Şabbir Rizvi
23 Mart 2026
Liberal
burjuvazi, sömürgecilik karşıtı şiddete refleksif tepki olarak her daim
medeniyet çağrısı yapmıştır. Ezilenler, sömürgeleştirilenler, hor görülenler,
kendilerine dayatılan sistematik şiddete kendi şiddetleriyle karşılık verdiklerinde,
medya alanını ezen sınıftan gelen sesler kuşatır ve bu sesler bir biçimde tartışmaya
hâkim olur.
Kendilerini
“aydınlanmış sınıf”, “medeniyetin hakemleri”, “barbarlık güçlerine karşı
demokrasinin savunucuları” olarak konumlandıran liberal burjuvazi, her zamanki
taktikleri ve söylemleri kullanıyor: “Sömürgeleştirilen ve ezilen özne, neden
barışçıl protesto yapmıyor, tartışma yürütmüyor? Diyaloga ne oldu? Bu kadar
şiddetle nasıl müzakere edilebilir?”
Tarihin
maddi koşullarını görmezden gelen ve sömürgeleştirilen özneye dayatılan gerçek
tarihsel adaletsizlikleri bir kenara bırakan burjuvazinin ulusal kurtuluş ve
kendi kaderini tayin hakkı ile ilgili tartışmalara kattığı söylemler,
ezilenleri şeytanlaştırmayı ve acımasız sömürgecilik karşısında her türlü
dayanışmayı engellemeyi amaçlarken, sömürgeleştirilenlere dayatılan sömürgeci
ilişkilerin tarihsel kökenlerini de belirsizleştiriyor.
Filistin
direnişi, 7 Ekim 2023’te Aksa Tufanı Operasyonu’nu başlattığında dünya, en
büyük açık hava hapishanesinden çıkan direniş güçlerinin bir halkı tutsak eden sömürgecilerin
yenilmez olduğu iddiasını paramparça edişlerini büyük bir hayranlıkla izledi.
“Dekolonizasyon”
kavramı, bir zamanlar akademik alana özgü bir terimken, kısa sürede halkın
sözlüğüne girdi. Ancak ortada dekolonizasyonun artık ne anlama geldiğini ve
nasıl göründüğünü açıklayan, günümüze ait bir olay vardı: direniş, işgalin
çitlerini yıkmış, tankları ve işgal askerlerini yakın mesafeden imha etmiş,
yerleşim yerlerine ve şehirlere roketler fırlatmış, bölgeyi kahramanca
operasyonlarını kabul etmeye zorlamıştı.
Ana
akım medya, anlatıyı kontrol altına almak için hemen harekete geçti: direnişin
vahşetine dair yalan yanlış hikâyeler yayınlanarak, ezilen halka yönelik sempati
ve dayanışmanın temelini dinamitlemeye çalıştı. Sömürgeciyle “barış” kavramı
(ona teslim olmayı öngören anlayış), emperyalist merkezdeki deneyimli savaş karşıtı örgütçüleri bile etkileyen konuşmalara zorla sokuldu.
Aynı
şekilde, liberal, hatta bazı “sosyalist” felsefeciler, burjuva teslimiyet
çizgisini izleyerek, direniş operasyonuna müdahil oldular. Bu, sömürgeci
ideolojinin akademik çevrelerin, hatta “ilerici” güçlerin zihinlerine iyiden
iyiye yerleşmiş olduğunu ortaya koydu.
İşgalci
İsrail, Aksa Tufanı’na Ekim 2023 öncesi bilfiil uyguladığı soykırımı yoğunlaştırarak
cevap verdi. Böylelikle sömürgeciyle ilişkide barışın hiçbir şekilde bir seçenek
olmadığını gösterdi. İşgalci İsrail, (sömürgeci ve sömürge arasında kurulmuş,
ikincinin sömürülmesini öngören ilişkiden farklı olarak) tüm halkı yok etmeye,
ortadan kaldırmaya ahdetmişken, ezilen Filistin tarafı, kendisini direnişe ve
kurtuluş davasına adadı. Bu iki taraf arasında asla diyalog olamaz, çünkü bu
çatışmanın kökeni, esas olarak sömürgeleştirme pratiği ve etnik temizliktir.
1970
yılında, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) sözcüsü ve devrimci teorisyen Gassân
Kenefâni’ye, İsrail işgaliyle neden diyaloga girmediği, yani fiilen teslim
olmadığı sorulduğunda, böyle bir konuşmanın “kılıçla boyun arasında bir konuşma”
olacağını söylemişti.
Buradan,
Yanis İkbal’in tam vaktinde yayımlanan The Sword and the Neck: Reading the
Al Aqsa Flood [“Kılıç ve Boyun: Aksa Tufanı’nı Okumak”] adlı kitabına geçelim.
Devrimci İskra Yayınevi’nce yayımlanan kitap, Filistin direnişinin sömürgecilik
karşıtı mücadelesini örtbas etmeyi ve küçümsemeyi amaçlayan liberal-burjuva
argümanlarını acımasızca eleştiriyor.
Yaklaşık
130 sayfa olan kitap, hızlı okunabilen bir eser olsa da dikkatlice, tertil ile
okunmalı. İlk bölümden başlayarak, kitap, “egemen anlatıların metafiziği ile
ezilenlerin fiziği”ni inceliyor. Aksa Tufanı merkezli ana akım söyleme hükmeden
anlatıları tarihsel materyalizmin eleştirel merceğinden geçirerek, Filistin’i
ele geçirme yönündeki sömürgeci plana verilen desteği liberalizmin temel
köklerine kadar izliyor: bu liberalizm, “geri kalmış”, “barbar” ezilenlerin
orduları karşısında “özgür insanların toplumu”nun haklarını gözetiyor.
Sonraki
bölümler, kitlelerin zihnine dayatılan baskın anlatılarla yüzleşiyor, Slavoj
Žižek gibi Filistin direnişini kınayan felsefecileri eleştiriyor ve “barış”ın
sadece bir konuşma ve bir “barış” konferansı uzaklığında olduğuna dair yanlış söylemin
boş olduğunu ortaya koyuyor.
Kitap
boyunca İkbal, “adalet” ve “barış” gibi kavramlardaki soyut idealizmi, zalim ve
mazlum arasındaki ilişkileri analiz etmek için tarihsel materyalizmden
yararlanarak eleştiriyor. Bunu yaparak İkbal, Filistin direnişini
şeytanlaştırmak için kullanılan anlatıları deşifre etme imkânı buluyor. Okuru, direniş
yürüttüğü meşru ve haklı Aksa Tufanı operasyonunu ve tabii işgale karşı
direnişin sonraki her türden gelişimini doğru bir şekilde savunmak için
tarihsel materyalizme dayalı tartışma noktalarıyla buluşturuyor, ona araştırma-düşünme
konusunda gerekli becerileri kazandırıyor.
Kitabı
okuyan, ezilenlerin tepkisini meşrulaştırmadan, Filistin direnişinin kahramanca
eylemlerini geri adım atmadan savunmadan evvel, baskının ve zulmün iç
dinamiklerini anlama imkânına kavuşuyor. Aslında kitap, okura direnişi
şeytanlaştırmaya ve sömürgecilik karşıtı güçlerle dayanışmayı ezmeye çalışan hâkim
söylem ve anlatıları yıkmak, onlara karşı saldırıya geçmek için gereken
tarihsel analizi sunuyor. Kılıç ve Boyun, zalim İsrail’e teslim olmaktan
dem vuran her türden argümanı ve önermeyi redde tabi tutuyor, bu reddi, kitabın
adına sadık kalarak, sömürgeciliğin gerçekliği üzerinden temellendiriyor.
Kılıç
ve Boyun, Aksa Tufanı operasyonu hakkında konuşmak isteyen herkes için
mutlaka okunması gereken bir kitap. O, Özellikle emperyalizmin merkezinde ve onun
Küresel Kuzey’deki küçük şürekası dâhilinde Filistin’le dayanışma içinde olan
her örgütçünün mutlaka okuması gereken bir kitap. Ve tabii Kılıç ve Boyun,
sömürgecilik karşısında silahlı direnişin meşruiyetini savunmaya veya belki de
anlamaya çalışanlar için mutlaka okunması gereken bir kitap.
* **
Kitabı
okuduktan sonra, yazar Yanis İkbal ile iletişime geçtim. Kendisi, kitapla
ilgili sorularımı cevaplamak için bana zaman ayırdı. Aşağıda röportajın tamamı,
düzenlenmemiş haliyle yer almaktadır.
Bizimle
konuşmak için zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Kendinizi kısaca
tanıtmanızı çok isteriz: Kimsiniz, nelerle meşgulsünüz, çalışmalarınıza ve
siyasi gelişiminize yön veren devrimci etkiler nelerdir?
Hindistan’daki
Aligar Müslüman Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve felsefe öğrencisiyim. İlgi
alanlarım arasında radikal siyaset teorisi, felsefe, kültür eleştirisi, şiir ve
film yer alıyor.
Siyasi
kimliğim, Cevahirlâ Nehru Üniversitesi’nde İsrail ve Lübnan’ın güvenlik
politikaları üzerine doktora tezi hazırlayan babam sayesinde, erken yaşlarda oluşmaya
başladı. Onun anti-emperyalizmle alakalı meselelere yönelik ilgisi, büyüdüğüm
ortamı şekillendirdi. Çocukken, Hugo Chávez’in hastalığı sırasında çekilmiş
fotoğraflarını gördüğümü ve onun için dua etmemin istendiğini hatırlıyorum. Bu
an, anti-emperyalist mücadeleyle aramda duygusal bir bağ kurdu ve bu bağ, bende
kalıcı bir etki bıraktı.
Teorik
etkiler arasında Vladimir Lenin belirleyici bir isimdir. Devrimci teori ile
devrimci hareket arasındaki ilişkiye dönük ısrarı, çalışmalarımı yönlendirmeye
devam etmektedir. Bu, kapitalizm ve emperyalizm tarafından üretilen öznellik
biçimleriyle yüzleşebilecek teori biçimleri üretmemi zorunlu kılmaktadır.
Kılıç
ve Boyun adlı kitabınız, Filistinlilerin yürüttükleri Aksa
Tufanı operasyonuna dair burjuva liberal bakış açılarını tarihsel materyalizm
ve sınıf analizi üzerinden sorguluyor. Bu düzlemde ele aldığınız argümanları
neden seçtiniz?
Burjuva
liberal bakış açılarına odaklandım çünkü bunlar, hem egemen söylemde hem de
radikal teori olarak sunulan birçok şeyde genel ve hâkim görüş olarak iş
görüyor. Bu görüşler, yaygın dolaşım ağı içerisinde, Marksizmin kendi alanında
bile siyasi olaylara dönük yorumları biçimlendiriyor.
Bu
kitap, Slavoj Žižek ve Étienne Balibar gibi isimleri ele alarak, onların
felsefi konumlarının emperyalizm yanlısı ittifaklar için nasıl gerekçeler
üretme işlevi görebileceğini göstermeyi amaçlıyor.
Birçoğumuz,
Küresel Kuzey’de bulunan akademik altyapıların rahle-i tedrisatından geçiyoruz.
Bu nedenle, bu isimlerle etkileşim kurmak, bu yapıya müdahale etmeye yönelik
daha geniş bir çabanın parçası haline geliyor.
Amaç,
Küresel Güney’de kök salmış, kapitalizmi, dinamikleri emperyalizmden ayrılamaz
küresel bir sistem olarak kavrayabilen bilgi biçimlerine alan açmaktır.
Eleştirilerinizi
kaleme alırken belirli bir hedef kitleniz var mıydı? Bu kitaptan en çok kim
fayda sağlayacak?
Kitabı
iki farklı okur kitlesini göz önünde bulundurarak yazdım.
1.
Gazze’deki soykırıma tepki olarak siyasi radikalleşme sürecinden geçen
Avrupa-Atlantik bağlamında nefes alıp veren okurlar açısından bilhassa “Direniş
Ekseni”nin niteliği türünden tartışmalı konularda edinilecek teorik açıklık,
hayati önem taşıyor. Genelde “alt emperyalist” veya “otoriter” gibi yaftalar
yapıştırılan Direniş Ekseni, kolaycı bir yaklaşım üzerinden kenara itiliyor.
Kitap, bu konuları siyasi ontoloji düzeyinde açıklığa kavuşturmayı ve
ABD-İsrail ekseninin devlet egemenliğinin maddi yapıları içinde nasıl sınırlara
ulaştığını göstermeyi amaçlıyor.
2.
Teorik ufukları sıklıkla Kuzey’deki akademik üretimle şekillenen Küresel Güney’deki
okur hedef alındı. Kitap, mütevazı bir şekilde, bu hiyerarşiyi sarsmaya ve
bilgi üretiminin alternatif yörüngelerine katkıda bulunmaya çalışıyor.
Soldaki
birçok kişi, tarihsel materyalist analizi gerçekleştirmeden “adalet” veya “eşitlik”
gibi soyut ideallere dayalı konumları benimsiyor. İlerici güçler, bu eğilimin
ötesine nasıl geçebilir?
Soyut
idealizmin ötesine geçmek için felsefi çalışmaya ihtiyaç var. Batı’daki çağdaş
sol teorinin büyük bir kısmı, ontoloji düzeyindeki temel varsayımlara bağlı kalıyor.
Žižek’in olumsuzluğu, Balibar’ın “sıkıştırılamaz minimum”u veya Ayça Çubukçu’nun
çokluğu gibi kavramlar, özgürleştirici potansiyeli garanti ettiği varsayılan
bir fazlalığı gündeme getiriyor. Bu ontolojik garantiler, daha sonra adalet
veya eşitlik gibi ideallere yapılan çağrıların temelini oluşturuyor.
Eğer
bu tür güvenceler bir kenara bırakılırsa, siyaset, yeni gerçeklikleri aktif
olarak üreten pratikler aracılığıyla özgürleştirici sonuçların ortaya çıktığı
bir inşa alanı olarak görünür. Rıfat Arir, son röportajında, bu kopuşu olağanüstü bir açıklıkla dile
getirerek, akademik düşüncenin sınırlarını sömürgeci şiddetin aciliyeti içinde konumlandırmıştı. Şöyle diyordu:
“Ben, bir akademisyenim.
Muhtemelen evde sahip olduğum en sağlam şey, bir Expo marka keçe kalem. Ama
İsrailliler bizi işgal ederse… O kalemi kullanacağım, İsrail askerlerine
fırlatacağım, bu yapabileceğim son şey olsa bile.”
Burada
da gördüğümüz üzere, felsefenin ontolojik güvencelerin sunduğu güvenlik hissi
yerini, hayatta kalma ve direnişin düşüncenin koşullarını yeniden
şekillendirdiği bir alana bırakıyor. Burada, pratik, soyut güvencelere
dayanmayı bırakıp, somut çatışma yoluyla şekillendiği vakit, en ufak nesnenin
bile nasıl mücadele için kullanılabilir hale geldiği üzerinde duruluyor.
“Güçsüzlük
siyaseti”ni ele alan bölüm, sömürgecilik karşıtı mücadele yoluyla egemenliğin
önemini anlatıyor. Bu mücadele, elbette silahlı bir mücadele ve şiddet
içeriyor. İlerici güçler, burjuva hükümetleri tarafından yazılmış bir hukuk
olan “uluslararası hukuk”u referans noktası olarak kullanmadan, silahlı direniş
fikrini normalleştirmek ve meşrulaştırmak için ne yapabilirler?
Çağdaş
hukuk dilinin kullanımı, sömürgeleştirilenleri genellikle pasif kurbanlara,
savunmasız ve kurtarılmaya muhtaç figürlere indirgiyor. Bu çerçeve, onların
mücadeleye katılan aktif siyasi aktörler olarak üstlendikleri rolleri gizliyor.
Ayrıca,
uluslararası hukuk, önceki dönemlerde farklı bir anlam taşıyordu. 2024 Filistin
Forumu’nda tanıştığım yoldaş Macid Derviş, uluslararası hukukun sömürgecilikten
kurtulmanın en yoğun olduğu dönemde Filistin’deki silahlı mücadelenin
meşrulaştırılmasına nasıl katkıa bulunduğunu yazmıştı. 1960 tarihli Sömürge
Ülkelerine ve Halklarına Bağımsızlık Verilmesine Dair Bildirge’den, yetmişlerde
silahlı mücadelenin meşruiyetini teyit eden kararlara kadar, uluslararası hukuk,
kısa bir süre için sömürgecilik karşıtı pratiğin kodifikasyonu işlevi
görmüştür.
Silahlı
mücadeleyi yeniden meşrulaştırmak, sömürgeleştirilenleri yalnızca kurban olarak
gören tüm tarih dışı çerçevelerden kopmayı gerektirecektir. Örneğin felsefeci
Seyla Benhabib, Gazze’deki durumu “acımasız bir şiddet döngüsü” olarak tanımlıyor:
sömürgeci tahakkümü ve sömürge karşıtı direnişi birbirini güçlendiren, tekerrür
eden hususlar olarak sunan bu görüş, sömürgeleştirilenlerin eylemliliğini
genelleştirilmiş bir acı çekme hali olarak anlıyor. Bunu yaparak,
Filistinlileri sonsuz bir zarar döngüsüne hapsolmuş figürler olarak takdim
ediyor. Bu noktada eylem, sadece tepki olarak görünüyor, direniş, siyasi
özgünlüğünü kaybediyor.
Bu
teorik çerçeveden kopmak, sömürgeleştirilenleri strateji geliştiren ve
kendilerine dayatılan koşullara müdahale eden aktif özneler olarak görmek
gerekiyor. Böyle baktığımızda silahlı mücadele, yeni siyasi gerçekliklerin inşa
edildiği kasıtlı ve tarihsel olarak temellendirilmiş bir uygulama olarak görünür.
Vurgu, tanınmayı bekleyen genel acılardan, tahakküm yapılarıyla yüzleşen ve
onları dönüştüren kolektif kapasitelere kayar.



0 Yorum:
Yorum Gönder