Savaş Konusunda Üzerinde Durulması Gereken Altı Husus
Savaşlar,
nadiren salt savaş alanında sonuçlanırlar. Askeri harekâtlar şehirleri
yıkabilir, çok sayıda insanın ölümüne sebep olabilir, ancak siyasi sonuçları
dayanıklılık, meşruiyet ve anlık şiddetin altında yatan tarihsel akımlar
belirler.
ABD
Başkanı Donald Trump’ın İran halkına dayattığı savaş, İsrail ve ABD için
taktiksel zaferler getirme ihtimaliyle yüklü olsa da siyasi zemin, halihazırda
farklı bir hikâye anlatıyor. İran, altyapısını ve insanlarını kaybetti, ancak
muhtemelen siyaseten savaşı o kazanacak.
1. Rejim Değişikliği
Görünüşe
göre, ABD ve İsrail’in yürüttüğü askeri harekâtın temel amacı, rejimi
istikrarsızlaştırmak veya değiştirmekti. Oysa Amerikan istihbarat birimlerinden
gelen ilk değerlendirmeler, üst düzey siyasi liderlerin öldürülmüş olmasına
rağmen, siyasi sistemin çökmediğini ortaya koyuyor. Dahası, yoğun bombardımana
rağmen, herhangi bir iç isyan da patlak vermedi. Hatta savaş, İslam Cumhuriyeti’ni
ve İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nu güçlendirmiş görünüyor. Tarih bize
gösteriyor ki, özellikle İran gibi ulusal gurur konusunda önemli bir geçmişe
sahip bir ülke, dışarıdan saldırıya uğradığında, egemenlik sorunu ön plana
çıktığı için, iç siyasi değerlendirmeler geçici olarak geri plana atılıyor.
Buradan anlıyoruz ki ABD ve İsrail, savaş konusunda gerçek bir siyasi hedefe
sahip değil.
Peki
bu bombalar ne zaman duracak? 9 Mart’ta Trump, İran’ın “donanmasının, iletişim
imkânlarının ve hava kuvvetlerinin kalmadığını, füzelerinin dağıldığını,
insansız hava araçlarının her yerde havaya uçurulduğunu” söyledi. Madem İran’ın
askeri kapasitesi kalmadı, o vakit neden İran’ı işgal edip devletin geri
kalanını devirmiyorlar? Açıkçası, bu düşünülmüyor. Rejim değişikliği hedefi,
sürgündeki eski İran oligarşisinin ve İsrail hükümetinin sadece bir hayali
olarak kalıyor.
2. Asimetrik Güç
Filistin
halkına karşı yapılan soykırım sürecinde, İsrail ordusu, Lübnan ve Suriye
genelindeki “direniş ekseni” güçlerini zayıflattı (eski bir Kaide liderinin
Suriye cumhurbaşkanı olmasına izin verilmesi, ardından İsrail’e İran’ı
bombalamak için uçuş hakkı tanınması da bu sürecin parçası). Hem İsrail hem de
ABD, İran’ın misilleme olarak İsrail’e saldırırken bu “direniş ekseni”
avantajından yoksun kaldığını düşündü. Oysa bu direniş ekseni, sadece askeri
bir ittifak değil, aynı zamanda siyasi bir kültürü de temel alıyor.
Son
on yılda Güney Lübnan ve Suriye’nin çoğunlukla Şii olan işçi sınıfı mahallelerinde
yaptığım seyahatler, bu bölgelerin İran’ın dini ve siyasi liderliğiyle güçlü
bir kültürel yakınlığa sahip olduğunu gösterdi. Bu bağ, İran’ı İsrail ve ABD’ye
yönelik kapsamlı bir siyasi mücadeleye dâhil ederek stratejik ortamı
karmaşıklaştırıyor ve savaşı tırmandırma işleminin maliyetini artırıyor.
Çatışma, basit bir devletler arası savaş değil, Batı Asya’nın geleceği üzerine
daha geniş bir mücadelenin parçası olup, ABD ve İsrail’in İran’da üstünlük
kurmasına izin vermek istemeyen muhtelif politik ve toplumsal örgütleri
içeriyor.
3. Diplomatik Sorunlar
ABD-İsrail’in
İran’a yönelik yürüttüğü savaşı, bir ilkokulda 165 kız çocuğunun ölümüne yol
açan saldırıyla başladı. Uluslararası Af Örgütü’nden Erika Guevara-Rosas, “Sınıfları
sivillerle dolu bir okula yapılan bu korkunç saldırı, sivillerin bu silahlı
çatışma sırasında yüzleştiği felâket ve tümüyle öngörülebilir bedelin mide
bulandırıcı bir örneğidir” dedi.
Saldırılar,
hastaneler ve enerji tesisleri gibi önemli sivil altyapıyı yok etti ve İran
genelinde günlük yaşamda ciddi sorunlara yol açtı. ABD ve İsrail, müzakerelerde
bir atılım sağlanmış gibi görünürken, bu bombardımana başladığından beri, dünya
genelindeki hükümetler ve halklar, ABD’nin diplomasi yerine ezici askeri güç
kullanmasının bir başka örneğini görüyor. Bu algı önemlidir, çünkü küresel
meşruiyet artık değişti. Çin ve Rusya gibi ülkeler İran’ı tecrit etme fikrine
karşı çıkıyor. Görünüşe göre Rusya, İran’ın yeni Yüksek Lideri Müçteba
Hameney’i bombardıman sırasında aldığı yaraların tedavisi için Moskova’ya hava
yoluyla götürdü. Bu da ülkeler arasındaki kalıcı ilişkilerin somut bir işareti.
4. Stratejik Coğrafya
İran’ın,
dünyanın petrol ve doğal gaz arzının büyük bir kısmının geçtiği Hürmüz Boğazı’nı
kapatabilme becerisi, küresel ekonominin tamamında aksamalara yol açtı. Petrol
fiyatlarının göstergesi olan Brent petrolün fiyatı 100 doların üzerine çıktı,
petrol tankerleri için navlun oranları ve savaş riski sigorta primleri hızla
arttı, boğazdan geçen gübreler mahsur kaldı. Bu da küresel tarımı büyük ölçüde
etkileyecek. İran’ın boğazı kapatabilme konusunda sergilediği jeopolitik beceri,
ona az sayıda devletin sahip olduğu bir avantaj sunuyor. ABD şimdi, boğazı
yeniden açması için İran’a askeri ve diplomatik baskı uygulayacak bir ülke bulamıyor,
bu işle çok az ülke ilgileniyor gibi görünüyor. Örneğin Çin, kendi gemilerinin
geçişine izin versin diye İran ile ikili görüşmelere başladı, ardından da
gerilimin azaltılması çağrısı yaptı. Japonya ve Güney Kore gibi ABD’nin Asyalı müttefikleri
ile Avrupa ülkeleri, askeri maceraya katılmayı reddettiler.
5. Askeri Gücün Sınırları
İsrail
ve ABD, İran tesislerine ve altyapısına saldırabilir, ancak yaklaşık 100
milyonluk bir nüfusa sahip, birçoğu işgale aktif olarak direnecek bir ülkeyi
işgal edemez. Böyle bir kara işgali, durumun büyük ölçüde sakin olduğu Irak ve
Yemen’i de içine çekecek bölgesel bir çatışmayı tetikleyecektir. Irak’taki
birkaç saldırı, ABD ve İsrail’in kara işgali durumunda İran’ın orada elde
edeceği desteğin çok küçük bir kısmı. Irak (2003) ve Libya (2011) deneyimleri,
cumhurbaşkanlığı makamını yıkmanın kolay olduğunu, ancak siyasi sistemi kaos
olmadan ortadan kaldırmanın daha zor olduğunu ortaya koyuyor. Askeri üstünlük,
siyasi gerçeklikle çatışıyor. Hava gücü, altyapıyı yok edebilir, ancak siyasi
bir ideolojiyi silemez veya iç bütünlüğünü koruyan bir devleti parçalayamaz.
6 Nükleer Silahların Geleceği
ABD
ve İsrail’in Temmuz 2025’teki saldırısı, İran’ın nükleer tesislerini tümüyle
yok etti. Trump o günlerde, “Yok etme doğru bir terim!” diyordu. Ancak 440 kg
zenginleştirilmiş uranyum stoğu ülkenin elinden alınamadı. Bu, İran’ın, nükleer
silahlarla caydırma seçeneğine başvurma zorunluluğu ile ilgili kanaatini
değiştirmesi halinde, yürürlüğe konulacak nükleer silah programının temelini
oluşturuyor.
Nükleer
silahların yayılmasının yakın tarihi öğretici: 1994’te Kuzey Kore, plütonyum
nükleer programını dondurmak için Mutabakat Çerçevesi’ni imzaladı. Daha sonra,
ABD Başkanı George W. Bush’un 2001 yılında rejim değişikliği söylemini (“şer
ekseni” ifadesi üzerinden) yoğunlaştırmasının ardından, Kuzey Kore, 2003
yılında Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’ndan çekildi. 2006’daki
Altı Taraflı Görüşmeler’de diplomatik bir atılım yaşandı, ardından ABD, Kuzey
Kore’nin 25 milyon dolarlık parasını dondurdu, bu da Ekim 2006’daki nükleer
silah denemesine yol açtı. İran’a dayatılan bu iki savaş (2025 ve 2026),
nükleer silah denememe sözünü çiğnemesine neden olabilir, neticede İran’ın
nükleer silah geliştirmesine yol açabilir.
İran,
bu savaştan altyapısı hasar görmüş, büyük ekonomik baskı altında ve can
kayıpları nedeniyle aileleri perişan olmuş bir şekilde çıkacak. Ancak savaşlar
yalnızca yıkımla değerlendirilmezler. Siyasi hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığına
göre değerlendirilirler. ABD ve İsrail, savaş konusunda belirledikleri hedeflerin
hiçbirine ulaşamayacak. Tarih, sık sık bu türden tuhaf durumlara sahne olur.
İmparatorluklar askeri üstünlüklerine güvenerek savaşlara girerler, ancak
siyasi meşruiyetin, ulusal direncin ve stratejik coğrafyanın bombaların kolayca
yenemeyeceği güçler olduğunu bir biçimde keşfederler.
Vicay Praşad
18 Mart 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder