2019’da
Harvard Rektörü Larry Summers ile ilgili, dünyaya dair bakış açımı değiştiren
bir makale okudum.[1] “J. Stone” takma adıyla yazan yazar, Larry Summers’ın
Harvard Üniversitesi rektörlüğünden istifa ettiği günün kültürümüzde bir dönüm
noktasını teşkil ettiğini savunuyordu. Yazara göre tüm “Duyarcılık” dönemini,
Summers’ın üstünün çizildiği sürecin ayrıntıları, en önemlisi de bu üstünü çizme
işlemini gerçekleştirenlerden (kadınlardan) yola çıkılarak yorumlamak mümkündü.
Summers
davasının temel gerçekleri bana tanıdık geliyordu. 14 Ocak 2005’te, “Bilim ve
Mühendislik Alanında İşgücünün Çeşitlendirilmesi” konulu bir konferansta Larry
Summers, kayıt dışı kalması gereken bir konuşma yaptı. Konuşmasında, fen
bilimlerinde kadınların yetersiz temsilinin kısmen “üst düzey yeteneklere
erişimdeki farklılıklardan” ve erkeklerle kadınlar arasındaki “sosyalleşmeye
atfedilemeyen” zevk farklılıklarından kaynaklandığını söyledi. Toplantıya
katılan bazı kadın profesörler, bundan rahatsız oldular ve kayıt dışı kuralına
rağmen, adamın sözlerini bir muhabire ilettiler. Bunun ardından patlak veren
skandal, Harvard öğretim üyelerinin rektöre güvenmiyoruz demelerine, en
nihayetinde de Summers’ın istifasına neden oldu.
Makale,
kadınların Harvard rektörünün üstünü çizenin kadınlar olduğunu söylemekle
kalmıyor, aynı zamanda bu işlemin gayet dişil bir tarzda yapıldığını iddia
ediyordu. Kadınlar, bu süreçte mantıksal argümanlar yerine duygusal çağrılarda
bulunmuşlardı. MIT’de biyolog olan Nancy Hopkins, “Kadınlar ve erkekler
arasındaki doğuştan gelen yetenek farklılıklarından bahsetmeye başladığında
nefesim kesildi çünkü bu tür önyargılar beni fiziksel olarak hasta ediyor”
dedi. Summers, sözlerini açıklığa kavuşturan bir açıklama yaptı, ardından bir
tane daha, sonra üçüncü bir açıklama daha yaptı. Her seferinde özür dilediğine
dair ifadeleri daha da yoğun olarak kullandı. Uzmanlar, Summers’ın cinsiyet
farklılıkları hakkında söylediği her şeyin hâkim bilimsel anlayışa uygun
olduğunu duyurmak için tartışmaya müdahil oldular. Bu türden makul çağrılar,
kalabalığın histerisine hiçbir şekilde tesir etmedi.
Makalede,
bu üstünü çizme işleminin gayet dişil olduğu, zira tüm üstünü çizme işlemlerinin
dişil olduğu üzerinde duruluyordu. Üstünü çizme kültürü, kadınların belirli bir
kuruluşta veya alanda yeterince kadın olduğunda yaptıkları bir şeydi.
J.
Stone, sonrasında bu geliştirdiği “Büyük Feminizasyon” teziyle ilgili bir kitap
kaleme aldı. Ona göre “duyarcılık” olarak gördüğünüz her şey, esasında nüfusun kadınsılaştırılması
sürecinin bir yan ürünüydü. Bu basit tez, açıklayıcılık açısından muazzam bir
güce sahipti. Gerçekten de içinde yaşadığımız dönemin sırlarını açığa vuruyordu.
Duyarcılık,
yeni bir ideoloji, Marksizmin bir uzantısı veya Obama sonrası yaşanan hayal
kırıklığının bir sonucu değil. Yakın zamana kadar kadınların sayıca az olduğu
kurumlara uygulanan kadınsı davranış kalıplarından ibaret. Peki ben, bu süreci
daha önceden neden görememiştim?
Muhtemelen
bunun sebebi, çoğu insan gibi benim de feminizasyonun ben doğmadan evvel
gerçekleşmiş bir şey olduğunu düşünmüş olmamdı. Örneğin, hukuk mesleğinde faal olan
kadınları ele aldığımızda, aklımıza hukuk fakültesine giden ilk kadın (1869),
Yüksek Mahkeme’de dava açan ilk kadın (1880) veya ilk kadın Yüksek Mahkeme
Yargıcı (1981) gibi başlıklar gelir.
Çok
daha önemli bir dönüm noktası, 2016’da hukuk fakültelerinin çoğunluğunun
kadınlardan oluşması veya 2023’te hukuk firması çalışanlarının çoğunluğunun
kadınlardan oluşmasıdır. Sandra Day O’Connor yüksek mahkemeye atandığında,
hâkimlerin yalnızca %5’i kadındı. Bugün Amerika’daki hâkimlerin %33’ü ve Başkan
Joe Biden tarafından atanan hâkimlerin %63’ü kadındır.
Aynı
gidişat, birçok meslekte görülebilir: altmışlarda ve yetmişlerde birçok öncü
isme tanıklık edildi. Seksenlerde ve doksanlarda kadınların temsiliyetinde
ciddi bir artış yaşandı. 2010 ve 2020’lerde, en azından genç kuşaklarda, cinsiyet
eşitliği sağlandı.
1974’te
New York Times muhabirlerinin yalnızca %10’u kadındı. New York Times
çalışanları, 2018’de çoğunlukla kadınlardan oluşuyordu,ve bugün kadınların
oranı %55.
Tıp
fakülteleri 2019’da çoğunlukla kadınlardan oluşuyordu. Kadınlar, 2019’da ülke
genelindeki üniversite mezunu iş gücünün çoğunluğunu meydana getirmekteydi.
2023’te üniversite öğretim görevlileri alanında çoğunluk kadınlardaydı.
Kadınlar,
henüz Amerika’daki yöneticilerin çoğunluğunu teşkil edebilmiş değil, ancak şu
anda %46 gibi bir orana sahipler. Bu da demek oluyor ki çoğunluk bu alanda da
kadınlara geçebilir. Dönem, bu geçiş için gayet uygun.
Duyarcılık,
birçok önemli kurumda çalışan sayısında çoğunluğun erkekten kadına geçtiği
dönemde ortaya çıktı.
Öz
de biçimle örtüşüyor. Duyarcılık denildiğinde akla eril yerine dişil olanı, rasyonellik
yerine empatiyi, risk yerine güvenliği, rekabet yerine uyumu öncelikli kılmak
geliyor. Feminizasyon sürecinin akademi üzerindeki etkilerini inceleyen Noah
Carl[2], Bo Winegard ve Cory Clark[3] gibi Büyük Feminizasyon tezinin kendi
versiyonlarını öneren diğer yazarlar, politik değerler sahasında cinsiyetler
arası farklılıklara işaret eden anket verileri sunuyorlar. Örneğin bir anket,
erkeklerin %71’inin ifade özgürlüğünü korumanın, bütünleşik bir toplumu
korumaktan daha önemli olduğunu, kadınların %59’unun ise tam tersini
söylediğini ortaya koyuyor.
En
önemli farklılıklar, bireylerle değil, gruplarla ilgilidir. Deneyimlerime göre,
bireyler benzersizdir ve her gün klişelere itiraz eden aykırı isimlerle
karşılaşırsınız, ancak erkek ve kadın grupları tutarlı farklılıklar
gösterir. İstatistiksel olarak düşündüğünüzde bu mantıklıdır. Rastgele bir
kadın, rastgele bir erkekten daha uzun olabilir, ancak on rastgele kadından
oluşan bir grubun ortalama boyunun on erkekten oluşan bir gruptan daha uzun
olması çok düşük bir ihtimaldir. Grup ne kadar büyükse, istatistiksel
ortalamalara uyma olasılığı da o kadar yüksektir.
Kadın
grubunda fikir birliği ve iş birliğine destek sunulur. Erkekler birbirlerine
emir verirken, kadınlar sadece öneride bulunabilir ve ikna edebilir. Herhangi
bir eleştiri veya olumsuz duygu, eğer mutlaka ifade edilmek zorundaysa, iltifat
katmanları arasında gizlenmelidir. Bir tartışmanın sonucu, tartışmanın gerçekleşmiş
ve herkesin katılmış olmasından daha az önemlidir. Grup dinamiklerindeki en
önemli cinsiyet farkı, çatışmaya karşı tutumdur. Kısacası, erkekler çatışmayı
açıktan yürütürken, kadınlar düşmanlarını gizlice zayıflatır veya dışlar.
Bari
Weiss, New York Times gazetesine sunduğu istifa mektubunda,
meslektaşlarının Slack uygulaması üzerinden atılan şirket içi mesajlarda
kendisinden “ırkçı, Nazi ve bağnaz” olarak bahsettiğini söylüyordu. Ardından,
kadınsı bir hamleyle, “benimle dostça ilişki kurduğu düşünülen meslektaşlarımın
iş arkadaşlarım tarafından rahatsız edildi” diyordu.
Bir
seferinde gazetenin “Görüşler” kısmıyla ilgilenen bir arkadaşına “kahve içelim
mi?” diye sormuş. Sıklıkla ırk mevzuu üzerine yazan bu melez kadın gazeteci,
görüşmeyi reddetmiş. Oysa burada alenen temel profesyonellik standartlarını
karşılayamama sorunu yaşanmıştı. Aynı zamanda bu tavır, fazla dişildi.
Erkekler,
kadınlara nispetle hayatını kompartımanlara ayırma konusunda daha net bir
eğilime sahiptirler. Bu anlamda, duyarcılık, esasında birçok yönden toplumu
kompartımanlara ayıramamakla ilgilidir.
Bir
doktor, o gün gündeme gelen siyasi meselelere dair kimi görüşlere sahip
olabilir, ancak bu görüşleri muayenehanenin dışında tutmayı mesleki görevi
olarak görür. Tıp artık daha feminen/dişil hale geldiğine göre, doktorlar,
eşcinsel haklarından Gazze’ye kadar tartışmalı konulardaki görüşlerini ifade
eden rozetler ve boyun askıları takabiliyorlar. Hatta mesleklerinin
güvenilirliğini siyasi moda akımlarına bile yansıtıyorlar; örneğin doktorlar,
ırkçılığın bir halk sağlığı acil durumu olması nedeniyle Siyahların Hayatları
Önemlidir eylemlerinin Kovid kısıtlamalarını ihlal ederek devam edebileceğini
söylediler.
Parçaları
bir araya getirmeme yardımcı olan kitaplardan biri de psikoloji profesörü Joyce
Benenson’ın Warriors and Worriers: The Survival of the Sexes [“Savaşanlar
ve Endişelenenler: Cinsiyetlerin Hayatta Kalması”] adlı kitabıydı. Benenson,
erkeklerin savaşa, kadınların ise yavrularını korumaya yönelik grup dinamikleri
geliştirdiğini öne sürüyor. Tarih öncesi çağların sisleri içerisinde oluşan bu
alışkanlıklar, Benenson’ın da alıntıladığı bir çalışmada, modern bir psikoloji
laboratuvarındaki deneycilerin, kendilerine bir görev verilen bir grup erkeğin “konuşma
süresi için yarıştıklarını, yüksek sesle fikir ayrılığına düştüklerini”,
ardından “neşeyle deneyciye bir çözüm sundukları”na dair gözlemlerini
açıklıyor. Aynı görevin verildiği bir grup kadın ise “birbirlerinin kişisel
geçmişleri ve ilişkileri hakkında kibarca sorular soruyor... bolca göz teması
kuran, gülümseyen, sırayla söz alan kadınlar, deneycinin sunduğu göreve çok az
dikkat ediyor.”
Savaşın
amacı iki kabile arasındaki anlaşmazlıkları çözmektir, ancak yalnızca
anlaşmazlık çözüldükten sonra barış sağlanırsa işe yarar. Bu nedenle erkekler,
rakipleriyle uzlaşmak ve dün savaştıkları insanlarla barış içinde yaşamayı
öğrenmek için yöntemler geliştirdiler. Dişiler, primat türlerinde bile,
erkeklerden daha yavaş uzlaşırlar. Bunun nedeni, kadınların anlaşmazlıklarının
geleneksel olarak kabile içinde kıt kaynaklar yüzünden yaşanması ve açık bir
çatışmayla değil, rakiplerle örtülü bir rekabetle, belirli bir sonu olmadan
çözülmesidir.
Tüm
bu gözlemler, duyarcılığa dair gözlemlerimle örtüşüyordu, ancak kısa süre sonra
yeni bir teori keşfetmenin verdiği mutluluk hissi, yerini derin bir iç
sıkıntısına bıraktı. Eğer duyarcılık, gerçekten Büyük Feminizasyon sürecinin bir
sonucuysa, 2020’de delilik olarak tanımlayacağımız olayların sayısındaki hızlı
artış, geleceğin neler getireceğinin sadece küçük bir örneğiydi. Artık bize, geriye
kalan ve topluma biçim veren erkeklerin yaşlandığı, daha genç, daha dişil
nesillerin tüm dizginleri ele geçirdiği bir geleceği tahayyül etmek kalmıştı.
Duyarcılık,
neticede belirli sektörleri az belirli sektörleri çok tehdit ediyor olabilir.
İngilizce bölümlerinin artık tamamen kadınlaşmış olması üzücü, ancak çoğu
insanın günlük hayatı bundan etkilenmiyor. Diğer alanlar daha önemli. Gazeteci
olmayabilirsiniz, ancak New York Times’da yazılanların kamuoyunda
neyin gerçek olarak kabul edileceğini belirlediği bir ülkede yaşıyorsunuz. Eğer
Times, grup içi fikir birliğinin popüler olmayan gerçekleri (şimdiden
olduğundan daha fazla) bastırabildiği bir yer haline gelirse, bu her vatandaşı
etkiler.
Beni
en çok korkutan alan, hukuk. Hepimiz, işleyen bir hukuk sistemine bağlıyız ve
açıkçası, hukukun üstünlüğünün temelini, hukuk mesleğinin çoğunluğunun
kadınlardan oluşmasını sağlayacak süreç oluşturmayacak. Hukukun üstünlüğü,
sadece kuralları yazmaktan ibaret değil. Hukukun üstünlüğü, yüreğinize dokunan
veya hangi partinin daha sempatik olduğuna dair içgüdülerinize ters düşen
sonuçlar doğursalar bile, bu kurallara uymak anlamına geliyor.
Kadınsılaştırılmış
bir hukuk sistemi, Başkan Obama döneminde 2011 yılında kurulan üniversite
kampüslerinde cinsel saldırı davaları konusunda, 1972 tarihli eğitim kanununa
getirilen Onuncu Ek Madde üzerinden açılan mahkemeleri akla getiriyor. Bu
yargılamalar yazılı kurallara tabi olduğundan teknik olarak hukukun üstünlüğü
kapsamında işlediği söylenebilir. Ancak hukuk sistemimizin kutsal saydığı,
suçlayanla yüzleşme hakkı, hangi suçla itham edildiğinizi bilme hakkı ve
suçluluğun, bir tarafın eylem hakkında geriye dönük olarak nasıl hissettiğine
değil, her iki tarafça da bilinebilen nesnel koşullara bağlı olması gerektiği
ile ilgili birçok güvenceden yoksunlardı. Bu korumalar, ilgili kuralları
yapanlar, çoğunluğu kadın olan suçlayanlara sempati duyuyorlar, çoğunluğu erkek
olan sanıklara duymuyorlar diye kaldırıldı.
Brett
Kavanaugh’un Yüksek Mahkeme üyeliğine atanma sürecinin onaylanacağı duruşmalar,
hukuka dair bu iki yaklaşım arasındaki çatışmaya sahne oldu. Eril konumu
benimseyenler, Christine Blasey Ford’un Kavanaugh ile aynı odada bulunduklarına
dair somut bir kanıt sunamaması durumunda, tecavüz suçlamalarının onun hayatını
mahvetmesine izin verilemeyeceğini söylediler. Dişil konumu benimseyenlerse, Christine
Blasey Ford’un alenen duygusal olan tepkisinin, Senato komitesinin saygı
duyması gereken bir tür güvenilirlik teşkil ettiği üzerinde durdular.
Hukuk
mesleği çoğunlukla kadınlardan oluşursa, Onuncu Ek Madde üzerinden açılan davaların
ve Kavanaugh duruşmalarının ruhunun yaygınlaşmasını beklemek gerekecek.
Hâkimler, kayırılan gruplar için kuralları esnetecek ve o kuralları zaten
endişe verici bir ölçüde gerçekleştiği gibi, gözden düşmüş olan gruplara sıkı
bir biçimde uygulayacak.
Yetmişlerde
kadınların hukuk mesleğine büyük sayılarla dâhil edilmesinin yalnızca küçük bir
etki yaratacağına inanabilirdiniz. Bu inancın artık hiçbir temeli yok.
Değişimler çok büyük olacak. İşin garibi, siyasi yelpazenin her iki tarafı da
bu değişikliklerin ne olacağı konusunda hemfikir. Tek anlaşmazlık, bunların iyi
mi yoksa kötü mü olacağı konusunda.
Dahlia
Lithwick, Lady Justice: Women, the Law, and the Battle to Save America [“Adalet
Hanım: Kadınlar, Hukuk ve Amerika’yı Kurtarma Mücadelesi”] adlı kitabının
başında, 2016 yılında Teksas’ta bir kürtaj yasası ile ilgili gerçekleşen
tartışmalara değiniyor. Ginsburg, Sotomayor ve Kagan ismini taşıyan üç kadın
yargıç, “resmi süre sınırlarını hiçe sayarak, erkek meslektaşlarından çok daha
fazla konuşmuşlar.” Lithwick bunu, “Amerika’ya gerçek cinsiyet eşitliğinin veya
az çok eşitliğin, güçlü Amerikan hukuk kurumlarında nezdinde gelecekteki
kadınlar için ne anlama gelebileceğine dair bir fikir veren, bastırılmış yargı
kadın gücünün patlaması” olarak nitelendiriyor.
Lithwick,
kadınların hukukun formalitelerine yönelik saygısız tavırlarını övüyor; sonuçta
bu tavırlar, baskı ve beyaz üstünlüğünün hüküm sürdüğü bir çağda ortaya çıkıyorlar.
Lithwick, “Amerikan hukuk sistemi, özünde varlıklı beyaz erkeklere ayrıcalık
tanımak için kurulmuş bir makineydi” diye yazıyor. “Ama işleyen tek şey bu ve
elinizdekiyle idare ediyorsunuz” diye devam ediyor.
Hukuku
ataerkil bir kalıntı olarak görenlerin, ona araçsal bir şekilde yaklaşmaları
beklenebilir. Eğer bu anlayış, hukuk sistemimizin tümüne hâkim olursa, o vakit işin
süsü püsü aynı kalacak ama neticede bir devrim gerçekleşmiş olacaktır.
Büyük
Feminizasyon, gerçekten eşi benzeri görülmemiş bir durum. Diğer medeniyetler
kadınlara oy hakkı vermiş, mülkiyet hakları tanımış veya imparatorluk
tahtlarını miras almalarına izin vermiştir. İnsanlık tarihinde hiçbir
medeniyet, siyasi partilerden üniversitelere ve en büyük şirketlerimize kadar
toplumumuzun bu kadar hayati olan kurumunu kadınların kontrol etmesine izin
vermemiştir. Kadınların üst düzey mevkilerde olmadığı yerlerde bile, bu
kuruluşlarda dili ve fikriyatı kadınlar tayin ediyor, öyle ki bir erkek CEO,
insan kaynakları başkan yardımcısının belirlediği sınırlar dâhilinde hareket
etmek zorunda kalıyor. Bu kurumların tümüyle yeni koşullar altında da faaliyet
göstermeye devam edeceğini varsayıyoruz. Peki bu varsayım için elimizde ne tür dayanaklar
mevcut?
Sorun,
kadınların erkeklerden daha az yetenekli olması veya kadınların etkileşim kurma
biçimlerinin nesnel anlamda daha aşağı olması değil. Sorun, kadın etkileşim
kurma biçimlerinin birçok büyük kurumun hedeflerine ulaşmaya pek uygun düşmemesi.
Çoğunluğu kadınlardan oluşan bir akademiniz olabilir, ancak bu akademi (bugünün
üniversitelerindeki çoğunluğu kadınlardan oluşan bölümler gibi) açık tartışma
ve gerçeğin sınırsız arayışından başka hedeflere yönelecektir.
Peki
ya akademiniz gerçeğin peşinden koşmuyorsa, ne işe yarar? Gazetecileriniz
insanları yabancılaştırmaktan çekinmeyen, huysuz birer bireyci değilse, ne işe
yararlar? Bir işletme, atılgan ruhunu kaybeder ve dişilleşmiş, içe dönük bir
bürokrasiye dönüşürse, durağanlaşmaz mı?
Büyük
Feminizasyon medeniyet için bir tehdit oluşturuyorsa, asıl soru bu konuda
yapabileceğimiz bir şey olup olmadığıdır. Cevap, ilk başta neden meydana
geldiğini düşündüğünüze bağlıdır.
Büyük
Feminizasyonun doğal bir olgu olduğunu düşünen birçok insan var. Kadınlara
nihayet erkeklerle rekabet etme şansı verildi ve sonuçta erkeklerden daha iyi
oldukları ortaya çıktı. İşte bu yüzden haber merkezlerimizde, siyasi
partilerimizin ve şirketlerimizin tepelerinde bu kadar çok kadın var.
Ross
Douthat, bu düşünce tarzını bu yıl içerisinde, “uzun ev” terimini[4]
feminizasyon sürecine dair bir mecaz olarak kullanıp popülerleştiren sağcı
yayıncı Jonathan Keeperman, namıdiğer “L0m3z” ile yaptığı bir röportajda[4] şu
şekilde aktarıyordu:
“Erkekler, kadınların
kendilerine baskı uyguladıklarından şikâyet ediyorlar. Zaten bu ev de erkekler kadınlarla
gereğince rekabet edemedikleri konusunda sızlansınlar diye uzun yapılmamış
mıydı? O vakit bugün belki de sabredip yirmi birinci yüzyıl Amerika’sında
oluşan zeminde rekabet etmeniz gerekecek.”[5]
Feministler
de böyle düşünüyorlar, ama yanılıyorlar. Feminizasyon, kadınların erkeklerle
rekabet etmesinin doğal ve organik bir sonucu değil. Toplum mühendisliğinin
yapay bir sonucu ve eğer terazinin kefesinden parmağımızı çekersek, bir nesil sonra
denge bozulacak.
Terazinin
en belirgin unsuru, ayrımcılık karşıtı yasadır. Şirketinizde çok az kadın
çalıştırmak, yasa dışıdır. Kadınlar, özellikle de üst düzey yöneticilerinizde
yeterince temsil edilmiyorsa, bu durum dava konusu olabilir. Sonuç olarak,
işverenler, sırf çalışan sayılarını korumak için kadınlara normalde elde
edemeyecekleri işler ve terfiler verirler.
Bunu
yapmaları mantıklıdır, çünkü yapmazlarsa vahim sonuçlar ortaya çıkar. Texaco,
Goldman Sachs, Novartis ve Coca-Cola, işe alım ve terfilerde kadınlara yönelik
ayrımcılık iddiasıyla açılan davalara cevap olarak dokuz haneli tazminatlar
ödeyen şirketler arasında yer alıyor. Hiçbir yönetici, cinsiyet ayrımcılığı
davasında şirketine 200 milyon dolara mal olan kişi olmak istemez.
Ayrımcılık
karşıtı yasa, her iş yerinin kadınsılaştırılmasını gerektiriyor. 1991’de
verilen çığır açıcı bir dava, bir tersanenin duvarlarındaki afişlerin kadınlar
için düşmanca bir ortam oluşturduğunu ortaya koydu ve bu ilke, birçok erkeksi
davranış biçimini de kapsayacak şekilde genişledi. Silikon Vadisi’ndeki
düzinelerce şirket, “üniversiteli öğrenci kültürü” veya “toksik erkek kültürü”
iddiasıyla davalarla karşı karşıya kaldı ve bu davalarda uzmanlaşmış bir hukuk
firması, 450.000 ila 8 milyon dolar arasında değişen tazminatlar koparmakla
övündü.[6]
Kadınlar,
öğrenci yurdu gibi görünen bir iş yeri işleten patronlarına dava açabilirler,
ancak iş yerleri Montessori anaokulu gibi görünen erkekler dava açamazlar.
İşverenler, doğal olarak ofisi daha yumuşak hale getirmekten yanadır. Öyleyse,
kadınlar modern iş yerlerinde daha başarılı oluyorsa, bunun nedeni, gerçekten
erkeklerle rekabette geride kalmaları mıdır? Yoksa kurallar onların lehine mi
değiştirilmiş olabilir mi?
Kadınsılaşmadaki
artış eğilimi bize çok şey söyler. Kurumlar %50-%50 oranına ulaştığında,
cinsiyet eşitliğini aşma ve giderek daha fazla kadına yönelme eğilimine
girerler. 2016’dan bu yana hukuk fakültelerinde her yıl biraz daha fazla kadın
öğrenci bulunmaktadır; 2024’te bu oran %56’ya çıkmıştır. Bir zamanlar ağırlıklı
olarak erkeklerin tercih ettiği bir alan olan psikoloji, artık büyük ölçüde
kadınlardan oluşmaktadır ve psikoloji doktoralarının %75’i kadınlara aittir.
Kurumlarda belirli bir dönüm noktası söz konusu ve bu noktadan sonra giderek
daha fazla kadına yöneliyorlar.
Bu,
kadınların erkeklerden daha başarılı olduğu anlamına gelmiyor. Kadınların, daha
önce erkek olan kurumlara kadınsı normlar dayatarak erkekleri uzaklaştırdığı
anlamına geliyor. Hangi erkek, özelliklerinin hoş karşılanmadığı bir alanda
çalışmak ister? Kendine saygısı olan hangi erkek lisansüstü öğrencisi,
meslektaşlarının fikir ayrılıklarını açıkça dile getirdiği veya tartışmalı bir
görüş benimsediği için onu dışlayacağı bir ortamda akademik kariyer yapmayı
tercih eder?
Eylül
ayında, Ulusal Muhafazakârlık konferansında yukarıdaki makaleye benzer bir
konuşma yaptım. Büyük Feminizasyon tezini böylesine kamusal bir platformda
ortaya koymak konusunda endişeliydim. Muhafazakâr çevrelerde bile, belirli bir
alanda çok fazla kadın olduğunu veya çok sayıda kadının kurumları
tanınmayacak şekilde dönüştürebileceğini ve bu sayede iyi işlemediğini söylemek,
hâlâ tartışmalı bir konuydu. Argümanımı mümkün olan en tarafsız şekilde ifade
etmeye özen gösterdim. Şaşırtıcı bir şekilde, çok aşırı ve büyük tepkilerle
yüzleştim.
Konuşmamın
videosu[7] birkaç hafta içerisinde YouTube’da 100.000’den fazla izlendi ve
Ulusal Muhafazakârlık konferansı tarihindeki en çok izlenen konuşmalardan biri
haline geldi.
İnsanların
bu argümana açık olması iyi bir şey, çünkü Büyük Feminizasyon konusunda bir
şeyler yapma imkânımız ortadan kalkıyor. Feminizasyonun öncü göstergeleri ve
gecikmeli göstergeleri var ve şu anda hukuk fakültelerinin çoğunluğunun kadın,
federal mahkemelerin çoğunluğunun ise hâlâ erkek olduğu, ara bir aşamadayız.
Birkaç on yıl içerisinde, cinsiyet konusunda yaşanan değişim doğal sonucuna
ulaşacak.
Birçok
insan, duyarcılığın bittiğini, ruh hali değişimiyle öldürüldüğünü düşünüyor,
ancak duyarcılık, nüfustaki feminizasyonun bir sonucuysa, demografik yapı
değişmediği sürece asla bitmeyecek.
Bir
kadın olarak, yazarlık ve editörlük alanında kariyer yapma fırsatı bulduğum
için mutluyum. Şükürler olsun ki, feminizasyon sorununu çözmenin kadınların
yüzüne kapıları kapatmamızı gerektirdiğini düşünmüyorum. Tek yapmamız gereken,
adil kuralları yeniden tesis etmek. Şu anda, kadınların kaybetmesinin yasadışı
olduğu, sözde liyakate dayalı bir sistemimiz var. İşe alımları sadece ismen
değil, özünde de liyakate dayalı hale getirelim ve nasıl sonuçlanacağını
görelim. Eril, erkeklerin çoğunlukta olduğu bir ofis kültürünün yeniden yasal
hale getirilmesini sağlayalım. İnsan kaynakları çalışanının veto yetkisini ortadan
kaldıralım.
İnsanlar,
mevcut feminizasyon sürecimizin ne kadarının, yasal değişikliklerle ortaya
çıkan ve yasal değişikliklerle birlikte ortadan kaldırılabilecek insan
kaynakları alanının doğuşuyla[8] bağlantılı olduğunu bilseler, çok
şaşırırlardı.
Çünkü
neticede ben sadece bir kadın değilim. Aynı zamanda, toplum daha fazla
çatışmadan kaçınan ve fikir birliğine dayalı hale gelirse gelişmesi zorlaşacak,
pek çok farklı fikre sahip biriyim. Feminen bir dünyada büyümek zorunda
kalırlarsa asla tam potansiyellerine ulaşamayacak oğulların annesiyim.
Hepimiz,
Amerikan yaşam tarzını destekleyen hukuk sistemi, bilimsel araştırma ve
demokratik siyaset gibi kurumlara bağımlıyız ve eğer bu kurumlar, tasarlanma
amaçları olan görevleri yerine getirmeyi bırakırsa, hepimiz acı çekeceğiz.
Helen Andrews
16 Ekim 2025
Kaynak
Dipnotlar:
[1] J. Stone, “The Day The Logic Died”, 23 Ağustos 2019, Stone.
[2]
Noah Carl, “Did Women in Academia Cause Wokeness?”, 2 Aralık 2021, Critic.
[3]
Cory Clark ve Bo Winegard, “Sex and the Academy”, 8 Ekim 2022, Quillette.
[4]
LoM3Z, “What Is the Longhouse?”, 16 Şubat 2023, Firstthings.
[5]
Ross Douthat, “The New Culture of the Right: Vital, Masculine and Intentionally
Offensive”, 1 Mayıs 2025, NYT.
[6]
Olivia Solon, “The Lawyers Taking on Silicon Valley Sexism: 'It’s Far Worse
Than People Know'”, 2 Eylül 2017, Guardian.
[7]
Helen Andrews, “Overcoming the Feminization of Culture”, 2 Eylül 2025, Youtube.
[8] Helen Andrews, “Against Human Resources”, 2 Şubat 2024, Lamp.


0 Yorum:
Yorum Gönder