25 Mart 2026

, ,

Küba’nın Sosyalizmi


Giriş

Yarım yüzyılı aşkın bir süredir bu kıtada Küba, bir ütopyanın gerçekleşme ihtimalini temsil eder. Küba, daha iyi bir dünyanın mümkün olduğunun en açık ve en somut örneğidir. Hâlâ abluka altında ve sürekli saldırıya uğrayan, yoksul ve az gelişmiş, yetersizliklerine ve hatalarına rağmen, gerçek sosyalizmi inşa etmesinin üzerinden epey yol katetmiş olan bu küçük Karayip adası, bir ulusun kaderini kendi ellerine almaya karar verdiği vakit neler yapabileceğinin delilidir. 65 yaşında olan ve halen daha ABD emperyalizmine karşı duran devrim, Latin Amerika ülkeleri ve dünya için ilham verici bir örnek teşkil ediyor.

Küba isyanının iradesini, ne düşmanlık, ne saldırganlık, ne ekonomik savaş, ne de terörist eylemler kırabildi. On yıldan fazla bir süredir biz Kübalılar, devrimin tarihsel sürekliliğini güvence altına almak için gerekli her şeyi dönüştürmek amacıyla bir tartışma ve müzakere sürecinden geçtik. 2008 yılında Raúl Castro’nun Devlet Konseyi başkanı seçilmesiyle, ekonomimizde ve toplumumuzda esaslı bir reform programını başlattık. Bu programın çıkış noktası, 2011 yılında Küba Komünist Partisi’nin VI. Kongresi’nde onaylanmadan önce halkımız tarafından geniş çapta tartışılan “Parti ve Devrimin Ekonomik ve Sosyal Politika Rehberi” idi. Bundan böyle, Küba ekonomik metabolizmasına piyasa unsurlarını dâhil etmek için burada özetlenen yol haritası, “Küba’da Sosyalist Kalkınma Temelli Ekonomik ve Toplumsal Modelini Kavramsallaştırılması” ve “2030’a Kadar Ekonomik ve Toplumsal Kalkınma Planı” gibi yeni önlemler ve programatik belgelerle teyit edilip genişletildi; bu belgeler, 2016 yılında Küba Komünist Partisi’nin VII. Kongresi tarafından analiz edilip kabul edildi. İlki, Küba’da sosyalizmi inşa etme sürecine rehberlik eden ilkeleri ve teorik temelleri özetlerken, ikincisi, uzun vadeli sürdürülebilir refahın artırılacağı süreci başlatmaya yönelik hedefleri belirledi. Bu süreç, 2019’da, devrim kuşağına mensup olmayan ilk Kübalı devlet başkanı Miguel Díaz Canel’in liderliğinde yeni bir Magna Carta’nın onaylanmasıyla anayasal bir statü kazandı.

Genel anlamda, alınan ve ileride alınacak önlemler, Küba ekonomisini dinamize etme, verimliliğini ve etkinliğini artırma, ulusal para birimini ve işçi ücretlerini yeniden değerlendirme ve ithalatı ikame etme ihtiyacına cevap vermektedir. Sonuçta bu, az gelişmişlik, ana pazarlarının ve tedarik kaynaklarının kaybı, ABD emperyalizminin uyguladığı soykırımcı ve her şeyi kapsayan ekonomik abluka ve kendi iç bürokratik engellerimizden muzdarip bir ekonomiyi yeniden canlandırma meselesidir. Dahası, tüm bunlar, devrimi yok etmeye yönelik kesintisiz taciz ve komploların sona ermediği, alabildiğine zor koşullar altında denenmektedir.

Mevcut hükümetin lider kadrosu, devrimi sürekli kılma olarak belirlediği temel hedefe ulaşmayı bilmiştir. En olumsuz koşullar altında bu kudretli güçlere etkili bir şekilde direnmek, başlı başına bir zaferdir. Devrimin kalıcılığını güvence altına alan kaynaklar, bir yandan toplumsal sistemimizden, işleyiş ve örgütlenme biçimimizden, halk desteğinden, adalet ve haysiyet duygusundan, altmış yıl boyunca biriktirdiğimiz ve hala sürdürülen tüm bu birikimden neşet etmektedir. Öte yandan, ekonomimizin büyük bölümünün devlet mülkiyetinde ve planlı yapısından, ekonomik faaliyetlerimizin çoğunda merkezi bir komuta sahip olmamızı sağlayan unsurlar da önemli kaynaklardır.[1]

Bizi etkileyen zayıflıklar ise, öncelikle abluka, onu yoğunlaştıran önlemler, dünya ekonomik krizi, pandeminin uluslararası düzeyde bıraktığı etkiler ve ikinci olarak da kendi hatalarımızdan, özellikle de ekonomimizi ve politikamızı yönetme biçimimizdeki bürokratik yaklaşımdan, verimsizliklerden ve on yıllardır sırtımızda taşıdığımız diğer birçok yükten kaynaklanmaktadır. Fidel’in karizmatik liderliği etrafında işleyen bir politik sistemi yeterli bir kolektif iktidar yapısıyla ikame edemedik. Yaygın kıtlıklar ve enflasyon ile endişe verici bir şekilde artan toplumsal eşitsizlikler yanında ekonomik performansımız da başlıca zaafımız olmaya devam etmektedir.

Sanki kendiliğinden olmuş gibi, ekonomik ve pragmatik çözümler bulmaya daha çok odaklanan bir hükümet ve toplum anlayışı, sistematik olarak politikaya ve kaynak seferberliğine dayanan bir sistemin yerini yavaş yavaş almıştır. Küba’da şu anda yaşanan her şeyin merkezinde, bir yandan “Yönergeler”den veya belki de daha öncesinden gelen, krizin üstesinden gelmenin aracı olarak piyasa ekonomisi mekanizmalarına öncelik veren ve bunları kademeli olarak uygulamaya koymayı amaçlayan bir toplum modeli ile diğer yandan bu çizginin uygulanmasının doğurduğu son derece maliyetli politik, ideolojik ve toplumsal sonuçlar arasında temel bir çelişki mevcuttur. Sadece ekonomik araçlara güvenme, kârı, kâr elde etmeyi ve bireysel maddi çıkarları önceliklendirme ve piyasanın arz ve talep yoluyla kendini düzenlemesine izin verme taahhüdü devam etmektedir; bu taahhüt, toplumsal-sınıfsal farklılaşmaya yol açmış, ancak maddi üretim alanında beklenen sonuçları elde edememiştir. Üstelik, risk ve tehlikelerle dolu bu politikayı benimseyen aynı hükümet ekibi, uygulamasının Küba Devrimi’nin adalet ve toplumsal eşitlik modeline olan etkisine, bir şekilde fren koyarak ve etkilerini hafifletmeye çalışarak tepki veriyor.

Kapitalizm, eksiksiz bir paket olarak gelir; belirli koşullar altında verimlilikte göreceli bir artış sağlayabilir, ancak her zaman eşitsizlik, sömürü ve yoksullukta artışa yol açar. Devrimci liderlik, bu sonuçlara karşı idari önlemlerle, yoksul mahallelere ve nüfusun savunmasız kesimlerine daha fazla dikkat ederek, topluluk çözümlerini teşvik ederek, yoksul kesimlerin büyümesine yönelik yatıştırıcı önlemler arayarak ve halk iktidarı organlarını güçlendirerek karşı koymayı amaçlıyor. Tüm bu girişimler olumlu, ancak son tahlilde aşılmaz bir çelişkiyle karşı karşıyalar: ekonomiyi kapitalist yöntemlerle geliştirirken olumsuz etkilerini toplumsal ve idari politikalarla yönetmeye çalışıyorlar.

Küba Devrimi’ni, tarihsel evriminin farklı noktalarında çöküşünü öngören, tamamlanmış bir olgu, sembolik düzeyde kendini üretebilmiş bir olgu olarak anlama çabasına birçok kez şahit olduk. Bu akademik değilse bile ideolojik olan operasyona karşı durmak gerekiyor.

Düşmanlarının onu boğarken içlerinde kabaran öfke, bugüne dek hâlâ canlı ve sürekli bir süreç olduğunun, ancak yenilgisiyle veya nihai hedeflerinin gerçekleşmesiyle sona erebileceğinin ispatı. Küba Devrimi, kendine özgü kurumsal biçimleri, erdemleri ve kusurlarının ötesinde hâlâ yaşıyor, çünkü 65 yıllık tarihinde hiçbir iç politik karşı-devrim zafer kazanmadı ve devrim sonrasında ülkeye hiçbir rejim dayatılmadı.

Küba'nın sosyalist liderliğinin halk desteğini ve meşruiyetini sorgulamak, “ekonomik ve toplumsal modeli güncelleme” ajandasını kamuoyu istişaresine ve tartışmasına sunmuş olmalarına rağmen, iktidardaki kalıcılığını Sovyet tarzı bir toplumsal kontrol modeline bağlamak, kötü bir şakadan da öte, Küba halkının "gerçek" talepleriyle bağlantılı olduklarını iddia edenlerin tehlikeli bir hayalperestliğidir. Domuzlar Körfezi çıkarmasında paralı askerlerin başındaki bela da bu hayalperestlikti. Karaya çıktıklarında devrime karşı halk ayaklanması başlatacakları yanılsamasıyla kandırılmışlardı. Sonra olanlar oldu.

Neden Sosyalizm?

Küba için sosyalizm, ulusal bağımsızlığı, gerçek adalet ve özgürlüğe dayalı daha yüksek, daha insancıl bir toplumsal düzeni garanti altına alacak tek seçenektir. Komünizme geçiş sürecindeki bir toplum olarak anlaşılan sosyalizm, bu durumun doğasında var olan tüm çelişkilerle birlikte, insanların kaderlerini kendi ellerine almalarına ve bilinçli bir şekilde inşa etmelerine, gerçekliğin dönüşümü ve bireylerin kendilerini dönüştürmeleri sürecinde giderek daha yüksek özgürleşme hedefleri belirlemelerine imkân sağlar. Üretim araçlarının kolektif mülkiyeti, işçiler tarafından demokratik olarak planlanan bir ekonomi ve halk çoğunluğunun kontrolünde ve doğrudan onlar tarafından yönetilen politik iktidar, kapitalizmin sağlayabileceğinden çok daha büyük ölçekte herkese maddi ve manevi refah sağlamakla kalmaz, aynı zamanda insanları her türlü baskıcı zincirden, ayrımcılıktan ve adaletsizlikten kurtarmanın yanı sıra, doğayla uyumlu, ona saygılı bir birliktelik içinde bilimsel, teknolojik ve kültürel gelişimlerini güçlendirmenin temellerini de atar. Sosyalizm, dayanışma ve işbirliğine dayalı toplumsal ilişkilerin hâkim olduğu ve tahakkümden arınmış bir yaşamın garanti altına alındığı bir dünya inşa etmenin yegâne olasılığıdır. Küba’da kapitalizm, modernlik, ilerleme ve maddi refah kılığında gelse bile, gerçekte utanç dolu bir geçmişe geri dönüşü ifade eder. Her şeyden önce, bağımsız bir ulus olarak varlığımızın sonunu getirir, çünkü Küba’da kapitalist bir hükümet, ancak ABD emperyalizminin himayesi altında ve onun çıkarlarına tabi olarak sürdürülebilir. Özgürlükler ve haklar üzerine kurulu cumhuriyeti reklâm etse de kapitalizm, hem Küba Devrimi’nin tarihsel toplumsal kazanımlarının yitip gitmesini, hem halkın mülksüzleştirilmesini hem de ulusal ve uluslararası elitler tarafından servetlerinin yağmalanmasını ifade eder. Kâr güdüsü ve dar bireysel çıkarlar tarafından yönlendirilen özel mülkiyete dayalı bir ekonomi, ulusun gelişimini veya halkın ihtiyaçlarının karşılanmasını hedeflemez. Bunun yerine, dünya kapitalist pazarında bağımlı ve çevre ülke rolü oynayan yerel burjuvazinin zenginleşmesine hizmet eder. Böylesi bir durum, ancak azınlığa fayda sağlar, Kübalıların çoğunu yoksulluğa ve dışlanmaya mahkûm eder. Ücretli kölelik ve sömürü rejiminin yeniden kurulması, bazılarının safça inandığı gibi, herkese bol miktarda maddi malın sunulmasına değil, eşitsizlik, yolsuzluk ve dışlanmada katlanarak artışa yol açar.

Öte yandan, “sosyalizmin en iyi yönleriyle kapitalizmin en iyi yönlerini harmanlayan” bir karma formül de Küba’da uygulanabilecek bir seçenek sunmaz. Küba’da bugün çözülmeye çalışılan ikilem şudur: ülke sosyalizm yolunda derinleşerek ilerleyecek ya da kapitalizmin gayya kuyusuna yuvarlanacaktır. Orta yol yoktur. Üretimin kapitalist, dağıtımın sosyalist olduğu istikrarlı bir sistemin gerçekleştirilebileceği iddiası, ancak ütopyacıların harcıdır. Bu kapitalizmin hasarlı silahlarının kullanılmasını öngören seçenek, emperyalizm tarafından taciz edilen ve uluslararası pazarlarda olumsuz koşullar altında yer almak zorunda kalan izole bir sosyalist rejimin ekonomik krizden çıkmasına “yardımcı olabilecek”, geri bir adımdır. Ancak piyasa mekanizmalarının mekânsal ve zamansal genişlemesi, hiçbir durumda sosyalist geçişin komünizme doğrudan yardımcı olmayacak ve nihayetinde kapitalist restorasyona yol açacaktır.

Fidel, Küba’nın devrimci projesinin hayatta kalmasını garanti altına almak için doksanlarda ekonomiye piyasa unsurları eklemek zorunda kaldığında, bu unsurlar, eşitsizliği yeniden üretti, onu derinleştirdi. Fidel, bu unsurları her daim stratejik hedeflerimize aykırı, geçici önlemler olarak gördü. Eşitsizlik, sosyalizm için ölümcül bir kanserdir. Bizi zayıflatır, direnişimizin temellerini ve kaynaklarını sürekli olarak baltalar.

Piyasa ve özel mülkiyet, belirli bir sosyalizm türünün inşasında kontrol edilebilen ve uygun şekilde kullanılabilen steril araçlar değil, kapitalizmin kendini yeniden üretme silahlarıdır. Sadece birkaç kişinin refahını ve sömürünün sürdürülebilirliğini ve genişlemesini güvence altına alırlar.

Elimizde Ne Tür Bir Sosyalizm Var?

Sahip olduğumuz sosyalizm, istediğimiz sosyalizmden çok, yapabildiğimiz sosyalizmdir. Bir dizi sürekliliğin ve kopuşun neticesidir. Hem idealimizin temel yönleri hem de ilerlemeyi engelleyen, devrimin hayatta kalmasını tehdit eden yapısal deformasyonlar, kalıcılaşmıştır. Sosyal adalet ve yeni bir kültürün, yeni bir yaşam biçiminin ve insanlar arasındaki ilişkilerin inşasına yönelik sürekli bir çağrının yanı sıra, yolsuzluk, otoriterlik ve dikeycilikten ekonominin ve politikanın bürokratik yönetimine kadar olumsuz uygulamalar ve özellikler varlığını sürdürmektedir. Bu uygulamaların ve özelliklerin çoğu, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’nın bürokratikleştirilmiş modelinin mekanik kopyasından kaynaklanmaktadır. İzole edilmiş, az gelişmiş bir çevre ülkede sosyalizme geçiş sürecini işletme yönünde denemede bulunmanın zorlukları ve acımasız emperyalist baskı altında yaşananlar, toplumumuzda “sosyalizm harici” bölgelerin oluşmasına yol açmıştır. Sovyetler Birliği’nin çöküşünü takip eden derin ekonomik kriz, bununla başa çıkmak ve hayatta kalmak için alınan önlemlerle birlikte, eşitlik ve koruma politikaları zarar görmüş, halk nezdinde devrim etrafında oluşmuş olan konsensüs aşınmıştır. O zamandan beri, Küba’da kapitalizm ve sosyalizm arasındaki kültürel çekişme, esas olarak insanların günlük yaşamlarında ve toplumsal ilişkilerinde değerler ve temsiller düzeyinde karşılık bulmuş, bu süreçte kapitalist yaşam, davranış ve dünya görüşü son yıllarda kayda değer ilerlemeler kaydetmiş, aramızda meşru, normal, hatta arzu edilen unsurlar olarak kabul görmüştür. Toplumsal eşitsizlik, başkalarının emeğinin sömürülmesi, rekabet ve kâr arayışı, verimliliğin artırılmasının temel güdüleri; para, mal ve hizmetlere erişimin başlıca aracı olarak görülmektedir. Sosyalist karşı hegemonya, savaşını ricat ederek sürdürüyor. O, kimi zaman devletin yeniden dağıtım düzleminde oynadığı role ve geçmişteki toplumsal kazanımların yönetimine ve saklanmasına indirgeniyor. Küba sosyalizmi, içinde bulunduğu zor koşullarda, burjuva “sağduyu”sunun yayılmasına ve bunlara karşıt ekonomik, politik ve toplumsal uygulamaların ve eğilimlerin normalleşmesine karşı amansız bir mücadele yürütmelidir.

Küba halkı, otuz yılı aşkın süredir devam eden çok derin bir krizden sonra, maddi yaşamlarında acil iyileştirmelere ihtiyaç duyuyor. Bu, ertelenemez bir gerekliliktir, ancak esas olarak maddi kaynaklara ve bireysel ilerlemeye başvurmak, bambaşka bir şeydir. Direnişimizin motivasyonları, temelde ilerleme ve bireysel maddi refah umuduna dayanamaz, çünkü bu, emperyalizme karşı her zaman dezavantajlı olacağımız bir savaş alanıdır. Bu alanda her zaman bizden daha fazlasını sunacaklardır. Kaynaklarımız esasen politik olmalı, herkes için ve herkes arasında refahı inşa eden kolektif ve dayanışmaya dayalı çözümlere vurgu yapmalıdır.

Ne Tür Bir Sosyalizme İhtiyacımız Var?

İstediğimiz ve ihtiyaç duyduğumuz sosyalizm, iktidarın ve üretim araçlarının giderek toplumsallaştırıldığı, işçilerin ve halkın doğrudan yönetimine verildiği, halkın devlet, ekonomi ve toplumsal yaşamın gidişatı ile ilgili temel kararları aldığı bir sosyalizmdir. “Kapitalizme karşı küresel devrim”i projesinin hayati özü olarak anlayan, bir ülkenin ulusal sınırlarıyla sınırlı kalamayan, hayatta kalması ve ilerlemesi için uluslararası düzeydeki diğer özgürleştirici süreçlerle eş zamanlılık ve bütünleşmeye ihtiyaç duyan bir sosyalizmdir. Bir varış noktası veya belirli bir toplumsal model değil, bir yol, komünist ufka doğru sürekli bir değişim ve derinleşme hali, tüm dışlamaları ve hiyerarşileri ortadan kaldıran yeni bir kültürün inşası olarak kabul edilen bir sosyalizmdir. Kısacası, sadece dar ekonomik kriterlere göre mümkün görünenler değil, herkesin adalete kavuşması için amansızca mücadele eden bir sosyalizmdir.

Sosyalizmin Ne Tür Bir Demokrasiye İhtiyacı Var?

Küba’nın içinde bulunduğu devrim ve karşı devrim arasındaki mücadeleyi bulanıklaştırmaya çalışan ve sosyalizm ile kapitalizm arasındaki temel mücadeleyi, toplumun üstünde yükselen, herkesi temsil eden ve toplumsal çatışmaları adaletle çözen, hukuka bağlılıktan başka bir yükümlülüğü olmayan bir devlet ideali soyutlamasıyla ikame etmeye çalışan yaklaşımlar, devlet aygıtının her zaman sınıf egemenliğinin bir aracı olduğunu, bir sınıfın çıkarlarına aynı anda değil, yalnızca birinin çıkarlarına hizmet ettiğini rahatlıkla unutabilmektedirler. Sınıf içeriğini ortaya çıkarmadan soyut olarak demokratik bir cumhuriyete, haklara ve özgürlüklere yapılan her çağrı, gerçekte burjuva demokrasisine atıfta bulunur. Küba’da devlet iktidarı, devrimcilerin elinde kalmalı, çoğunluğun çıkarları doğrultusunda kullanılmalıdır, ancak işçilerin ve örgütlü halkın demokratik kontrolü altında giderek daha fazla toplumsallaştırılmalıdır. Gerçek demokrasiyi, özgürlüğü, eşitliği ve kapsayıcılığı sadece sosyalizm sağlayabilir.

Küba için soyut olarak, sınıf içeriğini dikkate almadan demokrasi talep eden herkes, aslında burjuva demokrasisine çağrı yapmaktadır. Ne kadar karmaşık, açık ve gelişmiş olursa olsun, her burjuva demokrasisi, gerçekte tüm önemli kararlarda hâkim unsur burjuvazinin diktatörlüğüdür. Dizginler sadece onun elindedir.

Lenin’in uyarısında dile getirdiği biçimiyle: “Bir liberalin genel manada ‘demokrasi’den dem vurması mantıklıdır. Bir Marksist ise şu soruyu sormayı asla unutmaz: ‘Hangi sınıf için demokrasi?’[...]”. Soyut vizyonlar değil, demokrasimizin inşasının özgüllükleri hakkında tartışmamız, “ne” konusunda uzlaşmaya varmamız ve her şeyden önce “nasıl”ı bulmamız gerekiyor. Sosyalist demokrasi nasıl uygulanır, nasıl derinleştirilir? Basit bir formüle indirgenmiş haliyle sosyalizmin, zenginliğin ve iktidarın giderek toplumsallaşması olduğunu düşünürsek, demokratik uygulamalarımız üzerine düşünmenin Küba için her zaman ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz. Ancak bu karmaşık ve zor günler, bu hususun daha da aciliyet ve önem kazanmasına neden olmuştur.

Tartışma için bizi her şeyden önce ilgilendirmesi gereken şey, geçiş döneminin demokrasisinin özellikleri, işleyişi ve içeriği, amaçlarına etkili bir şekilde hizmet edecek özel biçim ve prosedürlerdir. Bu, insanlık tarihinde şimdiye kadar bilinen sınıf egemenliklerinin en demokratik olanı olmalıdır. Bir yandan çoğunlukların çıkarlarını ifade etmeli ve iktidarını savunmalı, diğer yandan da ilk günden itibaren kendi kendini yok etmeye (Lenin’in bahsettiği yarı devlete) doğru ilerlemelidir. Sosyalist devlet, tarihte geniş toplumsal çoğunluklar tarafından kullanılan ilk iktidardır ve nihai amacı kendini sürdürmek değil, insanlığın tam özgürleşmesine yer açmak için ortadan kaybolmak ve yalnızca gerekli olduğu sürece var olmaktır.

Sosyalist geçiş aşamalarının işleyişini ve yeniden üretilmesini büyük ölçüde etkileyen, son altmış yıldır Küba, Küba’nın bugünü ve geleceği için hayati önem taşıyan başka bir değişken daha mevcuttur. Bu değişken, sosyalist devrimler izole kaldığı sürece, dünya çapında sosyalizmin zaferiyle sonuçlanmadığı sürece, harici ve dahili gerici güçlerin sürekli tacizi ve düşmanlığı altında var olmaya mahkûmdurlar. Küba örneğinde bu durum, mümkün olan en zorlu mücadeleyi zorunlu kılmıştır, çünkü Küba Devrimi, son derece asimetrik koşullar altında tarihin en güçlü emperyalist gücüne meydan okumak zorunda kalmıştır. Bu mücadele, ciddi bir analizde eksik olmaması gereken bir unsurdur. Emperyalist saldırganlığın altmış beş yılda, ana aracı abluka olmak üzere, tüm saldırı yöntemleri üzerinden bize verdiği zararı hesaba katarken, doğrudan veya dolaylı olarak demokratik eksikliklerimiz ve yetersizliklerimiz üzerindeki olumsuz etkisini de hesaba katmak zorundayız. Çünkü, meclisi siperde kurma güçlüğüyle karşı karşıya kaldığımızda, çoğu zaman bizi meclis pahasına siperlere öncelik vermeye zorlamış, bürokratik kesimlerin dar çıkarlarını ve ayrıcalıklarını korumaları için bir kılıf sağlamıştır.

Ablukanın ve emperyalist tacizin kınanması, politik doğruculuk meselesi değil, ilke meselesidir. Emperyalizmin ve ablukanın, sadece temel ekonomik kalkınmaya değil, aynı zamanda sosyalizmin daha geniş özgürleştirici imkânlarına da engeller çıkarttığını, onlara zarar verdiğini görmek gerekmektedir. Ama gene de emperyalizmin düşmanlığı ve bizi yenmek için elindeki tüm kaynakları kullanmaya devam edecek güçlü bir düşmana karşı kendimizi savunma ihtiyacı bile, sosyalizmimizin demokratik derinleşmesinden vazgeçmemize neden olmamalıdır, çünkü etkili bir direnişi ve daha fazla özgürleştirici ilerlemeyi ancak demokratik derinleşme güvence altına alabilir. Yeni gerçeklikle karşı karşıya kalan Küba, demokratik yapılarını kusursuzlaştırmalı, mevcut yapıları derinleştirmeli, ihtiyaç duyduğu yeni yapıları bünyesine katmalıdır ki işçiler ve halk giderek daha fazla söz sahibi olabilsin. Düşmanlarımızın bize dayattığı burjuva demokrasisine ait yapılar asla işimize yaramayacak, çünkü bunlar, sadece kapitalizme dönüşü meşrulaştıracaktır.

Biz reformist değil, devrimciyiz. Her iyi niyetli sosyal demokratın hayali olan, kapitalizmi daha iyi çalışır hale getirmek ve yol açtığı felâketleri azaltmak için kozmetik değişiklikler yapmak istemiyoruz. Bunun yerine, onu yok etmeyi ve kalıntıları üzerine yeni bir dünya inşa etmeyi amaçlıyoruz. Küba özelinde, burada ve şimdi, devrimde reformlar yapmak istemiyoruz; bu, evrim ve gerçekliğe uyum olarak gizlenmiş, kapitalizme yavaşça dönüleceği yolun açılmasına neden olacaktır. Onu savunmak ve sosyalist bir yönde ilerletmek, komünist ütopyaya yönelimini korumak ve bunun peşinde halkın yaratıcı potansiyellerini harekete geçirmek istiyoruz. Kısacası, devrimci karakterini derinleştirmek ve böylece ileriye doğru itilmek istiyoruz. Bizi geriye götürecek “modernleştirme girişimleri”ni istemiyoruz.

Bu noktada üç temel idealden bahsetmek gerekiyor.

1. Demokrasi, sosyalizmin özünde mündemiçtir. Bir süs veya önemsiz bir parça değildir, sahip olup olmamayı göze alabileceğimiz bir şey değildir. Bilâkis demokrasi, sosyalizmin organik ve içsel bir parçasıdır; sadece politik ve manevi bir ihtiyaç değil, aynı zamanda ekonomik bir zorunluluktur. Sosyalizmin verimli bir şekilde üretim yapabilmesi için işçiler, üretim araçlarının gerçek ve etkili sahipleri olmalıdırlar. Ülke genelindeki çiftliklerde, fabrikalarda ve iş yerlerinde ne yapılacağına karar vermeli, seçim yapmalı ve kontrolü ellerinde tutmalıdırlar.

2. Sosyalizmin demokrasisi, burjuva demokrasisinden farklı olmalıdır. Demokrasi, haklar, özgürlükler gibi soyut kavramlardan, bunların özgün sınıf içeriğini ortaya çıkarmadan bahsettiğimizde, aslında burjuva demokrasisinden bahsediyoruz. Sosyalizm, elbette ki daha önceki tarihte ortaya çıkan liberalizm ve halk demokrasisinin araçlarını toptan bir kenara bırakamayacak yeni demokrasi biçimleri kazanmalıdır. Ancak, bunları çoğunluğun sınıf egemenliğine uygun hale getirmek için dönüştürmelidir.

Sosyalist demokrasimizin varoluş nedenini derinleştirmek için, tarihsel deneyimden, kendi Küba Devrimi’mizden ve diğer devrimci süreçlerden ders çıkarmalıyız. Örneğin, Rus Devrimi örneğinde, Che’nin devrimciler için “cep İncili” olarak gördüğü, ancak yeterince incelemediğimiz Lenin’in Devlet ve Devrim adlı eserinin faydasını düşünebiliriz; bu eser, Marksist geleneğin en radikal demokratik bakış açılarından birini sunmaktadır. Lenin’in sosyalist geçiş döneminde demokrasinin gelişimini garanti altına almak için ortaya koyduğu bir dizi temel noktadan ikisi özellikle önemlidir. İlki, idari kamu görevlerinin uygunluğu ve geri alınabilirliği; ikincisi ise bu kamu görevlerinin rotasyonudur. Lenin, herkes sırayla bürokrat olduğunda, kimsenin bürokrat olmadığını söylemiştir.[2] Tüm devlet kurumlarını halkın ve işçilerin kontrolüne bırakmak sosyalizm için elzemdir.

3. Bugüne dek tüm sosyalist deneyimler, Fernando Martínez Heredia'nın sosyalist geçiş sürecindeki temel çelişki olarak adlandırdığı bir gerilimle, yani iktidar ve proje arasındaki gerilimle, sürekli tacizden korunmak için güçlü olmak zorunda olan bir iktidar ile demokratik önerileri ve sosyal adaletiyle son derece radikal bir kurtuluş projesi arasındaki gerilimle kuşatılmıştır.[3] Bu, aynı zamanda birlik ihtiyacı ile eleştiri ve demokratik katılım ihtiyacı arasındaki gerilime de yansır. Bir yandan eleştiri, tartışma ve demokratik katılım, diğer yandan devrimin birliği birbirini dışlayamaz. Bilâkis, birbirlerini tamamlamalı, güçlendirmelidirler.

Ne Tür Bir Birlik?

Soldan gelen eleştiri, en azından adına yakışır nitelikteyse, Devrim için tehlikeli değildir, ancak bürokrasi için ölümcül olabilir.[4] Che’nin sosyalist yapılanmanın üzerinde beliren tehlikeler ve SSCB’de kapitalizme dönüş olasılıkları konusunda uyarıda bulunduğu zaman yaptığı eleştiri, sol eleştiriydi. Fidel’in liderlik dönemi boyunca sürekli olarak dile getirdiği, örneğin 17 Kasım 2005’te yolsuzluğa ve yeni zenginler sınıfının ortaya çıkışına karşı sert bir şekilde yaptığı eleştiri de sol eleştiriydi. (Castro, 2005.) Bugün bu eleştiri, Küba’da kapitalist bir restorasyonu önlemek için her zamankinden daha gereklidir.

Devrimin, 65 yıl önce ele geçirdiği iktidarı savunmak için elindeki tüm araçları kullanması ve buna aykırı her türden projeye yer veya temsil hakkı tanımaması, tümüyle meşrudur. Bununla birlikte, devrimin kendi içinde muhtelif projelere ve yollara tanık olunmaktadır. Bunların eşit koşullar altında alan, özgürlük ve ifade imkânına sahip olmaları gerekir. Bu projelerin ve yolların birliği zayıflatacağı ve düşmanın eline koz vereceği iddia edilebilir. Özgür ve açık bir tartışmanın ardından farklı devrimci pozisyonların yakınlaşmasıyla ortaya çıkan bilinçli bir birlik, itaat ve sözde oy birliğiyle elde edilen rızadan her zaman daha sağlam olacaktır.

Devrimcilerin birliği, devrimi emperyalist ve sağcı saldırılardan korumak ve derinleştirmek için vazgeçilmez bir koşuldur. Ancak birliği bürokrasi kullandığında, bu durum en nihayetinde devrimi tehlikeye atacak, yenilgisine ve teslimiyetine zemin hazırlayacak sahte ve grup çıkarlarının savunulmasına hizmet eder.

Tarihin verdiği dersler unutulmamalıdır. Eski Sovyetler Birliği’nde, yozlaşmış bir bürokrasinin, yani iktidarı gasp edenlerin radikal devrimcilere yönelttikleri, oların birliği bozdukları, düşmanın eline koz verdikleri, gerici hedeflerini paylaştıkları ile ilgili suçlamaları, binlerce komünistin öldürülmesine ve sürgüne gönderilmesine yol açmıştır.

Bu tür kampanyalar, bir nesil Bolşevik’i, Lenin’in yoldaşlarını yok eden ve sonunda tam kapitalist restorasyona yol açan bürokratik bir karşı devrimi gerçekleştirmiştir. Devrimcileri halkın birliğini baltalamakla suçlayan aynı bürokrasi, kendisini yeni bir kapitalist sınıf olarak yeniden konumlandırmıştır, oysa büyük bir komünist kitle, birliği koruma bahanesiyle üst kademelerin talimatlarına onları eleştirmeden itaat etmeye alışmış olmasına rağmen, bu tarihi felâketi önleyememiştir.

Yirminci yüzyılın sosyalist deneyimlerinin gösterdiği gibi, devrimi savunmak için birlik şarttır, ancak tek başına devrimi derinleştirmek için yeterli olmayacaktır. Bu da devrimin yenilgisini önlemenin tek yoludur. Birliğe, bürokrasi üzerinde halk kontrolü, yani halk gücünün etkin bir şekilde kullanılması ve solun aktif, proaktif ve kararlı eleştirel düşüncesi eşlik etmelidir. Gücü, dile getirdiğimiz kurtuluş hedeflerine etkin bir şekilde hizmet etmelidir, bu da ancak, diğer hususların yanı sıra, tüm devrimci pozisyonların birliğimiz içinde yer bulması durumunda mümkün olabilir.

Devrimciler arasında sayısız bakış açısı, vizyon, tartışma, hatta izlenecek yol ve alınacak önlemler konusunda çatışmaların ortaya çıkması mantıklı, normal ve hatta arzu edilir bir durumdur. Bu doğaldır, çünkü devrimci olmanın özünde dünyayı eleştirel bir şekilde anlamak, kendi sonuçlarına varmak ve onu dönüştürmek için tutkulu bir mücadele yatmaktadır. Devrim gibi, çok sayıda isyancı ve uyumsuzun bir araya geldiği bir süreçte, çelişkiler kaçınılmazdır. Devrim için, bu farklılıkların her zaman açık ve mantıklı bir tartışma ortamında dile getirilmesi sağlıklıdır. Bu şekilde inşa edilen bir birlik, devrimciler arasındaki tartışmaları ve çatışmaları zararlı veya tehlikeli, durdurulması, kaçınılması veya engellenmesi, sessizlik perdesi altında örtülmesi gereken, tarihsel düzlemde unutulmaya mahkûm bir şey olarak görmez. Bunun yerine, böylesi bir birlik, bir devrimin canlılığının bir ifadesi, doğal varoluş hali olarak kabul edilmelidir.

Devrime ve projesine kısa veya uzun vadede zarar verecek olan şey, düşmana alan açmamak bahanesiyle, eleştirel olmayan itaate, oy birliğine ve ordu kışlası disiplinine dayalı, daha yüksek yapılardan dikte edilen hükümleri sorgulamayan, farklılıkları cezalandıran, tartışmayı önemsizleştiren veya onu sonsuz bir arınma ya da görüşler topluluğuna dönüştüren, sosyalizmin farklı anlayışlarının varlığını ve iktidar yapıları bunları doğru bulmasa bile örgütlü bir şekilde kendilerini ifade etme haklarını tanımayan dikey bir birliktir. Bu şekilde elde edilen birliğin boğucu ikliminde, çifte standartlar, oportünizm ve kariyercilik teşvik edilir. Bir devrimcinin en iyi eğitimi, sürekli ideolojik tartışma ve mücadeledir. Samimi tartışma, devrime ve sosyalizme en sıkı bağlı kesimlerin bağlılığını ve birliğini ancak güçlendirebilir.

Tartışma ve Katılım İhtiyacı

Altmışlar Küba’sının en belirgin özelliklerinden biri, her şeyi dönüştürmeyi amaçlayan veya dönüştüren bir devrim tarafından yönlendirilen, kültür, ideoloji, ekonomi ve elbette politikanın çeşitli yönleri üzerine çok yoğun bir tartışmanın varlığıydı. Bu, ekonominin en genel yönlerinden okul öncesi eğitimin içeriğine ve yöntemlerine, tüm toplumsal ilişkilere ve günlük hayata kadar her şeyi kapsıyordu. Tüm bunlar, devrim henüz yeni başlamışken, her şeyin henüz yapım aşamasında olduğu, zayıf addedildiği, baskıların saldırgan bir nitelik arz ettiği bir dönemde yapıldı.

Bir devrimin yıkılmamasının tek yolu, ilerlemek, durmamak, “normalleşmemek”, sağduyu tarafından ele geçirilmemek, “mümkün olanın” sınırlarına mahkûm olmamaktır. Sosyalizm, getirdiği ekonomik dönüşümlerle birlikte, kapitalizmden farklı ve ona karşıt yeni bir kültür, yeni değerler, yeni toplumsal ilişkiler yaratmalıdır. Sosyalist geçiş, ancak planlama, politik irade, halkın aşkın özlemlerinin ve duygularının muazzam bir seferberliği sonucunda ilerleyebilir. Sosyalist geçişte düzen, aydınlanmış ve uzman bir öncünün gökten inen lütfu değil, yeni bir toplumun kolektif inşasını hedeflediği için, katılım ve müzakere, süslemeler, sadece biçimsel veya prosedürel meseleler veya aşırılıkları düzeltmek, egemenlik sistemine istikrar, meşruiyet ve uzlaşma sağlamak veya toplumsal çatışmayı tekrarını garanti altına alacak şekilde azaltmak veya yönetmek için kullanılan araçlar değildir. Bunun yerine, sosyalist geçişin, varoluş biçiminin temel ve gerekli bir bileşenidir. Sosyalizmde, politik iktidarın kullanımı, halk adına azınlığın değil, çoğunluğun mirası olmalıdır.

Devrime ve sosyalizme, var olma haklarına karşı hiçbir hak tanınamaz. Bu, anayasal bir ilke olarak da kabul edilen nihai sınırdır. Başka bir tartışma konusu ise bu sınırın kim ve nasıl uygulanacağıdır, bu da zaman içinde değişebilir, çünkü bir anda tehlikeli veya devrimin varlığını tehdit eden şey, başka bir anda öyle olmayabilir. Sınırın kim ve nasıl belirlendiği sorusunun cevabı da önemlidir, böylece bu sınır, demokratik olarak haklarını kullanan halk iktidarının aksine, iktidar gruplarının ve bürokratik ayrıcalıkların sahte çıkarlarının savunulmasına hizmet etmez. Bu nedenle, Kübalıların egemen bir şekilde kendimiz için yapılandırdığı toplumsal ve politik düzeni tehdit etmeden ve bu mekanizmaların emperyalizmin yıkıcı ajandasınca ele geçirilmesine mani olarak, insanların belirli taleplerine, adaletsizliklere, keyfi uygulamalara, hükümetin kötü uygulamalarına, iktidar suiistimallerine vb. karşı desteklerini göstermeleri için mekanizmalara düzen getirmek, yoksa bunları kurmak hayati önem taşıyan hususlardır. Mikro ve küçük işletmelerimiz olduğu için, burada örneğin, işçilerin daha iyi çalışma koşulları, daha yüksek ücret vb. konusunda özel işverenlerine karşı yürütebilecekleri mücadele ve baskı biçimlerine değinilebilir.

Devrim, Küba halkının ezici çoğunluğuyla sürekli diyalog halinde, onların taleplerine kulak vererek ve özlemlerine cevap vererek, onurlu ve dolu bir yaşam elde etme olasılığını güvence altına alarak var olma ve kendini savunma hakkına sahiptir. Bu nedenle, Küba’da mümkün olan tek diyalog, devrimciler arasında ve devrimi devirmeye niyetli olmayanlar arasında olabilir. Küba’da devrimci kamp, tekdüze olamayacak kadar geniş, çeşitli ve çoğulcudur. İçinde, sosyalizm üzerine birçok farklı vizyon ve öneri mevcuttur. Birbirlerine saygılı, birliği koruyan tartışmaları, devrim için ancak faydalı olabilir. Küba’da sosyalist hegemonyanın yeniden üretilmesi, sosyalist projemizin yenilenmesi, tabandan gelen devrimci politik girişimlerin kendiliğinden ortaya çıkmasının tesadüfi veya münferit olaylar olarak kalmaması, Küba Devrimi’nin kalıcı ve sistematik bir uygulaması haline gelmesini gerektirir.

Radikal solcu bir bakış açısından, devrim içinde bürokrasiye, yolsuzluğa, yukarıdan aşağıya ve otoriter uygulamalara ve kapitalizmi yeniden kurmayı tehdit eden güçlere karşı verilecek daha çok mücadele var. Ancak, devrimin hiçbir talebi, kapitalist karşı devrime onun hukuki zeminde hareket edebileceği meşru bir alan açamaz.

Kimi eksikliklerine rağmen, kesin olan bir şey varsa o da, Küba’da izlenecek bir yol ve sosyalizmimizin özellikleri konusunda bir tartışma mevcuttur. Solcular ve özellikle sosyalistler için kabul edilemez olan şey, Küba’da kapitalizmin yeniden kurulmasını ve bunun sonucunda ulusal egemenliğin kaybını destekleyen gerici fikirleri, anlatıları ve uygulamaları gizlice içeri sokmaktır. Bu nedenle, devrimci Marksizm perspektifinden, günümüz Küba’sında radikal solcu bir pozisyonun ne olarak anlaşılması gerektiğine dair bazı kavramları paylaşmak gerekli hale geliyor.

Bugün Küba’da solcu olmak, her şeyden önce, devrimin içinde olmak, ona katılmak, onun bir parçası olmak, ona karşı veya dışında olmamak anlamına gelir. Onu düşmanlarından korumak, derinleşmesine ve ilerlemesine katkıda bulunmak, üzerinde beliren tehlikelere karşı uyarıda bulunmak ve nereden gelirse gelsin, bunların önlenmesine yardımcı olmaktır. Başka bir deyişle Küba’da solcu olmak, devrime militanca bağlılık pozisyonunu sürdürmek, hatalarını ve yetersizliklerini eleştirmek, böylece kolektif çalışmamızın iyileştirilmesine katkıda bulunmaktır.

Küba solunun ayırt edici özelliği, Fidel ve Che’nin düşüncesinde, altmışların Küba Bolşevizmi anlayışında, Pensamiento Crítico dergisi etrafında toplanan aydın grubunda en önemli teorik ifadelerinden birini bulan radikal anti-kapitalizm olmalıdır.

Radikal anti-kapitalizm, Küba Devrimi’nin ana düşmanının ABD emperyalizmi ve onun teşvik edip desteklediği kapitalist karşı-devrim olduğunu anlamak, buna göre hareket etmek demektir. Bu anlayışa göre Küba’da tercih hâlâ ya devrim ya da karşı devrim, ya sosyalizm ya da kapitalizm arasında yapılması gerekmektedir.

İlgili anlayış, tarihin en güçlü emperyalisti olan ABD’nin taciz ve düşmanlığının, Küba’daki devrimci sürecin gelişmek zorunda kaldığı olumsuz gerçekliğin bir parçası olduğunu, uygulamalarını ve kararlarını etkilediğini anlamayı gerekli kılar. Haklarını ve kazanımlarını savunmak için fazlasıyla mücadele etmiş olan direnişçi bir halk, mümkün olan en büyük katılımı gösterip projeyi savunurken, kurumsal ve demokratik biçimlerini bu sürekli saldırganlık iklimine uyarlamak zorunda kalmıştır. O zamandan beri kat ettiğimiz yolda hatalar yaptık ve eksiklikler biriktirdik, ancak devrimin hayatta kalmasını garanti altına alma konusunda epey sonuç aldık. Küba devrimci demokrasisini ve kurumlarını değerlendiren herkes, bu faktörü, düşmanlarından kendini savunma ve onlara açık boşluklar bırakmama ihtiyacını dikkate almak zorundadır.

Küba’da bugün yaşayan genç nesiller, neredeyse sadece Özel Dönem’i, onun getirdiği kıtlıkları ve eşitsizlikleri gördüler. Bu dönem, Küba toplumunun özünde keskin ekonomik, politik ve toplumsal çelişkiler yarattı, altmış yıldır uyguladığımız sosyalist değerlerde, maneviyatta ve yaşam biçiminde sürekli bir aşınmaya yol açtı. Onlar için, devrimin adalet ve refah söylemi, günlük gerçekliğimizde sık sık karşılık bulmuyor, hatta daha da kötüsü, eskimiş sloganlar ve basmakalıp planlar kullanıldığında durum daha da vahimleşiyor. Yeni nesilleri, çok fazla zarar veren taklit, çifte standart, oportünizm, sahte oy birliği gibi şeylerle değil, eleştirel ve kararlı düşünme, yanlışlığa, adaletsizliğe ve toplumsal projemizin eşitlikçi ve özgürlükçü özüne aykırı her şeye karşı isyankâr bir tutumla eğitmek gibi büyük bir sorumluluğumuz var. Emperyalist düşmanlarımız, gençlerin hareketsizleştirilmesine yatırım yapan, aralarında ilgisizliği, kayıtsızlığı teşvik eden, politikaya karşı reddi veya küçümsemeyi körükleyen, konuşmalarını ve endişelerini moda müzik, giyim veya diğer moda tüketim mallarıyla sınırlandıran küresel bir kültürel boyunduruk stratejisi geliştirdiler. Sermaye, toplumsal gücünü bu kayıtsızlıktan besliyor. Küba’da, doksanlarda yaşadığımız büyük krizin birçok talihsiz sonucundan biri olan, etkili biçimlere kavuşan bu olgu, devrimci projemizin hayatta kalması için bilhassa tehlike arz ediyor. Buna ancak politik hayatımızdaki biçimcilik ve içeriksizleşmeyle mücadele ederek karşı konulabilir.

Başkan Salvador Allende, genç olup devrimci olmamanın biyolojik bir çelişki olduğunu söylerdi. Ancak Küba’da bu ifadenin ruhu, itaat, disiplin, yukarıdan aşağıya yönlendirilen şeylere uyum değil, isyan ve bağlılık olarak yorumlanmalıdır. Ebeveynlerimizin bize miras bıraktığı sosyal adalet çabasına bağlılık, korumamız ve geliştirmemiz gereken bir çaba. Ancak, eğer mesele, sadece bir geleneği savunmak olsaydı, belki de buna değmezdi, çünkü her insan çabası gibi onun da sınırlamaları ve kusurları olmuştur; çoğu zaman sürekli tepki ve saldırganlık karşısında istediğini değil, yapabileceğini yapmıştır. Daha iyi bir toplum inşa etmek, içinde yaşayabileceğimiz ve çocuklarımıza ve torunlarımıza bırakabileceğimiz bir toplum yaratmak, bizim sorumluluğumuzdadır. Bu ise ancak başkalarının kararlarına pasif itaati bırakıp, sosyalizme yönelik eleştirel, aktif, proaktif ve düşünce temelli bağlılığımız doğrultusunda hareket edersek mümkün olabilir

Sonuçlar

Devrimin tarihi liderliğinin, halkın desteğiyle ve onların adına, en olumsuz koşullarda kendimizi ayakta tutmamızı sağlayan meşru iktidarı, öncelikle kendi çıkarlarını gözeten ve Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi bir krizde karşı devrimci bir rol oynayabilecek bir bürokrasiye devredilemez. Bu iktidar, ülkenin temel kararlarını almalarına imkân sağlayan işlevsel yapılar içinde örgütlenmiş Küba halkının elinde olmalı, onun tarafından kullanılmalıdır.

Özgürleşmeye yazgılı hedeflerimize gerçekten ulaşmak istiyorsak, kapitalizmin eski yöntemlerini yeniden kullanamayacağımız için, verimliliğimizi ve etkinliğimizi artırmanın, sosyalist araçlarla ekonomik büyüme yaratmanın tek yolu, bilinç, eğitim, yeni insanın yetiştirilmesi ve bu insanların aralarında yeni toplumsal üretim ilişkilerinin kurulmasıdır. Bu anlamda, işçilerin politik hayatımız ve ekonomik faaliyetlerimiz üzerindeki gerçek kontrolü, geçişin hayati bir gerekliliği, varoluş biçimi ve ulusumuza ait üretim güçlerini sosyalist anlamda geliştirmenin doğru yoludur.

Bir devrim, ancak sürekli olarak kendini yeniden düşünme, gözden geçirme ve yenileme yeteneğine sahipse var olabilir, kendini ancak bu şekilde sürekli olarak devrimleştirebilir. O, tekrar tekrar altüst edilmelidir. Eğer iktidar bir kurtuluş aracı olmaktan çıkıp kendi başına bir amaç haline gelirse, sosyalizm yolundan sapmış oluruz. Herkes için adalet, demokrasi ve özgürlüğü elde etme çabalarımızdan vazgeçmemeliyiz. Her türlü tahakkümü geri püskürtmek ve özgürlük davasını ilerletmek için bir devrimci, daha azıyla yetinemez.

Frank Josué Solar Cabrales

[Kaynak: Science & Society, Cilt 88, Sayı 1, 2024, ss. 8–26.]

Dipnotlar:
[1] Örneğin, Küba’nın pandemi karşısında gösterdiği olağanüstü başarı, sosyalist bir devrimi gerçekleştirmesi, ulusallaştırılmış ve planlı bir ekonomiye sahip olması sayesinde mümkün olmuştur. Küba’nın o dönemde yaptıkları, sosyalizmin üstünlüğünün bir başka kanıtıdır. Küba gibi ekonomik olarak geri kalmış, boğulmuş bir ekonomiye sahip bir ülkenin koronavirüse karşı aşıları hızla geliştirebilmesi, gerçekten dikkat çekici bir husustur. Bunu mümkün kılan tüm bilimsel potansiyel ve üretim altyapısı, Fidel’in liderliğinde, özel dönemin en kötü anlarında Küba’nın bilim ve biyoteknolojiye yaptığı yatırımlar sayesinde gerçekleşti. Bu yatırımlar, acil önceliklerin ve dar ekonomik, piyasa odaklı kriterlerin baskısı altında yapılamazdı. Planlı bir ekonomi, politik olarak belirlediğimiz yerlerde kaynakların tahsis edilmesini mümkün kılar, bu da yaşamın korunması ve insan olarak daha tam gelişimimiz için daha fazla kazanç sağlar.

[2] “İşçiler, politik iktidarı ele geçirdikten sonra, eski bürokratik aygıtı yıkacak, temellerine kadar yerle bir edecek, hiçbir taşı yerinde bırakmayacak, yerine işçilerin ve çalışanların kendilerinden oluşan yeni bir aygıt kuracaklar. Marx ve Engels’in ayrıntılı olarak incelediği önlemler, bu çalışanların bürokratlara dönüşmesine karşı gecikmeden alınacaktır: 1) Sadece uygunluk değil, her an geri alınabilirlik; 2) Maaşın bir işçinin ücretinden yüksek olmaması; 3) Herkesin kontrol ve denetim işlevlerini yerine getireceği ve herkesin bir süreliğine ‘bürokrat’ olacağı bir sistemin derhal uygulamaya konulması, böylece kimsenin ‘bürokrat’ olamaması.” Lenin (1997), s. 132.

[3] “Toplumların ve insanların sürekli değişimine katkıda bulunmayı iddia edenlerin, yani sosyalist kurtuluşa giden yol, iktidar ile proje arasında süreklilik arz eden gerilimle yüzleşir. Bu muhtemelen sosyalizmin en dramatik sorunudur.” Martínez Heredia (2018), s. 1246. “İktidar ve proje, tahakküm ve özgürlük, birlik ve çeşitlilik, ekonomik ilişkiler ve eşit fırsatlar, otorite ve katılım arasındaki ilişkiler, gerilimler ve çelişkiler, diğerlerinin yanı sıra, Küba sosyalizminin ana konu başlıklarıdır.” A.g.e., s. 874.

[4] “Tezimiz, Yeni Ekonomik Politika (NEP) sonucunda ortaya çıkan değişikliklerin SSCB’nin yaşamına o kadar derinden nüfuz ettiği ve mevcut aşamanın tamamını kendi damgasıyla işaretlediğidir. Ortaya çıkarttığı sonuçlar cesaret kırıcıdır: kapitalist üst yapı, üretim ilişkilerini giderek daha belirgin bir şekilde etkiliyordu, NEP’in amaçladığı melezleşmenin kışkırttığı çatışmalar, bugün üst yapının lehine çözülüyor. Bu, kapitalizme dönüş anlamına geliyor.” Guevara (2006), s. 7.

Kaynakça:
Castro, Fidel. 2005. “Speech delivered at the 60th anniversary of Fidel’s admission to the University of Havana.” 17 Kasım. Havana, Cuba. Cuba.

Guevara, Ernesto Che. 2006. Apuntes críticos a la Economía Política, Havana, Cuba: Ocean Sur-Centro de Estudios.

Lenin, Vladimir I. 1997. El Estado y la revolución. Madrid, Spain: Fundación Federico Engels. Martínez Heredia, Francisco. 2018. “Cuba y el pensamiento crítico por Néstor Kohan.” In Pensar en tiempo de revolución: Antología esencial. Buenos Aires, Argentina: CLACSO.

----------------. 2018. “Visión cubana del socialismo y la liberación.” In Pensar en tiempo de revolución: Antología esencial. Buenos Aires, Argentina: CLACSO.

0 Yorum: