17 Mart 2026

, , ,

Bombalara Karşı Çıkanlar İranlı Kadınların Yanında Olmalı



ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından, geçen günlerde, Twitter ve Instagram’ın Hindistan ayağında o bildik, kalıplaşmış cümleler işitildi. Uluslararası toplum, Batı Asya’daki çatışma süreciyle boğuşurken, etkileyici ve kendini ilerici olarak tanımlayan kişilerden oluşan bir grup Hintli feminist, ellerindeki kürsüyü, emperyalizmin ilkeli bir analizini yapmak değil, bizzat emperyalizmi daimi kılmak için kullandı.

“Kadın hakları” ve “özgürleşme” kavramlarının merkezde durduğu sözleriyle bu feministler, Batı’nın emperyalist söylemini kolaylıkla benimsediler ve İranlı kadınların ölümlerini sadece İran devletini değil, aynı zamanda Hindistan’daki Müslümanların politik ifade kanallarındaki “geri kalmışlığı” eleştirmek için bir tür araç olarak kullandılar. Bu olay, emperyalizmin kirini feminizmle aklama girişiminin somut bir yansıması: Esmer kadınları esmer erkeklerden kurtarmayı amaçlayan yeni şarkiyatçı girişim, istemeden de olsa, bombalamalardan sorumlu olan emperyalizmle aynı safta yer alıyor.

Bu olguyu en iyi açıklayan örnek, kamuoyunun tanıdığı Keşmirli feminist akademisyenin açıklamaya imza atmış olmasıdır. Bu söyleme katılımı özellikle öğretici, çünkü bize, Hindistan devletinin baskısı karşısında marjinal fikirleri dile getirdiğini iddia eden seslerin bile, odağa Hindistan sınırlarının dışındaki Müslüman bir ulusu koyduğu vakit emperyalizmin ajandasına nasıl kolaylıkla hizmet edebildiklerini gösteriyor.

4 Mart 2026 günü bu kişinin attığı tvit, İranlı kadınlara yönelik anti-emperyalist duruşun her türlü görünümünü ortadan kaldırarak, bu pozisyonun apaçık militarist özünü ortaya koydu:

“İran rejimi, pervasız, çaresiz, aşırılıkçı ve gerilimi tırmandırmayı gerilimi azaltmaya yönelik bir önlem olarak kullanmak suretiyle iktidarda kalmak istiyor. O, asla nükleer silaha sahip olmamalı. Onların hayatta kalmasına ve yeniden toparlanmasına izin vermek büyük bir hata olur.”[1]

Bu açıklama, feminist veya insani bir çerçeveden tamamen yoksun olmasıyla dikkat çekiyor. İranlı sivillerin güvenliğinden veya huzurundan bahsedilmiyor, sadece rejim değişikliği ve savaşa doğrudan destek veriliyor. “Onların hayatta kalmasına izin vermek” gibi ifadeler kullanmak suretiyle, bir ulusun varlığını stratejik bir hataya indirgeyen askeri dili taklit ediyor. Bu feminizm değil. Washington ve Tel Aviv’deki dış politika anlayışının tezahürü. Bir akademisyenin bu anlayışı, belirli bir çatışma bölgesinde edindiği kimliği kullanarak Hindistan’daki kitlesine ambalajlayıp satması.

Açıklama, hem tuhaf hem de acı verici. Hindistan devletinin Keşmir’deki eylemlerini eleştirerek kamuoyunda önemli bir yer edinmiş olan bu zat, Müslüman çoğunluğa sahip başka bir ülkenin toptan yıkımına onay vermekte hiçbir beis görmüyor. Keşmir için kullanılan, kendi kaderini tayin hakkı, askeri işgale itiraz ve sivillerin korunmasına vurgu yapan teorik çerçeve, ABD-İsrail ekseni fail, İran mağdur olduğunda tümüyle terk ediliyor. Bu seçmeci dayanışma pratiği, emperyalist feminizmin bir özelliğidir.

Keşmir davası, temelde Hindistan’a karşı ahlaki bir argüman olarak çıkartıldığı vakit değerlidir, oysa bu destek, hızla başka bir Müslüman “öteki”yi hedef alan çok daha şiddetli bir emperyalist gayreti desteklemek için kullanılıyor.

Tvit, akademisyenin İsrail ile bağlarını sorgulayan birçok hesabın engellenmesiyle sonuçlanan hızlı ve sert tepkilere yol açtı. Daha önce orada konferanslara katılmış olması, akademik konumunu ve “Keşmirli” bir ses olarak rolünü perçinliyor. Ancak, bu noktada İsrail’in en şiddet yanlısı yerleşimci-sömürgeci devletlerden biri olduğunu yinelemek gerekiyor.

Dünyayı Keşmir’in seslerini dinlemeye çağıran Keşmirli feminist, Filistinli mültecilere geri dönüş hakkı tanımayı reddeden bir devleti destekleyerek, Tel Aviv ağzıyla konuşmaktan çekinmiyor. Bu, emperyalist feministin bir örneğidir: Kendi hükümetinin baskısını eleştirirken, aynı zamanda emperyalist güçleri destekleyen yerli muhbir rolü üstleniyor. Bu güçlerin varlığını ve askeri eylemlerini onaylıyor.

Bu türden zevata karşı Keşmirliler ve Filistinliler arasındaki tarihsel ve halen daha varlığını sürdüren benzerliklere vurgu yapmak gerekiyor. Her iki kesim de işgal, İslamofobi ve yerleşimci sömürgecilik konusunda ortak bir kadere sahip. Bu ortak deneyim, Keşmirlilerin ve Filistinlilerin verdikleri mücadelenin ana zemini.[2]

Ayrıca, Ayetullah Hameney’e yönelik suikasta yas tutan, onu protesto eden Şii Keşmirlilere karşı Hindistan devletinin uyguladığı baskıyı da görmek gerekiyor. Bu bağlamda, atılan tvit, yalnızca yazarın sömürgecilik karşıtı pratiğindeki sınırlılıklarını ortaya koyuyor.

Gelişmiş Bir Kalkan Olarak “Yanlış İkililik”

Militarizmin tüm aleniliği ve çıplaklığıyla yaşandığı koşullarda emperyalizmin ajandalarını destekleyen, anti-emperyalist olduğunu iddia edenler, ince ayrımları gözeten, gelişkin argümanlar dillendirdiklerini söylüyorlar. Misal, bir sosyal medya paylaşımında şu türden cümleler sarf ediliyor:

“Bu noktada, mevcut uygulamayı kullanan insanlar sizden feminizmi eleştireyim diye sizin militarizm yanlısı olmanızı ısrarla talep ediyorlar. Ne yazık ki, İranlı kadınların haklarını savunmanın, İran’a yönelik askeri harekâtı desteklemek anlamına geldiği fikri, ikiliği yanlış kurmaktadır. Ortada iki seçenek yok. İranlı kadınların özgürlük mücadelesini desteklerken, İran’a yönelik emperyalist harekâtı tümden eleştirebilirsiniz. Hameney’i kahraman olarak selamlamayı reddetmek, emperyalizm yanlısı olmak anlamına gelmez.”[3]

Görünüşte bu argüman, kendini “incelikli”, “ilkeli”, ince ayrımları gözeten birinin ağzından dökülüyor. Bu zat, kendisini dengeli, düşünsel açıdan gelişkin biriymiş gibi takdim ediyor. Oysa bu açıklamayı asıl tehlikeli kılan da üzerine geçirdiği saf ipekten “gelişmişlik” gömleği.

Bu formül, emperyalizmi eleştirmiyor, emperyalizmi savunmanın yeni, geliştirilmiş ve çok daha sinsi bir yüzü. Bu tür argümanlarda emperyalizm, anti-emperyalist dayanışma kılığına bürünmüş halde çıkıyor karşımıza. Sözün sahibi, işlevsel açıdan emperyalist çizgiyi takip ediyor.

Bu “yanlış ikilik” argümanının temel sorunu, bir tür korkuluk mantık safsatası olarak kullanılmasıdır. Savaş karşıtı duruşu karikatürize ederek, onu aşırı ve mantıksız olarak gösterir. Bu abartılı korkuluk mantık safsatasına başvurmak suretiyle yazar, kendini her iki bakış açısını da anlayabilen, merkezde duran, rasyonel biri olarak takdim eder. Ancak, emperyalizmin ülkeyi bombaladığı koşullarda bu türden bir “merkezcilik”, sadece imtiyazlıların karşılayabilecekleri bir lükstür. Aynı zamanda bu yaklaşım, İran’a karşı 47 yıldır süren, ekonomisini boğan, onu ilaç gibi temel kaynaklardan mahrum bırakan hibrit savaşı tümüyle göz ardı etmektedir.

Bir ülke bombalandığında, temel siyasi eylem, o bombalara karşı çıkmaktır. İran devletinin kadınlara yönelik muamelesine karşı olduğunu iddia eden tvitler atmak için çaba harcamak, “yanlış ikiliğe” karşı sergilenmiş cesur bir duruş değil, genellikle "kampçılar" olarak bir kenara atılan anti-emperyalistlerden kendini uzaklaştırmanın gösterişli bir ifadesidir.

İkinci ve daha acil mesele, önceliklendirmeyle ilgilidir. Bu formül, “emperyalizmin eylemini kınamayı” ve “İranlı kadınların özgürlük arayışını desteklemeyi” iki paralel ve eşit derecede acil siyasi hedef olarak ele almaktadır. Bu bakış açısı, gerçekliğin alabildiğine yanlış temsilidir.

Şu anda emperyalist eylemler devam ediyor. Bombalar atılıyor, çocukların enkaz altından çıkartılışına tanık oluyoruz. Bu arada, “İranlı kadınların özgürlük mücadelesi”, tarihsel olarak aynı faillerce “Müslüman kadınları kurtarmak” için kullanılan, şu anda İran’da onlara karşı en şiddetli suçlardan bazılarını işleyenlerin propaganda faaliyetinin konusu olmaya devam ediyor. Bir krizin orta yerinde iki olguyu eşitlemek, savaş karşıtı duruşun önemini azaltır. Bu türden bir yaklaşım, sözde “anti-emperyalistler”in savaşı kınarken kendilerin haklı görmelerine imkân sağlar, bir yandan da liberal takipçilerine “yerlileşmedikleri”ne, İslam ve cinsiyetle ilgili “doğru” “modern” görüşleri savunmaya devam ettiklerine dair güvence vermelerini mümkün kılar.

Evrensel Kız Kardeşlik Tuzağı: Duygusallıkla Jeopolitiği Silmek

Militaristlerin ve “ince ayrım” savunucularının yanı sıra, emperyalist feminizmin üçüncü, görünüşte daha yumuşak bir türü ortaya çıktı. Bu, jeopolitiğin acımasız gerçeklerini silmek için duygusal klişeler kullanan “evrensel kız kardeşlik” söylemidir. Bunun en önemli örneği, aşağıdaki tvittir:

“Bir kadın olarak, kadınların bir vatanı olmadığını, her kadının sizin vatanınız olması gerektiğini, onlara sahip çıkmanın ise öncelikle vatanseverliğiniz olması gerektiğini hatırlamalısınız.”[4]

İlk bakışta, bu, uluslararası feminist dayanışma için cesur bir çağrı gibi görünüyor. Virginia Woolf’un ünlü sözünü akla getiriyor: “Bir kadın olarak, benim bir ülkem yok.” Ancak, orijinal bağlamından koparılan birçok slogan gibi, bu ifade de özgürleştirmekten çok kafa karışıklığına yol açabilir.

“Kadınların vatanı yoktur” ifadesi, toprakların, ulusların, devletlerin ve sınırların kadınların yaşamları üzerinde önemli bir etkiye sahip somut güçler olarak var olmadığı varsayımıyla kullanılıyor. “Her kadın sizin vatanınız olmalı” iddiası, kadınlar arasındaki karmaşık, çoğu zaman çelişkili ilişkileri kişisel duygu meselesine indirgiyor. Bu bakış açısı, tarihsel bağlamı ve güç dinamiklerini ihmal eden, şiddet ve savaş eylemleri hakkında rahatsız edici soruları gündeme getiren duygusal bir politikayı örnekliyor. Gazze’de sayısız kadın ve erkeğin yerinden edildiği, Hindistan’da “buldozerin adaleti”[5] yoluyla Müslümanlara yönelik yıkıcı faaliyetlerin damgasını vurduğu bir dönemde bu ifade, duyarsızdır, temelde somut siyasi ve maddi önemden yoksundur.

Somut gerçek şu ki, kadınların gerçekten de vatanları var ve bu vatanlar, ABD ve İsrail yapımı bombalarla sistematik olarak yok ediliyor. Bu, sadece teorik bir kavram değil, aksine, on yıllar ve kıtalar boyunca süregelen emperyalist savaşın belgelenmiş bir örneğidir. Bir kadına, ABD yapımı bir füze ile evi yıkılırken vatanının olmadığını söylemek, bir dayanışma eylemi değil, bir silme eylemidir.

İran’da bu savaşın maddi gerçekliği, sivil altyapının yıkımında açıkça görülüyor. Tahran’dan gelen haberler, kuşatma altındaki bir şehri, “evlerin, hastanelerin ve okulların” vurulduğunu, şehir sakinlerinin güvenlik için toplu alanlarda uyumak zorunda kaldığını söylüyor. Kadınların yaşamlarının temel dokusu, doğum yaptıkları hastaneler, çocuklarının eğitim gördüğü okullar, kamusal yaşamlarının bir parçası olan stadyumlar hedef alınıyorlar. Bu, istenmeden sebep olunmuş bir hasar değil, varoluşun maddi koşullarının kasıtlı olarak yok edilmesidir. ABD-İsrail’in Minab’daki kız okuluna yaptığı terörist saldırıyı kim unutabilir?[6] ABD-İsrail saldırıları sonucu kızların vahşice öldürülmesi demek ki “feminizm”e layık bir olay değilmiş.

Bu yerler, askeri hedefler değil, evler, hastaneler ve kadınların yaşamlarının merkezidir. Bir ABD füzesi İranlı bir kadının evini yıktığında, kadın, bunu Amerikalı feministlerden gelen kardeşçe bir dayanışma jesti olarak görmez, bilâkis, bunu hayatının, ailesinin güvenliğinin ve geleceğinin yıkımı olarak algılar. Ona kadınların vatanı olmadığını söylemek, korumak için mücadele ettiği temeli yok etmektir.

Ancak bu durum, İran’ın çok ötesine uzanıyor. ABD ve İsrail’in Batı Asya ve Güney Asya’daki askeri eylemlerinin tarihi, büyük ölçüde sivillerin evlerinin yıkılmasının tarihidir. Gazze’de, 21 aylık aralıksız bombardımanın ardından binaların ve altyapının yüzde 80’inden fazlası yok edildi. Birleşmiş Milletler, Gazze’deki evlerin en az yüzde 92’sinin hasar gördüğünü veya yıkıldığını tahmin ediyor. Filistinli kadınların evleri, istenmeden oluşan hasar değil, bir politika gereği, sistematik olarak yok edildi.

Afganistan’da ABD ordusu, İsrail’in taktiklerini doğrudan benimsedi. Kandahar saldırısı sırasında Amerikan kuvvetleri, isyancılar tarafından tuzaklanmış oldukları veya aranmaları “çok tehlikeli” görüldüğü için yüzlerce evi ve çiftlik binasını sistematik olarak imha etti.[7]

Irak’ta ABD ordusu, bombalamadan önce sivillerin evlerine ölümcül olmayan mermiler atarak onları uyarmayı amaçlayan “çatıyı vurma”[8] taktiğine başvurdu. Bu teknik, aslında İsrail’in Gazze’deki uygulamalarından esinlenilmişti. Libya’da ise ABD önderliğinde ve Avrupa güçlerinin desteğiyle yürütülen, NATO destekli bombardımanlar, sivil altyapıyı yerle bir etti. Sonrasında ülke paramparça oldu. Kaos, şiddet ve ekonomik çöküşün en büyük yükünü kadınlar çekti. Evleri bombalarla yıkıldı ve ülkeleri, halihazırda işleyen devletleri, yok edildi.

Yemen’de ABD, Suudi liderliğindeki koalisyonun sivil bölgeleri acımasızca hedef alan, evleri, okulları, hastaneleri ve pazarları yok eden harekâtına bomba ve lojistik destek sağladı. Yemenli kadınlar, mahallelerinin enkaza dönüştüğünü, çocuklarının abluka nedeniyle aç kaldığını, geleceklerinin ABD’nin aktif olarak körüklediği bir savaşla çalındığını gördüler.

Bu, “evrensel kız kardeşlik” söyleminin görmezden geldiği somut bir gerçekliktir. Afganistan, İran, Irak, Libya, Filistin ve Yemen'deki kadınların hepsinin evleri vardı. Bu evler, sadece birer sembol değildi, kadınların çocuklarını büyüttükleri, eşyalarını sakladıkları ve hayatlarını kurdukları yerlerdi. Ancak bu evler, ABD’de üretilen, ABD güçleri veya ABD tarafından donatılıp desteklenen müttefikler tarafından atılan bombalarla yok edildi.

Bu duygusallığın tehlikesi, izleyiciyi aktif olarak siyasetten uzaklaştırmasıdır. Gözü, bombayı atandan uzaklaştırıp, ihtiyaç sahibi soyut bir “kız kardeş”e odaklanmaya alıştırır. İmparatorluğun stratejisini, askeri tedarik zincirlerini ve tarihsel bağlamı anlamanın zorlu işini, bir retvit ve kırık bir kalbin kolay rahatlığıyla değiştirir. “Her kadın sizin vatanınızdır” diye paylaşım yapan kadın, kendini son derece ahlaki bir aktör olarak hisseder, ancak aslında bombaları durdurmak için hiçbir şey yapmamıştır. Bununla birlikte, konuşmanın güvenli bir şekilde duygular alanında kalmasını, düşmanın adını koymak denilen o tehlikeli alana asla ayak basmamasını sağlamak için her şeyi yapmıştır. ABD-İsrail’e ait savaş makinesi ve onun savunucularının üzerini örtmüştür.

Sonuç olarak, bu feminizm değil, esasında kontrgerilla faaliyetinin parçası gelmiş bir tür duygusallıktır. Dayanışmanın gerçek potansiyelini hiçbir şey talep etmeyen ve hiçbir şeyi değiştirmeyen kısır, apolitik bir empatiye yönlendirerek, etkisiz hale getirir. İran, Filistin, Afganistan, Irak, Libya ve Yemen’deki kadınların sizin gözyaşlarınıza ihtiyacı yok, bombalara karşı çıkmanıza ihtiyaçları var. Onları sembolik “vatanınız” yapmanıza ihtiyaçları yok, gerçek evlerini yok eden emperyalizme karşı savaşmanıza ihtiyaçları var.

Emperyalizmin Tebaası Konuşuyor: İmparatorluk İçinde Vatanseverliğin Denetlenmesi

Bu dijital temaşa, “beyaz kurtarıcı”nın veya bu durumda Hintli muadilinin gözetimi altında koordine ediliyor. Bunun en açık örneğini, ABD ordusunda görev yapan Hint kökenli bir kadın olan Şilpa Çavdari ortaya koydu.[9]

“Benim güvence altına almak istediğim şey, Hindistan halkının alay konusu haline getirilmesinin önüne geçmek. Bu duruma dünya çapında tanıklık ediliyor. Belki siz orada (Hindistan’da) otururken bunun farkında değilsiniz, ama ben, şu an bulunduğum yerden birçok şeyi görebiliyorum.”

Sömürgeleştirilmiş zihnin temel kaygısı, Batı denilen otoritenin bize yönelik algısıdır. Bu kaygının ardında, ilerici, modern, liberal Hintliler olarak “biz” protesto eden, yas tutan, dindar Müslümanlar olarak “onlar”dan farklı olduğumuzu gösterme arzusu vardır. ABD ordusunun içinden, emperyalist kontrolün bir örneği olan Çavdari, ideal emperyalist tebaayı temsil eder: efendisinin bakışlarını içselleştirmiş, efendisinin kirli işlerini yapmış, şimdi de bu bakış açısını kendi topluluğuna karşı kullanarak, “Hindistan”ın küresel imajına zarar verebilecek her türden birliğe dair emarenin oluşup oluşmadığını soruşturmaktadır.

Oysa Çavdari, aslında emperyalist bakışın sadece pasif bir alıcısı değil, onun aktif bir ajanıdır da. O, sadece utanç duymakla kalmaz, emirler de verir. Mesajı bir rica değil, bir talimattır: “Lütfen o saygıyı yok etmeyin… Yaşadığınız ülkeyi sevin.” İmparatorluk içinden vatanseverliği denetler, vatanseverlere polislik yapar, emperyalizmin askeri olarak edindiği yetkiyi kullanarak, yurt içindeki muhalefeti disipline eder. Mükemmel bir aracı haline gelmiştir: yurtdışında efendisinin kirli işlerini yaparken bir yandan da kendi halkının davranışlarını uzaktan denetler, diğer ezilen halklara yönelik “utanç verici” dayanışma gösterilerinin emperyalist gücün akışına halel getirmesine mani olur.

Çavdari, emperyalist feminizmle ilgili temel bir gerçeği vurguluyor. Hintli bir kadının ABD ordusuna katılmasına imkân sağlayan, aynı zamanda Hintli Müslümanlara “yaşadığınız ülkeyi sevin” diyen mantık, Hintli feministlerin İranlı kadınlar için yas tutmasına ama bir yandan da onları öldüren bombalara sevinmesine de alan açıyor. Bu mantık, bombayı atanla kurban, konuşmacı ile dinleyici, “medeniyeti” tanımlayanla “medenileştirilmesi” gereken kişi arasına mesafe koyuyor.

İran’ı Seven İranlılar

Emperyalist dayanışma gösterisinin tam aksine, gerçek bir feminist analiz, İran’daki kadınların sahadaki maddi gerçekliğini dinleyerek işe başlamalıdır. Twitter entelektüelleri, İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik “incelikli ve hassas” (emperyalizm yanlısı) kınamalarla ve evrensel kız kardeşlik klişeleri üretmekle meşgulken, Tahran sokakları ve ülkelerine yönelik emperyalist tanımı, emperyalizmin ülkeye giydirmeye çalıştığı gömleği reddeden İran diasporası farklı bir gerçeği ortaya çıkartıyor.

Iran.screenshot isimli Instagram kullanıcısının günlük yaşamdan ve direnişten sahnelere yer veren videosunda[10], önemli bir soru soruluyor: “Batı’da oturan İran muhalefetinin ellerinde sivillerin kanı mı var?” Bu soru, emperyalist feminist yalanın özünü ifşa ediyor. İnsanları, Londra, New York veya Güney Delhi’nin güvenli ortamından rejim değişikliğini alkışlamanın maddi sonuçlarıyla yüzleşmeye mecbur ediyor kılıyor. “Batı’da oturan muhalefet”, bombaları hissetmiyor, çocuklarını sığınaklara götürmüyor, sabahki vedanın son olup olmayacağını merak etmiyor. ABD-İsrail saldırılarında öldürülen sivillerin kanı, bombaları atan emperyalizmin ve bu saldırılara ahlaki kılıf sağlayan her entelektüelin, feministin veya influencer’ın ellerindedir.

Videodaki yorumlar, bu materyalist bakış açısını pekiştiriyor. Hintli dijital yorumcularına doğrudan bir eleştiri getiriyor. Bir kullanıcı şöyle yazıyor: “Diasporada yaşayan bazılarımız, bu savaşı desteklemiyor. Ülkemizin egemenliğine saygı duyuyoruz!!” Bu, kritik bir müdahale. Bize ulusal egemenlik arzusunun eril veya gerici bir dürtü olmadığını, gerçek bir özgürleşmenin ön koşulu olduğunu hatırlatıyor. Sürekli askeri saldırı altında olan, altyapısı yıkılmış, ekonomisi çökmüş, halkı sürekli bir travma halinde yaşayan bir ülke, kadınların haklarını kullanabileceği bir ülke değildir. Egemenlik, diğer tüm mücadelelerin verildiği zemindir. Bunu sadece milliyetçilik olarak görüp reddetmek, imparatorluğun gölgesinde yaşamanın ne anlama geldiğine dair derin bir cehaleti ortaya koymaktır.

Bir başka yorum, savaş haberlerini rahatça tüketenlerle savaşı yaşayan insanlar arasındaki uçurumu çarpıcı bir şekilde resmediyor: “Onlar, huzurlu bir uykudan sonra sabah uyanıyorlar, çocuklarını okula götürüyorlar, işlerine gidiyorlar ve günlerini bu savaşın haberlerini izleyerek mutlu bir şekilde geçiriyorlar. Ama İran’da insanlar, o vedanın son vedaları olup olmadığını bilmiyorlar.” Bu, “evrensel kız kardeşlik” söyleminin gizlediği temel eşitsizliği, yani güvenlikle alakalı eşitsizliği ortaya koyuyor. Vergilerle finanse edilen ABD ve İsrail bombaları Tahran’a yağarken bir kafede “İranlı kadınların yanındayım” diye paylaşım yapan Batılı veya Hintli liberal, bir kız kardeş değil, bir infazın seyircisidir. Onun “dayanışması”, ona hiçbir şeye mal olmuyor. Hiçbir riske yol açmaz, hiçbir fedakârlığı ve rahat hayatında değişiklik yapmayı gerekli kılmaz. Bu, katılımcının değil, seyircinin dayanışmasıdır.

Video içeriğiyle, diasporanın İranlı kadınların iradesinin güvenilir bir göstergesi olduğu fikrine de dolaylı olarak itiraz ediyor. Bir yorumcu, şöyle diyor: “İran’daki halkın sadece yüzde 2’sinden azını oluşturan diaspora, İranlıların iradesini temsil etmez. Bu yüzden, onları bir sinek gibi görmezden gelin.” Bu, Batı ve Hindistan’daki liberal söylemde sıklıkla gözden kaçan çok önemli bir husustur. Rejim değişikliği ve askeri müdahale çağrısında bulunan, sesi en çok çıkan kişiler, genellikle bu talep ettikleri şeylerin yol açtığı sonuçlardan zerre etkilenmezler. Asla yaşamak zorunda kalmayacakları bir savaşı savunma lüksüne sahipler. Asıl bedeli, kadınların büyük bir çoğunluğu dâhil olmak üzere İran halkının yüzde 98’i öder. Diasporanın sesini “İranlı kadınların” temsilcisi olarak dinleek, çoğunluğu silip, Batı’ya dönük, uygun bir azınlığın lehine hareket eden derin bir epistemik şiddet eylemine girişmektir.

Twitter’daki “aydınların” kabul etmeye yanaşmadıkları asıl anti-emperyalist feminizm tam da budur. Bu feminizm, bir teoriyle değil, bir soruyla başlar: Kim kazanıyor, kim ölüyor? Anti-emperyalist feminizm, Tahran’a düşen bombaların soyut bir kavram olmadığını, gerçek kadınların, çocukların ve ailelerin hayatlarını yok eden somut bir güç olduğunu kabul eder. Bir F-35’in sunduğu “özgürlüğün” enkaz altında kalma özgürlüğü olduğunu bilir. Ulusların egemenliğine bir put olarak değil, herhangi bir halkın kendi geleceğini belirlemesi için gerekli bir koşul olarak saygı duyar. İran’daki kadınların, körü körüne itaatten değil, hayatta kalma ve imparatorluğun talep ettiği yok oluşa direnme kararlılığından kaynaklanan, uluslarına ve hükümetlerine duydukları sevgiyi dile getiren seslerine gerçek manada kulak verir.

İranlı kadınların yanında olmak, onları aktif olarak yok etmeye çalışan güçlere karşı çıkmak demektir. Bu, videodaki İranlıların da dediği gibi, emperyalist sistem denilen düşman güç nezdinde, İranlıların hayatı, feda edilecek unsurlardır.

Sonuç

Gerçek bir feminist dayanışma sergileme fırsatının heba edilmesi, içinde bulunduğumuz anın trajedisidir. Hindistan’da gerçek bir feminist hareket olsaydı, İran’daki grevlere bakıp, Afganistan, Irak ve Libya’yı istikrarsızlaştıran, ülkeyi kadın haklarının gömüldüğü bir mezarlığa dönüştüren emperyalizmin elini görürdü. Bunun yerine, Twitter feministleri, medenileştirme misyonunun kisvesine bürünmeyi seçtiler. Pankart yerine bombayı, gerçek yerine tvit atmayı tercih ettiler.

Tel Aviv konferanslarının rahatlığında başka bir Müslüman ulusun yok edilmesini destekleyen Keşmirli feminist, hiçbir şey yapmadan kendini iyi hissetmesini sağlayan, “yanlış ikilik”le alakalı tezvirata sarılan liberal, evrensel kız kardeşliğinin duygusal klişelerini diline dolayanlar, yas tutan Şii Müslümanlara yönelik acımasız alaycı sözler edenler[11], nihayetinde emperyalist güce hizmet eden söyleme katkıda bulundular.

Feminist yaklaşımlarının yalnızca ek bir süs eşyası işlevi gördüğü, ithal edildiği, pahalı olduğu ve nihayetinde çatışmaların kaynağını finanse eden ataerkil düzenin bir aracı olarak hizmet ettiği gerçeğini bir biçimde faş ettiler.

Şambavi Siddi
15 Mart 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Nitasha Kaul, “Iranian regime is reckless”, 4 Mart 2026, X.

[2] Ather Zia, “Intifada: From Palestine to Kashmir”, 27 Şubat 2025, Social Text.

[3] Ruchika Sharma, “Khamanei”, 3 Mart 2026, X.

[4] p3lagcunlitt, “As a woman”, 10 Mart 2026, X.

[5] Afreen Fatima, “Patterns of Punishment: What Demolition Data Across Four Indian States Tells Us”, 11 Aralık 2025, Polis.

[6] “Probe holds US responsible for Minab massacre”, 12 Mart 2026, Presstv.

[7] “Civilians Killed & Displaced”, Haziran 2025, Cost of War.

[8] Yeganeh Torbati ve Idrees Ali, “U.S. military used 'roof knock' tactic in Iraq to try to warn civilians before bombing”, 27 Nisan 2016, Reuters.

[9] Shilpa Chaudhary, Instagram.

[10] Iran.screenshot, Instagram.

[11] Aliza Noor, “'Jihadis in India Beating Their Chest': Hate Against Muslims Mourning Khamenei”, 2 Mart 2026, Quint.

0 Yorum: