16 Mart 2026

,

Dayanışmanın Bedeli Ölüm: Onlar Bu Gerçeğin Bilincindeydi


Filistin aktivizmi denilen âlemde tarih, sık sık tekerrür eder.

Yirmi yılı aşkın bir zaman yayınladığım makalelerden biri, Gazze’de İsrail tankının ezerek katlettiği Amerikalı aktivist Rachel Corrie’nin vahşice öldürülmesiyle ilgiliydi. O an, (birçok kişi gibi) Corrie’nin ölümünün ABD hükümetinin ciddi bir tepkisiyle karşılanacağına inanmıştım. Seçimle işbaşına gelmiş yetkililerimizin Filistinlilerin acılarına ve ölümlerine karşı kayıtsız kaldığını düşünsem de, belki de bir Amerikan vatandaşının öldürülmesi karşısında harekete geçeceklerini sanıyordum. Geriye dönüp baktığımda, bunun çocukça bir beklenti olduğunu görüyorum.

Corrie’nin ölümünden bu yana geçen yirmi yılda, İsrail güçleri, Amerikalılara karşı birçok suç işledi, bu işlenen suçları hükümetimiz eylemsizlikle, ana akım medya ise sessizlikle karşıladı. Yakın dönemde katledilen Filistinli-Amerikalı gazeteci Şirin Ebu Akli ile genç Tevfik Abdülcabbar’ın da hesabı sorulmadı. Onlar da aynı eylemsizlik ve sessizlikle yüzleşti.

Rachel Corrie’nin trajik ölümünün ardından sahip olduğum ve hâlâ tutunduğum bir umut ışığı vardı, o da, kızlarının hikâyesini iktidardaki herkesin unuttuğu gerçeklikte onun için mücadele etmeyi sürdüren ebeveynleri Cindy ve Craig’di. Yaşlandıkça, güçleri ve kararlılıkları daha da artmış gibi görünüyor. Kızlarının ölümünden bu yana, Cindy ve Craig Corrie, sadece Rachel değil, diğer ezilen insanlar için de adalet aradılar. Bu arayışlarını kararlılıkla sürdürdüler. Birlikte, Filistin’de ve başka ülkelerde halk destekli eylemliliği, insan haklarını ve şiddetsiz direnişi teşvik etmek için Rachel Corrie Barış ve Adalet Vakfı’nı kurdular.

Vakıf ve avukatlarının yardımıyla, Filistinlilerin sesini yükseltmek için Gazze’ye, Batı Şeria’ya ve ABD’nin dört bir yanına seyahatler gerçekleştiren anne-baba, topluluklarla ve siyasetçilerle görüştü. Benzer kayıplar yaşayan ailelerin yanında yer aldı. Ebu Akli, Abdülcabbar ve İsrail güçlerinin elinde hayatını kaybeden başka isimlerin ölümlerine dikkat çektiler. Bu ölümler, sessizlikle veya inkârla karşılandı.

İktidardakilerin kayıtsızlığına rağmen, Cindy ve Craig, Rachel’ın hayatının ve uğruna öldüğü davanın hâlâ önemli olduğunu dünyaya hatırlatmaya devam ettiler. Yollarımızın en acı koşullarda kesişeceğini hiç tahmin etmemiştim.

2020 yılında, Corrie ailesinin memleketi olan Washington’da, Amerika-İslam İlişkileri Konseyi’nin (CAIR) İcra Direktörü oldum. Birkaç yıl sonra, Eylül 2024’te, sabahın erken saatlerinde bir topluluk üyesinden telefon aldım, tanıdığımız genç bir kadının İsrail güçleri tarafından öldürüldüğünü öğrendim. Adı Ayşenur Ezgi Eygi’ydi. O da Rachel Corrie gibi, yirmili yaşlarında Washington’dan Amerikalı bir aktivistti.

Filistin’i savunan camiadan tanıdığım herkes, Ayşenur ile illaki bir bağ kurmuştu. Filistin halkının çektiği acılara derinden önem veren, hükümetinin Gazze soykırımına karışmasından rahatsız olan, kendini davasına adamış bir aktivist ve insan hakları savunucusuydu. Henüz yirmi altı yaşındayken, Filistin’in Nablus şehrinin güneyinde yeni İsrail yerleşimlerinin kurulmasına karşı çıkmak için Batı Şeria’ya gitmişti.

Uluslararası planda herkesin Gazze’yle ilgilendiği dönemde, Batı Şeria’da devam eden acılar, çok daha az dikkat çekiyordu. Ayşenur, Filistinlilerin orada her gün yüzleştiği günlük gerçeklere ışık tutmaya çalışıyordu. Dayanışma adına onlarla birlikte eylemlere katılıyordu. Ancak Batı Şeria’dayken, İsrailli bir keskin nişancı tarafından başından vurularak, hayatını kaybetti. Onun ölümü, sadece benim ve onu tanıyanlar için derin bir kişisel kayıp değil, aynı zamanda Washington Eyaleti için de bir başka trajedi oldu.

Rachel Corrie’de olduğu gibi, Ayşenur’un öldürülmesi karşısında çocukça tepki geliştirdim. Kendime bir kez daha onun öldürülmesinin “farklı” sonuçlar doğurması gerektiğini, hükümetimizin kesinlikle güçlü bir şekilde karşılık vereceğini düşündüm. Gazze’de devam eden soykırımın ortasında, yetkililerden Ayşenur’un başına gelenin ciddiyetini idrak etmelerini istedim, ancak nafile.

Özellikle tam da öldürüldüğü sırada soykırımın başlangıcından beri konuşma hürriyetini ve kampüs aktivizmini suç haline getirmeye çalışan Demokrat ve Cumhuriyetçi yetkililere Ayşenur’u anlatmak, insani yönünü aktarmak hayli zor bir işti. Onlar, olan biteni hiç umursamadılar.

Ayşenur’un ailesine yardım etmek için topluluk üyelerimle birlikte çabalarken, kendimi eyalet çapındaki çalışmaları koordine etmek için bir Zoom görüşmesinde buldum. Yardım etmek için görüşmeye katılan birçok kişi arasında Craig ve Cindy Corrie de vardı. Gerçeküstü bir andı. Ayşenur için orada bulunma konusunda derin bir sorumluluk hissettikleri açıktı; bu sorumluluk, ancak çocuğunu kaybetmiş ebeveynlerin gerçekten anlayabileceği veya ifade edebileceği türden bir kederle şekillenmişti.

Aktivizmin güçlendiği eyalette Corrie’ler, Filistin’de adalet arayanlara seslerini ve kürsülerini sıklıkla takdim eden, önemli isimlerdir. Son birkaç yıldır, şehir, eyalet ve devlet yönetimindeki siyasetçiler, Filistin aktivizmine karşı eşi benzeri görülmemiş bir saldırı gerçekleştirmelerine rağmen, Corrie’lerin adalet için sürdürdükleri mücadeleye yakından tanık oldum. Etkinliğin niteliği ne olursa olsun, her zaman oradalar. Hatta konseyin (CAIR) icra direktörü olduktan kısa bir süre sonra düzenlediğim küçük bir ziyafette bile onları kalabalığın içinde gördüm. Topluluk örgütlenmesine ve adalete olan bağlılıkları çok derindi.

Corrie ailesi hep yanımızda, hep eylemin içinde, çünkü karşı karşıya kaldığımız siyasi riskleri görüyorlar. Filistinlilerin insanlığını savunmanın en yüksek siyasi makamlarda cezalandırıldığı ve suç sayıldığı bir ortamda bulunduğumuzu anlıyorlar. Bu, konuşma ve toplanma özgürlüğü haklarını kullandıkları için cezalandırılan Mahmud Halil, Bedir Han Suri, Rümeysa Öztürk gibi isimlerin tutuklanmasında ve sürmekte olan davalarında açıktan şahit olduğumuz bir gerçeklik. Bu türden politikalar izleyen kişilerin, İsrail güçlerinin Amerikalı aktivistlerin, gazetecilerin, hatta çocukların tekrar tekrar katletmelerine kayıtsız kalmaları şaşırmamak gerek.

Amerika’da ve dünyada kamuoyu, İsrail’in zulmüne karşı konum alıyor. Bu koşullarda her türden muhalefeti susturmak için topyekûn bir saldırı başlatıldı. Şahsen Kongre üyeleriyle yüz yüze görüşerek, ateşkes kararı alınması ve İsrail’in soykırım yapmasına imkân sağlayan hükümetimizin açık çek politikasının sona erdirilmesi için yalvardım. Sürekli yaptığım çağrılar, İsrail’in kendini savunma hakkına dair ezberlenmiş cevaplarla karşılandı.

Bu arada, Ayşenur’un ailesi, cinayetinin bağımsız bir şekilde soruşturulması için Washington’a gidiyor. İşin tuhaf yanı şu ki, Gazze soykırımını destekleyen Kongre üyeleri, Ayşenur’un acı çeken aile fertlerinin, adaletin tecelli etmesi için görüşmek zorunda kaldıkları isimler.

Egemen sınıfın İsrail’in katlettiği Amerikalıları görmezden gelmesi yetmiyormuş gibi, bir de Filistin savunusunu susturmak için “kâr amacı gütmeyen kuruluşları yok edecek yasa” ve “antisemitizm konusunda bilinçlendirme yasası” gibi yasalar çıkartılıyor. Eğer bu yasalar geçerse, sonuçları felâket olacak.

ABD genelindeki üniversite kampüslerinde ifade özgürlüğü, zaten kısıtlanmış durumda. Bu tür yasaların veya tasarıların kanunlaştırılması halinde, İsrail Devleti’ni eleştiren veya ona karşı çıkan konuşmalar açıktan suç ilan edilecek. Oysa bu, anayasayı ihlal eden bir adım.

Eyaletlerde ve şehirlerde durum pek iç açıcı değil. İtamar Ben Gvir gibi soykırımcı savaş suçluları tura çıkıp her yerde konuşmalar yapabiliyor. İsrail’in Gazze’de etnik temizlik yapması beklentisi üzerinden “Gazze Gayrimenkul Günleri” düzenleniyor.

Onca güçlüğe rağmen, geçtiğimiz Nisan ayında Ayşenur’un eşi (Hamid) ve kız kardeşi (Özden) ile birlikte Washington Eyalet Meclisi’nin onu sembolik bir Meclis Kararı ile onurlandırmasına şahit oldum. Bu, yasa koyucuların Ayşenur’un cinayetine ilişkin bağımsız bir soruşturma ihtiyacını ciddiye almaları için bir fırsattı. Umutlarımızın eli kolu bağlı olsa da, Washington Eyalet Meclisi’ndeki son katılımları sırasında Ayşenur’un ailesinin yanında yer alan Corrie ailesi de dâhil olmak üzere, topluluğumuzun sergilediği bağlılık bize can katıyor.

Onca kedere, siyasi kayıtsızlığa ve muhalefetin sistematik olarak bastırılmasına rağmen, Cindy ve Craig Corrie’nin varlığı, kalıcı bir ahlaki sabite haline gelmiştir. Onlar, yaşanan acıyı kendilerinden daha büyük bir şeye hizmet etmek için silaha dönüştürmenin anlamına dair canlı bir andaçtır. Hakiki eylemli halleri, ödül veya tanınma vaadi olmadan her yıl harekete geçme konusunda gösterdikleri istekte karşılık buluyor. Merkezde olmaya ihtiyaç duymadan, her zaman ortaya çıkıyorlar. Sessiz kalmak onlar için daha kolay olsa da bu sessizliği reddediyorlar.

Corrie ailesinin bu anlardaki varlığı, İsrail devletinin devam eden şiddetini tabii ki ortadan kaldırmıyor, yetkililerimizi tabii ki harekete geçirmiyor. Ancak uzun vadede, yetkililerimizi bu şiddetin sürekli olarak sırtını yasladığı gerçekle, onların suç ortaklığıyla, Filistin halkına ve onların yanında duranlara yapılanları kimsenin ısrarla dile getirmeyeceğine dair efsaneyle yüzleşmeye mecbur edecek.

İmran Sıddıki
10 Temmuz 2025
Kaynak

0 Yorum: