Filistin
aktivizmi denilen âlemde tarih, sık sık tekerrür eder.
Yirmi
yılı aşkın bir zaman yayınladığım makalelerden biri, Gazze’de İsrail tankının ezerek
katlettiği Amerikalı aktivist Rachel Corrie’nin vahşice öldürülmesiyle
ilgiliydi. O an, (birçok kişi gibi) Corrie’nin ölümünün ABD hükümetinin ciddi
bir tepkisiyle karşılanacağına inanmıştım. Seçimle işbaşına gelmiş yetkililerimizin
Filistinlilerin acılarına ve ölümlerine karşı kayıtsız kaldığını düşünsem de,
belki de bir Amerikan vatandaşının öldürülmesi karşısında harekete
geçeceklerini sanıyordum. Geriye dönüp baktığımda, bunun çocukça bir beklenti
olduğunu görüyorum.
Corrie’nin
ölümünden bu yana geçen yirmi yılda, İsrail güçleri, Amerikalılara karşı birçok
suç işledi, bu işlenen suçları hükümetimiz eylemsizlikle, ana akım medya ise
sessizlikle karşıladı. Yakın dönemde katledilen Filistinli-Amerikalı gazeteci Şirin
Ebu Akli ile genç Tevfik Abdülcabbar’ın da hesabı sorulmadı. Onlar da aynı
eylemsizlik ve sessizlikle yüzleşti.
Rachel
Corrie’nin trajik ölümünün ardından sahip olduğum ve hâlâ tutunduğum bir umut
ışığı vardı, o da, kızlarının hikâyesini iktidardaki herkesin unuttuğu
gerçeklikte onun için mücadele etmeyi sürdüren ebeveynleri Cindy ve Craig’di.
Yaşlandıkça, güçleri ve kararlılıkları daha da artmış gibi görünüyor.
Kızlarının ölümünden bu yana, Cindy ve Craig Corrie, sadece Rachel değil, diğer
ezilen insanlar için de adalet aradılar. Bu arayışlarını kararlılıkla
sürdürdüler. Birlikte, Filistin’de ve başka ülkelerde halk destekli
eylemliliği, insan haklarını ve şiddetsiz direnişi teşvik etmek için Rachel Corrie
Barış ve Adalet Vakfı’nı kurdular.
Vakıf
ve avukatlarının yardımıyla, Filistinlilerin sesini yükseltmek için Gazze’ye,
Batı Şeria’ya ve ABD’nin dört bir yanına seyahatler gerçekleştiren anne-baba, topluluklarla
ve siyasetçilerle görüştü. Benzer kayıplar yaşayan ailelerin yanında yer aldı.
Ebu Akli, Abdülcabbar ve İsrail güçlerinin elinde hayatını kaybeden başka
isimlerin ölümlerine dikkat çektiler. Bu ölümler, sessizlikle veya inkârla
karşılandı.
İktidardakilerin
kayıtsızlığına rağmen, Cindy ve Craig, Rachel’ın hayatının ve uğruna öldüğü
davanın hâlâ önemli olduğunu dünyaya hatırlatmaya devam ettiler. Yollarımızın
en acı koşullarda kesişeceğini hiç tahmin etmemiştim.
2020
yılında, Corrie ailesinin memleketi olan Washington’da, Amerika-İslam
İlişkileri Konseyi’nin (CAIR) İcra Direktörü oldum. Birkaç yıl sonra, Eylül
2024’te, sabahın erken saatlerinde bir topluluk üyesinden telefon aldım,
tanıdığımız genç bir kadının İsrail güçleri tarafından öldürüldüğünü öğrendim.
Adı Ayşenur Ezgi Eygi’ydi. O da Rachel Corrie gibi, yirmili yaşlarında
Washington’dan Amerikalı bir aktivistti.
Filistin’i
savunan camiadan tanıdığım herkes, Ayşenur ile illaki bir bağ kurmuştu.
Filistin halkının çektiği acılara derinden önem veren, hükümetinin Gazze
soykırımına karışmasından rahatsız olan, kendini davasına adamış bir aktivist
ve insan hakları savunucusuydu. Henüz yirmi altı yaşındayken, Filistin’in
Nablus şehrinin güneyinde yeni İsrail yerleşimlerinin kurulmasına karşı çıkmak
için Batı Şeria’ya gitmişti.
Uluslararası
planda herkesin Gazze’yle ilgilendiği dönemde, Batı Şeria’da devam eden acılar,
çok daha az dikkat çekiyordu. Ayşenur, Filistinlilerin orada her gün yüzleştiği
günlük gerçeklere ışık tutmaya çalışıyordu. Dayanışma adına onlarla birlikte
eylemlere katılıyordu. Ancak Batı Şeria’dayken, İsrailli bir keskin nişancı
tarafından başından vurularak, hayatını kaybetti. Onun ölümü, sadece benim ve
onu tanıyanlar için derin bir kişisel kayıp değil, aynı zamanda Washington
Eyaleti için de bir başka trajedi oldu.
Rachel
Corrie’de olduğu gibi, Ayşenur’un öldürülmesi karşısında çocukça tepki
geliştirdim. Kendime bir kez daha onun öldürülmesinin “farklı” sonuçlar
doğurması gerektiğini, hükümetimizin kesinlikle güçlü bir şekilde karşılık
vereceğini düşündüm. Gazze’de devam eden soykırımın ortasında, yetkililerden
Ayşenur’un başına gelenin ciddiyetini idrak etmelerini istedim, ancak nafile.
Özellikle
tam da öldürüldüğü sırada soykırımın başlangıcından beri konuşma hürriyetini ve
kampüs aktivizmini suç haline getirmeye çalışan Demokrat ve Cumhuriyetçi
yetkililere Ayşenur’u anlatmak, insani yönünü aktarmak hayli zor bir işti.
Onlar, olan biteni hiç umursamadılar.
Ayşenur’un
ailesine yardım etmek için topluluk üyelerimle birlikte çabalarken, kendimi
eyalet çapındaki çalışmaları koordine etmek için bir Zoom görüşmesinde buldum.
Yardım etmek için görüşmeye katılan birçok kişi arasında Craig ve Cindy Corrie
de vardı. Gerçeküstü bir andı. Ayşenur için orada bulunma konusunda derin bir
sorumluluk hissettikleri açıktı; bu sorumluluk, ancak çocuğunu kaybetmiş
ebeveynlerin gerçekten anlayabileceği veya ifade edebileceği türden bir kederle
şekillenmişti.
Aktivizmin
güçlendiği eyalette Corrie’ler, Filistin’de adalet arayanlara seslerini ve kürsülerini
sıklıkla takdim eden, önemli isimlerdir. Son birkaç yıldır, şehir, eyalet ve devlet
yönetimindeki siyasetçiler, Filistin aktivizmine karşı eşi benzeri görülmemiş
bir saldırı gerçekleştirmelerine rağmen, Corrie’lerin adalet için sürdürdükleri
mücadeleye yakından tanık oldum. Etkinliğin niteliği ne olursa olsun, her zaman
oradalar. Hatta konseyin (CAIR) icra direktörü olduktan kısa bir süre sonra
düzenlediğim küçük bir ziyafette bile onları kalabalığın içinde gördüm. Topluluk
örgütlenmesine ve adalete olan bağlılıkları çok derindi.
Corrie
ailesi hep yanımızda, hep eylemin içinde, çünkü karşı karşıya kaldığımız siyasi
riskleri görüyorlar. Filistinlilerin insanlığını savunmanın en yüksek siyasi
makamlarda cezalandırıldığı ve suç sayıldığı bir ortamda bulunduğumuzu
anlıyorlar. Bu, konuşma ve toplanma özgürlüğü haklarını kullandıkları için
cezalandırılan Mahmud Halil, Bedir Han Suri, Rümeysa Öztürk gibi isimlerin tutuklanmasında
ve sürmekte olan davalarında açıktan şahit olduğumuz bir gerçeklik. Bu türden politikalar
izleyen kişilerin, İsrail güçlerinin Amerikalı aktivistlerin, gazetecilerin, hatta
çocukların tekrar tekrar katletmelerine kayıtsız kalmaları şaşırmamak gerek.
Amerika’da
ve dünyada kamuoyu, İsrail’in zulmüne karşı konum alıyor. Bu koşullarda her
türden muhalefeti susturmak için topyekûn bir saldırı başlatıldı. Şahsen Kongre
üyeleriyle yüz yüze görüşerek, ateşkes kararı alınması ve İsrail’in soykırım
yapmasına imkân sağlayan hükümetimizin açık çek politikasının sona erdirilmesi
için yalvardım. Sürekli yaptığım çağrılar, İsrail’in kendini savunma hakkına
dair ezberlenmiş cevaplarla karşılandı.
Bu
arada, Ayşenur’un ailesi, cinayetinin bağımsız bir şekilde soruşturulması için
Washington’a gidiyor. İşin tuhaf yanı şu ki, Gazze soykırımını destekleyen
Kongre üyeleri, Ayşenur’un acı çeken aile fertlerinin, adaletin tecelli etmesi
için görüşmek zorunda kaldıkları isimler.
Egemen
sınıfın İsrail’in katlettiği Amerikalıları görmezden gelmesi yetmiyormuş gibi, bir
de Filistin savunusunu susturmak için “kâr amacı gütmeyen kuruluşları yok
edecek yasa” ve “antisemitizm konusunda bilinçlendirme yasası” gibi yasalar çıkartılıyor.
Eğer bu yasalar geçerse, sonuçları felâket olacak.
ABD
genelindeki üniversite kampüslerinde ifade özgürlüğü, zaten kısıtlanmış durumda.
Bu tür yasaların veya tasarıların kanunlaştırılması halinde, İsrail Devleti’ni
eleştiren veya ona karşı çıkan konuşmalar açıktan suç ilan edilecek. Oysa bu,
anayasayı ihlal eden bir adım.
Eyaletlerde
ve şehirlerde durum pek iç açıcı değil. İtamar Ben Gvir gibi soykırımcı savaş
suçluları tura çıkıp her yerde konuşmalar yapabiliyor. İsrail’in Gazze’de etnik
temizlik yapması beklentisi üzerinden “Gazze Gayrimenkul Günleri” düzenleniyor.
Onca
güçlüğe rağmen, geçtiğimiz Nisan ayında Ayşenur’un eşi (Hamid) ve kız kardeşi
(Özden) ile birlikte Washington Eyalet Meclisi’nin onu sembolik bir Meclis
Kararı ile onurlandırmasına şahit oldum. Bu, yasa koyucuların Ayşenur’un
cinayetine ilişkin bağımsız bir soruşturma ihtiyacını ciddiye almaları için bir
fırsattı. Umutlarımızın eli kolu bağlı olsa da, Washington Eyalet Meclisi’ndeki
son katılımları sırasında Ayşenur’un ailesinin yanında yer alan Corrie ailesi
de dâhil olmak üzere, topluluğumuzun sergilediği bağlılık bize can katıyor.
Onca
kedere, siyasi kayıtsızlığa ve muhalefetin sistematik olarak bastırılmasına
rağmen, Cindy ve Craig Corrie’nin varlığı, kalıcı bir ahlaki sabite haline
gelmiştir. Onlar, yaşanan acıyı kendilerinden daha büyük bir şeye hizmet etmek
için silaha dönüştürmenin anlamına dair canlı bir andaçtır. Hakiki eylemli
halleri, ödül veya tanınma vaadi olmadan her yıl harekete geçme konusunda
gösterdikleri istekte karşılık buluyor. Merkezde olmaya ihtiyaç duymadan, her
zaman ortaya çıkıyorlar. Sessiz kalmak onlar için daha kolay olsa da bu
sessizliği reddediyorlar.
Corrie
ailesinin bu anlardaki varlığı, İsrail devletinin devam eden şiddetini tabii ki
ortadan kaldırmıyor, yetkililerimizi tabii ki harekete geçirmiyor. Ancak uzun
vadede, yetkililerimizi bu şiddetin sürekli olarak sırtını yasladığı gerçekle,
onların suç ortaklığıyla, Filistin halkına ve onların yanında duranlara
yapılanları kimsenin ısrarla dile getirmeyeceğine dair efsaneyle yüzleşmeye
mecbur edecek.
İmran Sıddıki
10 Temmuz 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder