ABD
ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından, geçen günlerde, Twitter ve
Instagram’ın Hindistan ayağında o bildik, kalıplaşmış cümleler işitildi.
Uluslararası toplum, Batı Asya’daki çatışma süreciyle boğuşurken, etkileyici ve
kendini ilerici olarak tanımlayan kişilerden oluşan bir grup Hintli feminist, ellerindeki
kürsüyü, emperyalizmin ilkeli bir analizini yapmak değil, bizzat emperyalizmi daimi
kılmak için kullandı.
“Kadın
hakları” ve “özgürleşme” kavramlarının merkezde durduğu sözleriyle bu
feministler, Batı’nın emperyalist söylemini kolaylıkla benimsediler ve İranlı
kadınların ölümlerini sadece İran devletini değil, aynı zamanda Hindistan’daki
Müslümanların politik ifade kanallarındaki “geri kalmışlığı” eleştirmek için
bir tür araç olarak kullandılar. Bu olay, emperyalizmin kirini feminizmle
aklama girişiminin somut bir yansıması: Esmer kadınları esmer erkeklerden
kurtarmayı amaçlayan yeni şarkiyatçı girişim, istemeden de olsa,
bombalamalardan sorumlu olan emperyalizmle aynı safta yer alıyor.
Bu
olguyu en iyi açıklayan örnek, kamuoyunun tanıdığı Keşmirli feminist
akademisyenin açıklamaya imza atmış olmasıdır. Bu söyleme katılımı özellikle
öğretici, çünkü bize, Hindistan devletinin baskısı karşısında marjinal
fikirleri dile getirdiğini iddia eden seslerin bile, odağa Hindistan
sınırlarının dışındaki Müslüman bir ulusu koyduğu vakit emperyalizmin
ajandasına nasıl kolaylıkla hizmet edebildiklerini gösteriyor.
4
Mart 2026 günü bu kişinin attığı tvit, İranlı kadınlara yönelik
anti-emperyalist duruşun her türlü görünümünü ortadan kaldırarak, bu pozisyonun
apaçık militarist özünü ortaya koydu:
“İran rejimi, pervasız,
çaresiz, aşırılıkçı ve gerilimi tırmandırmayı gerilimi azaltmaya yönelik bir
önlem olarak kullanmak suretiyle iktidarda kalmak istiyor. O, asla nükleer
silaha sahip olmamalı. Onların hayatta kalmasına ve yeniden toparlanmasına izin
vermek büyük bir hata olur.”[1]
Bu
açıklama, feminist veya insani bir çerçeveden tamamen yoksun olmasıyla dikkat
çekiyor. İranlı sivillerin güvenliğinden veya huzurundan bahsedilmiyor, sadece
rejim değişikliği ve savaşa doğrudan destek veriliyor. “Onların hayatta
kalmasına izin vermek” gibi ifadeler kullanmak suretiyle, bir ulusun varlığını
stratejik bir hataya indirgeyen askeri dili taklit ediyor. Bu feminizm değil.
Washington ve Tel Aviv’deki dış politika anlayışının tezahürü. Bir
akademisyenin bu anlayışı, belirli bir çatışma bölgesinde edindiği kimliği
kullanarak Hindistan’daki kitlesine ambalajlayıp satması.
Açıklama,
hem tuhaf hem de acı verici. Hindistan devletinin Keşmir’deki eylemlerini
eleştirerek kamuoyunda önemli bir yer edinmiş olan bu zat, Müslüman çoğunluğa
sahip başka bir ülkenin toptan yıkımına onay vermekte hiçbir beis görmüyor.
Keşmir için kullanılan, kendi kaderini tayin hakkı, askeri işgale itiraz ve
sivillerin korunmasına vurgu yapan teorik çerçeve, ABD-İsrail ekseni fail, İran
mağdur olduğunda tümüyle terk ediliyor. Bu seçmeci dayanışma pratiği,
emperyalist feminizmin bir özelliğidir.
Keşmir
davası, temelde Hindistan’a karşı ahlaki bir argüman olarak çıkartıldığı vakit
değerlidir, oysa bu destek, hızla başka bir Müslüman “öteki”yi hedef alan çok
daha şiddetli bir emperyalist gayreti desteklemek için kullanılıyor.
Tvit,
akademisyenin İsrail ile bağlarını sorgulayan birçok hesabın engellenmesiyle
sonuçlanan hızlı ve sert tepkilere yol açtı. Daha önce orada konferanslara
katılmış olması, akademik konumunu ve “Keşmirli” bir ses olarak rolünü perçinliyor.
Ancak, bu noktada İsrail’in en şiddet yanlısı yerleşimci-sömürgeci devletlerden
biri olduğunu yinelemek gerekiyor.
Dünyayı
Keşmir’in seslerini dinlemeye çağıran Keşmirli feminist, Filistinli mültecilere
geri dönüş hakkı tanımayı reddeden bir devleti destekleyerek, Tel Aviv ağzıyla
konuşmaktan çekinmiyor. Bu, emperyalist feministin bir örneğidir: Kendi
hükümetinin baskısını eleştirirken, aynı zamanda emperyalist güçleri
destekleyen yerli muhbir rolü üstleniyor. Bu güçlerin varlığını ve askeri
eylemlerini onaylıyor.
Bu
türden zevata karşı Keşmirliler ve Filistinliler arasındaki tarihsel ve halen
daha varlığını sürdüren benzerliklere vurgu yapmak gerekiyor. Her iki kesim de işgal,
İslamofobi ve yerleşimci sömürgecilik konusunda ortak bir kadere sahip. Bu ortak
deneyim, Keşmirlilerin ve Filistinlilerin verdikleri mücadelenin ana zemini.[2]
Ayrıca,
Ayetullah Hameney’e yönelik suikasta yas tutan, onu protesto eden Şii
Keşmirlilere karşı Hindistan devletinin uyguladığı baskıyı da görmek gerekiyor.
Bu bağlamda, atılan tvit, yalnızca yazarın sömürgecilik karşıtı pratiğindeki
sınırlılıklarını ortaya koyuyor.
Gelişmiş
Bir Kalkan Olarak “Yanlış İkililik”
Militarizmin
tüm aleniliği ve çıplaklığıyla yaşandığı koşullarda emperyalizmin ajandalarını
destekleyen, anti-emperyalist olduğunu iddia edenler, ince ayrımları gözeten,
gelişkin argümanlar dillendirdiklerini söylüyorlar. Misal, bir sosyal medya
paylaşımında şu türden cümleler sarf ediliyor:
“Bu noktada, mevcut
uygulamayı kullanan insanlar sizden feminizmi eleştireyim diye sizin militarizm
yanlısı olmanızı ısrarla talep ediyorlar. Ne yazık ki, İranlı kadınların
haklarını savunmanın, İran’a yönelik askeri harekâtı desteklemek anlamına
geldiği fikri, ikiliği yanlış kurmaktadır. Ortada iki seçenek yok. İranlı
kadınların özgürlük mücadelesini desteklerken, İran’a yönelik emperyalist harekâtı
tümden eleştirebilirsiniz. Hameney’i kahraman olarak selamlamayı reddetmek,
emperyalizm yanlısı olmak anlamına gelmez.”[3]
Görünüşte
bu argüman, kendini “incelikli”, “ilkeli”, ince ayrımları gözeten birinin
ağzından dökülüyor. Bu zat, kendisini dengeli, düşünsel açıdan gelişkin
biriymiş gibi takdim ediyor. Oysa bu açıklamayı asıl tehlikeli kılan da üzerine
geçirdiği saf ipekten “gelişmişlik” gömleği.
Bu
formül, emperyalizmi eleştirmiyor, emperyalizmi savunmanın yeni, geliştirilmiş
ve çok daha sinsi bir yüzü. Bu tür argümanlarda emperyalizm, anti-emperyalist
dayanışma kılığına bürünmüş halde çıkıyor karşımıza. Sözün sahibi, işlevsel
açıdan emperyalist çizgiyi takip ediyor.
Bu
“yanlış ikilik” argümanının temel sorunu, bir tür korkuluk mantık safsatası
olarak kullanılmasıdır. Savaş karşıtı duruşu karikatürize ederek, onu aşırı ve
mantıksız olarak gösterir. Bu abartılı korkuluk mantık safsatasına başvurmak
suretiyle yazar, kendini her iki bakış açısını da anlayabilen, merkezde duran, rasyonel
biri olarak takdim eder. Ancak, emperyalizmin ülkeyi bombaladığı koşullarda bu
türden bir “merkezcilik”, sadece imtiyazlıların karşılayabilecekleri bir
lükstür. Aynı zamanda bu yaklaşım, İran’a karşı 47 yıldır süren, ekonomisini
boğan, onu ilaç gibi temel kaynaklardan mahrum bırakan hibrit savaşı tümüyle
göz ardı etmektedir.
Bir
ülke bombalandığında, temel siyasi eylem, o bombalara karşı çıkmaktır. İran
devletinin kadınlara yönelik muamelesine karşı olduğunu iddia eden tvitler atmak
için çaba harcamak, “yanlış ikiliğe” karşı sergilenmiş cesur bir duruş değil,
genellikle "kampçılar" olarak bir kenara atılan
anti-emperyalistlerden kendini uzaklaştırmanın gösterişli bir ifadesidir.
İkinci
ve daha acil mesele, önceliklendirmeyle ilgilidir. Bu formül, “emperyalizmin
eylemini kınamayı” ve “İranlı kadınların özgürlük arayışını desteklemeyi” iki
paralel ve eşit derecede acil siyasi hedef olarak ele almaktadır. Bu bakış
açısı, gerçekliğin alabildiğine yanlış temsilidir.
Şu
anda emperyalist eylemler devam ediyor. Bombalar atılıyor, çocukların enkaz
altından çıkartılışına tanık oluyoruz. Bu arada, “İranlı kadınların özgürlük
mücadelesi”, tarihsel olarak aynı faillerce “Müslüman kadınları kurtarmak” için
kullanılan, şu anda İran’da onlara karşı en şiddetli suçlardan bazılarını
işleyenlerin propaganda faaliyetinin konusu olmaya devam ediyor. Bir krizin
orta yerinde iki olguyu eşitlemek, savaş karşıtı duruşun önemini azaltır. Bu türden
bir yaklaşım, sözde “anti-emperyalistler”in savaşı kınarken kendilerin haklı
görmelerine imkân sağlar, bir yandan da liberal takipçilerine
“yerlileşmedikleri”ne, İslam ve cinsiyetle ilgili “doğru” “modern” görüşleri
savunmaya devam ettiklerine dair güvence vermelerini mümkün kılar.
Evrensel
Kız Kardeşlik Tuzağı: Duygusallıkla Jeopolitiği Silmek
Militaristlerin
ve “ince ayrım” savunucularının yanı sıra, emperyalist feminizmin üçüncü,
görünüşte daha yumuşak bir türü ortaya çıktı. Bu, jeopolitiğin acımasız
gerçeklerini silmek için duygusal klişeler kullanan “evrensel kız kardeşlik”
söylemidir. Bunun en önemli örneği, aşağıdaki tvittir:
“Bir kadın olarak,
kadınların bir vatanı olmadığını, her kadının sizin vatanınız olması
gerektiğini, onlara sahip çıkmanın ise öncelikle vatanseverliğiniz olması
gerektiğini hatırlamalısınız.”[4]
İlk
bakışta, bu, uluslararası feminist dayanışma için cesur bir çağrı gibi
görünüyor. Virginia Woolf’un ünlü sözünü akla getiriyor: “Bir kadın olarak,
benim bir ülkem yok.” Ancak, orijinal bağlamından koparılan birçok slogan gibi,
bu ifade de özgürleştirmekten çok kafa karışıklığına yol açabilir.
“Kadınların
vatanı yoktur” ifadesi, toprakların, ulusların, devletlerin ve sınırların
kadınların yaşamları üzerinde önemli bir etkiye sahip somut güçler olarak var
olmadığı varsayımıyla kullanılıyor. “Her kadın sizin vatanınız olmalı” iddiası,
kadınlar arasındaki karmaşık, çoğu zaman çelişkili ilişkileri kişisel duygu
meselesine indirgiyor. Bu bakış açısı, tarihsel bağlamı ve güç dinamiklerini
ihmal eden, şiddet ve savaş eylemleri hakkında rahatsız edici soruları gündeme
getiren duygusal bir politikayı örnekliyor. Gazze’de sayısız kadın ve erkeğin
yerinden edildiği, Hindistan’da “buldozerin adaleti”[5] yoluyla Müslümanlara yönelik
yıkıcı faaliyetlerin damgasını vurduğu bir dönemde bu ifade, duyarsızdır,
temelde somut siyasi ve maddi önemden yoksundur.
Somut
gerçek şu ki, kadınların gerçekten de vatanları var ve bu vatanlar, ABD ve
İsrail yapımı bombalarla sistematik olarak yok ediliyor. Bu, sadece teorik bir
kavram değil, aksine, on yıllar ve kıtalar boyunca süregelen emperyalist
savaşın belgelenmiş bir örneğidir. Bir kadına, ABD yapımı bir füze ile evi
yıkılırken vatanının olmadığını söylemek, bir dayanışma eylemi değil, bir silme
eylemidir.
İran’da
bu savaşın maddi gerçekliği, sivil altyapının yıkımında açıkça görülüyor.
Tahran’dan gelen haberler, kuşatma altındaki bir şehri, “evlerin, hastanelerin
ve okulların” vurulduğunu, şehir sakinlerinin güvenlik için toplu alanlarda
uyumak zorunda kaldığını söylüyor. Kadınların yaşamlarının temel dokusu, doğum
yaptıkları hastaneler, çocuklarının eğitim gördüğü okullar, kamusal
yaşamlarının bir parçası olan stadyumlar hedef alınıyorlar. Bu, istenmeden sebep
olunmuş bir hasar değil, varoluşun maddi koşullarının kasıtlı olarak yok
edilmesidir. ABD-İsrail’in Minab’daki kız okuluna yaptığı terörist saldırıyı
kim unutabilir?[6] ABD-İsrail saldırıları sonucu kızların vahşice öldürülmesi demek
ki “feminizm”e layık bir olay değilmiş.
Bu
yerler, askeri hedefler değil, evler, hastaneler ve kadınların yaşamlarının
merkezidir. Bir ABD füzesi İranlı bir kadının evini yıktığında, kadın, bunu
Amerikalı feministlerden gelen kardeşçe bir dayanışma jesti olarak görmez,
bilâkis, bunu hayatının, ailesinin güvenliğinin ve geleceğinin yıkımı olarak
algılar. Ona kadınların vatanı olmadığını söylemek, korumak için mücadele
ettiği temeli yok etmektir.
Ancak
bu durum, İran’ın çok ötesine uzanıyor. ABD ve İsrail’in Batı Asya ve Güney
Asya’daki askeri eylemlerinin tarihi, büyük ölçüde sivillerin evlerinin yıkılmasının
tarihidir. Gazze’de, 21 aylık aralıksız bombardımanın ardından binaların ve
altyapının yüzde 80’inden fazlası yok edildi. Birleşmiş Milletler, Gazze’deki
evlerin en az yüzde 92’sinin hasar gördüğünü veya yıkıldığını tahmin ediyor.
Filistinli kadınların evleri, istenmeden oluşan hasar değil, bir politika
gereği, sistematik olarak yok edildi.
Afganistan’da
ABD ordusu, İsrail’in taktiklerini doğrudan benimsedi. Kandahar saldırısı
sırasında Amerikan kuvvetleri, isyancılar tarafından tuzaklanmış oldukları veya
aranmaları “çok tehlikeli” görüldüğü için yüzlerce evi ve çiftlik binasını
sistematik olarak imha etti.[7]
Irak’ta
ABD ordusu, bombalamadan önce sivillerin evlerine ölümcül olmayan mermiler
atarak onları uyarmayı amaçlayan “çatıyı vurma”[8] taktiğine başvurdu. Bu
teknik, aslında İsrail’in Gazze’deki uygulamalarından esinlenilmişti. Libya’da
ise ABD önderliğinde ve Avrupa güçlerinin desteğiyle yürütülen, NATO destekli
bombardımanlar, sivil altyapıyı yerle bir etti. Sonrasında ülke paramparça oldu.
Kaos, şiddet ve ekonomik çöküşün en büyük yükünü kadınlar çekti. Evleri
bombalarla yıkıldı ve ülkeleri, halihazırda işleyen devletleri, yok edildi.
Yemen’de
ABD, Suudi liderliğindeki koalisyonun sivil bölgeleri acımasızca hedef alan,
evleri, okulları, hastaneleri ve pazarları yok eden harekâtına bomba ve
lojistik destek sağladı. Yemenli kadınlar, mahallelerinin enkaza dönüştüğünü,
çocuklarının abluka nedeniyle aç kaldığını, geleceklerinin ABD’nin aktif olarak
körüklediği bir savaşla çalındığını gördüler.
Bu,
“evrensel kız kardeşlik” söyleminin görmezden geldiği somut bir gerçekliktir.
Afganistan, İran, Irak, Libya, Filistin ve Yemen'deki kadınların hepsinin
evleri vardı. Bu evler, sadece birer sembol değildi, kadınların çocuklarını
büyüttükleri, eşyalarını sakladıkları ve hayatlarını kurdukları yerlerdi. Ancak
bu evler, ABD’de üretilen, ABD güçleri veya ABD tarafından donatılıp
desteklenen müttefikler tarafından atılan bombalarla yok edildi.
Bu
duygusallığın tehlikesi, izleyiciyi aktif olarak siyasetten uzaklaştırmasıdır.
Gözü, bombayı atandan uzaklaştırıp, ihtiyaç sahibi soyut bir “kız kardeş”e odaklanmaya
alıştırır. İmparatorluğun stratejisini, askeri tedarik zincirlerini ve tarihsel
bağlamı anlamanın zorlu işini, bir retvit ve kırık bir kalbin kolay
rahatlığıyla değiştirir. “Her kadın sizin vatanınızdır” diye paylaşım yapan
kadın, kendini son derece ahlaki bir aktör olarak hisseder, ancak aslında bombaları
durdurmak için hiçbir şey yapmamıştır. Bununla birlikte, konuşmanın güvenli bir
şekilde duygular alanında kalmasını, düşmanın adını koymak denilen o tehlikeli
alana asla ayak basmamasını sağlamak için her şeyi yapmıştır. ABD-İsrail’e ait
savaş makinesi ve onun savunucularının üzerini örtmüştür.
Sonuç
olarak, bu feminizm değil, esasında kontrgerilla faaliyetinin parçası gelmiş bir
tür duygusallıktır. Dayanışmanın gerçek potansiyelini hiçbir şey talep etmeyen
ve hiçbir şeyi değiştirmeyen kısır, apolitik bir empatiye yönlendirerek,
etkisiz hale getirir. İran, Filistin, Afganistan, Irak, Libya ve Yemen’deki
kadınların sizin gözyaşlarınıza ihtiyacı yok, bombalara karşı çıkmanıza
ihtiyaçları var. Onları sembolik “vatanınız” yapmanıza ihtiyaçları yok, gerçek
evlerini yok eden emperyalizme karşı savaşmanıza ihtiyaçları var.
Emperyalizmin
Tebaası Konuşuyor: İmparatorluk İçinde Vatanseverliğin Denetlenmesi
Bu
dijital temaşa, “beyaz kurtarıcı”nın veya bu durumda Hintli muadilinin gözetimi
altında koordine ediliyor. Bunun en açık örneğini, ABD ordusunda görev yapan Hint
kökenli bir kadın olan Şilpa Çavdari ortaya koydu.[9]
“Benim güvence altına
almak istediğim şey, Hindistan halkının alay konusu haline getirilmesinin önüne
geçmek. Bu duruma dünya çapında tanıklık ediliyor. Belki siz orada (Hindistan’da)
otururken bunun farkında değilsiniz, ama ben, şu an bulunduğum yerden birçok
şeyi görebiliyorum.”
Sömürgeleştirilmiş
zihnin temel kaygısı, Batı denilen otoritenin bize yönelik algısıdır. Bu kaygının
ardında, ilerici, modern, liberal Hintliler olarak “biz” protesto eden, yas
tutan, dindar Müslümanlar olarak “onlar”dan farklı olduğumuzu gösterme arzusu
vardır. ABD ordusunun içinden, emperyalist kontrolün bir örneği olan Çavdari,
ideal emperyalist tebaayı temsil eder: efendisinin bakışlarını içselleştirmiş,
efendisinin kirli işlerini yapmış, şimdi de bu bakış açısını kendi topluluğuna
karşı kullanarak, “Hindistan”ın küresel imajına zarar verebilecek her türden
birliğe dair emarenin oluşup oluşmadığını soruşturmaktadır.
Oysa
Çavdari, aslında emperyalist bakışın sadece pasif bir alıcısı değil, onun aktif
bir ajanıdır da. O, sadece utanç duymakla kalmaz, emirler de verir. Mesajı bir
rica değil, bir talimattır: “Lütfen o saygıyı yok etmeyin… Yaşadığınız ülkeyi
sevin.” İmparatorluk içinden vatanseverliği denetler, vatanseverlere polislik
yapar, emperyalizmin askeri olarak edindiği yetkiyi kullanarak, yurt içindeki
muhalefeti disipline eder. Mükemmel bir aracı haline gelmiştir: yurtdışında efendisinin
kirli işlerini yaparken bir yandan da kendi halkının davranışlarını uzaktan
denetler, diğer ezilen halklara yönelik “utanç verici” dayanışma gösterilerinin
emperyalist gücün akışına halel getirmesine mani olur.
Çavdari,
emperyalist feminizmle ilgili temel bir gerçeği vurguluyor. Hintli bir kadının
ABD ordusuna katılmasına imkân sağlayan, aynı zamanda Hintli Müslümanlara “yaşadığınız
ülkeyi sevin” diyen mantık, Hintli feministlerin İranlı kadınlar için yas
tutmasına ama bir yandan da onları öldüren bombalara sevinmesine de alan açıyor.
Bu mantık, bombayı atanla kurban, konuşmacı ile dinleyici, “medeniyeti”
tanımlayanla “medenileştirilmesi” gereken kişi arasına mesafe koyuyor.
İran’ı
Seven İranlılar
Emperyalist
dayanışma gösterisinin tam aksine, gerçek bir feminist analiz, İran’daki
kadınların sahadaki maddi gerçekliğini dinleyerek işe başlamalıdır. Twitter
entelektüelleri, İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik “incelikli ve hassas”
(emperyalizm yanlısı) kınamalarla ve evrensel kız kardeşlik klişeleri üretmekle
meşgulken, Tahran sokakları ve ülkelerine yönelik emperyalist tanımı,
emperyalizmin ülkeye giydirmeye çalıştığı gömleği reddeden İran diasporası
farklı bir gerçeği ortaya çıkartıyor.
Iran.screenshot
isimli Instagram kullanıcısının günlük yaşamdan ve direnişten sahnelere yer
veren videosunda[10], önemli bir soru soruluyor: “Batı’da oturan İran
muhalefetinin ellerinde sivillerin kanı mı var?” Bu soru, emperyalist feminist
yalanın özünü ifşa ediyor. İnsanları, Londra, New York veya Güney Delhi’nin
güvenli ortamından rejim değişikliğini alkışlamanın maddi sonuçlarıyla
yüzleşmeye mecbur ediyor kılıyor. “Batı’da oturan muhalefet”, bombaları
hissetmiyor, çocuklarını sığınaklara götürmüyor, sabahki vedanın son olup
olmayacağını merak etmiyor. ABD-İsrail saldırılarında öldürülen sivillerin
kanı, bombaları atan emperyalizmin ve bu saldırılara ahlaki kılıf sağlayan her
entelektüelin, feministin veya influencer’ın ellerindedir.
Videodaki
yorumlar, bu materyalist bakış açısını pekiştiriyor. Hintli dijital
yorumcularına doğrudan bir eleştiri getiriyor. Bir kullanıcı şöyle yazıyor:
“Diasporada yaşayan bazılarımız, bu savaşı desteklemiyor. Ülkemizin
egemenliğine saygı duyuyoruz!!” Bu, kritik bir müdahale. Bize ulusal egemenlik
arzusunun eril veya gerici bir dürtü olmadığını, gerçek bir özgürleşmenin ön
koşulu olduğunu hatırlatıyor. Sürekli askeri saldırı altında olan, altyapısı
yıkılmış, ekonomisi çökmüş, halkı sürekli bir travma halinde yaşayan bir ülke,
kadınların haklarını kullanabileceği bir ülke değildir. Egemenlik, diğer tüm
mücadelelerin verildiği zemindir. Bunu sadece milliyetçilik olarak görüp reddetmek,
imparatorluğun gölgesinde yaşamanın ne anlama geldiğine dair derin bir cehaleti
ortaya koymaktır.
Bir
başka yorum, savaş haberlerini rahatça tüketenlerle savaşı yaşayan insanlar
arasındaki uçurumu çarpıcı bir şekilde resmediyor: “Onlar, huzurlu bir uykudan
sonra sabah uyanıyorlar, çocuklarını okula götürüyorlar, işlerine gidiyorlar ve
günlerini bu savaşın haberlerini izleyerek mutlu bir şekilde geçiriyorlar. Ama
İran’da insanlar, o vedanın son vedaları olup olmadığını bilmiyorlar.” Bu,
“evrensel kız kardeşlik” söyleminin gizlediği temel eşitsizliği, yani güvenlikle
alakalı eşitsizliği ortaya koyuyor. Vergilerle finanse edilen ABD ve İsrail
bombaları Tahran’a yağarken bir kafede “İranlı kadınların yanındayım” diye
paylaşım yapan Batılı veya Hintli liberal, bir kız kardeş değil, bir infazın
seyircisidir. Onun “dayanışması”, ona hiçbir şeye mal olmuyor. Hiçbir riske yol
açmaz, hiçbir fedakârlığı ve rahat hayatında değişiklik yapmayı gerekli kılmaz.
Bu, katılımcının değil, seyircinin dayanışmasıdır.
Video
içeriğiyle, diasporanın İranlı kadınların iradesinin güvenilir bir göstergesi
olduğu fikrine de dolaylı olarak itiraz ediyor. Bir yorumcu, şöyle diyor: “İran’daki
halkın sadece yüzde 2’sinden azını oluşturan diaspora, İranlıların iradesini
temsil etmez. Bu yüzden, onları bir sinek gibi görmezden gelin.” Bu, Batı ve
Hindistan’daki liberal söylemde sıklıkla gözden kaçan çok önemli bir husustur.
Rejim değişikliği ve askeri müdahale çağrısında bulunan, sesi en çok çıkan
kişiler, genellikle bu talep ettikleri şeylerin yol açtığı sonuçlardan zerre
etkilenmezler. Asla yaşamak zorunda kalmayacakları bir savaşı savunma lüksüne
sahipler. Asıl bedeli, kadınların büyük bir çoğunluğu dâhil olmak üzere İran
halkının yüzde 98’i öder. Diasporanın sesini “İranlı kadınların” temsilcisi
olarak dinleek, çoğunluğu silip, Batı’ya dönük, uygun bir azınlığın lehine
hareket eden derin bir epistemik şiddet eylemine girişmektir.
Twitter’daki
“aydınların” kabul etmeye yanaşmadıkları asıl anti-emperyalist feminizm tam da
budur. Bu feminizm, bir teoriyle değil, bir soruyla başlar: Kim kazanıyor, kim
ölüyor? Anti-emperyalist feminizm, Tahran’a düşen bombaların soyut bir kavram
olmadığını, gerçek kadınların, çocukların ve ailelerin hayatlarını yok eden
somut bir güç olduğunu kabul eder. Bir F-35’in sunduğu “özgürlüğün” enkaz
altında kalma özgürlüğü olduğunu bilir. Ulusların egemenliğine bir put olarak
değil, herhangi bir halkın kendi geleceğini belirlemesi için gerekli bir koşul
olarak saygı duyar. İran’daki kadınların, körü körüne itaatten değil, hayatta
kalma ve imparatorluğun talep ettiği yok oluşa direnme kararlılığından
kaynaklanan, uluslarına ve hükümetlerine duydukları sevgiyi dile getiren
seslerine gerçek manada kulak verir.
İranlı
kadınların yanında olmak, onları aktif olarak yok etmeye çalışan güçlere karşı
çıkmak demektir. Bu, videodaki İranlıların da dediği gibi, emperyalist sistem
denilen düşman güç nezdinde, İranlıların hayatı, feda edilecek unsurlardır.
Sonuç
Gerçek
bir feminist dayanışma sergileme fırsatının heba edilmesi, içinde bulunduğumuz
anın trajedisidir. Hindistan’da gerçek bir feminist hareket olsaydı, İran’daki
grevlere bakıp, Afganistan, Irak ve Libya’yı istikrarsızlaştıran, ülkeyi kadın
haklarının gömüldüğü bir mezarlığa dönüştüren emperyalizmin elini görürdü.
Bunun yerine, Twitter feministleri, medenileştirme misyonunun kisvesine
bürünmeyi seçtiler. Pankart yerine bombayı, gerçek yerine tvit atmayı tercih
ettiler.
Tel
Aviv konferanslarının rahatlığında başka bir Müslüman ulusun yok edilmesini
destekleyen Keşmirli feminist, hiçbir şey yapmadan kendini iyi hissetmesini
sağlayan, “yanlış ikilik”le alakalı tezvirata sarılan liberal, evrensel kız
kardeşliğinin duygusal klişelerini diline dolayanlar, yas tutan Şii Müslümanlara
yönelik acımasız alaycı sözler edenler[11], nihayetinde emperyalist güce hizmet
eden söyleme katkıda bulundular.
Feminist
yaklaşımlarının yalnızca ek bir süs eşyası işlevi gördüğü, ithal edildiği,
pahalı olduğu ve nihayetinde çatışmaların kaynağını finanse eden ataerkil
düzenin bir aracı olarak hizmet ettiği gerçeğini bir biçimde faş ettiler.
Şambavi Siddi
15 Mart 2026
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Nitasha Kaul, “Iranian regime is reckless”, 4 Mart 2026, X.
[2]
Ather Zia, “Intifada: From Palestine to Kashmir”, 27 Şubat 2025, Social Text.
[3]
Ruchika Sharma, “Khamanei”, 3 Mart 2026, X.
[4]
p3lagcunlitt, “As a woman”, 10 Mart 2026, X.
[5]
Afreen Fatima, “Patterns of Punishment: What Demolition Data Across Four Indian
States Tells Us”, 11 Aralık 2025, Polis.
[6]
“Probe holds US responsible for Minab massacre”, 12 Mart 2026, Presstv.
[7]
“Civilians Killed & Displaced”, Haziran 2025, Cost of War.
[8]
Yeganeh Torbati ve Idrees Ali, “U.S. military used 'roof knock' tactic in Iraq
to try to warn civilians before bombing”, 27 Nisan 2016, Reuters.
[9]
Shilpa Chaudhary, Instagram.
[10]
Iran.screenshot, Instagram.
[11] Aliza Noor, “'Jihadis in India Beating Their Chest': Hate Against Muslims Mourning Khamenei”, 2 Mart 2026, Quint.


0 Yorum:
Yorum Gönder