Giriş
Yarım
yüzyılı aşkın bir süredir bu kıtada Küba, bir ütopyanın gerçekleşme ihtimalini
temsil eder. Küba, daha iyi bir dünyanın mümkün olduğunun en açık ve en somut
örneğidir. Hâlâ abluka altında ve sürekli saldırıya uğrayan, yoksul
ve az gelişmiş, yetersizliklerine ve hatalarına rağmen, gerçek sosyalizmi inşa
etmesinin üzerinden epey yol katetmiş olan bu küçük Karayip adası, bir ulusun
kaderini kendi ellerine almaya karar verdiği vakit neler yapabileceğinin
delilidir. 65 yaşında olan ve halen daha ABD emperyalizmine karşı duran devrim,
Latin Amerika ülkeleri ve dünya için ilham verici bir örnek teşkil ediyor.
Küba isyanının iradesini, ne
düşmanlık, ne saldırganlık, ne ekonomik savaş, ne de terörist eylemler kırabildi. On yıldan fazla bir süredir biz Kübalılar, devrimin
tarihsel sürekliliğini güvence altına almak için gerekli her şeyi dönüştürmek
amacıyla bir tartışma ve müzakere sürecinden geçtik. 2008 yılında Raúl Castro’nun
Devlet Konseyi başkanı seçilmesiyle, ekonomimizde ve toplumumuzda esaslı bir reform
programını başlattık. Bu programın çıkış noktası, 2011 yılında Küba Komünist
Partisi’nin VI. Kongresi’nde onaylanmadan önce halkımız tarafından geniş çapta
tartışılan “Parti ve Devrimin Ekonomik ve Sosyal Politika Rehberi” idi. Bundan
böyle, Küba ekonomik metabolizmasına piyasa unsurlarını dâhil etmek için burada
özetlenen yol haritası, “Küba’da Sosyalist Kalkınma Temelli Ekonomik ve Toplumsal
Modelini Kavramsallaştırılması” ve “2030’a Kadar Ekonomik ve Toplumsal Kalkınma
Planı” gibi yeni önlemler ve programatik belgelerle teyit edilip genişletildi;
bu belgeler, 2016 yılında Küba Komünist Partisi’nin VII. Kongresi tarafından
analiz edilip kabul edildi. İlki, Küba’da sosyalizmi inşa etme sürecine
rehberlik eden ilkeleri ve teorik temelleri özetlerken, ikincisi, uzun vadeli
sürdürülebilir refahın artırılacağı süreci başlatmaya yönelik hedefleri
belirledi. Bu süreç, 2019’da, devrim kuşağına mensup olmayan ilk Kübalı devlet
başkanı Miguel Díaz Canel’in liderliğinde yeni bir Magna Carta’nın
onaylanmasıyla anayasal bir statü kazandı.
Genel
anlamda, alınan ve ileride alınacak önlemler, Küba ekonomisini dinamize etme,
verimliliğini ve etkinliğini artırma, ulusal para birimini ve işçi ücretlerini
yeniden değerlendirme ve ithalatı ikame etme ihtiyacına cevap vermektedir.
Sonuçta bu, az gelişmişlik, ana pazarlarının ve tedarik kaynaklarının kaybı,
ABD emperyalizminin uyguladığı soykırımcı ve her şeyi kapsayan ekonomik abluka
ve kendi iç bürokratik engellerimizden muzdarip bir ekonomiyi yeniden
canlandırma meselesidir. Dahası, tüm bunlar, devrimi yok etmeye yönelik kesintisiz
taciz ve komploların sona ermediği, alabildiğine zor koşullar altında
denenmektedir.
Mevcut
hükümetin lider kadrosu, devrimi sürekli kılma olarak belirlediği temel hedefe ulaşmayı bilmiştir.
En olumsuz koşullar altında bu kudretli güçlere etkili bir şekilde direnmek,
başlı başına bir zaferdir. Devrimin kalıcılığını güvence altına alan kaynaklar,
bir yandan toplumsal sistemimizden, işleyiş ve örgütlenme biçimimizden, halk
desteğinden, adalet ve haysiyet duygusundan, altmış yıl boyunca biriktirdiğimiz
ve hala sürdürülen tüm bu birikimden neşet etmektedir. Öte yandan, ekonomimizin
büyük bölümünün devlet mülkiyetinde ve planlı yapısından, ekonomik
faaliyetlerimizin çoğunda merkezi bir komuta sahip olmamızı sağlayan unsurlar
da önemli kaynaklardır.[1]
Bizi
etkileyen zayıflıklar ise, öncelikle abluka, onu yoğunlaştıran önlemler, dünya
ekonomik krizi, pandeminin uluslararası düzeyde bıraktığı etkiler ve ikinci
olarak da kendi hatalarımızdan, özellikle de ekonomimizi ve politikamızı
yönetme biçimimizdeki bürokratik yaklaşımdan, verimsizliklerden ve on yıllardır
sırtımızda taşıdığımız diğer birçok yükten kaynaklanmaktadır. Fidel’in
karizmatik liderliği etrafında işleyen bir politik sistemi yeterli bir kolektif
iktidar yapısıyla ikame edemedik. Yaygın kıtlıklar ve enflasyon ile endişe
verici bir şekilde artan toplumsal eşitsizlikler yanında ekonomik
performansımız da başlıca zaafımız olmaya devam etmektedir.
Sanki
kendiliğinden olmuş gibi, ekonomik ve pragmatik çözümler bulmaya daha çok
odaklanan bir hükümet ve toplum anlayışı, sistematik olarak politikaya ve
kaynak seferberliğine dayanan bir sistemin yerini yavaş yavaş almıştır. Küba’da
şu anda yaşanan her şeyin merkezinde, bir yandan “Yönergeler”den veya belki de
daha öncesinden gelen, krizin üstesinden gelmenin aracı olarak piyasa ekonomisi
mekanizmalarına öncelik veren ve bunları kademeli olarak uygulamaya koymayı
amaçlayan bir toplum modeli ile diğer yandan bu çizginin uygulanmasının
doğurduğu son derece maliyetli politik, ideolojik ve toplumsal sonuçlar
arasında temel bir çelişki mevcuttur. Sadece ekonomik araçlara güvenme, kârı,
kâr elde etmeyi ve bireysel maddi çıkarları önceliklendirme ve piyasanın arz ve
talep yoluyla kendini düzenlemesine izin verme taahhüdü devam etmektedir; bu
taahhüt, toplumsal-sınıfsal farklılaşmaya yol açmış, ancak maddi üretim
alanında beklenen sonuçları elde edememiştir. Üstelik, risk ve tehlikelerle
dolu bu politikayı benimseyen aynı hükümet ekibi, uygulamasının Küba Devrimi’nin
adalet ve toplumsal eşitlik modeline olan etkisine, bir şekilde fren koyarak ve
etkilerini hafifletmeye çalışarak tepki veriyor.
Kapitalizm,
eksiksiz bir paket olarak gelir; belirli koşullar altında verimlilikte göreceli
bir artış sağlayabilir, ancak her zaman eşitsizlik, sömürü ve yoksullukta artışa
yol açar. Devrimci liderlik, bu sonuçlara karşı idari önlemlerle, yoksul
mahallelere ve nüfusun savunmasız kesimlerine daha fazla dikkat ederek,
topluluk çözümlerini teşvik ederek, yoksul kesimlerin büyümesine yönelik
yatıştırıcı önlemler arayarak ve halk iktidarı organlarını güçlendirerek karşı
koymayı amaçlıyor. Tüm bu girişimler olumlu, ancak son tahlilde aşılmaz bir
çelişkiyle karşı karşıyalar: ekonomiyi kapitalist yöntemlerle geliştirirken
olumsuz etkilerini toplumsal ve idari politikalarla yönetmeye çalışıyorlar.
Küba
Devrimi’ni, tarihsel evriminin farklı noktalarında çöküşünü öngören,
tamamlanmış bir olgu, sembolik düzeyde kendini üretebilmiş bir olgu olarak
anlama çabasına birçok kez şahit olduk. Bu akademik değilse bile ideolojik olan
operasyona karşı durmak gerekiyor.
Düşmanlarının
onu boğarken içlerinde kabaran öfke, bugüne dek hâlâ canlı ve sürekli bir süreç
olduğunun, ancak yenilgisiyle veya nihai hedeflerinin gerçekleşmesiyle sona
erebileceğinin ispatı. Küba Devrimi, kendine özgü kurumsal biçimleri, erdemleri
ve kusurlarının ötesinde hâlâ yaşıyor, çünkü 65 yıllık tarihinde hiçbir iç politik
karşı-devrim zafer kazanmadı ve devrim sonrasında ülkeye hiçbir rejim
dayatılmadı.
Küba'nın sosyalist liderliğinin halk desteğini ve meşruiyetini sorgulamak, “ekonomik ve toplumsal
modeli güncelleme” ajandasını kamuoyu istişaresine ve tartışmasına sunmuş
olmalarına rağmen, iktidardaki kalıcılığını Sovyet tarzı bir toplumsal kontrol
modeline bağlamak, kötü bir şakadan da öte, Küba halkının "gerçek"
talepleriyle bağlantılı olduklarını iddia edenlerin tehlikeli bir
hayalperestliğidir. Domuzlar Körfezi çıkarmasında paralı askerlerin başındaki bela
da bu hayalperestlikti. Karaya çıktıklarında devrime karşı halk ayaklanması
başlatacakları yanılsamasıyla kandırılmışlardı. Sonra olanlar oldu.
Neden
Sosyalizm?
Küba
için sosyalizm, ulusal bağımsızlığı, gerçek adalet ve özgürlüğe dayalı daha
yüksek, daha insancıl bir toplumsal düzeni garanti altına alacak tek seçenektir.
Komünizme geçiş sürecindeki bir toplum olarak anlaşılan sosyalizm, bu durumun
doğasında var olan tüm çelişkilerle birlikte, insanların kaderlerini kendi
ellerine almalarına ve bilinçli bir şekilde inşa etmelerine, gerçekliğin
dönüşümü ve bireylerin kendilerini dönüştürmeleri sürecinde giderek daha yüksek
özgürleşme hedefleri belirlemelerine imkân sağlar. Üretim araçlarının kolektif
mülkiyeti, işçiler tarafından demokratik olarak planlanan bir ekonomi ve halk
çoğunluğunun kontrolünde ve doğrudan onlar tarafından yönetilen politik
iktidar, kapitalizmin sağlayabileceğinden çok daha büyük ölçekte herkese maddi
ve manevi refah sağlamakla kalmaz, aynı zamanda insanları her türlü baskıcı
zincirden, ayrımcılıktan ve adaletsizlikten kurtarmanın yanı sıra, doğayla
uyumlu, ona saygılı bir birliktelik içinde bilimsel, teknolojik ve kültürel
gelişimlerini güçlendirmenin temellerini de atar. Sosyalizm, dayanışma ve
işbirliğine dayalı toplumsal ilişkilerin hâkim olduğu ve tahakkümden arınmış
bir yaşamın garanti altına alındığı bir dünya inşa etmenin yegâne olasılığıdır.
Küba’da kapitalizm, modernlik, ilerleme ve maddi refah kılığında gelse bile,
gerçekte utanç dolu bir geçmişe geri dönüşü ifade eder. Her şeyden önce,
bağımsız bir ulus olarak varlığımızın sonunu getirir, çünkü Küba’da kapitalist
bir hükümet, ancak ABD emperyalizminin himayesi altında ve onun çıkarlarına
tabi olarak sürdürülebilir. Özgürlükler ve haklar üzerine kurulu cumhuriyeti
reklâm etse de kapitalizm, hem Küba Devrimi’nin tarihsel toplumsal
kazanımlarının yitip gitmesini, hem halkın mülksüzleştirilmesini hem de ulusal
ve uluslararası elitler tarafından servetlerinin yağmalanmasını ifade eder. Kâr
güdüsü ve dar bireysel çıkarlar tarafından yönlendirilen özel mülkiyete dayalı
bir ekonomi, ulusun gelişimini veya halkın ihtiyaçlarının karşılanmasını
hedeflemez. Bunun yerine, dünya kapitalist pazarında bağımlı ve çevre ülke rolü
oynayan yerel burjuvazinin zenginleşmesine hizmet eder. Böylesi bir durum,
ancak azınlığa fayda sağlar, Kübalıların çoğunu yoksulluğa ve dışlanmaya mahkûm
eder. Ücretli kölelik ve sömürü rejiminin yeniden kurulması, bazılarının safça
inandığı gibi, herkese bol miktarda maddi malın sunulmasına değil, eşitsizlik,
yolsuzluk ve dışlanmada katlanarak artışa yol açar.
Öte
yandan, “sosyalizmin en iyi yönleriyle kapitalizmin en iyi yönlerini
harmanlayan” bir karma formül de Küba’da uygulanabilecek bir seçenek sunmaz.
Küba’da bugün çözülmeye çalışılan ikilem şudur: ülke sosyalizm yolunda
derinleşerek ilerleyecek ya da kapitalizmin gayya kuyusuna yuvarlanacaktır.
Orta yol yoktur. Üretimin kapitalist, dağıtımın sosyalist olduğu istikrarlı bir
sistemin gerçekleştirilebileceği iddiası, ancak ütopyacıların harcıdır. Bu kapitalizmin
hasarlı silahlarının kullanılmasını öngören seçenek, emperyalizm tarafından
taciz edilen ve uluslararası pazarlarda olumsuz koşullar altında yer almak
zorunda kalan izole bir sosyalist rejimin ekonomik krizden çıkmasına “yardımcı
olabilecek”, geri bir adımdır. Ancak piyasa mekanizmalarının mekânsal ve
zamansal genişlemesi, hiçbir durumda sosyalist geçişin komünizme doğrudan
yardımcı olmayacak ve nihayetinde kapitalist restorasyona yol açacaktır.
Fidel,
Küba’nın devrimci projesinin hayatta kalmasını garanti altına almak için doksanlarda
ekonomiye piyasa unsurları eklemek zorunda kaldığında, bu unsurlar, eşitsizliği
yeniden üretti, onu derinleştirdi. Fidel, bu unsurları her daim stratejik
hedeflerimize aykırı, geçici önlemler olarak gördü. Eşitsizlik, sosyalizm için
ölümcül bir kanserdir. Bizi zayıflatır, direnişimizin temellerini ve
kaynaklarını sürekli olarak baltalar.
Piyasa
ve özel mülkiyet, belirli bir sosyalizm türünün inşasında kontrol edilebilen ve
uygun şekilde kullanılabilen steril araçlar değil, kapitalizmin kendini yeniden
üretme silahlarıdır. Sadece birkaç kişinin refahını ve sömürünün
sürdürülebilirliğini ve genişlemesini güvence altına alırlar.
Elimizde
Ne Tür Bir Sosyalizm Var?
Sahip
olduğumuz sosyalizm, istediğimiz sosyalizmden çok, yapabildiğimiz sosyalizmdir.
Bir dizi sürekliliğin ve kopuşun neticesidir. Hem idealimizin temel yönleri hem
de ilerlemeyi engelleyen, devrimin hayatta kalmasını tehdit eden yapısal
deformasyonlar, kalıcılaşmıştır. Sosyal adalet ve yeni bir kültürün, yeni bir
yaşam biçiminin ve insanlar arasındaki ilişkilerin inşasına yönelik sürekli bir
çağrının yanı sıra, yolsuzluk, otoriterlik ve dikeycilikten ekonominin ve
politikanın bürokratik yönetimine kadar olumsuz uygulamalar ve özellikler varlığını
sürdürmektedir. Bu uygulamaların ve özelliklerin çoğu, Sovyetler Birliği ve
Doğu Avrupa’nın bürokratikleştirilmiş modelinin mekanik kopyasından
kaynaklanmaktadır. İzole edilmiş, az gelişmiş bir çevre ülkede sosyalizme geçiş
sürecini işletme yönünde denemede bulunmanın zorlukları ve acımasız emperyalist
baskı altında yaşananlar, toplumumuzda “sosyalizm harici” bölgelerin oluşmasına
yol açmıştır. Sovyetler Birliği’nin çöküşünü takip eden derin ekonomik kriz,
bununla başa çıkmak ve hayatta kalmak için alınan önlemlerle birlikte, eşitlik
ve koruma politikaları zarar görmüş, halk nezdinde devrim etrafında oluşmuş
olan konsensüs aşınmıştır. O zamandan beri, Küba’da kapitalizm ve sosyalizm
arasındaki kültürel çekişme, esas olarak insanların günlük yaşamlarında ve toplumsal
ilişkilerinde değerler ve temsiller düzeyinde karşılık bulmuş, bu süreçte
kapitalist yaşam, davranış ve dünya görüşü son yıllarda kayda değer ilerlemeler
kaydetmiş, aramızda meşru, normal, hatta arzu edilen unsurlar olarak kabul
görmüştür. Toplumsal eşitsizlik, başkalarının emeğinin sömürülmesi, rekabet ve
kâr arayışı, verimliliğin artırılmasının temel güdüleri; para, mal ve
hizmetlere erişimin başlıca aracı olarak görülmektedir. Sosyalist karşı
hegemonya, savaşını ricat ederek sürdürüyor. O, kimi zaman devletin yeniden
dağıtım düzleminde oynadığı role ve geçmişteki toplumsal kazanımların
yönetimine ve saklanmasına indirgeniyor. Küba sosyalizmi, içinde bulunduğu zor
koşullarda, burjuva “sağduyu”sunun yayılmasına ve bunlara karşıt ekonomik,
politik ve toplumsal uygulamaların ve eğilimlerin normalleşmesine karşı amansız
bir mücadele yürütmelidir.
Küba
halkı, otuz yılı aşkın süredir devam eden çok derin bir krizden sonra, maddi
yaşamlarında acil iyileştirmelere ihtiyaç duyuyor. Bu, ertelenemez bir
gerekliliktir, ancak esas olarak maddi kaynaklara ve bireysel ilerlemeye
başvurmak, bambaşka bir şeydir. Direnişimizin motivasyonları, temelde ilerleme
ve bireysel maddi refah umuduna dayanamaz, çünkü bu, emperyalizme karşı her
zaman dezavantajlı olacağımız bir savaş alanıdır. Bu alanda her zaman bizden
daha fazlasını sunacaklardır. Kaynaklarımız esasen politik olmalı, herkes için
ve herkes arasında refahı inşa eden kolektif ve dayanışmaya dayalı çözümlere
vurgu yapmalıdır.
Ne
Tür Bir Sosyalizme İhtiyacımız Var?
İstediğimiz
ve ihtiyaç duyduğumuz sosyalizm, iktidarın ve üretim araçlarının giderek
toplumsallaştırıldığı, işçilerin ve halkın doğrudan yönetimine verildiği,
halkın devlet, ekonomi ve toplumsal yaşamın gidişatı ile ilgili temel kararları
aldığı bir sosyalizmdir. “Kapitalizme karşı küresel devrim”i projesinin hayati
özü olarak anlayan, bir ülkenin ulusal sınırlarıyla sınırlı kalamayan, hayatta
kalması ve ilerlemesi için uluslararası düzeydeki diğer özgürleştirici
süreçlerle eş zamanlılık ve bütünleşmeye ihtiyaç duyan bir sosyalizmdir. Bir
varış noktası veya belirli bir toplumsal model değil, bir yol, komünist ufka
doğru sürekli bir değişim ve derinleşme hali, tüm dışlamaları ve hiyerarşileri
ortadan kaldıran yeni bir kültürün inşası olarak kabul edilen bir sosyalizmdir.
Kısacası, sadece dar ekonomik kriterlere göre mümkün görünenler değil, herkesin
adalete kavuşması için amansızca mücadele eden bir sosyalizmdir.
Sosyalizmin
Ne Tür Bir Demokrasiye İhtiyacı Var?
Küba’nın
içinde bulunduğu devrim ve karşı devrim arasındaki mücadeleyi bulanıklaştırmaya
çalışan ve sosyalizm ile kapitalizm arasındaki temel mücadeleyi, toplumun
üstünde yükselen, herkesi temsil eden ve toplumsal çatışmaları adaletle çözen,
hukuka bağlılıktan başka bir yükümlülüğü olmayan bir devlet ideali
soyutlamasıyla ikame etmeye çalışan yaklaşımlar, devlet aygıtının her zaman
sınıf egemenliğinin bir aracı olduğunu, bir sınıfın çıkarlarına aynı anda
değil, yalnızca birinin çıkarlarına hizmet ettiğini rahatlıkla unutabilmektedirler.
Sınıf içeriğini ortaya çıkarmadan soyut olarak demokratik bir cumhuriyete,
haklara ve özgürlüklere yapılan her çağrı, gerçekte burjuva demokrasisine atıfta
bulunur. Küba’da devlet iktidarı, devrimcilerin elinde kalmalı, çoğunluğun
çıkarları doğrultusunda kullanılmalıdır, ancak işçilerin ve örgütlü halkın
demokratik kontrolü altında giderek daha fazla toplumsallaştırılmalıdır. Gerçek
demokrasiyi, özgürlüğü, eşitliği ve kapsayıcılığı sadece sosyalizm sağlayabilir.
Küba
için soyut olarak, sınıf içeriğini dikkate almadan demokrasi talep eden herkes,
aslında burjuva demokrasisine çağrı yapmaktadır. Ne kadar karmaşık, açık ve
gelişmiş olursa olsun, her burjuva demokrasisi, gerçekte tüm önemli kararlarda
hâkim unsur burjuvazinin diktatörlüğüdür. Dizginler sadece onun elindedir.
Lenin’in
uyarısında dile getirdiği biçimiyle: “Bir liberalin genel manada ‘demokrasi’den
dem vurması mantıklıdır. Bir Marksist ise şu soruyu sormayı asla unutmaz:
‘Hangi sınıf için demokrasi?’[...]”. Soyut vizyonlar değil, demokrasimizin
inşasının özgüllükleri hakkında tartışmamız, “ne” konusunda uzlaşmaya varmamız
ve her şeyden önce “nasıl”ı bulmamız gerekiyor. Sosyalist demokrasi nasıl
uygulanır, nasıl derinleştirilir? Basit bir formüle indirgenmiş haliyle
sosyalizmin, zenginliğin ve iktidarın giderek toplumsallaşması olduğunu
düşünürsek, demokratik uygulamalarımız üzerine düşünmenin Küba için her zaman
ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz. Ancak bu karmaşık ve zor günler, bu
hususun daha da aciliyet ve önem kazanmasına neden olmuştur.
Tartışma
için bizi her şeyden önce ilgilendirmesi gereken şey, geçiş döneminin
demokrasisinin özellikleri, işleyişi ve içeriği, amaçlarına etkili bir şekilde
hizmet edecek özel biçim ve prosedürlerdir. Bu, insanlık tarihinde şimdiye
kadar bilinen sınıf egemenliklerinin en demokratik olanı olmalıdır. Bir yandan
çoğunlukların çıkarlarını ifade etmeli ve iktidarını savunmalı, diğer yandan da
ilk günden itibaren kendi kendini yok etmeye (Lenin’in bahsettiği yarı devlete)
doğru ilerlemelidir. Sosyalist devlet, tarihte geniş toplumsal çoğunluklar
tarafından kullanılan ilk iktidardır ve nihai amacı kendini sürdürmek değil,
insanlığın tam özgürleşmesine yer açmak için ortadan kaybolmak ve yalnızca
gerekli olduğu sürece var olmaktır.
Sosyalist
geçiş aşamalarının işleyişini ve yeniden üretilmesini büyük ölçüde etkileyen,
son altmış yıldır Küba, Küba’nın bugünü ve geleceği için hayati önem taşıyan
başka bir değişken daha mevcuttur. Bu değişken, sosyalist devrimler izole
kaldığı sürece, dünya çapında sosyalizmin zaferiyle sonuçlanmadığı sürece, harici
ve dahili gerici güçlerin sürekli tacizi ve düşmanlığı altında var olmaya mahkûmdurlar.
Küba örneğinde bu durum, mümkün olan en zorlu mücadeleyi zorunlu kılmıştır,
çünkü Küba Devrimi, son derece asimetrik koşullar altında tarihin en güçlü
emperyalist gücüne meydan okumak zorunda kalmıştır. Bu mücadele, ciddi bir
analizde eksik olmaması gereken bir unsurdur. Emperyalist saldırganlığın altmış
beş yılda, ana aracı abluka olmak üzere, tüm saldırı yöntemleri üzerinden bize
verdiği zararı hesaba katarken, doğrudan veya dolaylı olarak demokratik
eksikliklerimiz ve yetersizliklerimiz üzerindeki olumsuz etkisini de hesaba
katmak zorundayız. Çünkü, meclisi siperde kurma güçlüğüyle karşı karşıya
kaldığımızda, çoğu zaman bizi meclis pahasına siperlere öncelik vermeye
zorlamış, bürokratik kesimlerin dar çıkarlarını ve ayrıcalıklarını korumaları
için bir kılıf sağlamıştır.
Ablukanın
ve emperyalist tacizin kınanması, politik doğruculuk meselesi değil, ilke
meselesidir. Emperyalizmin ve ablukanın, sadece temel ekonomik kalkınmaya
değil, aynı zamanda sosyalizmin daha geniş özgürleştirici imkânlarına da
engeller çıkarttığını, onlara zarar verdiğini görmek gerekmektedir. Ama gene de
emperyalizmin düşmanlığı ve bizi yenmek için elindeki tüm kaynakları kullanmaya
devam edecek güçlü bir düşmana karşı kendimizi savunma ihtiyacı bile,
sosyalizmimizin demokratik derinleşmesinden vazgeçmemize neden olmamalıdır,
çünkü etkili bir direnişi ve daha fazla özgürleştirici ilerlemeyi ancak
demokratik derinleşme güvence altına alabilir. Yeni gerçeklikle karşı karşıya
kalan Küba, demokratik yapılarını kusursuzlaştırmalı, mevcut yapıları
derinleştirmeli, ihtiyaç duyduğu yeni yapıları bünyesine katmalıdır ki işçiler
ve halk giderek daha fazla söz sahibi olabilsin. Düşmanlarımızın bize dayattığı
burjuva demokrasisine ait yapılar asla işimize yaramayacak, çünkü bunlar,
sadece kapitalizme dönüşü meşrulaştıracaktır.
Biz
reformist değil, devrimciyiz. Her iyi niyetli sosyal demokratın hayali olan,
kapitalizmi daha iyi çalışır hale getirmek ve yol açtığı felâketleri azaltmak
için kozmetik değişiklikler yapmak istemiyoruz. Bunun yerine, onu yok etmeyi ve
kalıntıları üzerine yeni bir dünya inşa etmeyi amaçlıyoruz. Küba özelinde,
burada ve şimdi, devrimde reformlar yapmak istemiyoruz; bu, evrim ve gerçekliğe
uyum olarak gizlenmiş, kapitalizme yavaşça dönüleceği yolun açılmasına neden
olacaktır. Onu savunmak ve sosyalist bir yönde ilerletmek, komünist ütopyaya
yönelimini korumak ve bunun peşinde halkın yaratıcı potansiyellerini harekete
geçirmek istiyoruz. Kısacası, devrimci karakterini derinleştirmek ve böylece
ileriye doğru itilmek istiyoruz. Bizi geriye götürecek “modernleştirme
girişimleri”ni istemiyoruz.
Bu
noktada üç temel idealden bahsetmek gerekiyor.
1.
Demokrasi, sosyalizmin özünde mündemiçtir. Bir süs veya önemsiz bir parça
değildir, sahip olup olmamayı göze alabileceğimiz bir şey değildir. Bilâkis
demokrasi, sosyalizmin organik ve içsel bir parçasıdır; sadece politik ve
manevi bir ihtiyaç değil, aynı zamanda ekonomik bir zorunluluktur. Sosyalizmin
verimli bir şekilde üretim yapabilmesi için işçiler, üretim araçlarının gerçek
ve etkili sahipleri olmalıdırlar. Ülke genelindeki çiftliklerde, fabrikalarda
ve iş yerlerinde ne yapılacağına karar vermeli, seçim yapmalı ve kontrolü
ellerinde tutmalıdırlar.
2.
Sosyalizmin demokrasisi, burjuva demokrasisinden farklı olmalıdır. Demokrasi,
haklar, özgürlükler gibi soyut kavramlardan, bunların özgün sınıf içeriğini
ortaya çıkarmadan bahsettiğimizde, aslında burjuva demokrasisinden
bahsediyoruz. Sosyalizm, elbette ki daha önceki tarihte ortaya çıkan liberalizm
ve halk demokrasisinin araçlarını toptan bir kenara bırakamayacak yeni
demokrasi biçimleri kazanmalıdır. Ancak, bunları çoğunluğun sınıf egemenliğine
uygun hale getirmek için dönüştürmelidir.
Sosyalist
demokrasimizin varoluş nedenini derinleştirmek için, tarihsel deneyimden, kendi
Küba Devrimi’mizden ve diğer devrimci süreçlerden ders çıkarmalıyız. Örneğin,
Rus Devrimi örneğinde, Che’nin devrimciler için “cep İncili” olarak gördüğü,
ancak yeterince incelemediğimiz Lenin’in Devlet ve Devrim adlı eserinin
faydasını düşünebiliriz; bu eser, Marksist geleneğin en radikal demokratik
bakış açılarından birini sunmaktadır. Lenin’in sosyalist geçiş döneminde
demokrasinin gelişimini garanti altına almak için ortaya koyduğu bir dizi temel
noktadan ikisi özellikle önemlidir. İlki, idari kamu görevlerinin uygunluğu ve
geri alınabilirliği; ikincisi ise bu kamu görevlerinin rotasyonudur. Lenin,
herkes sırayla bürokrat olduğunda, kimsenin bürokrat olmadığını söylemiştir.[2]
Tüm devlet kurumlarını halkın ve işçilerin kontrolüne bırakmak sosyalizm için
elzemdir.
3.
Bugüne dek tüm sosyalist deneyimler, Fernando Martínez Heredia'nın sosyalist
geçiş sürecindeki temel çelişki olarak adlandırdığı bir gerilimle, yani iktidar
ve proje arasındaki gerilimle, sürekli tacizden korunmak için güçlü olmak
zorunda olan bir iktidar ile demokratik önerileri ve sosyal adaletiyle son
derece radikal bir kurtuluş projesi arasındaki gerilimle kuşatılmıştır.[3] Bu,
aynı zamanda birlik ihtiyacı ile eleştiri ve demokratik katılım ihtiyacı
arasındaki gerilime de yansır. Bir yandan eleştiri, tartışma ve demokratik
katılım, diğer yandan devrimin birliği birbirini dışlayamaz. Bilâkis,
birbirlerini tamamlamalı, güçlendirmelidirler.
Ne
Tür Bir Birlik?
Soldan
gelen eleştiri, en azından adına yakışır nitelikteyse, Devrim için tehlikeli
değildir, ancak bürokrasi için ölümcül olabilir.[4] Che’nin sosyalist
yapılanmanın üzerinde beliren tehlikeler ve SSCB’de kapitalizme dönüş
olasılıkları konusunda uyarıda bulunduğu zaman yaptığı eleştiri, sol eleştiriydi.
Fidel’in liderlik dönemi boyunca sürekli olarak dile getirdiği, örneğin 17
Kasım 2005’te yolsuzluğa ve yeni zenginler sınıfının ortaya çıkışına karşı sert
bir şekilde yaptığı eleştiri de sol eleştiriydi. (Castro, 2005.) Bugün bu
eleştiri, Küba’da kapitalist bir restorasyonu önlemek için her zamankinden daha
gereklidir.
Devrimin,
65 yıl önce ele geçirdiği iktidarı savunmak için elindeki tüm araçları
kullanması ve buna aykırı her türden projeye yer veya temsil hakkı tanımaması, tümüyle
meşrudur. Bununla birlikte, devrimin kendi içinde muhtelif projelere ve yollara
tanık olunmaktadır. Bunların eşit koşullar altında alan, özgürlük ve ifade imkânına
sahip olmaları gerekir. Bu projelerin ve yolların birliği zayıflatacağı ve
düşmanın eline koz vereceği iddia edilebilir. Özgür ve açık bir tartışmanın
ardından farklı devrimci pozisyonların yakınlaşmasıyla ortaya çıkan bilinçli
bir birlik, itaat ve sözde oy birliğiyle elde edilen rızadan her zaman daha
sağlam olacaktır.
Devrimcilerin
birliği, devrimi emperyalist ve sağcı saldırılardan korumak ve derinleştirmek
için vazgeçilmez bir koşuldur. Ancak birliği bürokrasi kullandığında, bu durum
en nihayetinde devrimi tehlikeye atacak, yenilgisine ve teslimiyetine zemin
hazırlayacak sahte ve grup çıkarlarının savunulmasına hizmet eder.
Tarihin
verdiği dersler unutulmamalıdır. Eski Sovyetler Birliği’nde, yozlaşmış bir
bürokrasinin, yani iktidarı gasp edenlerin radikal devrimcilere yönelttikleri,
oların birliği bozdukları, düşmanın eline koz verdikleri, gerici hedeflerini
paylaştıkları ile ilgili suçlamaları, binlerce komünistin öldürülmesine ve
sürgüne gönderilmesine yol açmıştır.
Bu
tür kampanyalar, bir nesil Bolşevik’i, Lenin’in yoldaşlarını yok eden ve
sonunda tam kapitalist restorasyona yol açan bürokratik bir karşı devrimi gerçekleştirmiştir.
Devrimcileri halkın birliğini baltalamakla suçlayan aynı bürokrasi, kendisini
yeni bir kapitalist sınıf olarak yeniden konumlandırmıştır, oysa büyük bir
komünist kitle, birliği koruma bahanesiyle üst kademelerin talimatlarına onları
eleştirmeden itaat etmeye alışmış olmasına rağmen, bu tarihi felâketi önleyememiştir.
Yirminci
yüzyılın sosyalist deneyimlerinin gösterdiği gibi, devrimi savunmak için birlik
şarttır, ancak tek başına devrimi derinleştirmek için yeterli olmayacaktır. Bu
da devrimin yenilgisini önlemenin tek yoludur. Birliğe, bürokrasi üzerinde halk
kontrolü, yani halk gücünün etkin bir şekilde kullanılması ve solun aktif,
proaktif ve kararlı eleştirel düşüncesi eşlik etmelidir. Gücü, dile
getirdiğimiz kurtuluş hedeflerine etkin bir şekilde hizmet etmelidir, bu da
ancak, diğer hususların yanı sıra, tüm devrimci pozisyonların birliğimiz içinde
yer bulması durumunda mümkün olabilir.
Devrimciler
arasında sayısız bakış açısı, vizyon, tartışma, hatta izlenecek yol ve alınacak
önlemler konusunda çatışmaların ortaya çıkması mantıklı, normal ve hatta arzu
edilir bir durumdur. Bu doğaldır, çünkü devrimci olmanın özünde dünyayı
eleştirel bir şekilde anlamak, kendi sonuçlarına varmak ve onu dönüştürmek için
tutkulu bir mücadele yatmaktadır. Devrim gibi, çok sayıda isyancı ve uyumsuzun
bir araya geldiği bir süreçte, çelişkiler kaçınılmazdır. Devrim için, bu
farklılıkların her zaman açık ve mantıklı bir tartışma ortamında dile
getirilmesi sağlıklıdır. Bu şekilde inşa edilen bir birlik, devrimciler
arasındaki tartışmaları ve çatışmaları zararlı veya tehlikeli, durdurulması,
kaçınılması veya engellenmesi, sessizlik perdesi altında örtülmesi gereken,
tarihsel düzlemde unutulmaya mahkûm bir şey olarak görmez. Bunun yerine, böylesi
bir birlik, bir devrimin canlılığının bir ifadesi, doğal varoluş hali olarak
kabul edilmelidir.
Devrime
ve projesine kısa veya uzun vadede zarar verecek olan şey, düşmana alan açmamak
bahanesiyle, eleştirel olmayan itaate, oy birliğine ve ordu kışlası disiplinine
dayalı, daha yüksek yapılardan dikte edilen hükümleri sorgulamayan,
farklılıkları cezalandıran, tartışmayı önemsizleştiren veya onu sonsuz bir
arınma ya da görüşler topluluğuna dönüştüren, sosyalizmin farklı anlayışlarının
varlığını ve iktidar yapıları bunları doğru bulmasa bile örgütlü bir şekilde
kendilerini ifade etme haklarını tanımayan dikey bir birliktir. Bu şekilde elde
edilen birliğin boğucu ikliminde, çifte standartlar, oportünizm ve kariyercilik
teşvik edilir. Bir devrimcinin en iyi eğitimi, sürekli ideolojik tartışma ve
mücadeledir. Samimi tartışma, devrime ve sosyalizme en sıkı bağlı kesimlerin
bağlılığını ve birliğini ancak güçlendirebilir.
Tartışma
ve Katılım İhtiyacı
Altmışlar
Küba’sının en belirgin özelliklerinden biri, her şeyi dönüştürmeyi amaçlayan
veya dönüştüren bir devrim tarafından yönlendirilen, kültür, ideoloji, ekonomi
ve elbette politikanın çeşitli yönleri üzerine çok yoğun bir tartışmanın
varlığıydı. Bu, ekonominin en genel yönlerinden okul öncesi eğitimin içeriğine
ve yöntemlerine, tüm toplumsal ilişkilere ve günlük hayata kadar her şeyi
kapsıyordu. Tüm bunlar, devrim henüz yeni başlamışken, her şeyin henüz yapım aşamasında
olduğu, zayıf addedildiği, baskıların saldırgan bir nitelik arz ettiği bir
dönemde yapıldı.
Bir
devrimin yıkılmamasının tek yolu, ilerlemek, durmamak, “normalleşmemek”,
sağduyu tarafından ele geçirilmemek, “mümkün olanın” sınırlarına mahkûm
olmamaktır. Sosyalizm, getirdiği ekonomik dönüşümlerle birlikte, kapitalizmden
farklı ve ona karşıt yeni bir kültür, yeni değerler, yeni toplumsal ilişkiler
yaratmalıdır. Sosyalist geçiş, ancak planlama, politik irade, halkın aşkın
özlemlerinin ve duygularının muazzam bir seferberliği sonucunda ilerleyebilir.
Sosyalist geçişte düzen, aydınlanmış ve uzman bir öncünün gökten inen lütfu
değil, yeni bir toplumun kolektif inşasını hedeflediği için, katılım ve
müzakere, süslemeler, sadece biçimsel veya prosedürel meseleler veya
aşırılıkları düzeltmek, egemenlik sistemine istikrar, meşruiyet ve uzlaşma
sağlamak veya toplumsal çatışmayı tekrarını garanti altına alacak şekilde
azaltmak veya yönetmek için kullanılan araçlar değildir. Bunun yerine,
sosyalist geçişin, varoluş biçiminin temel ve gerekli bir bileşenidir.
Sosyalizmde, politik iktidarın kullanımı, halk adına azınlığın değil,
çoğunluğun mirası olmalıdır.
Devrime
ve sosyalizme, var olma haklarına karşı hiçbir hak tanınamaz. Bu, anayasal bir
ilke olarak da kabul edilen nihai sınırdır. Başka bir tartışma konusu ise bu
sınırın kim ve nasıl uygulanacağıdır, bu da zaman içinde değişebilir, çünkü bir
anda tehlikeli veya devrimin varlığını tehdit eden şey, başka bir anda öyle
olmayabilir. Sınırın kim ve nasıl belirlendiği sorusunun cevabı da önemlidir,
böylece bu sınır, demokratik olarak haklarını kullanan halk iktidarının aksine,
iktidar gruplarının ve bürokratik ayrıcalıkların sahte çıkarlarının
savunulmasına hizmet etmez. Bu nedenle, Kübalıların egemen bir şekilde kendimiz
için yapılandırdığı toplumsal ve politik düzeni tehdit etmeden ve bu
mekanizmaların emperyalizmin yıkıcı ajandasınca ele geçirilmesine mani olarak,
insanların belirli taleplerine, adaletsizliklere, keyfi uygulamalara, hükümetin
kötü uygulamalarına, iktidar suiistimallerine vb. karşı desteklerini
göstermeleri için mekanizmalara düzen getirmek, yoksa bunları kurmak hayati
önem taşıyan hususlardır. Mikro ve küçük işletmelerimiz olduğu için, burada
örneğin, işçilerin daha iyi çalışma koşulları, daha yüksek ücret vb. konusunda
özel işverenlerine karşı yürütebilecekleri mücadele ve baskı biçimlerine
değinilebilir.
Devrim,
Küba halkının ezici çoğunluğuyla sürekli diyalog halinde, onların taleplerine
kulak vererek ve özlemlerine cevap vererek, onurlu ve dolu bir yaşam elde etme
olasılığını güvence altına alarak var olma ve kendini savunma hakkına sahiptir.
Bu nedenle, Küba’da mümkün olan tek diyalog, devrimciler arasında ve devrimi
devirmeye niyetli olmayanlar arasında olabilir. Küba’da devrimci kamp, tekdüze
olamayacak kadar geniş, çeşitli ve çoğulcudur. İçinde, sosyalizm üzerine birçok
farklı vizyon ve öneri mevcuttur. Birbirlerine saygılı, birliği koruyan
tartışmaları, devrim için ancak faydalı olabilir. Küba’da sosyalist
hegemonyanın yeniden üretilmesi, sosyalist projemizin yenilenmesi, tabandan
gelen devrimci politik girişimlerin kendiliğinden ortaya çıkmasının tesadüfi
veya münferit olaylar olarak kalmaması, Küba Devrimi’nin kalıcı ve sistematik
bir uygulaması haline gelmesini gerektirir.
Radikal
solcu bir bakış açısından, devrim içinde bürokrasiye, yolsuzluğa, yukarıdan
aşağıya ve otoriter uygulamalara ve kapitalizmi yeniden kurmayı tehdit eden
güçlere karşı verilecek daha çok mücadele var. Ancak, devrimin hiçbir talebi,
kapitalist karşı devrime onun hukuki zeminde hareket edebileceği meşru bir alan
açamaz.
Kimi
eksikliklerine rağmen, kesin olan bir şey varsa o da, Küba’da izlenecek bir yol
ve sosyalizmimizin özellikleri konusunda bir tartışma mevcuttur. Solcular ve
özellikle sosyalistler için kabul edilemez olan şey, Küba’da kapitalizmin
yeniden kurulmasını ve bunun sonucunda ulusal egemenliğin kaybını destekleyen
gerici fikirleri, anlatıları ve uygulamaları gizlice içeri sokmaktır. Bu
nedenle, devrimci Marksizm perspektifinden, günümüz Küba’sında radikal solcu
bir pozisyonun ne olarak anlaşılması gerektiğine dair bazı kavramları paylaşmak
gerekli hale geliyor.
Bugün
Küba’da solcu olmak, her şeyden önce, devrimin içinde olmak, ona katılmak, onun
bir parçası olmak, ona karşı veya dışında olmamak anlamına gelir. Onu
düşmanlarından korumak, derinleşmesine ve ilerlemesine katkıda bulunmak,
üzerinde beliren tehlikelere karşı uyarıda bulunmak ve nereden gelirse gelsin,
bunların önlenmesine yardımcı olmaktır. Başka bir deyişle Küba’da solcu olmak,
devrime militanca bağlılık pozisyonunu sürdürmek, hatalarını ve
yetersizliklerini eleştirmek, böylece kolektif çalışmamızın iyileştirilmesine
katkıda bulunmaktır.
Küba
solunun ayırt edici özelliği, Fidel ve Che’nin düşüncesinde, altmışların Küba
Bolşevizmi anlayışında, Pensamiento Crítico dergisi etrafında toplanan
aydın grubunda en önemli teorik ifadelerinden birini bulan radikal
anti-kapitalizm olmalıdır.
Radikal
anti-kapitalizm, Küba Devrimi’nin ana düşmanının ABD emperyalizmi ve onun teşvik
edip desteklediği kapitalist karşı-devrim olduğunu anlamak, buna göre hareket
etmek demektir. Bu anlayışa göre Küba’da tercih hâlâ ya devrim ya da karşı
devrim, ya sosyalizm ya da kapitalizm arasında yapılması gerekmektedir.
İlgili
anlayış, tarihin en güçlü emperyalisti olan ABD’nin taciz ve düşmanlığının,
Küba’daki devrimci sürecin gelişmek zorunda kaldığı olumsuz gerçekliğin bir
parçası olduğunu, uygulamalarını ve kararlarını etkilediğini anlamayı gerekli
kılar. Haklarını ve kazanımlarını savunmak için fazlasıyla mücadele etmiş olan
direnişçi bir halk, mümkün olan en büyük katılımı gösterip projeyi savunurken,
kurumsal ve demokratik biçimlerini bu sürekli saldırganlık iklimine uyarlamak
zorunda kalmıştır. O zamandan beri kat ettiğimiz yolda hatalar yaptık ve
eksiklikler biriktirdik, ancak devrimin hayatta kalmasını garanti altına alma
konusunda epey sonuç aldık. Küba devrimci demokrasisini ve kurumlarını
değerlendiren herkes, bu faktörü, düşmanlarından kendini savunma ve onlara açık
boşluklar bırakmama ihtiyacını dikkate almak zorundadır.
Küba’da
bugün yaşayan genç nesiller, neredeyse sadece Özel Dönem’i, onun getirdiği
kıtlıkları ve eşitsizlikleri gördüler. Bu dönem, Küba toplumunun özünde keskin
ekonomik, politik ve toplumsal çelişkiler yarattı, altmış yıldır uyguladığımız
sosyalist değerlerde, maneviyatta ve yaşam biçiminde sürekli bir aşınmaya yol
açtı. Onlar için, devrimin adalet ve refah söylemi, günlük gerçekliğimizde sık
sık karşılık bulmuyor, hatta daha da kötüsü, eskimiş sloganlar ve basmakalıp
planlar kullanıldığında durum daha da vahimleşiyor. Yeni nesilleri, çok fazla
zarar veren taklit, çifte standart, oportünizm, sahte oy birliği gibi şeylerle
değil, eleştirel ve kararlı düşünme, yanlışlığa, adaletsizliğe ve toplumsal
projemizin eşitlikçi ve özgürlükçü özüne aykırı her şeye karşı isyankâr bir
tutumla eğitmek gibi büyük bir sorumluluğumuz var. Emperyalist düşmanlarımız,
gençlerin hareketsizleştirilmesine yatırım yapan, aralarında ilgisizliği, kayıtsızlığı
teşvik eden, politikaya karşı reddi veya küçümsemeyi körükleyen, konuşmalarını
ve endişelerini moda müzik, giyim veya diğer moda tüketim mallarıyla
sınırlandıran küresel bir kültürel boyunduruk stratejisi geliştirdiler.
Sermaye, toplumsal gücünü bu kayıtsızlıktan besliyor. Küba’da, doksanlarda
yaşadığımız büyük krizin birçok talihsiz sonucundan biri olan, etkili biçimlere
kavuşan bu olgu, devrimci projemizin hayatta kalması için bilhassa tehlike arz
ediyor. Buna ancak politik hayatımızdaki biçimcilik ve içeriksizleşmeyle
mücadele ederek karşı konulabilir.
Başkan
Salvador Allende, genç olup devrimci olmamanın biyolojik bir çelişki olduğunu
söylerdi. Ancak Küba’da bu ifadenin ruhu, itaat, disiplin, yukarıdan aşağıya
yönlendirilen şeylere uyum değil, isyan ve bağlılık olarak yorumlanmalıdır.
Ebeveynlerimizin bize miras bıraktığı sosyal adalet çabasına bağlılık,
korumamız ve geliştirmemiz gereken bir çaba. Ancak, eğer mesele, sadece bir
geleneği savunmak olsaydı, belki de buna değmezdi, çünkü her insan çabası gibi
onun da sınırlamaları ve kusurları olmuştur; çoğu zaman sürekli tepki ve
saldırganlık karşısında istediğini değil, yapabileceğini yapmıştır. Daha iyi
bir toplum inşa etmek, içinde yaşayabileceğimiz ve çocuklarımıza ve
torunlarımıza bırakabileceğimiz bir toplum yaratmak, bizim sorumluluğumuzdadır.
Bu ise ancak başkalarının kararlarına pasif itaati bırakıp, sosyalizme yönelik
eleştirel, aktif, proaktif ve düşünce temelli bağlılığımız doğrultusunda
hareket edersek mümkün olabilir
Sonuçlar
Devrimin
tarihi liderliğinin, halkın desteğiyle ve onların adına, en olumsuz koşullarda
kendimizi ayakta tutmamızı sağlayan meşru iktidarı, öncelikle kendi çıkarlarını
gözeten ve Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi bir krizde karşı devrimci bir rol
oynayabilecek bir bürokrasiye devredilemez. Bu iktidar, ülkenin temel
kararlarını almalarına imkân sağlayan işlevsel yapılar içinde örgütlenmiş Küba
halkının elinde olmalı, onun tarafından kullanılmalıdır.
Özgürleşmeye
yazgılı hedeflerimize gerçekten ulaşmak istiyorsak, kapitalizmin eski
yöntemlerini yeniden kullanamayacağımız için, verimliliğimizi ve etkinliğimizi
artırmanın, sosyalist araçlarla ekonomik büyüme yaratmanın tek yolu, bilinç,
eğitim, yeni insanın yetiştirilmesi ve bu insanların aralarında yeni toplumsal
üretim ilişkilerinin kurulmasıdır. Bu anlamda, işçilerin politik hayatımız ve
ekonomik faaliyetlerimiz üzerindeki gerçek kontrolü, geçişin hayati bir
gerekliliği, varoluş biçimi ve ulusumuza ait üretim güçlerini sosyalist anlamda
geliştirmenin doğru yoludur.
Bir
devrim, ancak sürekli olarak kendini yeniden düşünme, gözden geçirme ve
yenileme yeteneğine sahipse var olabilir, kendini ancak bu şekilde sürekli
olarak devrimleştirebilir. O, tekrar tekrar altüst edilmelidir. Eğer iktidar
bir kurtuluş aracı olmaktan çıkıp kendi başına bir amaç haline gelirse,
sosyalizm yolundan sapmış oluruz. Herkes için adalet, demokrasi ve özgürlüğü
elde etme çabalarımızdan vazgeçmemeliyiz. Her türlü tahakkümü geri püskürtmek
ve özgürlük davasını ilerletmek için bir devrimci, daha azıyla yetinemez.
Frank Josué Solar Cabrales
[Kaynak:
Science & Society, Cilt 88, Sayı 1, 2024, ss. 8–26.]
Dipnotlar:
[1] Örneğin, Küba’nın pandemi karşısında gösterdiği olağanüstü başarı,
sosyalist bir devrimi gerçekleştirmesi, ulusallaştırılmış ve planlı bir
ekonomiye sahip olması sayesinde mümkün olmuştur. Küba’nın o dönemde
yaptıkları, sosyalizmin üstünlüğünün bir başka kanıtıdır. Küba gibi ekonomik
olarak geri kalmış, boğulmuş bir ekonomiye sahip bir ülkenin koronavirüse karşı
aşıları hızla geliştirebilmesi, gerçekten dikkat çekici bir husustur. Bunu
mümkün kılan tüm bilimsel potansiyel ve üretim altyapısı, Fidel’in
liderliğinde, özel dönemin en kötü anlarında Küba’nın bilim ve biyoteknolojiye
yaptığı yatırımlar sayesinde gerçekleşti. Bu yatırımlar, acil önceliklerin ve
dar ekonomik, piyasa odaklı kriterlerin baskısı altında yapılamazdı. Planlı bir
ekonomi, politik olarak belirlediğimiz yerlerde kaynakların tahsis edilmesini
mümkün kılar, bu da yaşamın korunması ve insan olarak daha tam gelişimimiz için
daha fazla kazanç sağlar.
[2]
“İşçiler, politik iktidarı ele geçirdikten sonra, eski bürokratik aygıtı
yıkacak, temellerine kadar yerle bir edecek, hiçbir taşı yerinde bırakmayacak,
yerine işçilerin ve çalışanların kendilerinden oluşan yeni bir aygıt kuracaklar.
Marx ve Engels’in ayrıntılı olarak incelediği önlemler, bu çalışanların
bürokratlara dönüşmesine karşı gecikmeden alınacaktır: 1) Sadece uygunluk
değil, her an geri alınabilirlik; 2) Maaşın bir işçinin ücretinden yüksek
olmaması; 3) Herkesin kontrol ve denetim işlevlerini yerine getireceği ve
herkesin bir süreliğine ‘bürokrat’ olacağı bir sistemin derhal uygulamaya
konulması, böylece kimsenin ‘bürokrat’ olamaması.” Lenin (1997), s. 132.
[3]
“Toplumların ve insanların sürekli değişimine katkıda bulunmayı iddia
edenlerin, yani sosyalist kurtuluşa giden yol, iktidar ile proje arasında
süreklilik arz eden gerilimle yüzleşir. Bu muhtemelen sosyalizmin en dramatik
sorunudur.” Martínez Heredia (2018), s. 1246. “İktidar ve proje, tahakküm ve
özgürlük, birlik ve çeşitlilik, ekonomik ilişkiler ve eşit fırsatlar, otorite
ve katılım arasındaki ilişkiler, gerilimler ve çelişkiler, diğerlerinin yanı
sıra, Küba sosyalizminin ana konu başlıklarıdır.” A.g.e., s. 874.
[4]
“Tezimiz, Yeni Ekonomik Politika (NEP) sonucunda ortaya çıkan değişikliklerin
SSCB’nin yaşamına o kadar derinden nüfuz ettiği ve mevcut aşamanın tamamını
kendi damgasıyla işaretlediğidir. Ortaya çıkarttığı sonuçlar cesaret kırıcıdır:
kapitalist üst yapı, üretim ilişkilerini giderek daha belirgin bir şekilde
etkiliyordu, NEP’in amaçladığı melezleşmenin kışkırttığı çatışmalar, bugün üst
yapının lehine çözülüyor. Bu, kapitalizme dönüş anlamına geliyor.” Guevara
(2006), s. 7.
Kaynakça:
Castro, Fidel. 2005. “Speech delivered at the 60th anniversary of Fidel’s
admission to the University of Havana.” 17 Kasım. Havana, Cuba. Cuba.
Guevara,
Ernesto Che. 2006. Apuntes críticos a la Economía Política, Havana,
Cuba: Ocean Sur-Centro de Estudios.
Lenin,
Vladimir I. 1997. El Estado y la revolución. Madrid, Spain: Fundación
Federico Engels. Martínez Heredia, Francisco. 2018. “Cuba y el pensamiento
crítico por Néstor Kohan.” In Pensar en tiempo de revolución: Antología
esencial. Buenos Aires, Argentina: CLACSO.
----------------.
2018. “Visión cubana del socialismo y la liberación.” In Pensar en tiempo de
revolución: Antología esencial. Buenos Aires, Argentina: CLACSO.



0 Yorum:
Yorum Gönder