28 Mart 2026

, ,

Kılıç ve Boyun: Aksa Tufanı’nı Okumak

Şabbir Rizvi

23 Mart 2026


Liberal burjuvazi, sömürgecilik karşıtı şiddete refleksif tepki olarak her daim medeniyet çağrısı yapmıştır. Ezilenler, sömürgeleştirilenler, hor görülenler, kendilerine dayatılan sistematik şiddete kendi şiddetleriyle karşılık verdiklerinde, medya alanını ezen sınıftan gelen sesler kuşatır ve bu sesler bir biçimde tartışmaya hâkim olur.

Kendilerini “aydınlanmış sınıf”, “medeniyetin hakemleri”, “barbarlık güçlerine karşı demokrasinin savunucuları” olarak konumlandıran liberal burjuvazi, her zamanki taktikleri ve söylemleri kullanıyor: “Sömürgeleştirilen ve ezilen özne, neden barışçıl protesto yapmıyor, tartışma yürütmüyor? Diyaloga ne oldu? Bu kadar şiddetle nasıl müzakere edilebilir?”

Tarihin maddi koşullarını görmezden gelen ve sömürgeleştirilen özneye dayatılan gerçek tarihsel adaletsizlikleri bir kenara bırakan burjuvazinin ulusal kurtuluş ve kendi kaderini tayin hakkı ile ilgili tartışmalara kattığı söylemler, ezilenleri şeytanlaştırmayı ve acımasız sömürgecilik karşısında her türlü dayanışmayı engellemeyi amaçlarken, sömürgeleştirilenlere dayatılan sömürgeci ilişkilerin tarihsel kökenlerini de belirsizleştiriyor.

Filistin direnişi, 7 Ekim 2023’te Aksa Tufanı Operasyonu’nu başlattığında dünya, en büyük açık hava hapishanesinden çıkan direniş güçlerinin bir halkı tutsak eden sömürgecilerin yenilmez olduğu iddiasını paramparça edişlerini büyük bir hayranlıkla izledi.

“Dekolonizasyon” kavramı, bir zamanlar akademik alana özgü bir terimken, kısa sürede halkın sözlüğüne girdi. Ancak ortada dekolonizasyonun artık ne anlama geldiğini ve nasıl göründüğünü açıklayan, günümüze ait bir olay vardı: direniş, işgalin çitlerini yıkmış, tankları ve işgal askerlerini yakın mesafeden imha etmiş, yerleşim yerlerine ve şehirlere roketler fırlatmış, bölgeyi kahramanca operasyonlarını kabul etmeye zorlamıştı.

Ana akım medya, anlatıyı kontrol altına almak için hemen harekete geçti: direnişin vahşetine dair yalan yanlış hikâyeler yayınlanarak, ezilen halka yönelik sempati ve dayanışmanın temelini dinamitlemeye çalıştı. Sömürgeciyle “barış” kavramı (ona teslim olmayı öngören anlayış), emperyalist merkezdeki deneyimli savaş karşıtı örgütçüleri bile etkileyen konuşmalara zorla sokuldu.

Aynı şekilde, liberal, hatta bazı “sosyalist” felsefeciler, burjuva teslimiyet çizgisini izleyerek, direniş operasyonuna müdahil oldular. Bu, sömürgeci ideolojinin akademik çevrelerin, hatta “ilerici” güçlerin zihinlerine iyiden iyiye yerleşmiş olduğunu ortaya koydu.

İşgalci İsrail, Aksa Tufanı’na Ekim 2023 öncesi bilfiil uyguladığı soykırımı yoğunlaştırarak cevap verdi. Böylelikle sömürgeciyle ilişkide barışın hiçbir şekilde bir seçenek olmadığını gösterdi. İşgalci İsrail, (sömürgeci ve sömürge arasında kurulmuş, ikincinin sömürülmesini öngören ilişkiden farklı olarak) tüm halkı yok etmeye, ortadan kaldırmaya ahdetmişken, ezilen Filistin tarafı, kendisini direnişe ve kurtuluş davasına adadı. Bu iki taraf arasında asla diyalog olamaz, çünkü bu çatışmanın kökeni, esas olarak sömürgeleştirme pratiği ve etnik temizliktir.

1970 yılında, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) sözcüsü ve devrimci teorisyen Gassân Kenefâni’ye, İsrail işgaliyle neden diyaloga girmediği, yani fiilen teslim olmadığı sorulduğunda, böyle bir konuşmanın “kılıçla boyun arasında bir konuşma” olacağını söylemişti.

Buradan, Yanis İkbal’in tam vaktinde yayımlanan The Sword and the Neck: Reading the Al Aqsa Flood [“Kılıç ve Boyun: Aksa Tufanı’nı Okumak”] adlı kitabına geçelim. Devrimci İskra Yayınevi’nce yayımlanan kitap, Filistin direnişinin sömürgecilik karşıtı mücadelesini örtbas etmeyi ve küçümsemeyi amaçlayan liberal-burjuva argümanlarını acımasızca eleştiriyor.

Yaklaşık 130 sayfa olan kitap, hızlı okunabilen bir eser olsa da dikkatlice, tertil ile okunmalı. İlk bölümden başlayarak, kitap, “egemen anlatıların metafiziği ile ezilenlerin fiziği”ni inceliyor. Aksa Tufanı merkezli ana akım söyleme hükmeden anlatıları tarihsel materyalizmin eleştirel merceğinden geçirerek, Filistin’i ele geçirme yönündeki sömürgeci plana verilen desteği liberalizmin temel köklerine kadar izliyor: bu liberalizm, “geri kalmış”, “barbar” ezilenlerin orduları karşısında “özgür insanların toplumu”nun haklarını gözetiyor.

Sonraki bölümler, kitlelerin zihnine dayatılan baskın anlatılarla yüzleşiyor, Slavoj Žižek gibi Filistin direnişini kınayan felsefecileri eleştiriyor ve “barış”ın sadece bir konuşma ve bir “barış” konferansı uzaklığında olduğuna dair yanlış söylemin boş olduğunu ortaya koyuyor.

Kitap boyunca İkbal, “adalet” ve “barış” gibi kavramlardaki soyut idealizmi, zalim ve mazlum arasındaki ilişkileri analiz etmek için tarihsel materyalizmden yararlanarak eleştiriyor. Bunu yaparak İkbal, Filistin direnişini şeytanlaştırmak için kullanılan anlatıları deşifre etme imkânı buluyor. Okuru, direniş yürüttüğü meşru ve haklı Aksa Tufanı operasyonunu ve tabii işgale karşı direnişin sonraki her türden gelişimini doğru bir şekilde savunmak için tarihsel materyalizme dayalı tartışma noktalarıyla buluşturuyor, ona araştırma-düşünme konusunda gerekli becerileri kazandırıyor.

Kitabı okuyan, ezilenlerin tepkisini meşrulaştırmadan, Filistin direnişinin kahramanca eylemlerini geri adım atmadan savunmadan evvel, baskının ve zulmün iç dinamiklerini anlama imkânına kavuşuyor. Aslında kitap, okura direnişi şeytanlaştırmaya ve sömürgecilik karşıtı güçlerle dayanışmayı ezmeye çalışan hâkim söylem ve anlatıları yıkmak, onlara karşı saldırıya geçmek için gereken tarihsel analizi sunuyor. Kılıç ve Boyun, zalim İsrail’e teslim olmaktan dem vuran her türden argümanı ve önermeyi redde tabi tutuyor, bu reddi, kitabın adına sadık kalarak, sömürgeciliğin gerçekliği üzerinden temellendiriyor.

Kılıç ve Boyun, Aksa Tufanı operasyonu hakkında konuşmak isteyen herkes için mutlaka okunması gereken bir kitap. O, Özellikle emperyalizmin merkezinde ve onun Küresel Kuzey’deki küçük şürekası dâhilinde Filistin’le dayanışma içinde olan her örgütçünün mutlaka okuması gereken bir kitap. Ve tabii Kılıç ve Boyun, sömürgecilik karşısında silahlı direnişin meşruiyetini savunmaya veya belki de anlamaya çalışanlar için mutlaka okunması gereken bir kitap.

* **

Kitabı okuduktan sonra, yazar Yanis İkbal ile iletişime geçtim. Kendisi, kitapla ilgili sorularımı cevaplamak için bana zaman ayırdı. Aşağıda röportajın tamamı, düzenlenmemiş haliyle yer almaktadır.

Bizimle konuşmak için zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Kendinizi kısaca tanıtmanızı çok isteriz: Kimsiniz, nelerle meşgulsünüz, çalışmalarınıza ve siyasi gelişiminize yön veren devrimci etkiler nelerdir?

Hindistan’daki Aligar Müslüman Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve felsefe öğrencisiyim. İlgi alanlarım arasında radikal siyaset teorisi, felsefe, kültür eleştirisi, şiir ve film yer alıyor.

Siyasi kimliğim, Cevahirlâ Nehru Üniversitesi’nde İsrail ve Lübnan’ın güvenlik politikaları üzerine doktora tezi hazırlayan babam sayesinde, erken yaşlarda oluşmaya başladı. Onun anti-emperyalizmle alakalı meselelere yönelik ilgisi, büyüdüğüm ortamı şekillendirdi. Çocukken, Hugo Chávez’in hastalığı sırasında çekilmiş fotoğraflarını gördüğümü ve onun için dua etmemin istendiğini hatırlıyorum. Bu an, anti-emperyalist mücadeleyle aramda duygusal bir bağ kurdu ve bu bağ, bende kalıcı bir etki bıraktı.

Teorik etkiler arasında Vladimir Lenin belirleyici bir isimdir. Devrimci teori ile devrimci hareket arasındaki ilişkiye dönük ısrarı, çalışmalarımı yönlendirmeye devam etmektedir. Bu, kapitalizm ve emperyalizm tarafından üretilen öznellik biçimleriyle yüzleşebilecek teori biçimleri üretmemi zorunlu kılmaktadır.

Kılıç ve Boyun adlı kitabınız, Filistinlilerin yürüttükleri Aksa Tufanı operasyonuna dair burjuva liberal bakış açılarını tarihsel materyalizm ve sınıf analizi üzerinden sorguluyor. Bu düzlemde ele aldığınız argümanları neden seçtiniz?

Burjuva liberal bakış açılarına odaklandım çünkü bunlar, hem egemen söylemde hem de radikal teori olarak sunulan birçok şeyde genel ve hâkim görüş olarak iş görüyor. Bu görüşler, yaygın dolaşım ağı içerisinde, Marksizmin kendi alanında bile siyasi olaylara dönük yorumları biçimlendiriyor.

Bu kitap, Slavoj Žižek ve Étienne Balibar gibi isimleri ele alarak, onların felsefi konumlarının emperyalizm yanlısı ittifaklar için nasıl gerekçeler üretme işlevi görebileceğini göstermeyi amaçlıyor.

Birçoğumuz, Küresel Kuzey’de bulunan akademik altyapıların rahle-i tedrisatından geçiyoruz. Bu nedenle, bu isimlerle etkileşim kurmak, bu yapıya müdahale etmeye yönelik daha geniş bir çabanın parçası haline geliyor.

Amaç, Küresel Güney’de kök salmış, kapitalizmi, dinamikleri emperyalizmden ayrılamaz küresel bir sistem olarak kavrayabilen bilgi biçimlerine alan açmaktır.

Eleştirilerinizi kaleme alırken belirli bir hedef kitleniz var mıydı? Bu kitaptan en çok kim fayda sağlayacak?

Kitabı iki farklı okur kitlesini göz önünde bulundurarak yazdım.

1. Gazze’deki soykırıma tepki olarak siyasi radikalleşme sürecinden geçen Avrupa-Atlantik bağlamında nefes alıp veren okurlar açısından bilhassa “Direniş Ekseni”nin niteliği türünden tartışmalı konularda edinilecek teorik açıklık, hayati önem taşıyor. Genelde “alt emperyalist” veya “otoriter” gibi yaftalar yapıştırılan Direniş Ekseni, kolaycı bir yaklaşım üzerinden kenara itiliyor. Kitap, bu konuları siyasi ontoloji düzeyinde açıklığa kavuşturmayı ve ABD-İsrail ekseninin devlet egemenliğinin maddi yapıları içinde nasıl sınırlara ulaştığını göstermeyi amaçlıyor.

2. Teorik ufukları sıklıkla Kuzey’deki akademik üretimle şekillenen Küresel Güney’deki okur hedef alındı. Kitap, mütevazı bir şekilde, bu hiyerarşiyi sarsmaya ve bilgi üretiminin alternatif yörüngelerine katkıda bulunmaya çalışıyor.

Soldaki birçok kişi, tarihsel materyalist analizi gerçekleştirmeden “adalet” veya “eşitlik” gibi soyut ideallere dayalı konumları benimsiyor. İlerici güçler, bu eğilimin ötesine nasıl geçebilir?

Soyut idealizmin ötesine geçmek için felsefi çalışmaya ihtiyaç var. Batı’daki çağdaş sol teorinin büyük bir kısmı, ontoloji düzeyindeki temel varsayımlara bağlı kalıyor. Žižek’in olumsuzluğu, Balibar’ın “sıkıştırılamaz minimum”u veya Ayça Çubukçu’nun çokluğu gibi kavramlar, özgürleştirici potansiyeli garanti ettiği varsayılan bir fazlalığı gündeme getiriyor. Bu ontolojik garantiler, daha sonra adalet veya eşitlik gibi ideallere yapılan çağrıların temelini oluşturuyor.

Eğer bu tür güvenceler bir kenara bırakılırsa, siyaset, yeni gerçeklikleri aktif olarak üreten pratikler aracılığıyla özgürleştirici sonuçların ortaya çıktığı bir inşa alanı olarak görünür. Rıfat Arir, son röportajında, bu kopuşu olağanüstü bir açıklıkla dile getirerek, akademik düşüncenin sınırlarını sömürgeci şiddetin aciliyeti içinde konumlandırmıştı. Şöyle diyordu:

“Ben, bir akademisyenim. Muhtemelen evde sahip olduğum en sağlam şey, bir Expo marka keçe kalem. Ama İsrailliler bizi işgal ederse… O kalemi kullanacağım, İsrail askerlerine fırlatacağım, bu yapabileceğim son şey olsa bile.”

Burada da gördüğümüz üzere, felsefenin ontolojik güvencelerin sunduğu güvenlik hissi yerini, hayatta kalma ve direnişin düşüncenin koşullarını yeniden şekillendirdiği bir alana bırakıyor. Burada, pratik, soyut güvencelere dayanmayı bırakıp, somut çatışma yoluyla şekillendiği vakit, en ufak nesnenin bile nasıl mücadele için kullanılabilir hale geldiği üzerinde duruluyor.

“Güçsüzlük siyaseti”ni ele alan bölüm, sömürgecilik karşıtı mücadele yoluyla egemenliğin önemini anlatıyor. Bu mücadele, elbette silahlı bir mücadele ve şiddet içeriyor. İlerici güçler, burjuva hükümetleri tarafından yazılmış bir hukuk olan “uluslararası hukuk”u referans noktası olarak kullanmadan, silahlı direniş fikrini normalleştirmek ve meşrulaştırmak için ne yapabilirler?

Çağdaş hukuk dilinin kullanımı, sömürgeleştirilenleri genellikle pasif kurbanlara, savunmasız ve kurtarılmaya muhtaç figürlere indirgiyor. Bu çerçeve, onların mücadeleye katılan aktif siyasi aktörler olarak üstlendikleri rolleri gizliyor.

Ayrıca, uluslararası hukuk, önceki dönemlerde farklı bir anlam taşıyordu. 2024 Filistin Forumu’nda tanıştığım yoldaş Macid Derviş, uluslararası hukukun sömürgecilikten kurtulmanın en yoğun olduğu dönemde Filistin’deki silahlı mücadelenin meşrulaştırılmasına nasıl katkıa bulunduğunu yazmıştı. 1960 tarihli Sömürge Ülkelerine ve Halklarına Bağımsızlık Verilmesine Dair Bildirge’den, yetmişlerde silahlı mücadelenin meşruiyetini teyit eden kararlara kadar, uluslararası hukuk, kısa bir süre için sömürgecilik karşıtı pratiğin kodifikasyonu işlevi görmüştür.

Silahlı mücadeleyi yeniden meşrulaştırmak, sömürgeleştirilenleri yalnızca kurban olarak gören tüm tarih dışı çerçevelerden kopmayı gerektirecektir. Örneğin felsefeci Seyla Benhabib, Gazze’deki durumu “acımasız bir şiddet döngüsü” olarak tanımlıyor: sömürgeci tahakkümü ve sömürge karşıtı direnişi birbirini güçlendiren, tekerrür eden hususlar olarak sunan bu görüş, sömürgeleştirilenlerin eylemliliğini genelleştirilmiş bir acı çekme hali olarak anlıyor. Bunu yaparak, Filistinlileri sonsuz bir zarar döngüsüne hapsolmuş figürler olarak takdim ediyor. Bu noktada eylem, sadece tepki olarak görünüyor, direniş, siyasi özgünlüğünü kaybediyor.

Bu teorik çerçeveden kopmak, sömürgeleştirilenleri strateji geliştiren ve kendilerine dayatılan koşullara müdahale eden aktif özneler olarak görmek gerekiyor. Böyle baktığımızda silahlı mücadele, yeni siyasi gerçekliklerin inşa edildiği kasıtlı ve tarihsel olarak temellendirilmiş bir uygulama olarak görünür. Vurgu, tanınmayı bekleyen genel acılardan, tahakküm yapılarıyla yüzleşen ve onları dönüştüren kolektif kapasitelere kayar.

Kaynak

0 Yorum: