Bu
makale, ırk ayrımcısı rejimin desteklenmesinde oynadığı rolü inceliyor,
bilhassa petrol ticareti olmak üzere, ekonomik çıkarların bu bağları nasıl
güçlendirdiğine, ırk ayrımcısı rejimin uluslararası tecrit ve yaptırımların
üstesinden gelmesini nasıl sağladığına vurgu yapıyor.
Makale,
ilk olarak, altmışların sonlarında iki taraf arasındaki işbirliğinin
kökenlerini analiz ederek, diplomatik, ticari ve askeri boyutlarının izini
sürüyor, petrolün iki rejim arasındaki stratejik ittifakın temel direğini nasıl
teşkil ettiğini ortaya koyuyor. Ardından, Şah’ın ırk ayrımcısı rejime karşı
tutumunu, petrol ve ticari çıkarlarını koruma çabalarını, bölgesel ve
uluslararası jeopolitik hesaplamalarla dengeleme yönünde ortaya koyduğu gayretleri
inceliyor.
Makale,
1979 İran Devrimi’nin ve İslamcı siyasi güçlerin iktidara yükselişinin Güney
Afrika mücadelesi üzerindeki etkisine ışık tutarak, Güney Afrika’da ırk
ayrımcısı rejimin resmi siyasi egemenliğinin sona erdiği yıl olan 1994'e kadar
iki ülke arasındaki ikili ilişkilerin gelişimini izleyerek sona eriyor.
Yakınlaşmanın
ve Diplomatik Alışverişin Başlangıcı
Altmışlı
yılların sonlarında Şah rejimi, dikkatini Batı ve Güney Afrika’ya çevirdi;
burada ırk ayrımcısı rejim, İsrail ve Avustralya ile yakın bağları ve gelişmiş
sanayi altyapısı nedeniyle İran için özellikle ilgi çekiciydi. Ancak o
dönemdeki İran hükümeti, uluslararası kamuoyunu göz önünde bulundurarak, İsrail
ile kurduğu dostane ilişkilerde olduğu gibi, bu ilişkileri de gizli tutmayı
tercih etti. Bu ilişkiler, güvenlik, askeri ve tarım alanlarında işbirliğiyle
sonuçlanmıştı.
Öte
yandan, Güney Afrika’daki ırk ayrımcısı hükümet, bu işbirliğini büyük bir
memnuniyetle karşıladı. Kurulan bağı, uluslararası planda ırk ayrımcısı politikalara
karşı düşmanlığın arttığı, İran gibi büyük bir petrol üreticisiyle dostane
ilişkiler kurmanın arzu edilir olduğu bir dönemde, faşist sömürgeci rejimin
çıkarlarına hizmet eden bir durum olarak gördü. Bu arada, bağımsız Afrika
devletlerinin çoğu, ırk ayrımcısı rejimi tecrit etmeye çalışıyordu.
Bu
ülkelerin baskısı ve birkaç Asya ülkesinin desteğiyle Güney Afrika, Cemal Abdünnasır
yönetimindeki Mısır’ın diplomatik ilişkileri kestiği yıl olan 1961’de İngiliz
Milletler Topluluğu’ndan ihraç edildi. 1963’te kurulan Afrika Birliği Örgütü de
kapsamlı bir boykot çağrısında bulundu.[1] Ayrıca, Birleşmiş Milletler’deki
Afrika devletleri, petrol ambargosu ve silah ambargoları da dâhil olmak üzere,
yaptırımlar uygulanması çağrılarına öncülük ettiler.
Hem
ırk ayrımcısı rejimin hem de Şah İran’ının dış politikaları bir dizi ortak
noktayı paylaşıyordu. Her iki hükümet de anti-komünistti, Sovyet
yayılmacılığından endişe duyuyordu ve komşu ülkelerdeki Sovyet destekli isyanlarla çatışma halindeydi. Faşist ırk ayrımcısı rejim Angola’da savaşırken, Şah’ın
İran’ı, Umman’da savaş yürütüyordu. Her iki rejim de İsrail ile dostane
ilişkiler sürdürüyor, Bağlantısızlar Hareketi ile çelişiyor, harekete mensup
olan komşularıyla gergin ilişkiler yaşıyordu: Güney Afrika, Sahra Altı Afrika;
İran ise başlıca Arap komşularıyla, özellikle Irak ve Mısır ile.
Aynı
zamanda, iki rejim birbirlerinden de istifade ediyordu: İran, imalat ürünlerine
ihtiyaç duyarken, ırk ayrımcısı rejim, bilhassa güvenilir bir petrol kaynağına
ihtiyaç duyuyordu. 1969 yılının sonlarında, Güney Afrika Ulusal Partisi’nden
bir politikacı ve ırk ayrımcısı dönemde çeşitli bakanlık görevlerinde bulunmuş
bir diplomat olan Freke Botha, Güney Afrika’nın silah üreticisi şirketi Armacor’un
başkanı Hendrik Samuels’e birlikte, General Moşe Dayan ile görüşmek üzere,
İsrail’e gitti. Botha, bu geziyi Şah’ın isteği üzerine Tahran’ı ziyaret etmek
için kullandı. Botha hükümetin resmi konuğu olarak İran’a gitti.
Bu
görüşmenin ardından, Ulusal İran Petrol Şirketi’nden bir heyet, Güney Afrika’yı
ziyaret etti. İki ay sonra, General Charles Allen Fraser, deve safarisi için
Tahran’a gitti ve Şah, kendisinin tam devlet onuruyla karşılanmasını ve
hükümetin resmi konuğu olarak Şiraz ve İsfahan’a götürülmesini emretti. Ziyaret
sırasında Şah, Güney Afrika ve İran’ın ticari ilişkiler kurmuş olması ve
İran'ın Johannesburg’da bir varlığı bulunması nedeniyle, iki ülkenin diplomatik
ilişkiler de kurması gerektiğini söyledi. Irk ayrımcısı rejimle ilgili
hassasiyeti üzerinden Şah, Güney Afrika’ya akredite edilmiş Amerikalı, İngiliz,
Japon ve Lübnanlı diplomatların tavsiyelerini istedi.[2]
Japonya’nın
Johannesburg'da sadece bir başkonsolosluğu bulunduğu için, Japonya’nın
benimsediği formatı Japonya’ya başkonsolos bildirdi. Başkonsolos büyükelçi
rütbesine sahipti ve Botsvana, Lesotho ve Svaziland’a (ekonomik olarak Güney
Afrika’yı işgal eden ırk ayrımcısı rejime bağımlı eski İngiliz himaye bölgelerine)
büyükelçi olarak akredite edilmişti. İranlılar, daha sonra Japon modelini
izlemeyi seçtiler[3], çünkü bu onlara ırk ayrımcılığı meselesi konusunda
uluslararası kamuoyunun hassasiyetlerini dikkate alırken aynı zamanda Güney
Afrika ile üst düzey temaslarını sürdürme konusunda bir miktar esneklik
sağlıyordu.
John
Oxley, İran’da ırk ayrımcısı rejimi temsil eden ilk başkonsolos olup büyükelçi
rütbesine sahipti. Daha önce Mısır’da görev yapmış, Cemal Abdünnasır’ın 1961’de
ırk ayrımcısı rejimle ilişkilerini kesmesine kadar bu görevde bulunmuş olan
Oxley, ırk ayrımcısı hükümet içinde bölgede siyasi deneyime sahip tek diplomat
olarak kabul ediliyordu. İran’a vardığında başlangıçta dokuz ay boyunca bir
otelde kalan Oxley, uygun bir konaklama yeri ve büro bulmak için epey zaman
harcadı. İranlılar tarafından son derece nazik bir şekilde karşılandığı, Şah ve
kraliyet ailesinin diğer üyeleriyle doğrudan temas kurduğu bildiriliyor. Bu
görevde 1971’den 1973’e kadar hizmet verdi. Yerine General Charles Alan Fraser
geçti.
İran
tarafında, Ahmed Tahrani konsolos olarak görev yaptı, ardından Sotude, daha
sonra İran Devrimi ile ilişkiler sona ermeden önce sadece birkaç ay bu görevi
yürüten Muhammed Raşit geldi. Güney Afrika toplumunun çok yönlü yapısı göz
önüne alındığında, İran misyonu, hükümet dışındaki çeşitli kuruluşlarla temas
halindeydi. Bunlar arasında Durban ve Johannesburg’daki daha geniş Hint
topluluğu, özellikle İsrail konsolosu olmak üzere, Yahudi topluluğu da vardı.
Şah’ın İran’ı, bu ilişkiyi ticaret, bankacılık ve iş çevrelerinde etkili bir
unsur olarak görüyordu. Güney Afrika’daki Yahudi topluluğu, İran’dan göç etmiş,
bazılarının başkonsoloslukla yakın bağları olan birkaç kişiyi içeriyordu.
Bunlar arasında, İran’a taşınan, İran vatandaşlığı alan, daha sonra Güney
Afrika’ya yerleşen Bağdatlı bir Yahudi ailesinden kardeşler Jacques, Fred ve
Joseph Şimon vardı. Biri Güney Afrika’da İran Ulusal Halı Şirketi’nin
temsilcisi olurken, diğeri, Güney Afrika çeliğini İran’a ihraç etme işini
üstlendi.[4]
Yetmişlerde
İran ve Güney Afrika arasında üst düzey ziyaretler gerçekleşti. 1971’de, ırk
ayrımcısı rejimin başı Yakup Fouché, Pers İmparatorluğu’nun kuruluşunun 2500.
yıldönümünü anmak için Şah Muhammed Rıza Pehlevi tarafından antik kentte
düzenlenen büyük şenliklere, geleneksel Afrikan başlığını takarak, katıldı. Bu
davet, Güney Afrika’da rejimin artan uluslararası tecritinin bir işareti olarak
yorumlandı.[5] Bu ziyaretler, İran içinde tartışıldı. 26 Kasım 1973’te, Saray
Bakanı Emir Esadullah Alem, Şah ile Johannesburg belediye başkanının planlanan
ziyaretini görüştü. Başbakan Emir Abbas Huveyda, Afrika’ya dair
hassasiyetlerine saygı göstererek, ziyaretin radyoda dile getirilmemesini
emretmişti, ancak Şah, başbakana bunun kendi yetki alanı dışında olduğunu
bildirmesini emretti.
Bunu,
Haziran 1974’te ırk ayrımcısı rejimin Ekonomi Bakanı Owen Horwood’un İran’ı
ziyaret etmesi, İran Sanayi ve Maden Bakanı Faruk Necmabadi ile gizli bir
işbirliği protokolü imzalandığı, daha da fazla önem arz eden, başka bir ziyaret
izledi. Karşı yönde de ziyaretler gerçekleşti. Mayıs 1974’te İran Meclisi
Başkanı Cafer Şerif İmami Güney Afrika’yı ziyaret etti. 24 Eylül 1976’da
Prenses Şems Pehlevi, Pehlevi hanedanlığının 50. yıldönümü kutlamalarının bir
parçası olarak Güney Afrika’nın Mountain View kentinde babasının heykelinin
açılışını yaptı.[6] O zamanlar, İran’da devrimci coşku doruk noktasındayken,
Güney Afrika Dışişleri Bakanı Pik Botha, İran’da o dönemde aktif olan komünist
hareketler ve hücrelerle mücadelede yardım teklifinde bulundu.
Ekonomik
İlişkiler
Altmışlarda
Şah’ın Ulusal İran Petrol Şirketi’ni (NIOC) küresel bir şirkete dönüştürme
kararıyla birlikte, Güney Afrika’yı işgal eden ırk ayrımcısı rejimle ilk
işbirliği, bu yönde atılan önemli bir adım olarak kuruldu. 1969’da NIOC, Güney
Afrika petrol ve doğalgaz şirketi Sasol ve Fransız şirketi Elf Aquitaine (daha
sonra Total ismini aldı) ile Güney Afrika’nın Sacolsburg kentinde Güney Afrika
Ulusal Petrol Rafinerileri (Natref) adında bir rafineri inşa etmek ve faaliyete
geçtikten sonra 20 yıl boyunca ham petrol tedarik etmek üzere bir anlaşma imzaladı.
Natref’in
hisselerinin yüzde 17,5’i İran Ulusal Petrol Şirketi’ne (NIOC), yüzde 52,5’i
Güney Afrika petrol ve doğalgaz şirketi Sasol’a, yüzde 30’u Fransız şirketi
Total’e ait olacaktı. İran, hafif ham petrolü işlemek üzere tasarlanan
rafineriyi inşa etmek için 400 vasıflı işçi getirdi. 1971’deki açılışına NIOC
başkanı Menuşehr İkbal katıldı.
Bu
girişimin önemi, Kasım 1973’te Arap devletlerinin Sahra altı Afrika ülkelerinin
dördü hariç hepsini İsrail ile diplomatik ilişkilerini kesmeye ikna etmesiyle
ortaya çıktı. Bu, Batı’ya karşı Arap petrol ambargosunun Güney Afrika, Rodezya
ve Portekiz’deki faşist işgal rejimlerini de kapsayacak şekilde genişletilmesi
karşılığında gerçekleşti. Şah, bu ambargoların hiçbirine katılmadı. Bunun
yerine, ortaya çıkan kıtlıkları küresel piyasada petrol fiyatlarını yükseltmek
için kullandı.[7] Arap petrol üreticileri, Batı’ya karşı petrol ambargosunu
sona erdirdi, ancak Güney Afrika’daki ırk ayrımcısı rejime karşı ambargoyu
sürdürdü. 1977’de, İran hariç, Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nün (OPEC) tüm
üyeleri, aynı yolu takip ettiler. Böylece, 1974 ile 1978 yılları arasında İran,
Güney Afrika’nın ham petrol ithalatının yaklaşık yüzde 90’ını karşıladı; bu
rakam, 1978’in sonunda yüzde 96’ya yükseldi.
İran,
kendisine yönelik uluslararası yaptırımların arttığı bir dönemde Güney Afrika
ile işbirliği nedeniyle gayet doğal olarak eleştirildi. Şah, İran’ın uzun
vadeli ulusal çıkarlarının diğer tüm insani kaygılardan daha öncelikli olduğunu
sürekli olarak savundu. Nisan 1974’te Fransız Deane Afrique dergisine
şunları söyledi: “Duygusal hisler uğruna ülkemizin uzun vadeli çıkarlarını feda
edemeyiz.”
O
dönemde İran Devrimi doruk noktasına yaklaşıyordu. İranlı petrol işçileri,
Güney Afrika’ya petrol tedarikini resmi ambargolardan daha fazla aksatan yaygın
grevler düzenliyorlardı. Bu arada, 1973 Arap ambargosunun ardından petrol
fiyatlarındaki artış, İran, Güney Afrika ve Fransa arasında enerji bağlarının
genişlemesine ve 1974’ten itibaren nükleer işbirliğine yol açtı. O yıl, uranyum
zenginleştirmenin neredeyse tamamen nükleer silah sahibi devletlerle sınırlı
olduğu bir dönemde, İran Atom Enerjisi Kurumu kuruldu. Bu durum, bu devletlere
İran gibi sivil nükleer programlar yürüten ülkelere nükleer yakıt tedarikinde
önemli bir kontrol imkânı sağladı. Şah’ın ana müttefiki olan ABD, İran’a
zenginleştirilmiş uranyum sağlamaya yanaşmadığı için Şah, 1973 petrol fiyat
şokundan sonra nükleer programını genişletmeye başlayan Fransa’ya yöneldi.
Haziran
1974’te Şah’ın İran’ı ve Fransa, İran’ın uranyum zenginleştirme ve nükleer
yakıt üretiminden sorumlu Fransız-Avrupa şirketi Eurodif’te yaklaşık yüzde 10
hisse edinmesini öngören bir nükleer işbirliği anlaşması imzaladı. Eş zamanlı
olarak Fransa, nükleer reaktörleri ve gizli nükleer silah programı için uranyum
kaynakları sağlamaya çalışan Güney Afrika’daki ırk ayrımcısı rejimle de nükleer
konusunda işbirliği kurmaya başlamıştı. Böylece İran, Fransa ve Güney Afrika’daki
ırk ayrımcısı rejim arasında bir tür stratejik ittifak ortaya çıktı ve bu
ittifak, o dönemdeki nükleer enerji politikalarının geliştirilmesi için hayati
bir çerçeve teşkil etti.
Şunu
belirtmek gerekir: Fransa, elliler ve altmışlarda Siyonistlerin elindeki askeri
nükleer gücünün inşasında çok önemli ve tarihi bir rol oynamış, Siyonistlerin
nükleer konusundaki imkân ve becerilerinin geliştirilmesi için gerekli
uzmanlığı ve teknolojiyi temin etmiş, Dimona reaktörünün inşasına katkıda
bulunmuş, böylece ülkenin nükleer konusunda gerekli eşiği aşmasını sağlamıştır.
Haziran
1974’te Şah rejimi ve Güney Afrika hükümeti nükleer alanda işbirliği konusunda
anlaşmaya vardılar ve iki taraf arasındaki ekonomik temaslar, petrol ve uranyum
sektörlerinde devam etti. Ekim 1975’te Güney Afrika Madencilik ve Enerji Bakanı
İran’ı ziyaret etti ve görüşmeler, İran’ın uzun vadeli ham petrol tedariki
karşılığında endüstriyel bir uranyum zenginleştirme projesine katkıda
bulunacağı büyük bir mali anlaşmayla sonuçlandı. Bu tür bir ekonomik düzenleme,
bazı Batı çevrelerinde endişe kaynağı olarak görüldü, çünkü İran’ın büyük
nükleer güçlerin doğrudan kontrolü dışında bağımsız uranyum kaynakları elde
etmesinin önünü açıyordu.
1976'da İran, Anglo-Avustralya
şirketi Rio Tinto tarafından işletilen Güney Batı Afrika'daki (günümüz
Namibya'sı) Russing uranyum madeninde yaklaşık %15 hisse satın aldı. O zamanlar
bölge, apartheid rejimi sırasında Güney Afrika yönetimi altındaydı. Maden aynı
yıl üretime başladı ve küresel pazar için önemli bir uranyum kaynağı haline
geldi. [8] Ancak Şah, İran'ın çıkarlarıyla doğrudan bağlantılı olmadıkça
Afrika'daki diğer madencilik projelerine dahil olmaya pek ilgi göstermedi.
Örneğin, Şubat 1976'da, apartheid rejimiyle bağlantılı beyaz bir iş adamı olan
Harry Oppenheimer, Zaire'deki (şimdiki Demokratik Kongo Cumhuriyeti) bir
madencilik projesine İran'ın katılımı olasılığını görüşmek üzere Tahran'ı
ziyaret etti, ancak İran liderliği bu öneriye pek sıcak bakmadı.
Genel
olarak İran, Fransa ve Güney Afrika arasında kurulan ilişki, enerji
sektöründeki çıkarların karşılıklı paylaşımını temel alıyordu. İran, Güney
Afrika’ya petrol ihraç ederken, karşılığında uranyum alıyordu. Bu uranyumun bir
kısmı, İran’daki nükleer reaktörlerde kullanılmak üzere Fransa’da
zenginleştiriliyordu.[9] Bu düzenlemeleri güçlendirmek için İran, nükleer yakıt
üretim zinciriyle ilgili bazı kurumlara yatırım yapmayı da hedefliyordu. Bu
durum, o dönemde İran’ın nükleer programının giderek kontrolden çıktığını
düşünen ABD’de endişelere yol açtı.
Petrol
ve uranyum alanındaki ortak girişimler, ırk ayrımcısı hükümeti İran’da bir
madencilik eğitim merkezi kurulmasını önermeye yöneltti. Şah, bu öneriyi
memnuniyetle karşıladı ve eğitim için Güney Afrika’ya üç mühendis gönderdi.
1973 yılında İran’ın Şahrud kasabasında bir madencilik koleji kuruldu.[10] Irk
ayrımcısı rejim bu kolej için gerekli teçhizatı sağladı masraflarının bir
kısmını karşıladı. Zamanla, iki rejim arasındaki dostane ilişkiler, ırk
ayrımcısı hükümetin İran ile ticaretine öncelik vermesine kadar gelişti. 1976
yılında ırk ayrımcısı rejimin İran’a 1,5 milyon tonluk çimento sevkiyatına
öncelik vermesi sonucu, Port Elizabeth’deki inşaat sektörü neredeyse tamamen
durdu. Birçok küçük inşaat şirketi iflas etti, işçiler işten çıkarıldı. Bu
dönemde, dört İranlı ekonomik heyet Güney Afrika’yı ziyaret etti. Turizm
sektörü, hem Güney Afrika Havayolları hem de İsrail Havayolları’nın Tahran'ı
aktarma noktası olarak kullanmasıyla desteklenen aktif hava yolları sayesinde
büyüme yaşadı.[11]
Askeri
İşbirliği
1968’de
Irak’ta Baas Partisi’nin iktidara gelmesi sonucu Irak ile Şah rejimi arasındaki
ilişkiler gerginleşti. İranlılar, Sovyetlerin Irak’a hangi tür silahları
tedarik ettiğini öğrenmek istiyordu. Ayrıca, Süveyş Kanalı, Haziran 1967
savaşından beri kapalı olduğu için Rus gemileri Ümit Burnu’nu dolaşmak zorunda
kalıyorlardı. O sırada, bir Amerikan yetkilisi, Tahran’daki başkonsolosa, ırk
ayrımcısı rejime bağlı ajanların Ümit Burnu’nu dolaşan tüm Sovyet gemilerinin
ayrıntılı hava fotoğraflarını çekip bunları Washington’a teslim ettiğini
bildirdi. Başkonsolostan bu yetkililerden fotoğrafları kendileriyle
paylaşmalarını istemesini önerdi ve yetkililer de bunu kabul etti.[12]
Altmışların
sonlarına doğru Şah’ın ilgisi, Hint Okyanusu’na yöneldi. İngiltere, 1968’de
Süveyş Kanalı’nın doğusundan çekilmiş, 1971’de Körfez’den ayrılmış, 1977’ye dek
Hint Okyanusu’ndaki diğer üslerini kapatmıştı. Buna karşılık, Sovyetler, Hint
Okyanusu’nda (Irak, Somali ve Aden’de) artan bir deniz gücü geliştirmişti. Bu
durum Şah’ı endişelendiriyordu, çünkü İran’ın tüm petrol ihracatı Hint Okyanusu’nun
kuzeybatısından geçiyordu.
İran’ın
petrol gelirleri de 1971’de arttı, bu da Şah’a Sovyetler’in genişleme
politikasına karşı koymak için İran donanmasının Hint Okyanusu’ndaki erişimini
genişletme imkânı sundu. Bu nedenle, 1972’nin ortalarında, Güney Afrika’da İran
donanma komutanı Amiral Feracullah Rızai ile Güney Afrika donanma komutanı
Koramiral James Johnson arasında yapılan görüşmelerin ardından iki rejim, bir
işbirliği anlaşması imzaladı, bu anlaşma ardından Güney Afrika’ya bir İran
donanma temsilcisi atandı.[13]
28
Kasım 1972’de Şah, İran, Avustralya ve Güney Afrika arasında üçlü bir ittifak
önerdi, ancak Avustralyalıları işbirliğine ikna etmenin kolay olmayacağı
sonucuna vardı. İran ile Güney Afrika’yı işgal eden ırk ayrımcısı rejim
arasında askeri ve enerji konularında gelişen yakın ilişki göz önüne
alındığında, iki rejim de Amerika ve Avrupa’yı Güney Yarımküre’de sağcı gerici
gücü silahlandırarak, anti-komünist bir ittifak kurmaya ikna etmeye çalıştı.[14]
Şah
Rejiminin Faşist Irk Ayrımcısı Politikalara Yönelik Tutumu
Şah
rejimi, 1970’te Güney Afrika’da bir İran konsolosluğu açmadan önce, ırk ayrımcılığı
sorununu doğrudan ırk ayrımcısı hükümetle görüşmeye karar verdi. İlk sorun,
İranlıların ırksal sınıflandırılmasıyla ilgiliydi. Irk ayrımcısı rejim, Şah’a
Güney Afrika hükümetinin İranlıları Aryan olarak kabul ettiğini söyledi.
Johannesburg’daki İran konsolosluğu daha sonra Güney Afrika tarafına,
Başkonsolos’un resmi etkinliklere beyaz olmayanları davet etme hakkını saklı
tuttuğunu bildirdi. Irk ayrımcısı rejimin resmi politikası, beyaz olmayanların
resmi etkinliklere katılması durumunda hükümet yetkililerinin katılmayacağı
yönündeydi. Bu durumda, ırk ayrımcısı rejimin Tahran’daki konsolosluğuna İran
Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin resepsiyona katılmayacağı bildirildi, ırk
ayrımcısı hükümeti bu pozisyona boyun eğmeye zorladı.[15] Ancak bu, Şah
rejiminin bir dayanışma eylemi olmaktan ziyade, özellikle Senegal ve Zaire
(şimdi Demokratik Kongo Cumhuriyeti) olmak üzere, çeşitli Afrika ülkeleriyle
olan çıkarlarına yönelik bir endişenin bir neticesiydi.
İran
heyetinin Birleşmiş Milletler’de ırk ayrımcılığı konusunda hep çekimser oy
kullandı. Diplomatik söylemde ırk ayrımcısı rejimi kınasa da, tamamen kopma
veya ona karşı sert
önlemler uygulama fikrine karşı duran konumunu hiç terk etmedi. Güvencelere
rağmen, İranlılar, Güney Afrika’da ırk ayrımcılığıyla karşı karşıya kaldılar,
özellikle de Natref rafineri projesini tamamlamak için gelen Ulusal İran Petrol
Şirketi’nin işçileri ve teknisyenleri “beyaz” olarak sınıflandırılmalarına
rağmen sorunlarla yüzleştiler.
İran
Devrimi’nin Güney Afrika Üzerindeki Etkisi
Solcu,
İslamcı, milliyetçi, tüm İranlı devrimciler, ırk ayrımcılığına karşı konum
aldılar. Solcu aydınlar açısından Güney Afrika bilhassa önemli bir konuydu. Bu eğilimin
somut bir örneği, ünlü İranlı yazar Huşeng Gülşiri’nin “Eski Oda” adlı kısa
öyküsüdür. Öykü, Johannesburg’da yaşayan İranlı bir kadın olan Peri ile ona âşık
olan, onunla evlenmek isteyen Johnny ismindeki beyaz bir Güney Afrikalı adam arasındaki
ilişkiyi anlatır. Öykü, karakterlerin ırk ayrımcılığı koşullarında kendi
içlerinde yürüttükleri mücadeleye odaklanır. Güney Afrika’daki İranlılar ve
beyazlar arasındaki ırk ilişkilerinin zorluklarını inceleyen öykü, ırksal
olarak ayrılmış bir şehirde İranlı göçmenlerin yaşadığı yabancılaşma ve kimlik
arayışına değinir. Ayrıca, sembolizm açısından zengin edebi bir dile başvuran
öykü, ırk ayrımcılığının sosyo-politik eleştirisini sunar.
O
yıllarda, solcu yönetmen Rükneddin Hüsrevi’nin yönetmenliğinde Güney Afrika’ya
ait tiyatro oyunları Tahran’da sahnelendi. Hüsrevi, 1975’te Tahran’daki
İran-Amerika Derneği’nde “Merhaba ve Hoşça Kal” oyununu, ardından da Mayıs 1978’de
büyük beğeni toplayan “Sizwe Banzi Öldü” oyununu yönetti. Hüsrevi, oyunun
karakterlerinin, umutlarının ve acılarının, ırk ayrımcılığını ve siyahi
devrimci hareketin ırk ayrımcılığına karşı mücadelesini dikkate alarak kendi
gerçekliğimizi yansıttığını dile getirdi.
İran
Devrimi ve Güney Afrika’daki Müslümanlar
Güney
Afrika’daki Asya kökenli küçük Müslüman topluluğu, İran’daki olayları yakından
takip ediyordu. Irk ayrımcısı rejim altında, Güney Afrika’daki Müslümanların
çoğu, (Cape eyaletinde) “beyaz olmayan", (Natal ve Transvaal’da) “Hintli” olarak
sınıflandırılıyordu. Yetmişlerin başlarına kadar, dini liderlerinin çoğu ırk
ayrımcılığı karşıtı mücadeleye katılmamıştı, ancak bazı kişiler, Afrika Ulusal
Kongresi’nde (ANC) aktif olarak yer almış, hatta bazıları, bu örgüt içinde
liderlik pozisyonlarında bulunmuştu.
Ali
Şeriati’nin (1934-1977) İran’da devrimci toplumsal ve politik İslam bilincinin
şekillenmesinde, “İran siyasi İslamı” olarak adlandırılan şeyin
geliştirilmesinde oynadığı önemli rol, siyahi devrimci hareketler içindeki bazı
Müslüman liderlerin artan aktivizm ve protesto eğilimleri üzerinde önemli bir
etkiye sahipti. Şeriati’nin ABD’deki arkadaşları, özellikle Teksas’ta bulunan
İbrahim Yezdi, dünyanın dört bir yanından Müslüman öğrencileri Amerikan
üniversitelerinde bir araya getiren Müslüman Öğrenci Birliği’nin (MSA)
kurulmasında önemli bir rol oynadı. Yetmişlerin ortalarında, bu sürgündeki
aktivistler, Şeriati’nin yazılarının İngilizceye çevrilmesi sürecini
örgütlediler. Bu yazılar, daha sonra MSA üyeleri tarafından Güney Afrika’ya
geri götürüldü. Orada, 1976 Soweto isyanından sonra dini liderlerinin pasif
tavrından memnun olmayan genç Müslümanlar, bu yazıları büyük bir hevesle okudular.
Güney
Afrika’daki Müslüman öğrencilerin sayısı 1960-1970 arası dönemde üç katına
çıktı. Bu öğrencilerin Şeriati sevgisi, esasında Şeriati’nin din âlimleri
yanında yönetici sınıfa açıktan yönelttiği saldırının ve Marksizmle çelişmeyen
İslami anlayışı üzerinden güç ilişkilerine dair analizinin neticesiydi. Belki
de Güney Afrika’daki İslami siyasi kültüre en önemli katkısı, Şii Müslümanlar
için tüm İmamların zalim yöneticilerin elinde şehit edilmesi fikriyle
bağlantılı olan fedakârlık ve
şehitlik kavramlarını bilimsel, düşünsel ve felsefi bir bakış açısıyla yeniden
yorumlamasıydı.[16]
Şah’ın
Yıkılışı Sonrası Kurulan İlişkiler
Şah’ın
1979 başlarında İran’ı terk etmesinin ardından, eski rejimle olan yakın bağları
nedeniyle hayatından endişe eden Başkonsolos Fraser, Tahran’dan kaçarken,
konsolosluk personelinin geri kalanı orada kaldı. Tahran’daki yeni yetkililer,
iki rejim arasındaki nükleer işbirliği anlaşmasını iptal etti, ancak Amerikalılar
rehin alındığı vakit paniğe kapılan ve sadece kişisel eşyalarıyla kalan beyaz
yerleşimcilere pek dikkat göstermediler. John Sund, kalan bağları koparmak için
1980’in sonuna kadar Tahran’da kaldı, ancak iki rejim arasında yaptırımları
aşmalarına imkân sağlayan bir altyapı gelişmişti. 1981 yılında Birinci Körfez
Savaşı sırasında, ırk ayrımcısı rejim, İran’a silah ihraç etmeye başladı. İslam
Cumhuriyeti hükümeti, bunları 750 milyon dolara satın almayı kabul etti.
Karşılığında, ırk ayrımcısı rejim aynı değerde ham petrol satın aldı.
İranlıların muhtemelen bilmediği şey, Güney Afrika’nın da Irak ile petrol
karşılığında silah ticareti yapıyor olmasıydı.[17]
Güney
Afrika açısından bakıldığında, İran’daki karışıklık ilk elden, gelecekteki
petrol arzı konusunda bir belirsizliğe yol açtı. Yetmişli yılların sonuna doğru
Güney Afrika’nın petrol ithalatının yüzde 90’ından fazlası İran kaynaklıydı. Bu
petrolün bir kısmı iç tüketimde kullanılıyor, bir kısmı depolanıyor, bir kısmı da
Lesotho, Svaziland, Botsvana ve o dönemde ambargo altında olan Rodezya’ya ihraç
ediliyordu.
Bununla
birlikte, 1979 ile 1987 yılları arasında, toplamda 9 milyon tondan fazla İran
petrolünü içeren en az 36 sevkiyat, Güney Afrika’ya ulaştı. İslam Cumhuriyeti,
Natref rafinerisinin yüzde 17,5’lik hissesisine sahipti.[18] Irk ayrımcısı
hükümet, İran’ın hissesinin satışını zorlaştırmak için elinden gelen her şeyi
yaptı. İran, resmi açıklamada “eski rejimin kutsal olmayan mirası” dediği
şeyden ancak 1989 yılında kurtulabildi.
İran’ın
Afrika Ulusal Kongresi’yle İlişkileri
13
Şubat 1979’da, İran Devrimi'nin nihai zaferinden sadece iki gün sonra, Afrika
Ulusal Kongresi (ANC) Başkanı Oliver Tambo, Mozambik’teki sürgününden Tahran'a
şu mesajı gönderdi:
“ANC ve Güney Afrika’nın
ezilen kitleleri adına, İran Devrimi’nin muhteşem başarısından duyduğumuz büyük
sevinci dile getiriyoruz. Zaferiniz, haklı bir dava peşinde birleşmiş bir
halkın karşı konulamaz gücünü ortaya koymaktadır. Tarihi zaferiniz, iki
halkımıza karşı Rıza Pehlevi ve Forster-Botha’nın kurduğu alçakça komployu
paramparça etti. Bu komplo, ırkçıların topraklarımızı kontrol altına almalarını
mümkün kılacaktı. Bu nedenle, zaferiniz, acımasız, ırkçı, faşist bir
diktatörlüğe karşı mücadelemizin başarısına muazzam bir katkıdır. ANC,
başarınızı kutlamak için dünyanın tüm ilerici güçlerine katılıyor, yeni ulusu emperyalizm
ve ırkçılık karşıtı ulusların saflarına kabul ediyor. İran’ın kahraman halkını
selamlıyor, onun onuruna bayraklarımızı yarıya indiriyoruz.
Bu zafer uğruna şehit
düşen, kanları aramızdaki dayanışma bağlarını yeşerten şehitler. Adil bir dünya
için ortak mücadele. Yaşasın büyük İran devrimi!”
Temmuz
1992’de, Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşımi Rafsancani’nin talimatıyla Nelson
Mandela, ilerici bir İslamcı kadro ve Afrika Ulusal Kongresi üyesi olan İmam
Hasan Süleyman eşliğinde Tahran’a üç günlük resmi bir ziyaret gerçekleştirdi.
İran hükümeti, Mandela’ya Güney Afrika halkının ırk ayrımcılığına karşı
mücadelesine olan desteğinin devam edeceğine dair güvence verdi. Mandela,
Tahran Üniversitesi’nden fahri doktora unvanı aldı. 1979 devriminin zaferinden
bu yana bu unvanı alan ilk yabancı oldu. Resmi diplomatik ilişkiler, Mandela’nın
Güney Afrika Cumhuriyeti Başkanı olarak göreve başlamasından bir gün önce, 9
Mayıs 1994’te yeniden kuruldu.
Mandela
ve Afrika Ulusal Kongresi (ANC), özellikle ABD kaynaklı uluslararası baskıyla
karşı karşıya kaldı. Bu baskı, Güney Afrika’nın Küba, Libya ve İran gibi
mücadelesini destekleyen ülkelerle bağlarını koparmasını talep ediyordu.
Mandela, bu talebe uymayı reddetti ve gerçek destek sağlayan yoldaşlara
sadakatin bir lüks değil, devrimci bir görev olduğunu söyledi. Bu duruşu,
özgürlüğün ancak ilkeler temelinde, adaletsizliğe ve zulme karşı yanında
savaşan dostlarına gösterilecek sadakat yoluyla inşa edilebileceğine ve hiçbir
dış baskının tarihi ittifaklarını savunma kararlılığını ortadan
kaldıramayacağına dair sarsılmaz inancını ortaya koydu.
Kribsu Diallo
14
Mart 2026
Kaynak
Dipnotlar:
[1] منظمة الوحدة الأفريقية، قرارات بشأن
الفصل العنصري وحركات التحرر في أفريقيا الجنوبية، أديس أبابا، 1963–1970.
[2]هوغ وم. فان دير ميروه، مختارات من التصوّرات الاستراتيجية الرسمية
لجنوب أفريقيا 1976–1987 ( معهد الدراسات الاستراتيجية، جامعة بريتوريا، 1988).
[3]
] مارك إيكاردي دو سان بول، اليابان
وأفريقيا: نشأة علاقة غير نمطية (باريس: CHEAM،
1999).
[4]أرلين دالالفار، «اليهود العراقيون في إيران»، في: هوما سرشار (محرر)،
أبناء إستير: صورة اليهود الإيرانيين (بيفرلي هيلز: مركز التاريخ الشفهي لليهود
الإيرانيين، 2002)
[5]
ديون غيلدنهويس، دبلوماسية العزلة: صنع
السياسة الخارجية لجنوب أفريقيا (جوهانسبرغ: ماكميلان، 1984).
[6]
روح الله ك. رمضاني، السياسة الخارجية
لإيران 1941–1973.
[7]
روبرت ب. ستوبا، «تطور سياسة النفط، » في
إيران خلال عهد البهلويين (ستانفورد: مؤسسة هوفر، 1978).
[8]
أيمون فرانك، «مشروع نووي مشترك لجنوب
أفريقيا من فرنسا،» مجلة التنمية الأفريقية، 8 (9)، 1974.
[9]
غلام رضا أفخمي (محرر)، برنامج الطاقة
الذرية الإيراني (بيثيسدا، ميريلاند: إيران بوكس، 1997).
[10]
نادر برزين، إيران النووية (باريس:
لارماتان، 2005).
[11]
ساشا بولاكوف-سورانسكي، التحالف غير
المعلن: العلاقة السرية بين "إسرائيل" وجنوب أفريقيا في عهد الفصل
العنصري (نيويورك: بانثيون، 2010).
[12]
محمد رضا جليلي، «تطوّر السياسة
الإيرانية في المحيط الهندي،» (1976).
[13]
ديون غيلدنهويس، دبلوماسية العزلة: صنع
السياسة الخارجية لجنوب أفريقيا (جوهانسبرغ: ماكميلان، 1984).
[14]
شهرام تشوبين وسبهر ذبيح، العلاقات
الخارجية لإيران: دولة نامية في منطقة صراع بين القوى الكبرى (بيركلي: جامعة
كاليفورنيا، 1974).
[15]
بيتر كورنر، جنوب أفريقيا بين العزلة
والتعاون: التعاون الاقتصادي والسياسي والعسكري لدولة الأبارتهايد مع الدول شبه
المتروبولية (هامبورغ: معهد الدراسات الأفريقية، 1981).
[16]
إبراهيم موسى، «الإسلام في جنوب
أفريقيا،» ضمن: نحميا ليفتزيون وراندال بوويلز (تحرير)، تاريخ الإسلام في أفريقيا،
أثينا: مطبعة جامعة أوهايو، 2000.
[17]
مايكل ب. بيشكو، «جنوب أفريقيا والشرق
الأوسط.» Middle East Policy Review — يتناول العلاقات بين جنوب أفريقيا ودول الشرق الأوسط ومنها إيران
(المجلد 17، العدد 3، 2010).
[18] ديفيد فيج، النفط والأسلحة والعزلة: تجاوز جنوب أفريقيا للعقوبات، جوهانسبرغ: جاكانا ميديا، 2005.


0 Yorum:
Yorum Gönder