Uluslararası
güç oyunlarının şu tuhaf sirkinde, Tony Blair’in cüretkârlığıyla çok az aktör aşık
atabilir. Bir zamanlar “Güzel Britanya”yla övünülen dönemde elde ettiği
parıltılı seçim zaferi ve Üçüncü Yol politikalarıyla övülen eski İngiliz
Başbakanı (1997-2007), bugün yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği, bölgeyi
yerle bir eden, hile ve desise üzerine kurulu Irak Savaşı fiyaskosunun üzerine
bulaştırdığı lekeleri çıkarmakla meşgul.
Buna
karşın, Ocak 2026’da Trump, Blair’i, Beyaz Saray’ın hazırladığı, tartışmalara
yol açan yirmi maddelik plan kapsamında Gazze’nin “yeniden inşa süreci”ni denetlemekle
görevli, Trump’ın süresiz başkanlık edeceği Barış Kurulu’na atadı.
Barış
Kurulu’nun kurucu kadrosunda Marco Rubio, Jared Kushner, Steve Witkoff, Marc
Rowan, Ajay Banga ve Robert Gabriel gibi Trump’ın yakın çevresiyle ve Siyonist
çıkarlarla bağlantılı isimler yer alırken, Filistin’den hiçbir temsilci
bulunmuyor.
Blair,
burada Gazzelilerin yersiz yurtsuzlaştırılacakları, şehrin kontrol altına
alacağı süreci hızlandıracak, sömürgeci denetim mekanizmasının üzerini “devlet
adamlığı” tavrıyla örtme görevini görecek. Bu konum, Blair’i günahlarından
kurtarmıyor olsa da ona cezasız kalması için gerekli zırhı temin ediyor.
Oysa
Tony Blair, Lahey Adalet Divanı’nda saldırılar ve zulümlerle tanımlı sürece
ortaklık etme suçuyla yargılanmalıydı. Nasıl oluyorsa, bugün kendisi “barış”ın
mimarı olarak, jet sosyetenin parçası haline gelebiliyor.
Bu
makale, onun sicilini, Siyonizmle kurduğu ittifakları, kâr odaklı enstitüsünü,
milyarderlere verdiği destekleri ve kendisini Gazze’de halen devam eden kâbusa
ortak etme riski taşıyan son görevinin iç yüzünü gözler önüne seriyor.
Blair’in
Savaş Suçları: Yalanlar, İşgal ve Kan Deryası
Blair’in
en büyük günahı, kitle imha silahları (KİS) ve Saddam Hüseyin’in yakın tehdidi
gibi uydurma iddialara dayanan 2003 tarihli Irak işgalidir.
İngiliz
hükümetinin kapsamlı bir biçimde yürüttüğü Chilcot soruşturması (2016), Blair’in
tezini çürüttü: “Vardığımız sonuca göre, İngiltere, barışçıl silahsızlanma
seçeneklerini tüketmeden evvel Irak işgaline katılmayı tercih etmiştir. O
dönemde askeri müdahale son çare değildi.”
“Sorgulanmayan,
hatalı istihbarat”tan söz eden bu belge, Blair’in George W. Bush üzerindeki
etkisini abarttığını ortaya koyuyor. İçeriği şüpheli dosyasında Blair hükümeti,
Irak’ın 45 dakika içinde kitle imha silahları konuşlandırabileceğini iddia
ediyordu. Bu iddianın sonrasında fazla abartılı ve güvenilmez olduğu ortaya
çıktı.
Roma
Statüsü uyarınca Blair, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde şu suçlamalarla karşı
karşıya kalabilir:
▪
Saldırı suçu: BM Güvenlik Konseyi onayı olmadan yasadışı bir savaşı planlamak
ve yürütmek, BM Şartı’nı ihlal etmek.
▪
Savaş suçları: İngiliz kuvvetlerinin Baha Musa’nın gözaltında ölümü gibi
olaylardaki rolü de dâhil olmak üzere, gözaltındaki kişilere yönelik kötü
muameleye ortaklık.
▪
İnsanlığa karşı suçlar: Ayrım gözetmeden yapılan saldırılarla ve başvurulan
taktiklerle sivillere yönelik zararlara katkıda bulunma, Irak’ta tahmini yüz
binlerce kişinin ölümüne yol açma. Örneğin, Lancet tıp dergisinin
yayınladığı bir çalışmaya atıfta bulunan bir Guardian haberine göre,
2006 yılına dek ölenlerin sayısı 650.000’den fazla. Daha sonraki tahminler ise
ölü sayısının bir milyonu aştığını söylüyor.
Peki
Blair, bu iddialara ne cevap verdi? Chilcot soruşturması sonrası “Ben bu ülkeyi
hiç kandırmadım, iyi niyetimle bir karar verdim.” BBC’nin Iraklı bir generalin
2017’deki başvurusunun Yüksek Mahkeme’ce reddedilmesiyle ilgili haberinde dile
getirdiği üzere, siyasi engeller nedeniyle her türden özel dava etme girişimi
sonuçsuz kaldı. Oysa elde “savaşın gereksiz, yasadışı ve yıkıcı” olduğunu
ortaya koyan çok daha fazla kanıt vardı.
Blair’in
Siyonizmle Bağları: “İsrail Her Daim Önce Gelir”
Blair’in
İsrail yanlısı duruşu, uzun süredir devam eden ve apaçık bir tutumdur.
İngiltere Başbakanı olarak, İsrail’in İşçi Partili Dostları (LFI) ile bağı olan
Blair, Siyonizmle bağlantılı bağışçılardan para aldı. İkinci İntifada sırasında
İsrail’in eylemlerini savundu, işgali ve yerleşimleri önemsizleştirirken, “güvenliği”
öncelikli gördüğünü söyledi.
Blair’in
yakın çevresi, İsrail yanlısı nüfuz sahibi kişilerle doluydu. Eski bir plak
yapımcısı olan ve bağış toplama becerisi nedeniyle “Lord Bankamatik” lakabıyla
anılan Lord Michael Levy, bu isimlerden biri: 1994’te Blair ile tanıştırılan
Levy, İsrail yanlısı kaynaklar da dâhil olmak üzere, Yeni İşçi Partisi için
milyonlarca sterlin topladı, 2007 sonrasında Blair’in Ortadoğu elçisi oldu.
Mishpacha
dergisinin
haberine göre Levy, Blair’in “İsrail devletine yönelik sarsılmaz ve kararlı
desteğini” övdü.
Blair’in
kampanyalarına ve İsrail’in İşçi Partili Dostları’na yüksek miktarlarda
bağışlarda bulunan, aynı zamanda İsrail’in Muhafazakâr Partili Dostları’nı da
finanse eden Sör Trevor Chinn de önemli isimlerden. Chinn, Siyonizme bağlılığın
partiler üstü niteliğinin delili.
Lobster
dergisinin anlattığı gibi, Chinn, Blair’i iktidarda tutmak için altı haneli
meblağlar bağışladı. Bir de Blair'in iletişim sorumlusu ve kendini İsrail
yanlısı olarak tanımlayan, Jewish Chronicle gazetesi ile ailesi üzerinden
bağlantılı olan Peter Mandelson’dan söz etmek gerek. Gazetenin dediğine göre,
Mandelson’un babası gazetenin reklâm müdürüymüş.
Mandelson,
anılarında “İsrail yanlısı duygularını” ve Blair’in dış politikasını
şekillendirmede Levy ile olan yakın ittifakını ortaya koydu. En son Eylül 2025’te
pedofil finansör ve Siyonist istihbarat ajanı Jeffrey Epstein ile olan
yakınlığına dair yeni bilgilerin ortaya çıkması sebebiyle Başbakan Keir Starmer
tarafından ABD’deki İngiliz Büyükelçiliği görevinden alındı.
Bu
ağ, 2006-2007’de skandallara imza attı. “Para karşılığı unvan satma” skandalı
bunlardan biri. Bu olayda Levy, İsrail yanlısı birçok işadamına bağış
karşılığında soyluluk unvanı sattığı iddiaları nedeniyle tutuklandı (ancak suçlu
bulunmadı). Siyonizmin parasının İşçi Partisi’ne nasıl nüfuz ettiğini ortaya
koyan soruşturma yüzünden Blair’in insicamı bozuldu.
Lord
Jon Mendelson, tam da bu noktada sahneye çıkıyor: 2007’de İşçi Partisi’nin baş
bağış toplayıcısı olan Mendelsohn’un adı, gayrimenkul komisyoncusu David
Abrahams’ın aracılar üzerinden aktardığı yasa dışı üçüncü şahıslardan gelen
bağışlarla ilgili bir bağış tartışmasına karıştı.
Guardian’ın
aktardığına göre Mendelsohn, söz konusu planı bildiğini kabul etti ancak yasa
dışı olduğunu bilmediği iddiasında bulundu. Şimdilerde Mendelsohn, İbrahim Anlaşmaları’nın
İngiltere ayağını yönetiyor, ayrıca anlaşmalar için parlamento bünyesinde oluşturulan,
tüm partileri içeren grubun eşbaşkanlığını yürütüyor.
Her
ikisi de Siyonist sömürgeciyle Arap devletleri arasındaki ilişkilerin
normalleşmesi için çalışıyor. Özünde, Siyonizmin ekonomiler ve politikalar bünyesinde
nüfuz sahibi olmasını sağlayarak, Batı Asya’yı “Siyonlaştırma”yı amaçlıyorlar.
Mendelsohn,
2023’te Lordlar Kamarası’nda yaptığı, Filistinlilerin yok sayıldıkları
gerçeğini göz ardı eden konuşmasında, İbrahim Anlaşmaları’nı “tarihi bir fırsat”
olarak nitelendirdi. Blair döneminde lobicilik alanında tanık olunan skandallardan
bugün İsrail’le ilişkilerin normalleştirilmesine dönük çalışmalara dek uzanan
süreçte işgali “barış” ambalajına saran Siyonizmin teşkil ettiği ağlar,
varlığını halen daha koruyor.
İbrahim
Anlaşmaları, yani Filistinlilerin haklarını hiçe sayarken İsrail’in bazı bölge
ülkeleriyle imzaladığı, ırk ayrımcılığını normalleştiren sahte “barış”
anlaşmasının her noktasında Blair’in parmak izlerine rastlıyoruz.
2015
yılında, Binyamin Netanyahu ile BAE yetkilileri arasında Londra'da gerçekleşen ilk
gizli görüşmelere aracılık eden Blair, 2020 anlaşmalarının temellerini atan
isimdi. Beyaz Saray’daki imza töreninde yaptığı açıklamada, “Bu, çok önemli bir
gün. [...] Ortadoğu için yeni bir yol açılıyor” dedi. 2025 tarihli haberlere
göre Netanyahu, daha sonra anlaşmaların başarısını ona atfetti.
BM,
ABD, AB ve Rusya’dan oluşan Dörtlü Grup’un temsilcisi olarak Blair’in “ekonomik
barış” sloganı, bunun yanında, işgal altındaki Batı Şeria’nın kalkınmasına
odaklanırken Gazze ve oradaki egemen gücü göz ardı eden yaklaşımı,
eleştirmenlerin İsrail’in korkunç savaş suçlarını görmezden gelsinler diye Arap
devletlerine verilen ekonomik rüşvetler olarak nitelendirdikleri İbrahim Anlaşmaları’nın
yolunu açtı.
Blair,
bu sürece karşılık beklemeden dâhil olmamıştı. BM kararlarını ve Filistin’in
kendi kaderini tayin hakkını hiçe sayarak, Siyonist hegemonyayı pekiştiren
Blair, “barış elçisi” imajını güçlendirdi. Monde gazetesinin belirttiği
gibi, Filistin’i tümüyle görmezden gelen Blair’in işgal altındaki halkı
Siyonist bir oyunun ekonomik piyonları olarak gördüğü açıktı.
Barış
sürecini ilerletmekle görevli Dörtlü Grup temsilcisi (2007–2015) olarak Blair,
defalarca taraflı hareket etmekle suçlandı. Filistinli yetkililer onu, her yönüyle
“İsrailli bir diplomat” olarak nitelendirdi. Gazze ablukası veya yerleşimlerin
kurulduğu alanın genişlemesi gibi İsrail politikalarına nadiren itiraz eden
Blair, esas olarak Filistin’deki “reform süreci”ne odaklandı.
Guardian gazetesi,
2011’de şu haberi geçiyordu: Filistinli eleştirmenler, onu Filistin haklarından
ziyade, İsrail’in “güvenlik” ihtiyaçlarını tercih etmekle suçlamışlardı. İsrail’in
(1400’den fazla Filistinliyi katlettiği) 2008-2009’deki Gazze saldırısı
sırasında Blair, ana nedenlere değinmeden, Hamas direniş hareketini suçlayan
İsrail yalanlarını yineledi.
Source
News sitesi, kaleme aldığı bir analizde, Blair’i tek taraflı
hareket etmesi sebebiyle, “tam anlamıyla fiyasko” olarak nitelendirdi. Çıkar
çatışmaları nedeniyle 2015’te istifa etti. Ancak gene de tüm sicilinin nüfuzunu
korumak adına iktidarla ittifak kurmak gibi yollara tevessül eden, çıkar odaklı
Siyonistlikle malul olduğunu söylemek gerekiyor.
Tony
Blair Enstitüsü: Karanlık Yüzlü Siyaset Simsarı
2016
yılında kurulan Tony Blair Küresel Değişim Enstitüsü, kendini “iyi yönetişim”
ve teknoloji odaklı reformları destekleyen, kâr amacı gütmeyen bir kuruluş
olarak tanıtıyor. Larry Ellison’ın 2021’de verdiği paralardan önce, enstitünün
yıllık hesaplarına göre 2020 yılında yaklaşık 267 çalışanı vardı.
Politico sitesine
göre, Ellison’ın göreve gelmesinin ardından, 2023 yılına kadar 800’ü aşan şube
sayısı, 2025 yılına kadar 45’ten fazla ülkede bine yaklaştı, 2026 yıl sonuna dek
bu sayının bini aşması planlanıyor. Ellison’ın 375 milyon doların üzerindeki
bağışları bu hızlı büyümeyi tetikledi. Ciro, 2021’de 81 milyon dolardan 2022’de
121 milyon dolara, ardından 150 milyon doların üzerine çıkarak, dünya genelinde
operasyonlar yürütülmesini mümkün kıldı.
Yapay
zekâ ve dijital kimliklerin ötesinde enstitü, iklim politikası, net sıfır
aşamasına geçiş için adımla ve yönetişim konularında da danışmanlık hizmeti
veriyor. Bu hizmetler, genelde Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkelere veriliyor,
suiistimalleri örtbas etme gerekçesiyle kimi eleştirilere maruz kalıyor.
Enstitü,
gözetleme sistemleri ve ekonomik reformlar gibi adımları, “iyilik için
teknoloji” olarak nitelendirdiği çalışmaları savunuyor, ancak eleştirmenler, bu
çalışmaları yeni sömürgecilik olarak görüyorlar. Afrika ve Küresel Güney’de
enstitü, hükümetlere nüfuz özelleştirmeyi ve Batılı teknoloji devlerini
destekleyen yapay zekâ entegrasyonunu teşvik ediyor.
Tartışmalar
giderek artıyor: Blair’in enstitüsü; Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn de dâhil
olmak üzere, birçok hükümete sunduğu danışmanlık hizmeti karşılığında yüklü
miktarda para aldı. En vahimi ise, enstitünün Gazze’nin “yeniden yapılanması”na
dönük planlarla arasındaki bağı ortaya koyan raporlardı. Bu planlar, etnik
temizlik çalışmaları için bir tür taslak olarak görülüp sert bir dille
eleştirilmişlerdi. Planlar, “Filistinlilere ayrılmaları için para ödeme” veya
Gazze’yi “turistik bölge” haline getirmeyi öngören fikirleri içeriyordu.
Middle
East Eye sitesi, eleştirmenlerin yerinden etme planları olarak
nitelendirdikleri tekliflerin gündeme geldiği görüşmelerde enstitünün de yer
aldığını ortaya çıkardı. Guardian gazetesi ise enstitü personelinin bu türden
görüşmelere katıldığını dile getirdi.
Blair
Enstitüsü, genellikle şaibeli kaynaklardan finanse edilen gözetleme teknolojisi
ve sıfır emisyon politikalarını destekleyerek, “küresel değişim”in elitlerin
ekmeğine yağ sürmesini güvence altına alıyor. İngiltere’de danışmanlık firmalarının
internet platformu Consultancy sitesinin 2024’te kaleme aldığı eleştiri,
enstitünün yürüttüğü yapay zekâ çalışmalarını abartılı buluyordu. Unherd
sitesi ise enstitünün operasyonlarında ve finansmanında şeffaflıkta mevcut olan
zaaf ve eksiklikleri sorguluyor, enstitünün hesap vermediğini, potansiyel çıkar
çatışmaları konusunda endişelere yol açtığını dile getiriyordu.
Blair
ve Larry Ellison: Nüfuz Karşılığı Para, Siyonizm ve Güvenlik Riskleri
Sıkı
bir Siyonist lobici ve dünyanın en zengin adamlarından biri olan, Oracle’ın
kurucusu Larry Ellison, vakfı aracılığıyla 2021’den bu yana Blair Enstitüsü’ne en
az 257 milyon sterlin tutarında bir yatırım yaptı.
Lighthouse
Reports isimli Hollanda menşeli haber merkezi, bu paranın enstitüyü Oracle’ın
satış ve lobi şubesi haline dönüştürdüğünü, enstitünün bulut teknolojisi, yapay
zekâ ve (İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi ile imzalanan veri anlaşmaları
türünden) devlet sözleşmeleri için çalıştığını ortaya koydu. Ellison, politika
üretimi süreçlerine dâhil olma ve düzenlemelerin kısıtlarından kurtulma
imkânına kavuşurken Blair de imparatorluğunu ve kişisel markasını muhafaza etmek
için gerekli paraya kavuşuyor.
Ellison,
Siyonizme derinden bağlı bir isim: İsrail Savunma Kuvvetleri Dostları’na (FIDF)
26 milyon dolardan fazla bağışta bulundu. Bu bağışlar arasında, 2017’de 16,6
milyon dolarla rekor kıran (şimdiye dek tek seferde yapılan en yüksek) bağış ile
2014’te 10 milyon dolarlık bağış bulunuyor.
Times
of Israel sitesinin haberine göre, Ellison, 2017’deki bir galada
şunları söyledi: “İsrail’in kuruluşundan bu yana vatanımızı savunmak için
İsrail Savunma Kuvvetleri’nin cesur erkek ve kadınlarına bel bağladık.”
Ellison,
Instagram hesabında paylaştığı video ve konuşmalarında şunları vurguladı: “İki
bin yıl boyunca devletsizdik. Şimdi ise İsrail Savunma Kuvvetleri’nin cesur
erkek ve kadınları tarafından korunan bir ülkemiz var.” Oracle yöneticileri de
aynı görüşü paylaşıyorlar: CEO’su Safra Catz, bir keresinde çalışanlarına “İsrail’i
sevin, yoksa belki bu iş size göre değildir” demişti.
Sızdırılan
e-postalardan, Ellison’ın Marco Rubio’nun İsrail’e olan bağlılık düzeyini
incelemeye tabi tuttuğunu, Oracle’ın Gazze operasyonları sırasında İsrail’de yeraltında
faaliyet yürüten devasa bir veri merkezi inşa ettiğini biliyoruz.
Oracle’ın
İsrail ordusuyla olan bağları saman altından yürüyen su misali. Bu güçlü bağlar,
zamanla şirketi İsrail’e ait askeri mekanizmanın ana sütunlarından biri haline
getirmiş. 2006’dan beri Oracle, İsrail savunma bakanlığıyla birkaç yılı
kapsayan sözleşmeler imzalayarak, yürütülen operasyonların ayrılmaz parçası
olan veritabanlarını temin ediyor, Fusion isimli özel yazılımla sürece katkıda
bulunuyor, bulut hizmetleri sunuyor.
Oracle’ın
işgal ve soykırımdaki suç ortaklığı, İsrail askeri personelinin eğitilmesini,
askeri lojistik ve istihbaratı destekleyen teknoloji sağlanması gibi başlıkları
içeriyor.
7
Ekim 2023’ten sonra Oracle, “İsrail’in yanındayız” açıklamasını yaparak, Magen
David Adom’a 1 milyon dolar bağışladı, İsrail askerlerine malzeme gönderdi,
Catz’ın talebi üzerine, şirket binasına “Oracle İsrail’in Yanında” yazısını astı.
Oracle’ın
kurumsal kaynak planlama sistemleri, veritabanları ve bilgi teknolojisi
altyapısı, İsrail ordusunun soykırımcı harekâtlarının gücüne güç katıyor.
Oracle, IDF’le kendi çalışanlarını askeri eğitim ve gerçek zamanlı savaşı
mümkün kılan bulut hizmetleri alanında birbirine bağlıyor.
Palantir’in
Rolü
Bu
çürüme süreci dâhilinde, Tony Blair’in yürüdüğü yol, müşterek İsrail yanlısı ortamlar
üzerinden, bir diğer Siyonist teknoloji devi Palanti’e dek uzanıyor. Yapay zekâ
etiği konusunda “İsrail’e saygı duyduğunu” söyleyen Peter Thiel’in kurucu
ortaklarından olduğu Palantir şirketi, 2024 yılında İsrail rejimiyle savaş
teknolojisi için stratejik bir ortaklık imzaladı ve yapay zekâ platformlarını
konuşlandırmak üzere, askeri yetkililerle görüştü.
Palantir,
İsrail istihbaratına, bilhassa 8200 Birimi’ne bağlı Veri Bilimi ve Yapay Zekâ Merkezi’ne
askeri amaçlı yapay zekâ temin ediyor, bu sayede Gazze’de otomatik hedefleme
(özünde soykırım sırasında yapay zekâ tarafından oluşturulan öldürme listelerinde
yer alan isimlerin katledilmesini) mümkün oluyor.
Jeffrey
Epstein’in parası, Thiel’in desteğiyle güçlenen Palantir, Gazze’yi küresel
çapta casusluk yapan gözetleme teknolojisi için bir test alanı olarak kullandı.
Teknoloji şirketi, Google ve Amazon ile birlikte, kitlesel katliamları öngören
ve kolaylaştıran yapay zekâ sistemleriyle İsrail’in soykırımcı zulmüne destek
sunuyor.
Blair’in
Oracle teknolojisiyle desteklenen enstitüsü, söz konusu teknolojiyi entegre
edebilecek ve “yeniden yapılanma”yı sürekli işgale dönüştürebilecek “veri
odaklı” Gazze planları tasarlıyor.
İngiliz
İstihbaratının Bulut Hizmetlerine Sızılması
Bu
ittifak, endişelere yol açıyor: Oracle’ın İngiltere’nin ulusal güvenlik
kurumlarıyla imzaladığı sözleşmeler mevcut. Savunma Bakanlığı, yapay zekâ ve
eski bilgi teknolojileri sistemlerinin yenilenmesi için 2026 yılına yönelik bir
bulut anlaşması imzaladı. Dışişleri Bakanlığı Milletler Topluluğu Kalkınma
Bürosu, insan kaynakları ve finans alanında Oracle Fusion yazılımını kullanıyor.
İçişleri Bakanlığı ise 2025 yılında 54 milyon sterlin (72 milyon dolar)
değerinde bir bulut anlaşması imzaladı.
Bu
anlaşmalar, MI6, İstihbarat ve Güvenlik Kurumu, MI5, İç Güvenlik Grubu (İçişleri
Bakanlığı), Savunma İstihbaratı ve İstihbarat Kolordusu (Savunma Bakanlığı)
gibi İngiliz istihbarat kurumlarının büyük bir bölümünü bağlıyor. 2021 yılında,
Kabine İşleri Bakanlığı, kendi bünyesindeki Oracle Kurumsal Kaynak Planlama (ERP)
sistemini yenileme amaçlı özel bir tedarik planı hazırladı. Dolayısıyla, Oracle’ın
ürün ve hizmet sunmadığı tek İngiliz istihbarat kurumu bu bakanlık. Öte yandan
şirket, İstihbarat Teşkilâtı’na, Ulusal Güvenlik Sekreterliği’ne, Ulusal Güvenlik
Konseyi’ne ve Ortak İstihbarat Komitesi’ne ürün ve hizmet sunuyor.
Ellison’ın
İsrail ordusuyla olan bağları ve Oracle’ın İsrail’deki operasyonları (ki bu
operasyonlar muhtemelen 8200 Birimi’ne bağlı siber casuslarını da içeriyor) göz
önüne alındığında, gizli giriş ihtimallerinin risk teşkil ettiğini söylemek
mümkün. İsrail istihbaratına veri sızması durumunda İngiltere’nin güvenliği
tehlikeye girebilir.
Guardian’ın da
aktardığı üzere, gerçekte zaten sızmalar mevcut. İsrailli/Siyonist firmaların
ürünlerinde, örneğin istihbarat teşkilatları tarafından dünya çapında
telefonları hacklemek için kullanılan Pegasus casus yazılımına sahip NSO Group
gibi şirketlerde ve New York Times’ın ayrıntılı haberinde dile getirdiği
üzere, cihazların kilidini gözetleme amacıyla açan Cellebrite yazılımında bu
tür gizli giriş ve sızıntıların yaşandığı herkesin malumu.
Eleştirmenler,
Ellison’ın daha fazla sözleşme imzalamak için Blair’in nüfuzunu kullanmasını istediği,
Blair’in ise küresel etkisini artırmak için Ellison’ın milyarlarca dolarlık
servetine göz diktiği öngörüsünde bulunuyorlar.
Herkesin
ortak takıntısı, dijital kimlikler. Oysa bu kimlikler, tehdidi daha da
artırarak, gözetleme faaliyetlerinin yeni imparatorluk prangaları, zincirleri
haline geldiği Orvelvari bir kâbusun oluşmasını mümkün kılıyorlar.
Dünya
Hükümetleri Zirvesi’nde yapılan bir tartışmada Ellison, Blair’e şunları
söyledi: “Bir ülkenin yapması gereken ilk şey, tüm verilerini birleştirmek, böylece
bu verilerin yapay zekâ modeli tarafından tüketilip kullanılabilmesini
sağlamaktır.” Bu sözleriyle Ellison, tam ve kaçınılmaz kontrol için şifrelerin
yerini biyometrik kimliklerin almasını savunuyordu. Eylül 2025 tarihli bir
raporda aktarıldığına göre, Blair Enstitüsü, dijital kimlikleri “modern
yönetişim için vazgeçilmez unsur” olarak gördüğünü ısrarla dile getiriyor. Enstitü,
İngiltere’deki uygulama maliyetinin 1,4 milyar sterlini bulacağını öngörüyor. Oysa
aslında bu uygulama distopyalara mahsus izleme pratiği için geliştirilmiş uğursuz
bir işlem.
Bu
tür şirketler ve kurumlar arasındaki yakınlaşma hiç de masum değil. Soykırımcı hâkimiyetin
tesisi için hazırlanmış planın parçası. Gazze ve Levant’ta, dijital kimlikler,
Filistinlilerin yapay zekâ desteğiyle, ayrıntılı bir biçimde gözetlenmesi için
gerekli zemini hazırlamak suretiyle, insanların hareketlerini dijital hayvan
damgaları gibi kısıtlayacak, halihazırda binlerce insanı katleden Oracle ve
Palantir’in hedefleme sistemlerine veri sağlayarak, İsrail’in işlettiği etnik
temizlik sürecini pekiştirecek.
Byline
Times sitesi haberinde, Blair’in enstitüsünün Gazze’nin toparlanmasına
dönük planları, “Oracle-Palantir’in ortaklaşa geliştirdiği savaş sistemlerini
anımsatan veri odaklı çalışmalar” temelinde tasarladığını, bombardımana tabi
tutulmuş, harabeye dönmüş bölgeleri direnişi ezmek için her nefesin izlendiği, ırk
ayrımcısı gözetleme merkezine dönüştürme potansiyeli taşıdığını söylüyor.
Kitleleri
pasifleştirmek amacıyla bu kimlikler, Blair’in Gazze’de yönetimi alacak
Uluslararası Geçiş Otoritesi önerisinde görüldüğü üzere, “insani yardım
bölgelerinde hayatta kalanları tanımlayacak”. Bu öneri, sivillerin kayıt altına
alınması ve gerekli izinlerin verilmesi için dijital hizmetler verilmesini ve
kimlik sistemlerinin kurulması gibi faaliyetleri içeriyor. Aslında burada
muhalifleri kamplara göndermekten, insanları açlığa mahkûm edecek kuşatma
sürecini başlatmaktan, “barış” kisvesi altında insanları zorla sınır dışı
etmekten bahsediliyor.
Oracle’ın
Lübnan’la imzaladığı anlaşma da benzer riskler taşıyor. İsrail’in işgalleri
sırasında veri zafiyetleri ortaya çıkıyor. Levant, bugün bu zafiyetlerin
giderilmesine dönük çalışma yürüten Siyonizme ait teknolojik istibdadın bir
test laboratuvarına dönüşüyor. Blair ve Ellison’ın dijital distopyası, ilerleme
değil, algoritmik baskı yoluyla Gazze’yi yatıştırırken, enkazdan kanla ıslanmış
milyarlarca dolar kazanmayı amaçlayan soykırımcı bir rüya.
Siyonistlerin,
sözde “Büyük İsrail” ve “Yahudi Barışı” vizyonlarını hayata geçirmek için
ellerinden gelen her şeyi yapmaları halinde, bu teknolojik distopya her yerde
uygulamaya konulacak.
“Barış
Kurulu”: Sömürgeci Kontrol, Potansiyel Suç Ortaklığı
Trump’ın
Ocak 2026’da resmiyete kavuşturduğu “Barış Kurulu”, Amerikan başkanına, Gazze’nin
“insani yardım bölgeleri”ne bölünmesi, istikrar gücünün oluşturulması ve
yeniden yapılanma konusunda sınırsız yetkiler bahşediyor. Bilindiği üzere,
kurulun başkanı olan Trump’ın görev süresi belirsiz, ayrıca başkan veto
yetkisine sahip. Söz konusu yeniden yapılandırma süreci tabii ki Hamas ve onunla
“iltisaklı” STK’ları kapsamıyor.
Planın
şekillenmesinde önemli rol oynadığı belirtilen Blair, ağırlıklı olarak Trump’ın
müttefikleri ve İsrail yanlısı isimlerden oluşan bir kadroya dâhil oldu.
Cezire, bu görevlendirmeyi “insan haklarını ihlal edenlerin başa getirilmesi”
olarak niteleyip eleştirdi.
Barış
Kurulu’nda şu önemli isimler yer alıyor:
▪
Jared Kushner: Ortodoks bir Yahudi, soykırımcı ultra-Ortodoks Şabad-Lubaviç
tarikatına büyük bağışlarda bulunan ve İbrahim Anlaşmaları’nın mimarı olan
Kushner, Gazze’yi “kıymetli sahil şeridi” ve önemli bir mülk olarak
tanımlayarak, eleştirmenlerin etnik temizlik imasında bulunduğunu söyledikleri
yeniden yapılanma önerisini dile getirdi. Barış Kurulu’nda, CNBC’nin ayrıntılı
haberinde aktarıldığı biçimiyle, Filistinlilerin haklarını göz ardı eden
normalleşme anlaşmalarının zeminini teşkil ederek, İsrail’in çıkarlarını
öncelikli kılma ile tanımlı geçmişiyle örtüşen bir rol ifa ediyor. Avrupa Dış
İlişkiler Konseyi'nin de belirttiği üzere, Kushner’in Affinity Partners
firmasının Ortadoğu’daki varlık fonlarıyla bağlantıları, Gazze’nin yeniden
inşasında çıkar çatışmaları konusunda endişelere yol açıyor.
▪
Steve Witkoff: Bu Yahudi emlak devi ve Trump’ın büyük bağışçısı, İsrail
yanlısı bir isim. ABD’nin Ortadoğu (Batı Asya) Özel Elçisi olarak görev yaptı. Times
of Israel'in haberinde aktarıldığına göre, Gazze konusunda ABD-İsrail arasında
kurulacak güçlü ortaklığa vurgu yapıyor. OnePath Network’ün aktardığı kadarıyla,
“O samimi Siyonist Yahudi kalbiyle” Witkoff, Netanyahu’ya mesaj ileten, Trump’ın
Gazze planı için süreci ilerletme konusunda önemli müdahalelerde bulunan,
etkili bir isim. Gayrimenkul komisyonculuğu alanındaki geçmişi, Gazze’nin
yeniden inşasını bir iş fırsatı olarak gördüğüne, Filistin’in egemenliğinden
ziyade, güvenliği öncelikli gören İsrail yanlısı politikalarla örtüştüğü
yönünde kimi spekülasyonları tetikliyor.
▪
Marc Rowan: Apollo Global Management’ın Yahudi CEO’su, AIPAC’nin önemli
bağışçısı Rowan, New York Times’ın haberinde aktarıldığı biçimiyle, Filistin
edebiyat festivaline ev sahipliği yaptığı için Pensilvanya Üniversitesi’ni
boykot etmek gibi, antisemitizm olarak damgaladıkları eylemler sebebiyle
üniversitelere yönelik bağış yapmama kampanyasına öncülük etti. American
Prospect sitesinin değerlendirmesinde aktarıldığı biçimiyle, Rowan’ın
Filistin karşıtı aktivizmi, Filistin yanlısı protestolar sırasında üniversite yönetimlerinin
istifasını istemeyi de içeriyor. Barış Kurulu’na sunacağı finansal uzmanlıkla
ilgili birikiminin, Gazze’nin yeniden inşasına yönelik yatırımları denetlemekte
kullanılacakmış gibi görünüyor. BBC’nin haberinde dile getirildiği biçimiyle,
eleştirmenler, Rowan’ın İsrail yanlısı duruşunun Siyonist kontrolü
pekiştireceğini savunuyorlar.
▪
Martin Edelman: İsrail yanlısı bağları olan bu Yahudi avukat, uluslararası
gayrimenkul işlemlerinde uzmanlaşmış bir isim. Watan’ın haberine göre,
Siyonizmin çıkarlarıyla uyumlu olan anlaşmalar için zemini hazırlayan Edelman,
ABD-BAE arasındaki ilişkileri tesis etti. JNS.org sitesinin tespitiyle,
Edelman, Batı Asya diplomasisinde, Filistin haklarını hiçe sayarak normalleşme
çabalarını desteklemek gibi bir rol oynuyor. Kudüs Dış İlişkiler Merkezi’nin de
dile getirdiği biçimiyle, Barış Kurulu içindeki konumu uyarınca Edelman, muhtemelen
ileride Gazze’nin yeniden yapılanması için gerekli yasal çerçevelere odaklanacak
ve İsrail’in çıkarlarını koruma yönünde adımlar atacak.
▪
Binyamin Netanyahu: İsrail Başbakanı ve Gazze soykırımının baş mimarı
olarak Netanyahu, Conversation sitesinin yorumuyla, Filistinliler
üzerinde askeri üstünlük kurma doktrinine bağlı kalan bir isim olarak,
ideolojik Siyonizmi temsil ediyor. Hiç vazgeçmediği yayılmacı politikası New
York Times gazetesinin bile “ırk ayrımcısı” olarak nitelendirdiği
politikalara yol açtı. CNN haberinde aktarıldığı biçimiyle, Türk ve Katarlı
yetkililerin varlığı karşısında duyduğu öfkeye rağmen Netanyahu’nun Barış Kurulu’nda
yer alması, İsrail’in veto yetkisini güvence altına alma amacını güdüyor.
▪
Tony Blair: Bu makale boyunca ayrıntılı olarak ele alındığı gibi, Blair’in
çıkarcı Siyonizmi ve İsrail politikalarına yönelik destekleriyle tanımlı
geçmişi, onu Barış Kurulu’na uygun bir isim haline getiriyor. Ama onun bir
yandan da ikiyüzlü bir üye olduğunu söylemek gerekiyor.
▪
Marco Rubio: Bu Evanjelik Hristiyan, İsrail’i hararetle savunan bir
isim. 2015’te Cumhuriyetçi Yahudi Koalisyonu’na hitaben yaptığı konuşmada dile
getirdiği biçimiyle, İsrail’e desteği Kitab-ı Mukaddes kaynaklı bir emir olarak
görüyor. Liberty Üniversitesi’nin internet sitesindeki bir yorumda Rubio’nun Hizbullah’a
yaptırımlar uygulanması, ABD büyükelçiliğinin işgal altındaki Kudüs’e taşınması
için yasa çıkarılması ile ilgili fikirleri desteklediğinden söz ediliyor. Sojourners,
Rubio’nun Barış Kurulu’nda oynayacağı rolün, ABD-İsrail ittifakına sürekli
vurgu yapan Trump’ın sert tutumuyla örtüşeceğini söylüyor.
▪
Susie Wiles: Wiles’ın piskoposluk idaresini savunan, papalığı geri plana
atan Episkopalizm akımı savunduğu biliniyor. Buna karşın, kendisi Hristiyan
Siyonist değil. Sarasota Herald-Tribune’ün tespitiyle, Wiles, gene de Florida
siyaseti ve Trump’ın çevresi aracılığıyla Mike Huckabee ile bağlantılı bir isim.
Washington Post’un ayrıntılı haberinde aktarıldığı biçimiyle,
2020’de Likud’a danışmanlık yaptı. Barış Kurulu’nun parçası olan Wiles’ın, Trump
basın toplantılarında, Gazzelilerin soykırımcı bir girişim dâhilinde başka bir
yere taşınmasını önerdiğinde ona “endişeyle” veya “öfkeyle” baktığı söyleniyor.
Kendisinin dengeleyici bir güç olduğundan söz ediliyor.
▪
Ajay Banga: Bu Hint asıllı Amerikalı Sih, BDS veya Siyonizm konusunda
kamuoyu önünde bir pozisyon almış biri değil. Ancak liderliğindeki Mastercard
ve Citigroup, BDS’ye karşı çıktığı, işgal altındaki Filistin topraklarında
faaliyetlerini sürdürdüğü biliniyor. Banga, Barış Kurulu’nda oynayacağı rolü
Gazze’yi yeniden inşa etmek için “hayatta bir kez karşılaşılabilecek bir fırsat”
olarak tanımlıyor. Soykırıma değinmeyen Banga, “her iki tarafın can kayıplarından”
dem vuruyor, her iki tarafı da savunmaya çalışıyor. Ghada Karmi gibi
eleştirmenler, onun kurula katılımının Filistin’in kendi kaderini tayin hakkını
göz ardı eden, Batı yanlısı, Siyonist eğilimli bir çerçeveyle uyumlu olduğunu söylüyorlar.
▪
Robert Gabriel: Mayıs 2025’ten beri Ulusal Güvenlik Danışmanı Yardımcısı
olarak görev yapan Gabriel, Wikipedia’da belirtildiği üzere, Stephen Miller’ın
özel asistanı olarak çalışmış, Trump yönetiminde politika odaklı bir rol
üstlenmiş. LegiStorm’un detaylı haberinde dile getirildiği biçimiyle, danışmanlık
firması Gabriel Strategies ve Miller ile Susie Wiles’a olan yakınlığı, İsrail
yanlısı sert politikaların güçlendirileceğini ortaya koyuyor. Brookings
Enstitüsü’nün değerlendimesine göre, Gabriel’in Trump’ın seçim kampanyasında
oynadığı rol, onu Gazze’de Siyonist yanlısı güvenlik önlemlerinin kilit
uygulayıcısı konumuna taşıyor.
Filistin
Sağlık Bakanlığı’na göre, Gazze’de 2023’ten bu yana ölü sayısı 70.000’i aşmış
durumda, üstelik bu sayıyı Siyonist ordu bile kabul ediyor. Akademik çalışmalarsa
yaklaşık 400.000 ölüm veya kayıp vakası olduğunu söylüyorlar. Süregelen felç
edici abluka ile birlikte, Barış Kurulu kendi içinde, imkânlara kısıtlı erişim,
zorla uyum, “yeniden yapılanm” adı altında yerinden etme girişimleri gibi
zulümlerin yaşanmasını mümkün kılma riski barındırıyor.
Blair’in
kurula dahli, plana sahte bir meşruiyet kazandırıyor. Eğer plan, işgali veya
etnik temizliği pekiştirirse, Blair’i suç ortağı konumuna taşıyacaktır. BBC’nin
haberine göre, Barış Kurulu’nda hiçbir Filistinli bulunmuyor, ancak CNBC’nin
listelediği gibi Bahreyn’den İsa bin Selman Halife, Fas’tan Nasır Burita, Ürdün’den
Eymen Safadi, BAE’den Rim Haşimi, Mısır’dan Hasan Reşad, Katar’dan Ali Sevvadi
ve Türkiye’den Hakan Fidan gibi kimi Arap ve Müslüman liderler kurula dâhil
oldu.
Kimi
çevrelerde görülen iyimserliğe ve CNN’in haberinde gördüğümüz üzere, Netanyahu’nun
tam olarak bilgilendirilmediği iddialarına rağmen, bu isimler, Siyonizmin
işbirlikçileridir. NATO üyesi Türkiye, bilhassa BAE, Filistin haklarını göz
ardı eden normalleşmenin zeminini inşa etmektedir.
Trump,
kendini “Dünyanın Kralı” olarak mı görüyor? Ömür boyu başkanlık yapma ve veto
hakkına sahip olma yetkisiyle, Kurul, onu küresel bir hakem konumuna taşıyor. Bu
noktada “Ölümünden sonra tahtı kim devralacak?” sorusunu sorabiliriz. Siyonist
damadı Kushner, Filistin’in kaderi üzerindeki Siyonist kontrolü perçinleyen şaibeli
bir isim.
Blair’i
Tutuklayın: Cezasızlığa Son Verin
İnsan
hakları savunucularının da belirttiği gibi, Blair, Irak işgalindeki rolü ve
orada işlediği (Chilcot raporu ve hukuki uzlaşmanın da kabul ettiği) savaş
suçları ile Siyonist yanlılığından Gazze bağlantılı planlara kadar uzanan gücü
suiistimal etme girişimlerine imkân sağlaması sebebiyle Lahey’de
yargılanmalıdır.
Kamuoyundaki
öfke devam ediyor: X platformundaki kullanıcılar bu öfkeyi dile döküyorlar. Her
fırsatta “Tony Blair savaş suçlarından dolayı hapse girmeli” veya “Tony Blair
Gazze’ye değil Lahey’e gitmeli” yorumlarında bulunuyorlar.
Onur
nişanları elinden alınmalı, evrensel yargı yetkisi kapsamında yargılanmalı.
İnsan hakları savunucuları ve sosyal medya kullanıcıları, bundan daha azının
adaleti alaya almak anlamına geldiğini söylüyorlar.
Blair’in
Trump’ın Barış Kurulu’nda oynayacağı rol, en büyük hakaret olarak görülüyor:
Bir savaş suçlusu, ülkesinin zemin hazırladığı, iki yıldan fazla süren
soykırımın harap ettiği bir ülkede “barış”ı denetliyor.
David Miller
20 Şubat 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder