21 Mart 2026

, ,

Zafer İran’ın Olacak

Savaş Konusunda Üzerinde Durulması Gereken Altı Husus

 

Savaşlar, nadiren salt savaş alanında sonuçlanırlar. Askeri harekâtlar şehirleri yıkabilir, çok sayıda insanın ölümüne sebep olabilir, ancak siyasi sonuçları dayanıklılık, meşruiyet ve anlık şiddetin altında yatan tarihsel akımlar belirler.

ABD Başkanı Donald Trump’ın İran halkına dayattığı savaş, İsrail ve ABD için taktiksel zaferler getirme ihtimaliyle yüklü olsa da siyasi zemin, halihazırda farklı bir hikâye anlatıyor. İran, altyapısını ve insanlarını kaybetti, ancak muhtemelen siyaseten savaşı o kazanacak.

1. Rejim Değişikliği

Görünüşe göre, ABD ve İsrail’in yürüttüğü askeri harekâtın temel amacı, rejimi istikrarsızlaştırmak veya değiştirmekti. Oysa Amerikan istihbarat birimlerinden gelen ilk değerlendirmeler, üst düzey siyasi liderlerin öldürülmüş olmasına rağmen, siyasi sistemin çökmediğini ortaya koyuyor. Dahası, yoğun bombardımana rağmen, herhangi bir iç isyan da patlak vermedi. Hatta savaş, İslam Cumhuriyeti’ni ve İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nu güçlendirmiş görünüyor. Tarih bize gösteriyor ki, özellikle İran gibi ulusal gurur konusunda önemli bir geçmişe sahip bir ülke, dışarıdan saldırıya uğradığında, egemenlik sorunu ön plana çıktığı için, iç siyasi değerlendirmeler geçici olarak geri plana atılıyor. Buradan anlıyoruz ki ABD ve İsrail, savaş konusunda gerçek bir siyasi hedefe sahip değil.

Peki bu bombalar ne zaman duracak? 9 Mart’ta Trump, İran’ın “donanmasının, iletişim imkânlarının ve hava kuvvetlerinin kalmadığını, füzelerinin dağıldığını, insansız hava araçlarının her yerde havaya uçurulduğunu” söyledi. Madem İran’ın askeri kapasitesi kalmadı, o vakit neden İran’ı işgal edip devletin geri kalanını devirmiyorlar? Açıkçası, bu düşünülmüyor. Rejim değişikliği hedefi, sürgündeki eski İran oligarşisinin ve İsrail hükümetinin sadece bir hayali olarak kalıyor.

2. Asimetrik Güç

Filistin halkına karşı yapılan soykırım sürecinde, İsrail ordusu, Lübnan ve Suriye genelindeki “direniş ekseni” güçlerini zayıflattı (eski bir Kaide liderinin Suriye cumhurbaşkanı olmasına izin verilmesi, ardından İsrail’e İran’ı bombalamak için uçuş hakkı tanınması da bu sürecin parçası). Hem İsrail hem de ABD, İran’ın misilleme olarak İsrail’e saldırırken bu “direniş ekseni” avantajından yoksun kaldığını düşündü. Oysa bu direniş ekseni, sadece askeri bir ittifak değil, aynı zamanda siyasi bir kültürü de temel alıyor.

Son on yılda Güney Lübnan ve Suriye’nin  çoğunlukla Şii olan işçi sınıfı mahallelerinde yaptığım seyahatler, bu bölgelerin İran’ın dini ve siyasi liderliğiyle güçlü bir kültürel yakınlığa sahip olduğunu gösterdi. Bu bağ, İran’ı İsrail ve ABD’ye yönelik kapsamlı bir siyasi mücadeleye dâhil ederek stratejik ortamı karmaşıklaştırıyor ve savaşı tırmandırma işleminin maliyetini artırıyor. Çatışma, basit bir devletler arası savaş değil, Batı Asya’nın geleceği üzerine daha geniş bir mücadelenin parçası olup, ABD ve İsrail’in İran’da üstünlük kurmasına izin vermek istemeyen muhtelif politik ve toplumsal örgütleri içeriyor.

3. Diplomatik Sorunlar

ABD-İsrail’in İran’a yönelik yürüttüğü savaşı, bir ilkokulda 165 kız çocuğunun ölümüne yol açan saldırıyla başladı. Uluslararası Af Örgütü’nden Erika Guevara-Rosas, “Sınıfları sivillerle dolu bir okula yapılan bu korkunç saldırı, sivillerin bu silahlı çatışma sırasında yüzleştiği felâket ve tümüyle öngörülebilir bedelin mide bulandırıcı bir örneğidir” dedi.

Saldırılar, hastaneler ve enerji tesisleri gibi önemli sivil altyapıyı yok etti ve İran genelinde günlük yaşamda ciddi sorunlara yol açtı. ABD ve İsrail, müzakerelerde bir atılım sağlanmış gibi görünürken, bu bombardımana başladığından beri, dünya genelindeki hükümetler ve halklar, ABD’nin diplomasi yerine ezici askeri güç kullanmasının bir başka örneğini görüyor. Bu algı önemlidir, çünkü küresel meşruiyet artık değişti. Çin ve Rusya gibi ülkeler İran’ı tecrit etme fikrine karşı çıkıyor. Görünüşe göre Rusya, İran’ın yeni Yüksek Lideri Müçteba Hameney’i bombardıman sırasında aldığı yaraların tedavisi için Moskova’ya hava yoluyla götürdü. Bu da ülkeler arasındaki kalıcı ilişkilerin somut bir işareti.

4. Stratejik Coğrafya

İran’ın, dünyanın petrol ve doğal gaz arzının büyük bir kısmının geçtiği Hürmüz Boğazı’nı kapatabilme becerisi, küresel ekonominin tamamında aksamalara yol açtı. Petrol fiyatlarının göstergesi olan Brent petrolün fiyatı 100 doların üzerine çıktı, petrol tankerleri için navlun oranları ve savaş riski sigorta primleri hızla arttı, boğazdan geçen gübreler mahsur kaldı. Bu da küresel tarımı büyük ölçüde etkileyecek. İran’ın boğazı kapatabilme konusunda sergilediği jeopolitik beceri, ona az sayıda devletin sahip olduğu bir avantaj sunuyor. ABD şimdi, boğazı yeniden açması için İran’a askeri ve diplomatik baskı uygulayacak bir ülke bulamıyor, bu işle çok az ülke ilgileniyor gibi görünüyor. Örneğin Çin, kendi gemilerinin geçişine izin versin diye İran ile ikili görüşmelere başladı, ardından da gerilimin azaltılması çağrısı yaptı. Japonya ve Güney Kore gibi ABD’nin Asyalı müttefikleri ile Avrupa ülkeleri, askeri maceraya katılmayı reddettiler.

5. Askeri Gücün Sınırları

İsrail ve ABD, İran tesislerine ve altyapısına saldırabilir, ancak yaklaşık 100 milyonluk bir nüfusa sahip, birçoğu işgale aktif olarak direnecek bir ülkeyi işgal edemez. Böyle bir kara işgali, durumun büyük ölçüde sakin olduğu Irak ve Yemen’i de içine çekecek bölgesel bir çatışmayı tetikleyecektir. Irak’taki birkaç saldırı, ABD ve İsrail’in kara işgali durumunda İran’ın orada elde edeceği desteğin çok küçük bir kısmı. Irak (2003) ve Libya (2011) deneyimleri, cumhurbaşkanlığı makamını yıkmanın kolay olduğunu, ancak siyasi sistemi kaos olmadan ortadan kaldırmanın daha zor olduğunu ortaya koyuyor. Askeri üstünlük, siyasi gerçeklikle çatışıyor. Hava gücü, altyapıyı yok edebilir, ancak siyasi bir ideolojiyi silemez veya iç bütünlüğünü koruyan bir devleti parçalayamaz.

6 Nükleer Silahların Geleceği

ABD ve İsrail’in Temmuz 2025’teki saldırısı, İran’ın nükleer tesislerini tümüyle yok etti. Trump o günlerde, “Yok etme doğru bir terim!” diyordu. Ancak 440 kg zenginleştirilmiş uranyum stoğu ülkenin elinden alınamadı. Bu, İran’ın, nükleer silahlarla caydırma seçeneğine başvurma zorunluluğu ile ilgili kanaatini değiştirmesi halinde, yürürlüğe konulacak nükleer silah programının temelini oluşturuyor.

Nükleer silahların yayılmasının yakın tarihi öğretici: 1994’te Kuzey Kore, plütonyum nükleer programını dondurmak için Mutabakat Çerçevesi’ni imzaladı. Daha sonra, ABD Başkanı George W. Bush’un 2001 yılında rejim değişikliği söylemini (“şer ekseni” ifadesi üzerinden) yoğunlaştırmasının ardından, Kuzey Kore, 2003 yılında Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’ndan çekildi. 2006’daki Altı Taraflı Görüşmeler’de diplomatik bir atılım yaşandı, ardından ABD, Kuzey Kore’nin 25 milyon dolarlık parasını dondurdu, bu da Ekim 2006’daki nükleer silah denemesine yol açtı. İran’a dayatılan bu iki savaş (2025 ve 2026), nükleer silah denememe sözünü çiğnemesine neden olabilir, neticede İran’ın nükleer silah geliştirmesine yol açabilir.

İran, bu savaştan altyapısı hasar görmüş, büyük ekonomik baskı altında ve can kayıpları nedeniyle aileleri perişan olmuş bir şekilde çıkacak. Ancak savaşlar yalnızca yıkımla değerlendirilmezler. Siyasi hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığına göre değerlendirilirler. ABD ve İsrail, savaş konusunda belirledikleri hedeflerin hiçbirine ulaşamayacak. Tarih, sık sık bu türden tuhaf durumlara sahne olur. İmparatorluklar askeri üstünlüklerine güvenerek savaşlara girerler, ancak siyasi meşruiyetin, ulusal direncin ve stratejik coğrafyanın bombaların kolayca yenemeyeceği güçler olduğunu bir biçimde keşfederler.

Vicay Praşad
18 Mart 2026
Kaynak

0 Yorum: