Savaş,
ABD’nin İran’ın dini liderini öldürmesi ve 168 kız öğrenciyi katletmesiyle
başladı.
Suikastlar
ve okul çocuklarına yönelik saldırılar, artık ABD ve İsrail’in dünyadaki
davranış biçiminin olağan bir parçası haline geldi. Gene de Toronto ve Beverly
Hills gibi yerlerde insanların bu cinayetleri kutladığını görmek hepimizi şoke
etti. Geldikleri ülkelerdeki iktidarların yıkılmasını isteyen, kendi diasporasına
dâhil olmuş yığınla insana rastladığımız Kuzey Amerika’da bile, İsrailli
olmayanların soykırımcıların attıkları bombalara sevindiklerine nadiren şahit
oluruz. Bu tür kişileri görsek, kafamız allak bullak olur, şaşırırız. İsrailli
Yahudiler, ölümlere seviniyorlar ama ölenler, neticede Filistinli, Lübnanlı ve
İranlı. Hiçbir şekilde başka Yahudi halklarının ölümüne sevinmiyorlar.
Peki
o zaman bu dans eden şahçıları nasıl açıklayacağız? Memleketlerindeki insanlarla
neden dayanışma ilişkisi kurmuyorlar?
Bu
sorunun tek bir cevap var: Ölümler karşısında dans edenler, kendilerini
bombalanan insanlardan ırksal olarak farklı görüyorlar. İran’a atılan
bombaların kurbanlarıyla, İsrailli Yahudilerin Filistinlilerle olan bağından daha
fazla bir bağa sahip değiller. Peki nasıl bu hale geldiler? Siyonistler nasıl
imal edildilerse onlar da aynı şekilde imal edildiler: nesiller boyunca, ders
kitapları ve medya bombardımanı ile zihinleri şekillendirildi. Meğer bu dans
hareketlerinin kökeni beklenmedik bir yerdeymiş: bir buçuk asır öncesinden
kalma tozlu akademik metinlerde.
Öjeni
Derneği’nin ırkçı başkanı J. M. Keynes, bir asır önce şu önemli cümleyi sarf
etmiş: “Havada dolaşan sesleri işiten muktedir deliler, çılgınlıklarını birkaç
yıl öncesinin bir akademisyeninin yazılarından damıtıyorlar.” Bu şahçıların
danslarıyla eşlik ettikleri akademik ezgi, Aryan ırk teorisinin ezgisidir.
1784’te
Kalküta’da Asya Derneği’nin kurucusu olan Şarkiyatçı Sir William Jones, Aryan
terimini ilk kullanan kişidir. Jones, 1786 civarında bu Aryanlar hakkında kalem
oynatmış ilk isimlerdendir.[1]
“[...] Biz Avrupalılar,
Persler ve Hindularla birlikte, aramızdaki görünür ve yüzeysel farklılıklar ne
kadar büyük olursa olsun, gene de büyük uluslar ailesi içinde yakın ve ortak
bir kardeşliğin parçasıyız. Aryanlar, önce batıya ve kuzeye, sonra doğuya ve
güneye doğru Aryanlar yayıldılar.”
Jones’un
çağdaşı olan Friedrich von Schlegel, 1819’da Almanya'yı ve Hint-İranlıları
Aryan ırkı içinde bir araya getiren çalışmasında bu konuyu ele aldı: “Her şey, ama
her şey, Hindistan kökenlidir” dedi. Yunanca ve Sanskritçe kelimelerden “Aryan”
kelimesini türeten Schlegel’e göre, Hindistan’a, Mısır’a ve Avrupa’ya uygarlığı
getiren de Aryan ırkıydı.[2]
Baştan
beri bu Avrupalı ırk
antropologları, Aryan yanlısı oldukları kadar
Arap karşıtıydılar da. Fransız şarkiyatçı
Ernest Renan[3], 1852’de şunları söylüyordu:
“Tüm Semitik halklar gibi
liriklik ve peygamberlik denilen o dar çembere hapsolmuş olan Arap Yarımadası
sakinleri, bilim veya rasyonalizm diye adlandırılabilecek şeylerden hiç
nasiplenmemişlerdir. Yunan felsefesi, Abbasi hanedanının temsil ettiği Pers
ruhu, Arap ruhunu alt ettiğinde İslam'a nüfuz edebilmiştir. Semitik bir dinin
egemenliği altında olmasına rağmen, Pers, her zaman bir Hint-Avrupa ulusu
olarak haklarını korumuştur.”
Ernest
Renan, Arapların ve Aryanların “birbirinden tümüyle farklı, [...] düşünce ve
duygu biçimleri bakımından hiçbir ortak noktası bulunmayan iki farklı tür”
olduğuna inanıyordu.
Irkçılık,
birçok zehirli fikirle beslenmiş, akademi kökenli bir teoridir, başlıca kurucu
babalarından biri de Arthur de Gobineau’dur. 1855 tarihli İnsan Irklarının
Eşitsizliği Üzerine Deneme’nin yazarı, ırkın tarihin motoru olduğunu, tüm
iyi şeylerin saf beyaz ırktan geldiğini, ırk ve kandaki saflığın her şeyin
anahtarı olduğunu öğretmiştir. Gobineau, Aryanların saf ve bozulmamış olduğunu,
Yahudilerin seçilmiş ırk ve diğerlerinden üstün olduğunu, Arapların,
Afrikalıların ve Asyalıların yozlaşmış ırklar olduğunu söylemiştir.[4] aslen
İranlı olan, Kanada’da hocalık yapan Ali Rıza Asgarzade’nin Gobineau’yu tarifinde
dile getirdiği biçimiyle:
“Irklar arası melezleşmeyi
medeniyetlerin çöküşünün en önemli nedeni olarak gören Gobineau, medeniyet
kurma yeteneğinden yoksun halklarla karışan medeniyetlerin sonunda
mahvolacağını savunuyordu. Ona göre, insana ait tüm becerinin, gücün, zekânın,
yaratıcılığının, hayal gücünün ve becerikliliğinin kaynağı ‘kan’dı. Bu vasıflar,
bir bireyden diğerine, bir ırksal nesilden diğerine kan yoluyla aktarılıyordu.
Bir ırkın kanı kirlenirse, tüm ırk ve medeniyeti de kirlenirdi. Gobineau,
farklı ırkların yetenek, değer ve beceri bakımından doğuştan eşitsiz olduğunu,
yalnızca ‘beyaz Aryan ırkları’nın kültür ve medeniyet yaratabileceğini ısrarla dile
getirdi. Aryan olmayanlar ve ‘koyu tenli ırklar’, daha yüksek kültür ve
medeniyet biçimleri üretemezlerdi, bunları ancak beyaz ırklardan ödünç
alabilirlerdi.”[5]
Gobineau’nun
kanla ilgili değerlendirmesi şu şekildeydi:
“Beyaz ırk, başlangıçta
elinde güzellik, zekâ ve güçle ilgili tekeli bulunduruyordu. Diğer çeşitlerle
birleşmesiyle, güçsüz güzel, zekâsız güçlü veya zeki olsalar bile hem zayıf hem
de çirkin melezler ortaya çıktı. Dahası, beyaz kanın kalitesi, tek bir
karışımla değil, ardışık aşılamalarla belirsiz bir miktara çıkartıldığında,
artık doğal avantajlarını taşımıyordu, çoğu zaman zaten var olan ırksal
unsurlardaki karışıklığı daha da artırıyordu.”[6]
Azerbaycanlı
oyun yazarı Feth Ali Ahundzade’nin[7] geliştirdiği, Fars’a has Aryan ırk
teorisi anlayışının ilham kaynağı, Gobineau’nun 1855 tarihli kitabıydı. Ahundzade,
1860 tarihli Mektûbat adlı kitabında, Arapların her şeyden sorumlu
olduğunu savunuyordu. Fikrini desteklemek için yazar, Ortaçağ’dan kalma bir
oyun olan Firdevsi’nin Şehnâme’sinden şu alıntıyı yapıyordu yapıyordu:
“Deve sütü içip kertenkele yemekten / Arapların kaderi öyle bir noktaya geldi
ki / Artık tek arzusu Fars tacıdır.”
Ahundzade,
İslam’ın sadaka geleneğiyle alay ederek, İranlıların "hacca gitmek ve aç
Arapları doyurmak için 100 veya 200 toman masraf yapmamaları” gerektiğini söylüyordu.
Ahundzade,
Şiiliğin temel şehitlik hikâyesiyle alay ederek, onu şu şekilde özetliyordu: “Bin
iki yüz küsur yıl önce, on ya da on beş Arap, Kûfe çölünde on ya da on beş
başka Arap’ı öldürdü [burada, her yıl Şiilerin İmam Hüseyin ibn Ali’nin şehit
edilişini anma törenine atıfta bulunuluyor. Aslında İmam Hüseyin ibn Ali, Kûfe’de
değil, Kerbela’da katledildi].”
Ahundzade
en çok da Araplardan nefret ediyordu: “Arap kabilesi, yalan uydurma ve masal
yaratma kapasitesi bakımından dünyanın kabileleri arasında eşsizdir. İran halkı
ise yalanlara ve masallara inanma temayülü açısından emsalsizdir.”
Ahundzade’nin
gölgesinde gelişip serpilen Mirza Ağa Han Kirmani (ö. 1896), 1890’larda yazdığı
iki kitapla bu çürük temeli besledi. İlk kitabın adı Se mahtub, ikincisinin
adı Sad hatabe idi. Arapları “kıçı başı açık, yabani, aç, serseri”
olarak nitelendiren Kirmani, devamında şunları söylüyordu:
“Bu anadan üryan haydutların,
evsiz barksız fare yiyicilerinin, [...] en aşağılık insanların, en vahşi hayvanların,
deveye binen hırsızların, siyah ve sarı cılız bir sürü hayvan gibi, hatta
hayvanlardan bile beter olanların yüzlerine tükürüyorum.”
Kirmani,
ayrıca “Avrupalı felsefecilerin Aryan ırkına mensup İranlılar ve Semitik
Araplar kadar birbirine düşman ve zıt karakterde iki millet daha önce hiç
görmediğimizi yazdıklarını” da söylüyor.
Araplara
yönelik insanlık dışı yaklaşımı o kadar aşırı ki, onların yok edilmeyi bile hak
ettikleri imasında bulunuyor.
“Eğer İran’ın acımasız
uleması ve Araplara yönelik o bitmek bilmeyen methiyeleri olmasaydı, İranlılar,
ecdadının kanının intikamını alır, yeryüzünde tek bir barbar Arap kabilesini
bile bırakmazlardı.”
Yirminci
yüzyıla kadar Aryan ırk teorisi için her şey yolundaydı, ta ki İngiliz ve Alman
ırkçıları aslında Hintliler ve Perslerle aynı ırktan olmak istemediklerini fark
edene kadar. Bu sebeple, İngilizler teorilerini değiştirdiler, zavallı
Hint-İranlı ırkçılar geç kaldı. Asgarzade’nin de dile getirdiği biçimiyle (s.
92):
“Bu, özellikle İran ve
Hindistan gibi yerlerde kendi Nazizm versiyonlarını hazırlayan, Hitler’in Aryan
ırkıyla aynı ‘üstün ırk’a biyolojik olarak bağlı oldukları varsayımına dayanan
aşırı heyecanlı Aryancı unsurlara büyük bir darbe indirdi.”
Asgarzade
süreci şu şekilde özetliyor (sayfa 102):
“Tüm bu
söylemsel/ideolojik karmaşa, uyumsuzluk ve Aryancı saçmalıklar bize, Aryan
miti, üstün Aryan ırkı, saf kan ve üstün medeniyet gibi anlayışların, belirli
grupların iktidar ve egemenlik arzularına, özlemlerine zemin hazırlamak için
kullanılan güçlü ideolojik/söylemsel araçlardan başka bir şey olmadıklarını
gösteriyor.”
Akademisyenlerin
fikirlerini yaymak için altyapıya, ideal olarak devlet iktidarına ihtiyaç
duydukları açık. Bunun dışında, dergilerden üniversite öğrencilerine ve
öğretmenlerine, ders kitaplarından çocuk eğitimine (şimdilerde Batı destekli
Farsça uydu televizyonuna, Batı tarafından işletilen Farsça sosyal medyaya) varana
kadar birçok araca sahipler. Bu fikirler, 1921’de bir darbeyle iktidara gelen
Kazak subayı Rıza Şah Pehlevi’de onlara ilgili bir hami buldu. Alman Naziler[8],
otuzlarda Aryan ırk teorisini yaymak için bir dizi derginin çıkartılmasına
destek oldular. İran-e Bestan, İranşehr, Mehr-e İran, Pertev-e
İran, Anahita, Taht-e Cemşid, İran edebiyat sahnesinin en
önemli dergileriydi. Asgarzade, konuyla ilgili şunları söylüyor (s. 111):
“Nazilerin elindeki
propaganda mekanizması, ‘iki ulusun’ da Aryan ırkına mensubiyet açısından
ortaklaştığını söylüyordu. Irkçı eğilimleri daha da körüklemek amacıyla, 1936’da
Hitler Kabinesi, İranlıları ‘safkan Aryanlar’ oldukları gerekçesiyle Nürnberg
Irk Yasaları’nın kısıtlamalarından muaf tutan özel bir kararname yayınladı
(Lenczowski, 1944, s. 160). 1939’da Naziler, İranlılara Alman Bilim Kütüphanesi
adını verdikleri bir kütüphane tahsis ettiler. Kütüphane, ‘İranlı okurları ‘Nasyonal
Sosyalist rejimle İran’daki ‘Aryan kültürünün akraba olduğuna ikna etmek için’
özenle seçilmiş 7.500’den fazla kitap içeriyordu (Lenczowski, 1944, s. 161). Muhtelif
Nazi yanlısı yayınlarda, konferanslarda, konuşmalarda ve törenlerde, bu
liderler arasındaki benzerliklere vurgu yapmak amacıyla Rıza Şah, Hitler ve
Mussolini arasında paralellikler kurulmuştur (Rezun, 1982, s. 29).”
1950’lerden
1979 yılına dek uzanan dönemde kaleme alınan çalışmaları incelemeden de ortadaki
fikri anlayabilirsiniz (bu tarih için Asgarzade ve İbrahimi’ye bakılmalı). Şunu
söylemek yeterli: Şahçılar, bu ırkçı külliyatın düşünsel varisleridir. Siyonizm,
Herzl ve Jabotinski’nin kalemlerinden dökülmüşse, İranlı şahçıların Aryanizm
anlayışı da Gobineau, Ahundzade ve Kirmani’nin kalemlerinden dökülmüştür. Şu
anda dünya düzenini alt üst eden ABD/İsrail macerasının muhatapları,
açıklayıcıları, bilgi kaynakları, bu eserlerin ve türevlerinin okurlarıdır.
Dünyayı ırklara bölünmüş olarak görüyorlar, kendilerini Aryan kabul ediyorlar.
İran’daki İranlıları Araplar tarafından kirletilmiş, saf olmayan varlık olarak değerlendiriyorlar.
Bu
arada İran, 1979’da gerçekleşen bir devrimin ürünü olan bir devlet ve toplumla
yoluna devam etti. Evlatlarını matematik olimpiyatları ve güreş gibi alanlarda
kazansınlar diye müsabakalara gönderdi.
1979
devrimi, Aryancı aydınların hor gördükleri her şeye onay ve destek verdi. Şii
İslam’ı öne çıkarttı, Filistin’deki ezilen Araplar adalete kavuşsun diye mücadele
etti, Avrupalı efendilerle karşı karşıya geldi.
Bu
okumalardan ve fikirlerden derinden etkilenen şahçılar, 168 kız öğrencinin ve
86 yaşındaki bir din adamının ölümünü kutlamak için dans ederken, kendilerini
öldürülenlerden daha saf ve üstün varlıklar olarak görüyorlar.
Oysa
seçilmiş halklar veya üstün ırk diye bir şey yok. Tıpkı Siyonist efendileri
gibi, kendilerini Aryan sananlar da tıpkı bizim gibi sıradan fani.
Justin Podur
7 Mart 2026
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Alireza Ashgharzadeh, Iran and the Challenge of Diversity: Islamic
Fundamentalism, Aryanist Racism, and Democratic Struggles, s. 85. Farrar’ın
1878 (Farrar, 1878, s. 306–307) tarihli çalışmasına William Jones atıfta
bulunuyor.
[2]
Asgharzadeh: “Schlegel, Essay on the Language and Wisdom of the Indians [‘Hintlilerin
Dili ve Bilgeliği Üzerine Deneme’ -1808/1849] adlı kitabında, Sanskritçe
konuşan Aryan ırkının Himalayalar’daki anavatanlarından Hindistan, Mısır ve
Avrupa’ya medeniyet taşıdığını iddia ediyordu. 1819’da Schlegel, dünyaya kültür
ve medeniyet getirdiği varsayılan bu söylem düzeyinde ortaya çıkmış olan
Hint-Avrupa ırkını tanımlamak için ‘Aryan’ terimini kullandı. ‘Aryan’ terimi,
Herodot’un Arioi’sinden (Arya) ve Sanskritçe’nin Ariya’sından
türetilmişti. Ari kökünü, Almancada ‘onur’ anlamına gelen ‘Ehre’ kelimesiyle
ilişkilendiren Schlegel, dili ırksal ve ulusal meselelerle ilişkilendirerek,
dilin artan önemine yeni bir boyut kazandırdı.”
[3]
Renan’ın sözleri, Rıza Ziya İbrahimi’nin 2016 yılında yayımlanan The
Emergence of Iranian Nationalism: Race and the Politics of Dislocation [“İran
Milliyetçiliğinin Ortaya Çıkışı: Irk ve Yer Değiştirme Politikası”] adlı
kitabından alınmıştır.
[4]
İbrahimi’nin 114. sayfasında alıntılanmıştır.
[5]
Asgharzadeh, s. 69.
[6]
Gobineau, 1915/1967, s. 209–210, aktaran: Asgarzade.
[7]
İbrahimi’nin kitabının ana konuları Ahundzade ve Kirmani’dir. Sonraki
paragraflarda bu ikisinden yapılan alıntıların tamamı İbrahimi’ye aittir.
[8] Asgharzadeh: “Naziler, 1933 gibi erken bir tarihte, İran-e Bestan [‘Eski İran’] adlı ırkçı bir dergi yayınlamaya başladılar. Dergi, Siemens-Schukkert tarafından finanse ediliyordu. Yayın yönetmenliğini, Berlin’deki NADFA Siyasi Dairesi'nden Binbaşı von Viban yürütmekteydi. Şeyh Abdurrahman Seyf adlı Nazi yanlısı bir İranlı aydın da derginin yayın yönetmeni yardımcılığı görevini üstlenmişti (Blucher, 1949, s. 137). [...] ‘İran-e Bestan, İranlı elitler ve aydınlar arasında Fars ırkçılığını savunmada çok önemli bir rol oynadı. Fars milliyetçilerinin, Aryan olarak görmedikleri herkese karşı şovenist saldırılar başlatmaları için gerekli fitili ateşledi.” Nazi dergisinin ardından, İranşehr, Mehr-e İran [“İran Sevdası”], Pertev-e İran [“İran’ın Işığı”], Anahita, Taht-e Cemşid [Hayali Antik Pers Kralı Cemşid’in Tahtı] gibi her türlü şovenist dergi, gazete ve yayın Fars edebiyat sahnesine hâkim oldu. Bu yayınların tamamı, Fars ulusunun geçmişini ve İslam öncesi ihtişamını öne çıkarırken, İran’ın geri kalmışlığından “vahşi Arapları ve Türkleri” sorumlu tutuyordu. (s. 11)



0 Yorum:
Yorum Gönder