardından Aksa Tufanı’ndan,
şimdi de bu savaştan sonra, birçok ülke “Bakın, ‘uluslararası barış normlarına’
karşı değiliz, ancak adalet olmadan barış olmaz” diyor. Dolayısıyla, dünyada “Halklarımız
için adaleti ve barışı sağlamak için tüm kudretimizi ve kuvvetimizi
kullanacağız” diyen halklar ve uluslar var. İran da bunu söylüyor.
İran,
“Barış istiyoruz, ancak ABD’nin sokaklarımızda şehir savaşları çıkardığı, bizi
periyodik olarak bombaladığı, bilim insanlarımızı öldürdüğü, yaptırımlar
nedeniyle hayati öneme sahip ilaçlara, altyapıya ve gıdaya erişimi engellediği
bir barış istemiyoruz. Bu, bizim için barış değil. Gerçek, dürüst bir barış
istiyoruz. Bu da ancak adalet yoluyla mümkün olur.” diyor.
Dolayısıyla
dünya, çelişkilerin arttığı, kurallara dayalı düzenin gerçek manada itirazlarla
yüzleştiği, son derece tehlikeli ama ilginç bir dönemden geçiyor.
Bazı
analistler, bunun bir petrol veya petrol çıkarma savaşı olduğu yönünde bir
söylem dile getiriyorlar. Bu, gerçekten bir petrol savaşı mı, yoksa daha büyük
bir şey mi söz konusu?
Öncelikle,
evet, petrol bir faktör; Batı Asya'nın birden fazla kıta ve su yolunun,
özellikle Hürmüz Boğazı’nın kesişme noktasındaki coğrafi konumu da önemli bir
faktör. Ancak İran, yalnızca ABD emperyalizminin yörüngesinden bağımsız hareket
etmeye istekli bağımsız bir ulus olduğunu değil, aynı zamanda halkını
desteklemek ve egemenliğine yönelik girişimlere karşı koymak için askeri
yeteneklere ve özgüvene sahip olduğunu da kanıtladı. Ayrıca Filistin direnişini
destekliyor, ulusal bütçesinde, siyasi gruplardan bağımsız olarak, Filistin
direnişine destek verilmesini zorunlu kılan bir madde bulunuyor.
Yani
bu savaş, sadece petrol için yapılan bir savaştan çok daha büyük bir savaş. Bu,
gezegenin egemenliği için yapılan bir savaş. Çin meselesi de bunun bir parçası.
Çünkü Çin, ABD tarafından giderek daha fazla kuşatılıyor. Pasifik Komutanlığı’nın
Çin sularındaki faaliyetlerini, Ukrayna Savaşı’nı, sonrasında İsrail’in ABD
desteğiyle gerçekleştirdiği soykırım, şimdi de İran’daki savaş ve Sudan’daki
savaş, bu kuşatma faaliyeti üzerinden okunmalı. Bence burada nihai hedef, Çin. Dolayısıyla
mevcut savaş, petrol için yapılan bir savaşı aşan bir savaş. Bu, gezegenin
kontrolünü yeniden ele geçirmek için yapılan bir savaş. İmparatorluğun
gezegenin kontrolünü yeniden ele geçirmek için yürüttüğü bir savaş.
İran
ulusal kimliği, on yıllarca süren yaptırımlar, hibrit savaş ve askeri
müdahalelere rağmen, neden bu kadar dirençli kaldı?
İran,
onlarca yıl boyunca dolaylı sömürgeciliğe ve egemenliğine yönelik saldırılara
maruz kaldı. İran halkı da birçok kez devrim, zafer ve tam özgürleşme
girişimlerinde bulundu.
İranlılar
arasında kültürün tarihiyle ilgili büyük bir gurur da var. İran’ın bin yıllık
medeniyet tarihiyle büyük bir gurur duyuluyor. İranlılar, İran’ın dünyanın en
eski, hatta belki de en eski kesintisiz uluslarından biri olduğu gerçeğinden
bahsetmeyi severler. Bir de bu kimliğin İslami boyutu ve İslami boyutun
medeniyet boyutuyla birleşmesiyle ilgili de bir gurur söz konusu. Şu anda
gerçekten de bu gururun ortaya çıktığını görüyoruz.
Ulusal
kimliğin tarihsel ve politik bir derinliği söz konusu. Bu kimliği tahrif etmek zor,
özellikle de hâlâ canlı yayınlanan bir soykırımın yaşandığı ve açıkçası oldukça
genç bir toplum nezdinde. Yani, bir yerleşimci imparatorluğu olarak ABD, İran
ve Çin yanında epey toy kalıyor.
Dolayısıyla
İranlılar, tüm sağlıklı toplumlarda olduğu gibi, kendi ülkelerinde olup
bitenler konusunda siyasi görüş ayrılıkları yaşayabileceklerinin gayet net
farkındalar. Eğer siyasi görüş ayrılıkları yoksa, o zaman sağlıksız bir
toplumla karşı karşıya olduğunuzu anlarsınız. Ancak bu görüş ayrılıkları,
siyasi görüş ayrılıklarıdır ve genel olarak İranlılar İslam Cumhuriyeti’ne
karşı değillerdir.
Şu
anda her gece sokaklarda gördüğümüz gösterilerde, bombalar yağarken ve hava
savunma sistemleri çalışırken bile sokakları koruyorlar, çünkü kent savaşı
temelli harekâtın yeniden gündeme gelmesini istemiyorlar. İşte buna “halkın
beşiği” diyoruz. Devleti savunmak için bir araya gelen bir ulus var karşımızda.
Kanaatimce, ABD İmparatorluğu kesin çöküş sürecinde daha da saldırganlaştıkça,
bunun daha da fazlasına şahit olacağız.
İran
ve direniş ekseni, Küresel Güney’de ve hâlâ aktif sömürge yönetimi altında olan
Filistin’de kendi kaderini tayin mücadelesinin geleceği hakkında bize ne
anlatıyor?
Bence
en büyük ders şu ki, 50 yaşından küçük bir devlet (İslam Cumhuriyeti), önce ABD
destekli Irak’ın İran’ı işgaliyle (ki bu, yıkıcı bir savaştı), ardından çok
ciddi yaptırımlar ve ablukalarla (varlıklarının çalınması, bilim insanlarının
öldürülmesi vb.) karşı karşıya kalmışken, tüm bunların ortasında kendi kendine
yeterli olma becerisini gösterebilmiştir.
Halkta
okuryazarlık oranı arttı. Halkı öyle bir noktaya getirdi ki, şu anda hem
kadınlar hem de genel olarak nüfusun yüzde 90’ından fazlası okuryazar.
Neredeyse gıda bağımsızlığına ulaştı. Sanırım yüzde 80 oranında gıda
bağımsızlığına sahip. Bu, devrim öncesindeki bağımlılıkları göz önüne
alındığında, olağanüstü bir rakam.
İran-Irak
Savaşı ve o savaş esnasında işleyen tecrit süreci sayesinde, kendini
savunabilmesi gerektiğini, zor durumda kaldığında diğer aktörlere veya büyük
güçlere güvenemeyeceğini öğrendi. Bu yüzden, eğitim sistemine bu kadar yatırım
yaptı.
Dolayısıyla,
bence buradaki en büyük ders, sadece kişinin kendi kendine yetmesi gerektiği
değil ki bu da önemli bir ders, aynı zamanda Küresel Güney’de kuşatma altında
olan bir ülkenin hem ulusu hem de devleti birlikte seferber ederek, kendi
kendine yetebilir hale gelmesinin gerçekten mümkün olduğudur.
Suriye’deki
savaş ve Hizbullah’a karşı devam eden saldırılar, direniş ekseninin askeri
kapasitesini nasıl etkiledi?
Hizbullah’ın
şu anki faaliyetlerinden de anlaşılacağı üzere, Hizbullah yenilmedi veya
ortadan kaldırılmadı. Hatta İsrailliler muhtemelen kendi haber programlarında
bile Hizbullah’ın bazı yönlerden eskisinden daha güçlü çıktığını söylüyorlar.
Bu da, daha önce herkesin kaybolduğunu düşündüğü tedarik yollarının tamamen
kaybolmamış olabileceği anlamına geliyor.
Hatta
İranlı arkadaşlarım, Suriye rejiminin şu an ne kadar berbat olsa da, Suriye’deki
insanlara rüşvet verilebildiğini söylüyorlar. Dolayısıyla, tedarik hatlarını korumak,
işleyişi sürdürmek halen daha epey kolay. Bu, Suriye için, Suriye’nin
egemenliği ve Arap ulusal projesi için korkunç bir durum.
Ancak
Direniş Ekseni, bölgedeki ABD emperyalizmini yenmeyi başarırsa, Suriye sorunu
da çözülecektir. Dolayısıyla, Suriye’nin Kaide ve bu alçak güçlerden
kurtarılmasıyla gerçekten ilgilenen herkes, temelde anti-emperyalist bir
pozisyon almalıdır.
Dünya
petrolünün yüzde 20’sinin Hürmüz Boğazı’ndan geçtiği göz önüne alındığında,
İran’ın gerçekleştirdiği deniz ablukası, küresel güç dengesindeki değişim konusunda
bize ne söylüyor?
Sanırım
bugün Financial Times’da bunun tarihteki en büyük petrol krizi olduğuna
dair bir haber çıktı. Bence şahit olduğumuz şey, gerçekten ciddi ve ABD ile
emperyalist güçler bu meseleyi ciddiye almak zorunda.
Bir
yandan, daha önce bahsettiğim, İran’ın kendi kendine yeterli olduğu gerçeği
var. Diğer yandan, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından oluşan tek
kutuplu düzenden uzaklaşarak, daha dengeli bir düzene doğru ilerleyen bir dünya
söz konusu. Çin’in yükselişiyle birlikte, özellikle Doğu Yarımküre’de,
kaynakların millileştirilmesi ve toprakların ve su yollarının kontrolünün geri
alınması için fırsatlar ve alanlar açılıyor.
Sahel
Devletleri İttifakı, bunun mükemmel bir örneği. Afrika’daki Sahel Devletleri
İttifakı, Rusya, Çin ve İran ile kurduğu ittifaklar sayesinde, topraklarının ve
kaynaklarının kontrolünü yeniden ele geçirme konusunda sadece birkaç ay içinde
çok şey başardı.
Dolayısıyla,
güç dengesi oldukça çarpıcı bir şekilde değişiyor. Bu değişim, ekonomik yapı,
bir askeri yapı ve bir siyasi veya ideolojik yapı üzerinden gerçekleşiyor. Bu,
özellikle Doğu Yarımküre için olağanüstü bir durum.
Devrim
Muhafızları, ABD ve İsrail büyükelçilerini sınır dışı eden herhangi bir ülkenin
boğazdan serbestçe geçebileceğini söyledi. İspanya da İsrail büyükelçisini geri
çekti. Bunun Batı hegemonyası için sonuçları nelerdir?
Unutulmaması
gereken önemli bir husus şu ki, ulus devletler, bilhassa kapitalist emperyalizm
ve burjuva demokrasisinin yörüngesinde olan ulus devletler, oportünisttir. Eğer
sürekliliklerinin veya statülerinin tehdit altında olduğundan endişe duyarlarsa,
yeni planlar yapabilirler.
Avrupa
içindeki ve temelde Kuzey Atlantik ittifakı (Kanada, Avrupa ve ABD) arasındaki
kırılmalar, bu oportünizmin yansımasıdır. Tabii aynı Avrupalılar, birdenbire
aydınlanıp 500 ila 1000 yıl boyunca harap ettikleri ve sömürgeleştirdikleri tüm
halkların özgürleşmesini isteyecek değiller. Bence gene de bu, önemli bir
faktör.
Hiçbir
şeyin ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun birkaç hafta önce Münih’te yaptığı
konuşmadan daha net bir şekilde ortaya koymadığı diğer önemli faktör de Kuzey
Atlantik projesinin ideolojik temelini oluşturan beyaz üstünlüğüne dayalı
medeniyet ittifakıdır. Marco Rubio, Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi’nin açılış
konuşmacısı olmasına rağmen, salondaki herkese asıl gösterinin kendisi olduğunu
hatırlatmaya çalıştı, çünkü dünyayı Kuzey Amerika ve Avrupa arasındaki beyaz
dayanışması kurtarmıştı, kurtarmaya da devam edecekti. Bu, düpedüz beyazları
üstün görenlerin söylemidir. Bunu kendisi bizzat dile getirdi. Kübalı olmasına
rağmen, kendisini İspanya üzerinden beyaz bir adam olarak konumlandırdı.
Şu
anda dünyada buna benzer birçok değişim yaşanacak. Elitler arasında, Körfez
ülkeleri ile ABD ve emperyalist güçler arasında kırılmalar açığa çıkacak. Bence
anti-emperyalist güçler, muhtemelen bu kırılmalardan faydalanmaya veya bunları
istismar etmeye çalışacaklar. Bu istismar süreci, kapitalizmi ilerletmek değil,
daha iyi bir dünya yaratmak, dünyayı sömürgecilikten arındırmak veya
emperyalizmi gezegenden söküp atmak amacıyla işletilecek.
İsrail’i
ABD'nin vekili değil, ABD’nin askeri üssü olarak tanımlıyorsunuz. Siyonizm,
İran’da ve Batı Asya’da etnik çatışmayı ve devletlerin yıkıldığı süreci nasıl
körüklüyor?
Yazılarımda
ve röportajlarımda, İsrail’i tarihsel olarak ABD emperyalizminin bir vekili
olarak nitelendirdim. Öyle de. Yani, İsrail, ABD’yi kontrol etmiyor. İsrail,
önce Avrupa’nın, şimdi de ABD emperyalizminin bir vekil gücü.
Ancak,
vekil devlet olabilmek için bir istikrar veya özgüven boyutuna sahip olmak
gerek. Ama aynı zamanda tıpkı Nikaragua’ya karşı yürütülen Kontra Savaşı’nda
Honduras’ın sahip olduğu konumdan farklı konumu olan İsrail, bir ulus devlet
meşruiyetine sahip değil. İsrail’in siyasi-ekonomik analizini yaparsanız, tüm
kaynaklarını, desteğini ve fonlarını ABD ve Avrupa’dan aldığını göreceksiniz.
Eğer Avrupa-Amerika emperyalizmi ve Kuzey Atlantik projesi olmasaydı, bu proje
var olamazdı.
Özetle,
bölgemizde inanılmaz derecede şiddet yanlısı ve ırkçı bir grup yerleşimcinin
yaşadığı bir yerleşim kolonisi var. Bu yerleşimciler, şiddet ve ırkçılıklarını
özellikle Filistinlilere ve Lübnanlılara, ayrıca şu anda sığınaklara alınmayan
Etiyopyalılara karşı her gün uyguluyorlar.
İsrail,
ekonomisinin temeli olan askeri mimarisi aracılığıyla, temelde tüm bölgeyi yok
edip yeniden sömürgeleştirmeye ve ele geçirmeye çalışıyor. Hatta Nikaragua
devrimine karşı yürütülen Kontra Savaşı gibi dünyanın diğer bölgelerindeki
sömürgeci ve emperyalist projelere de yardımcı oluyor. Bu yüzden, İsrail söz
konusu olduğunda, “vekalet savaşı” teriminin sorunlu olduğunu düşünüyorum.
“Suriyeleşme”
meselesine gelince, İran’da işletilmek istenen sürecin bu olabileceğini
düşünüyorum. Ama aynı zamanda İran’ın, gezegenden silinmiş olan Yugoslavya’ya
dönüşebileceğini de düşünüyorum. Emperyalistler istediklerini yaparlarsa, İran’ı
tümüyle yok ederler. Yugoslavya’nın yok edilmesi ve ortadan kaldırılması, her
zaman hatırda tutmamız gereken bir seçenek. Emperyalistler için uzak bir
ihtimal olsa bile, bunu yapabilecek kapasitede olduklarını asla unutmamalıyız.
Yüzlerce yıl önce veya binlerce yıl önce değil, yarım yüzyıldan daha kısa bir
süre önce bir ulus devleti gezegenden silme kapasitesine sahiplerdi.
Bu
süreç bir tür “Suriyeleşme” süreci olarak işliyor olabilir. “Suriyeleşme”
terimini pek sevmem, zira Suriye böylesi bir durumla yüzleşen ilk ülke değil.
İran da gayriresmi planda bölünebilir. Balkanlaşma tehlikesiyle de yüzleşebilir
ya da çok daha uç bir durumla karşı karşıya kalabilir. Ortaya ne tür bir sonuç
çıkacak, bilmiyoruz.


0 Yorum:
Yorum Gönder