08 Mart 2026

Büyük Feminizasyon


2019’da Harvard Rektörü Larry Summers ile ilgili, dünyaya dair bakış açımı değiştiren bir makale okudum.[1] “J. Stone” takma adıyla yazan yazar, Larry Summers’ın Harvard Üniversitesi rektörlüğünden istifa ettiği günün kültürümüzde bir dönüm noktasını teşkil ettiğini savunuyordu. Yazara göre tüm “Duyarcılık” dönemini, Summers’ın üstünün çizildiği sürecin ayrıntıları, en önemlisi de bu üstünü çizme işlemini gerçekleştirenlerden (kadınlardan) yola çıkılarak yorumlamak mümkündü.

Summers davasının temel gerçekleri bana tanıdık geliyordu. 14 Ocak 2005’te, “Bilim ve Mühendislik Alanında İşgücünün Çeşitlendirilmesi” konulu bir konferansta Larry Summers, kayıt dışı kalması gereken bir konuşma yaptı. Konuşmasında, fen bilimlerinde kadınların yetersiz temsilinin kısmen “üst düzey yeteneklere erişimdeki farklılıklardan” ve erkeklerle kadınlar arasındaki “sosyalleşmeye atfedilemeyen” zevk farklılıklarından kaynaklandığını söyledi. Toplantıya katılan bazı kadın profesörler, bundan rahatsız oldular ve kayıt dışı kuralına rağmen, adamın sözlerini bir muhabire ilettiler. Bunun ardından patlak veren skandal, Harvard öğretim üyelerinin rektöre güvenmiyoruz demelerine, en nihayetinde de Summers’ın istifasına neden oldu.

Makale, kadınların Harvard rektörünün üstünü çizenin kadınlar olduğunu söylemekle kalmıyor, aynı zamanda bu işlemin gayet dişil bir tarzda yapıldığını iddia ediyordu. Kadınlar, bu süreçte mantıksal argümanlar yerine duygusal çağrılarda bulunmuşlardı. MIT’de biyolog olan Nancy Hopkins, “Kadınlar ve erkekler arasındaki doğuştan gelen yetenek farklılıklarından bahsetmeye başladığında nefesim kesildi çünkü bu tür önyargılar beni fiziksel olarak hasta ediyor” dedi. Summers, sözlerini açıklığa kavuşturan bir açıklama yaptı, ardından bir tane daha, sonra üçüncü bir açıklama daha yaptı. Her seferinde özür dilediğine dair ifadeleri daha da yoğun olarak kullandı. Uzmanlar, Summers’ın cinsiyet farklılıkları hakkında söylediği her şeyin hâkim bilimsel anlayışa uygun olduğunu duyurmak için tartışmaya müdahil oldular. Bu türden makul çağrılar, kalabalığın histerisine hiçbir şekilde tesir etmedi.

Makalede, bu üstünü çizme işleminin gayet dişil olduğu, zira tüm üstünü çizme işlemlerinin dişil olduğu üzerinde duruluyordu. Üstünü çizme kültürü, kadınların belirli bir kuruluşta veya alanda yeterince kadın olduğunda yaptıkları bir şeydi.

J. Stone, sonrasında bu geliştirdiği “Büyük Feminizasyon” teziyle ilgili bir kitap kaleme aldı. Ona göre “duyarcılık” olarak gördüğünüz her şey, esasında nüfusun kadınsılaştırılması sürecinin bir yan ürünüydü. Bu basit tez, açıklayıcılık açısından muazzam bir güce sahipti. Gerçekten de içinde yaşadığımız dönemin sırlarını açığa vuruyordu.

Duyarcılık, yeni bir ideoloji, Marksizmin bir uzantısı veya Obama sonrası yaşanan hayal kırıklığının bir sonucu değil. Yakın zamana kadar kadınların sayıca az olduğu kurumlara uygulanan kadınsı davranış kalıplarından ibaret. Peki ben, bu süreci daha önceden neden görememiştim?

Muhtemelen bunun sebebi, çoğu insan gibi benim de feminizasyonun ben doğmadan evvel gerçekleşmiş bir şey olduğunu düşünmüş olmamdı. Örneğin, hukuk mesleğinde faal olan kadınları ele aldığımızda, aklımıza hukuk fakültesine giden ilk kadın (1869), Yüksek Mahkeme’de dava açan ilk kadın (1880) veya ilk kadın Yüksek Mahkeme Yargıcı (1981) gibi başlıklar gelir.

Çok daha önemli bir dönüm noktası, 2016’da hukuk fakültelerinin çoğunluğunun kadınlardan oluşması veya 2023’te hukuk firması çalışanlarının çoğunluğunun kadınlardan oluşmasıdır. Sandra Day O’Connor yüksek mahkemeye atandığında, hâkimlerin yalnızca %5’i kadındı. Bugün Amerika’daki hâkimlerin %33’ü ve Başkan Joe Biden tarafından atanan hâkimlerin %63’ü kadındır.

Aynı gidişat, birçok meslekte görülebilir: altmışlarda ve yetmişlerde birçok öncü isme tanıklık edildi. Seksenlerde ve doksanlarda kadınların temsiliyetinde ciddi bir artış yaşandı. 2010 ve 2020’lerde, en azından genç kuşaklarda, cinsiyet eşitliği sağlandı.

1974’te New York Times muhabirlerinin yalnızca %10’u kadındı. New York Times çalışanları, 2018’de çoğunlukla kadınlardan oluşuyordu,ve bugün kadınların oranı %55.

Tıp fakülteleri 2019’da çoğunlukla kadınlardan oluşuyordu. Kadınlar, 2019’da ülke genelindeki üniversite mezunu iş gücünün çoğunluğunu meydana getirmekteydi. 2023’te üniversite öğretim görevlileri alanında çoğunluk kadınlardaydı.

Kadınlar, henüz Amerika’daki yöneticilerin çoğunluğunu teşkil edebilmiş değil, ancak şu anda %46 gibi bir orana sahipler. Bu da demek oluyor ki çoğunluk bu alanda da kadınlara geçebilir. Dönem, bu geçiş için gayet uygun.

Duyarcılık, birçok önemli kurumda çalışan sayısında çoğunluğun erkekten kadına geçtiği dönemde ortaya çıktı.

Öz de biçimle örtüşüyor. Duyarcılık denildiğinde akla eril yerine dişil olanı, rasyonellik yerine empatiyi, risk yerine güvenliği, rekabet yerine uyumu öncelikli kılmak geliyor. Feminizasyon sürecinin akademi üzerindeki etkilerini inceleyen Noah Carl[2], Bo Winegard ve Cory Clark[3] gibi Büyük Feminizasyon tezinin kendi versiyonlarını öneren diğer yazarlar, politik değerler sahasında cinsiyetler arası farklılıklara işaret eden anket verileri sunuyorlar. Örneğin bir anket, erkeklerin %71’inin ifade özgürlüğünü korumanın, bütünleşik bir toplumu korumaktan daha önemli olduğunu, kadınların %59’unun ise tam tersini söylediğini ortaya koyuyor.

En önemli farklılıklar, bireylerle değil, gruplarla ilgilidir. Deneyimlerime göre, bireyler benzersizdir ve her gün klişelere itiraz eden aykırı isimlerle karşılaşırsınız, ancak erkek ve kadın grupları tutarlı farklılıklar gösterir. İstatistiksel olarak düşündüğünüzde bu mantıklıdır. Rastgele bir kadın, rastgele bir erkekten daha uzun olabilir, ancak on rastgele kadından oluşan bir grubun ortalama boyunun on erkekten oluşan bir gruptan daha uzun olması çok düşük bir ihtimaldir. Grup ne kadar büyükse, istatistiksel ortalamalara uyma olasılığı da o kadar yüksektir.

Kadın grubunda fikir birliği ve iş birliğine destek sunulur. Erkekler birbirlerine emir verirken, kadınlar sadece öneride bulunabilir ve ikna edebilir. Herhangi bir eleştiri veya olumsuz duygu, eğer mutlaka ifade edilmek zorundaysa, iltifat katmanları arasında gizlenmelidir. Bir tartışmanın sonucu, tartışmanın gerçekleşmiş ve herkesin katılmış olmasından daha az önemlidir. Grup dinamiklerindeki en önemli cinsiyet farkı, çatışmaya karşı tutumdur. Kısacası, erkekler çatışmayı açıktan yürütürken, kadınlar düşmanlarını gizlice zayıflatır veya dışlar.

Bari Weiss, New York Times gazetesine sunduğu istifa mektubunda, meslektaşlarının Slack uygulaması üzerinden atılan şirket içi mesajlarda kendisinden “ırkçı, Nazi ve bağnaz” olarak bahsettiğini söylüyordu. Ardından, kadınsı bir hamleyle, “benimle dostça ilişki kurduğu düşünülen meslektaşlarımın iş arkadaşlarım tarafından rahatsız edildi” diyordu.

Bir seferinde gazetenin “Görüşler” kısmıyla ilgilenen bir arkadaşına “kahve içelim mi?” diye sormuş. Sıklıkla ırk mevzuu üzerine yazan bu melez kadın gazeteci, görüşmeyi reddetmiş. Oysa burada alenen temel profesyonellik standartlarını karşılayamama sorunu yaşanmıştı. Aynı zamanda bu tavır, fazla dişildi.

Erkekler, kadınlara nispetle hayatını kompartımanlara ayırma konusunda daha net bir eğilime sahiptirler. Bu anlamda, duyarcılık, esasında birçok yönden toplumu kompartımanlara ayıramamakla ilgilidir.

Bir doktor, o gün gündeme gelen siyasi meselelere dair kimi görüşlere sahip olabilir, ancak bu görüşleri muayenehanenin dışında tutmayı mesleki görevi olarak görür. Tıp artık daha feminen/dişil hale geldiğine göre, doktorlar, eşcinsel haklarından Gazze’ye kadar tartışmalı konulardaki görüşlerini ifade eden rozetler ve boyun askıları takabiliyorlar. Hatta mesleklerinin güvenilirliğini siyasi moda akımlarına bile yansıtıyorlar; örneğin doktorlar, ırkçılığın bir halk sağlığı acil durumu olması nedeniyle Siyahların Hayatları Önemlidir eylemlerinin Kovid kısıtlamalarını ihlal ederek devam edebileceğini söylediler.

Parçaları bir araya getirmeme yardımcı olan kitaplardan biri de psikoloji profesörü Joyce Benenson’ın Warriors and Worriers: The Survival of the Sexes [“Savaşanlar ve Endişelenenler: Cinsiyetlerin Hayatta Kalması”] adlı kitabıydı. Benenson, erkeklerin savaşa, kadınların ise yavrularını korumaya yönelik grup dinamikleri geliştirdiğini öne sürüyor. Tarih öncesi çağların sisleri içerisinde oluşan bu alışkanlıklar, Benenson’ın da alıntıladığı bir çalışmada, modern bir psikoloji laboratuvarındaki deneycilerin, kendilerine bir görev verilen bir grup erkeğin “konuşma süresi için yarıştıklarını, yüksek sesle fikir ayrılığına düştüklerini”, ardından “neşeyle deneyciye bir çözüm sundukları”na dair gözlemlerini açıklıyor. Aynı görevin verildiği bir grup kadın ise “birbirlerinin kişisel geçmişleri ve ilişkileri hakkında kibarca sorular soruyor... bolca göz teması kuran, gülümseyen, sırayla söz alan kadınlar, deneycinin sunduğu göreve çok az dikkat ediyor.”

Savaşın amacı iki kabile arasındaki anlaşmazlıkları çözmektir, ancak yalnızca anlaşmazlık çözüldükten sonra barış sağlanırsa işe yarar. Bu nedenle erkekler, rakipleriyle uzlaşmak ve dün savaştıkları insanlarla barış içinde yaşamayı öğrenmek için yöntemler geliştirdiler. Dişiler, primat türlerinde bile, erkeklerden daha yavaş uzlaşırlar. Bunun nedeni, kadınların anlaşmazlıklarının geleneksel olarak kabile içinde kıt kaynaklar yüzünden yaşanması ve açık bir çatışmayla değil, rakiplerle örtülü bir rekabetle, belirli bir sonu olmadan çözülmesidir.

Tüm bu gözlemler, duyarcılığa dair gözlemlerimle örtüşüyordu, ancak kısa süre sonra yeni bir teori keşfetmenin verdiği mutluluk hissi, yerini derin bir iç sıkıntısına bıraktı. Eğer duyarcılık, gerçekten Büyük Feminizasyon sürecinin bir sonucuysa, 2020’de delilik olarak tanımlayacağımız olayların sayısındaki hızlı artış, geleceğin neler getireceğinin sadece küçük bir örneğiydi. Artık bize, geriye kalan ve topluma biçim veren erkeklerin yaşlandığı, daha genç, daha dişil nesillerin tüm dizginleri ele geçirdiği bir geleceği tahayyül etmek kalmıştı.

Duyarcılık, neticede belirli sektörleri az belirli sektörleri çok tehdit ediyor olabilir. İngilizce bölümlerinin artık tamamen kadınlaşmış olması üzücü, ancak çoğu insanın günlük hayatı bundan etkilenmiyor. Diğer alanlar daha önemli. Gazeteci olmayabilirsiniz, ancak New York Times’da yazılanların kamuoyunda neyin gerçek olarak kabul edileceğini belirlediği bir ülkede yaşıyorsunuz. Eğer Times, grup içi fikir birliğinin popüler olmayan gerçekleri (şimdiden olduğundan daha fazla) bastırabildiği bir yer haline gelirse, bu her vatandaşı etkiler.

Beni en çok korkutan alan, hukuk. Hepimiz, işleyen bir hukuk sistemine bağlıyız ve açıkçası, hukukun üstünlüğünün temelini, hukuk mesleğinin çoğunluğunun kadınlardan oluşmasını sağlayacak süreç oluşturmayacak. Hukukun üstünlüğü, sadece kuralları yazmaktan ibaret değil. Hukukun üstünlüğü, yüreğinize dokunan veya hangi partinin daha sempatik olduğuna dair içgüdülerinize ters düşen sonuçlar doğursalar bile, bu kurallara uymak anlamına geliyor.

Kadınsılaştırılmış bir hukuk sistemi, Başkan Obama döneminde 2011 yılında kurulan üniversite kampüslerinde cinsel saldırı davaları konusunda, 1972 tarihli eğitim kanununa getirilen Onuncu Ek Madde üzerinden açılan mahkemeleri akla getiriyor. Bu yargılamalar yazılı kurallara tabi olduğundan teknik olarak hukukun üstünlüğü kapsamında işlediği söylenebilir. Ancak hukuk sistemimizin kutsal saydığı, suçlayanla yüzleşme hakkı, hangi suçla itham edildiğinizi bilme hakkı ve suçluluğun, bir tarafın eylem hakkında geriye dönük olarak nasıl hissettiğine değil, her iki tarafça da bilinebilen nesnel koşullara bağlı olması gerektiği ile ilgili birçok güvenceden yoksunlardı. Bu korumalar, ilgili kuralları yapanlar, çoğunluğu kadın olan suçlayanlara sempati duyuyorlar, çoğunluğu erkek olan sanıklara duymuyorlar diye kaldırıldı.

Brett Kavanaugh’un Yüksek Mahkeme üyeliğine atanma sürecinin onaylanacağı duruşmalar, hukuka dair bu iki yaklaşım arasındaki çatışmaya sahne oldu. Eril konumu benimseyenler, Christine Blasey Ford’un Kavanaugh ile aynı odada bulunduklarına dair somut bir kanıt sunamaması durumunda, tecavüz suçlamalarının onun hayatını mahvetmesine izin verilemeyeceğini söylediler. Dişil konumu benimseyenlerse, Christine Blasey Ford’un alenen duygusal olan tepkisinin, Senato komitesinin saygı duyması gereken bir tür güvenilirlik teşkil ettiği üzerinde durdular.

Hukuk mesleği çoğunlukla kadınlardan oluşursa, Onuncu Ek Madde üzerinden açılan davaların ve Kavanaugh duruşmalarının ruhunun yaygınlaşmasını beklemek gerekecek. Hâkimler, kayırılan gruplar için kuralları esnetecek ve o kuralları zaten endişe verici bir ölçüde gerçekleştiği gibi, gözden düşmüş olan gruplara sıkı bir biçimde uygulayacak.

Yetmişlerde kadınların hukuk mesleğine büyük sayılarla dâhil edilmesinin yalnızca küçük bir etki yaratacağına inanabilirdiniz. Bu inancın artık hiçbir temeli yok. Değişimler çok büyük olacak. İşin garibi, siyasi yelpazenin her iki tarafı da bu değişikliklerin ne olacağı konusunda hemfikir. Tek anlaşmazlık, bunların iyi mi yoksa kötü mü olacağı konusunda.

Dahlia Lithwick, Lady Justice: Women, the Law, and the Battle to Save America [“Adalet Hanım: Kadınlar, Hukuk ve Amerika’yı Kurtarma Mücadelesi”] adlı kitabının başında, 2016 yılında Teksas’ta bir kürtaj yasası ile ilgili gerçekleşen tartışmalara değiniyor. Ginsburg, Sotomayor ve Kagan ismini taşıyan üç kadın yargıç, “resmi süre sınırlarını hiçe sayarak, erkek meslektaşlarından çok daha fazla konuşmuşlar.” Lithwick bunu, “Amerika’ya gerçek cinsiyet eşitliğinin veya az çok eşitliğin, güçlü Amerikan hukuk kurumlarında nezdinde gelecekteki kadınlar için ne anlama gelebileceğine dair bir fikir veren, bastırılmış yargı kadın gücünün patlaması” olarak nitelendiriyor.

Lithwick, kadınların hukukun formalitelerine yönelik saygısız tavırlarını övüyor; sonuçta bu tavırlar, baskı ve beyaz üstünlüğünün hüküm sürdüğü bir çağda ortaya çıkıyorlar. Lithwick, “Amerikan hukuk sistemi, özünde varlıklı beyaz erkeklere ayrıcalık tanımak için kurulmuş bir makineydi” diye yazıyor. “Ama işleyen tek şey bu ve elinizdekiyle idare ediyorsunuz” diye devam ediyor.

Hukuku ataerkil bir kalıntı olarak görenlerin, ona araçsal bir şekilde yaklaşmaları beklenebilir. Eğer bu anlayış, hukuk sistemimizin tümüne hâkim olursa, o vakit işin süsü püsü aynı kalacak ama neticede bir devrim gerçekleşmiş olacaktır.

Büyük Feminizasyon, gerçekten eşi benzeri görülmemiş bir durum. Diğer medeniyetler kadınlara oy hakkı vermiş, mülkiyet hakları tanımış veya imparatorluk tahtlarını miras almalarına izin vermiştir. İnsanlık tarihinde hiçbir medeniyet, siyasi partilerden üniversitelere ve en büyük şirketlerimize kadar toplumumuzun bu kadar hayati olan kurumunu kadınların kontrol etmesine izin vermemiştir. Kadınların üst düzey mevkilerde olmadığı yerlerde bile, bu kuruluşlarda dili ve fikriyatı kadınlar tayin ediyor, öyle ki bir erkek CEO, insan kaynakları başkan yardımcısının belirlediği sınırlar dâhilinde hareket etmek zorunda kalıyor. Bu kurumların tümüyle yeni koşullar altında da faaliyet göstermeye devam edeceğini varsayıyoruz. Peki bu varsayım için elimizde ne tür dayanaklar mevcut?

Sorun, kadınların erkeklerden daha az yetenekli olması veya kadınların etkileşim kurma biçimlerinin nesnel anlamda daha aşağı olması değil. Sorun, kadın etkileşim kurma biçimlerinin birçok büyük kurumun hedeflerine ulaşmaya pek uygun düşmemesi. Çoğunluğu kadınlardan oluşan bir akademiniz olabilir, ancak bu akademi (bugünün üniversitelerindeki çoğunluğu kadınlardan oluşan bölümler gibi) açık tartışma ve gerçeğin sınırsız arayışından başka hedeflere yönelecektir.

Peki ya akademiniz gerçeğin peşinden koşmuyorsa, ne işe yarar? Gazetecileriniz insanları yabancılaştırmaktan çekinmeyen, huysuz birer bireyci değilse, ne işe yararlar? Bir işletme, atılgan ruhunu kaybeder ve dişilleşmiş, içe dönük bir bürokrasiye dönüşürse, durağanlaşmaz mı?

Büyük Feminizasyon medeniyet için bir tehdit oluşturuyorsa, asıl soru bu konuda yapabileceğimiz bir şey olup olmadığıdır. Cevap, ilk başta neden meydana geldiğini düşündüğünüze bağlıdır.

Büyük Feminizasyonun doğal bir olgu olduğunu düşünen birçok insan var. Kadınlara nihayet erkeklerle rekabet etme şansı verildi ve sonuçta erkeklerden daha iyi oldukları ortaya çıktı. İşte bu yüzden haber merkezlerimizde, siyasi partilerimizin ve şirketlerimizin tepelerinde bu kadar çok kadın var.

Ross Douthat, bu düşünce tarzını bu yıl içerisinde, “uzun ev” terimini[4] feminizasyon sürecine dair bir mecaz olarak kullanıp popülerleştiren sağcı yayıncı Jonathan Keeperman, namıdiğer “L0m3z” ile yaptığı bir röportajda[4] şu şekilde aktarıyordu:

“Erkekler, kadınların kendilerine baskı uyguladıklarından şikâyet ediyorlar. Zaten bu ev de erkekler kadınlarla gereğince rekabet edemedikleri konusunda sızlansınlar diye uzun yapılmamış mıydı? O vakit bugün belki de sabredip yirmi birinci yüzyıl Amerika’sında oluşan zeminde rekabet etmeniz gerekecek.”[5]

Feministler de böyle düşünüyorlar, ama yanılıyorlar. Feminizasyon, kadınların erkeklerle rekabet etmesinin doğal ve organik bir sonucu değil. Toplum mühendisliğinin yapay bir sonucu ve eğer terazinin kefesinden parmağımızı çekersek, bir nesil sonra denge bozulacak.

Terazinin en belirgin unsuru, ayrımcılık karşıtı yasadır. Şirketinizde çok az kadın çalıştırmak, yasa dışıdır. Kadınlar, özellikle de üst düzey yöneticilerinizde yeterince temsil edilmiyorsa, bu durum dava konusu olabilir. Sonuç olarak, işverenler, sırf çalışan sayılarını korumak için kadınlara normalde elde edemeyecekleri işler ve terfiler verirler.

Bunu yapmaları mantıklıdır, çünkü yapmazlarsa vahim sonuçlar ortaya çıkar. Texaco, Goldman Sachs, Novartis ve Coca-Cola, işe alım ve terfilerde kadınlara yönelik ayrımcılık iddiasıyla açılan davalara cevap olarak dokuz haneli tazminatlar ödeyen şirketler arasında yer alıyor. Hiçbir yönetici, cinsiyet ayrımcılığı davasında şirketine 200 milyon dolara mal olan kişi olmak istemez.

Ayrımcılık karşıtı yasa, her iş yerinin kadınsılaştırılmasını gerektiriyor. 1991’de verilen çığır açıcı bir dava, bir tersanenin duvarlarındaki afişlerin kadınlar için düşmanca bir ortam oluşturduğunu ortaya koydu ve bu ilke, birçok erkeksi davranış biçimini de kapsayacak şekilde genişledi. Silikon Vadisi’ndeki düzinelerce şirket, “üniversiteli öğrenci kültürü” veya “toksik erkek kültürü” iddiasıyla davalarla karşı karşıya kaldı ve bu davalarda uzmanlaşmış bir hukuk firması, 450.000 ila 8 milyon dolar arasında değişen tazminatlar koparmakla övündü.[6]

Kadınlar, öğrenci yurdu gibi görünen bir iş yeri işleten patronlarına dava açabilirler, ancak iş yerleri Montessori anaokulu gibi görünen erkekler dava açamazlar. İşverenler, doğal olarak ofisi daha yumuşak hale getirmekten yanadır. Öyleyse, kadınlar modern iş yerlerinde daha başarılı oluyorsa, bunun nedeni, gerçekten erkeklerle rekabette geride kalmaları mıdır? Yoksa kurallar onların lehine mi değiştirilmiş olabilir mi?

Kadınsılaşmadaki artış eğilimi bize çok şey söyler. Kurumlar %50-%50 oranına ulaştığında, cinsiyet eşitliğini aşma ve giderek daha fazla kadına yönelme eğilimine girerler. 2016’dan bu yana hukuk fakültelerinde her yıl biraz daha fazla kadın öğrenci bulunmaktadır; 2024’te bu oran %56’ya çıkmıştır. Bir zamanlar ağırlıklı olarak erkeklerin tercih ettiği bir alan olan psikoloji, artık büyük ölçüde kadınlardan oluşmaktadır ve psikoloji doktoralarının %75’i kadınlara aittir. Kurumlarda belirli bir dönüm noktası söz konusu ve bu noktadan sonra giderek daha fazla kadına yöneliyorlar.

Bu, kadınların erkeklerden daha başarılı olduğu anlamına gelmiyor. Kadınların, daha önce erkek olan kurumlara kadınsı normlar dayatarak erkekleri uzaklaştırdığı anlamına geliyor. Hangi erkek, özelliklerinin hoş karşılanmadığı bir alanda çalışmak ister? Kendine saygısı olan hangi erkek lisansüstü öğrencisi, meslektaşlarının fikir ayrılıklarını açıkça dile getirdiği veya tartışmalı bir görüş benimsediği için onu dışlayacağı bir ortamda akademik kariyer yapmayı tercih eder?

Eylül ayında, Ulusal Muhafazakârlık konferansında yukarıdaki makaleye benzer bir konuşma yaptım. Büyük Feminizasyon tezini böylesine kamusal bir platformda ortaya koymak konusunda endişeliydim. Muhafazakâr çevrelerde bile, belirli bir alanda çok fazla kadın olduğunu veya çok sayıda kadının kurumları tanınmayacak şekilde dönüştürebileceğini ve bu sayede iyi işlemediğini söylemek, hâlâ tartışmalı bir konuydu. Argümanımı mümkün olan en tarafsız şekilde ifade etmeye özen gösterdim. Şaşırtıcı bir şekilde, çok aşırı ve büyük tepkilerle yüzleştim.

Konuşmamın videosu[7] birkaç hafta içerisinde YouTube’da 100.000’den fazla izlendi ve Ulusal Muhafazakârlık konferansı tarihindeki en çok izlenen konuşmalardan biri haline geldi.

İnsanların bu argümana açık olması iyi bir şey, çünkü Büyük Feminizasyon konusunda bir şeyler yapma imkânımız ortadan kalkıyor. Feminizasyonun öncü göstergeleri ve gecikmeli göstergeleri var ve şu anda hukuk fakültelerinin çoğunluğunun kadın, federal mahkemelerin çoğunluğunun ise hâlâ erkek olduğu, ara bir aşamadayız. Birkaç on yıl içerisinde, cinsiyet konusunda yaşanan değişim doğal sonucuna ulaşacak.

Birçok insan, duyarcılığın bittiğini, ruh hali değişimiyle öldürüldüğünü düşünüyor, ancak duyarcılık, nüfustaki feminizasyonun bir sonucuysa, demografik yapı değişmediği sürece asla bitmeyecek.

Bir kadın olarak, yazarlık ve editörlük alanında kariyer yapma fırsatı bulduğum için mutluyum. Şükürler olsun ki, feminizasyon sorununu çözmenin kadınların yüzüne kapıları kapatmamızı gerektirdiğini düşünmüyorum. Tek yapmamız gereken, adil kuralları yeniden tesis etmek. Şu anda, kadınların kaybetmesinin yasadışı olduğu, sözde liyakate dayalı bir sistemimiz var. İşe alımları sadece ismen değil, özünde de liyakate dayalı hale getirelim ve nasıl sonuçlanacağını görelim. Eril, erkeklerin çoğunlukta olduğu bir ofis kültürünün yeniden yasal hale getirilmesini sağlayalım. İnsan kaynakları çalışanının veto yetkisini ortadan kaldıralım.

İnsanlar, mevcut feminizasyon sürecimizin ne kadarının, yasal değişikliklerle ortaya çıkan ve yasal değişikliklerle birlikte ortadan kaldırılabilecek insan kaynakları alanının doğuşuyla[8] bağlantılı olduğunu bilseler, çok şaşırırlardı.

Çünkü neticede ben sadece bir kadın değilim. Aynı zamanda, toplum daha fazla çatışmadan kaçınan ve fikir birliğine dayalı hale gelirse gelişmesi zorlaşacak, pek çok farklı fikre sahip biriyim. Feminen bir dünyada büyümek zorunda kalırlarsa asla tam potansiyellerine ulaşamayacak oğulların annesiyim.

Hepimiz, Amerikan yaşam tarzını destekleyen hukuk sistemi, bilimsel araştırma ve demokratik siyaset gibi kurumlara bağımlıyız ve eğer bu kurumlar, tasarlanma amaçları olan görevleri yerine getirmeyi bırakırsa, hepimiz acı çekeceğiz.

Helen Andrews
16 Ekim 2025
Kaynak

Dipnotlar:
[1] J. Stone, “The Day The Logic Died”, 23 Ağustos 2019, Stone.

[2] Noah Carl, “Did Women in Academia Cause Wokeness?”, 2 Aralık 2021, Critic.

[3] Cory Clark ve Bo Winegard, “Sex and the Academy”, 8 Ekim 2022, Quillette.

[4] LoM3Z, “What Is the Longhouse?”, 16 Şubat 2023, Firstthings.

[5] Ross Douthat, “The New Culture of the Right: Vital, Masculine and Intentionally Offensive”, 1 Mayıs 2025, NYT.

[6] Olivia Solon, “The Lawyers Taking on Silicon Valley Sexism: 'It’s Far Worse Than People Know'”, 2 Eylül 2017, Guardian.

[7] Helen Andrews, “Overcoming the Feminization of Culture”, 2 Eylül 2025, Youtube.

[8] Helen Andrews, “Against Human Resources”, 2 Şubat 2024, Lamp.

0 Yorum: