21 Mart 2026

, ,

İran Körfez Ülkelerine Neden Saldırıyor?


Bu makaleye nasıl etkili bir giriş yapılabilir, bilemiyorum. Daha başta İslam Devrimi’nin ABD ve İsrail’e yönelik tarihsel düşmanlığından, bölgedeki direniş hareketlerine verdiği destekten ve İran’daki “reformcular”la “sertlik yanlıları” arasındaki mücadelenin merkezinde ülkenin bölgesel konumunun durduğundan bahsedebilirim. Bunun yerine ben, yazıya Dr. Fatma Smadi’nin Hamas and Iran: From Marj al-Zuhour to the Al-Aqsa Flood [“Hamas ve İran: Mercü’z-Zuhur’dan Aksa Tufanı’na”] adlı kitabından, 1992-1993 yıllarında Güney Lübnan’ın Mercü’z-Zuhur kentine sürgün edilen Hamas hareketi liderleri ile İran Devrim Muhafızları arasındaki ilk görüşmelere dair aktarımını paylaşarak başlayacağım:

“Müçteba Ebtahi[1], elinde o döneme ait bir fotoğrafı göstererek, ‘İranlılar, eğitimli liderlerle ilgileniyorlardı’ diyordu. Mercü’z-Zuhur kampında farklı yaş gruplarından 20 üniversite profesörü, 60’tan fazla mühendis ve 25 doktor vardı. İranlıların görüşlerine aykırı olsa bile, konumlarını açık ve cesur bir şekilde ifade ettiler.

Mercü’z-Zuhur’a ilk gelenlerden isimlerden olan Ebtahi, sürgün kampındaki medya komitesinin başkanı şehit Abdülaziz Rantisi’nin (Allah rahmet eylesin) kendisine söyledikleri karşısında şaşırdı: ‘Olduğun yerde kal, bana daha fazla yaklaşma.’

Ebtahi, o ana dair şunu söyledi: ‘Onlardaki temkinlilik hâlâ hatırımda. Bizi kâfir ve müşrik sanıyorlardı, İmam Ali’ye taptığımızı düşünüyorlardı, hatta bazıları, bana el uzatıp selam vermeye bile yanaşmadı. Ama sonradan aramızda bir kardeşlik bağı oluştu.’

Ebtahi ile sürgündeki Filistinliler arasındaki ilk görüşmenin gergin geçmesinin ardından, Filistinliler, onu çadırlarında ağırlamak için birbirleriyle yarışmaya başladılar.”[2]

Hem Arapların hem de Batılıların İran’a dair bilgileri, çoğu zaman mezhepçi ve emperyalist nitelikteki propaganda ile sınırlıdır. İran’a dair genellemeler, mezhepçi yanlış anlamalar ve basitleştirilmiş anlayışlar, dünya çapında yaygın görülen hususlardır. O dönemde görülen, İran karşıtı tutumlar konusunda şu tespiti yapmak mümkün: İran ve Irak arasında yıllarca süren savaş, ABD ve Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) tarafından her iki ülkenin de yeteneklerini zayıflatmak amacıyla körüklenen yıpratma savaşı ile birlikte, Arapların İran’a ve liderlerine karşı geliştirdikleri olumsuz tutuma katkıda bulundu. Bununla birlikte, İran’ın Hamas’a ve bölgede İsrail’e karşı savaşan diğer direniş hareketlerine verdiği destek, büyük ölçüde muhafaza edildi. Hamas liderliği ile İran arasında hiç kesilmeyen temas, yukarıda görüldüğü gibi, İran’a yönelik, çoğu vakit mezhepçilikten kaynaklı yanlış anlamaları ortadan kaldırdı. Bu giriş bölümü, İran ve halkı hakkındaki basitleştirilmiş anlayışlara karşı bir uyarı niteliğindeydi. Buranın kaygan bir zemin olduğunun farkındayım.

İran’ı anlamanın önemini bir kenara bırakırsak, 7 Ekim sonrası döneme, İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere uyguladığı soykırım, cezasız kalışı ve tüm bölgeye savaş açabildiği gerçeği damga vurdu. Netenyahu’nun “süper Sparta”ya yaptığı atıflar, Siyonizmin kendisini salt askeri gücüyle tüm bir bölgeyi alt üst edebilecek bir aşamaya taşındığına vurgu yapıyor. Daha önce Siyonizm, kendisini bir tür “süper Atina” olarak hayal ediyor, Batı ve Körfez ülkeleriyle normalleşmenin ve yüksek teknoloji girişimlerinin, bölgedeki varlığını sağlamlaştıracağı, aynı zamanda Filistin topraklarını yavaş yavaş yutacağı ve Gazze’deki Filistinlileri abluka altına alıp Filistin direnişinin gücünü azaltmayı amaçlayan “çim biçme” harekâtlarına maruz bırakacağı bölgesel bir merkez olarak sunuyordu.

Körfez Ülkelerindeki ABD Üsleri

İran’ın Körfez ülkelerini neden bombaladığını anlamak için, yukarıda bahsedilen birbirinden kopuk gerçekleri tarihle ilişkilendirmemiz gerekiyor. Daha önce ABD, Suudi Arabistan'daki Zahran hava üssünü ara ara kullandı. Bahreyn, (Nekbe’nin yaşandığı, USS Rendova eskort gemisinin Bahreyn’i ziyaret ettiği, İkinci Dünya Savaşı sonrası küresel düzende ABD’nin süper güç olarak yükselişini işaret eden) 1948’de ABD Donanması’nın Ortadoğu Kuvvetleri’ne ev sahipliği yaptı. USS Rendova’nın ziyareti sırasında, Bahreynli ileri gelenler, ABD’nin Siyonist teşekkülü tanımasını protesto etmek amacıyla gemideki çay partisine katılmayı reddetmişlerdi. Yakın dönemde Körfez ülkeleri, 1991’de Irak’a karşı düzenlenen Çöl Fırtınası Operasyonu’ndan bu yana, ABD birlikleri için kalıcı üslere ev sahipliği yaptılar. İbnü’l-Bazz ve İbn Useymin gibi ulemanın fetvasıyla desteklenen Körfez şeyhleri, Saddam rejiminin Müslüman bir rejim olmadığı sonucuna varmışlardır. Aslında bu, sadakatsizlikle damgalanmış ve bir tiran tarafından yönetilen bir rejimdi. Bu nedenle, Saddam’la mücadele için ABD’ye güvenmek, “kardeş bir Müslüman yönetici”ye karşı kullanılmadığı gerekçesiyle dini açıdan kabul edilebilir hale geldi.

Ancak bu üsler, ABD’nin Gazze’de İsrail’in uyguladığı soykırıma ve İran’a gerçekleştirilen iki saldırıya verdiği desteğin merkezî düğüm noktaları olarak iş görmeye devam etti, hep birlikte, İsrail ile ABD'nin oluşturduğu Arap güvenlik şemsiyesini meydana getirdi. Dr. Halid Avdetullah’ın 2017’deki katıldığı bir konferansta aktardığı gibi, Katar’da bulunan en büyük Amerikan üssü olan Udeyd üssü, ABD ordusuna bağlı CENTCOM’un merkezi lojistik merkezi ve ileri karargâhı olarak tarihi, 2003’teki Irak işgalinin mirasına; Irak Krallığı döneminde İngilizlerin bölgedeki sömürge karşıtı ayaklanmaları bastırmak için “polislik önlemi” olarak Habaniye hava üssünü kullanmasına; ve 1910-1911’de İtalya’nın Libya işgali sırasında hava savaşının ilk kullanımına kadar uzanıyor. Bu bağlamda, İngilizlerin hava savaşını standart bir isyanla mücadele önlemi olarak ele alma geleneği, iki temel faktör, Gazze soykırımı sırasında ölümün normalleşmesi ve çağımızda ucuz ve tek kullanımlık insansız hava aracı teknolojisinin yaygınlaşması sebebiyle yeniden kural haline geldi.

Peki Arap coğrafyasında politik ve ekonomik ağırlığın Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinde yoğunlaştığı aşamaya nasıl geldik? Yetmişlerde petrol fiyatlarının hızla yükselmesi ve Lübnan İç Savaşı’nın patlak vermesi, Körfez sermayesinin bankacılık ve gayrimenkule aktarılmasıyla Bahreyn’in bölgenin açık deniz finans ve ekonomi merkezi olarak Lübnan’ın yerini almasına neden oldu. Bu durum, Arap devletlerinin ulusal burjuvazisi ile petrol gelirleriyle geçinen Körfez ekonomilerinin çıkarlarının ortaklaşmasını sağladı.[3] Tabii bu gelişme, Camp David sonrası dönemde Mısır’ın azalan önemiyle de bağlantılıdır.

Doksanlarda ve 2000’lerin başında, BAE, Bahreyn’in yerini aldı, bu durum, günümüze dek devam etti. Bu sürecin sonunda, Adam Hanieh’nin Lineages of Revolt [“İsyanın Kökenleri”] adlı eserinde belirttiği gibi, Körfez ülkeleri, Mısır’daki ekonomik sektörlerinin büyük bir bölümünü ele geçirdi. Arap bölgesinde neoliberalizm, ancak Körfez sermayesinin akışı ve her egemen devlet projesinin yenilgiye uğramasıyla mümkün hale geldi.

Günümüzde İran’ın Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine ve ABD üslerine yönelik saldırıları iki yönlü bir nitelik kazanmıştır: Bir yandan bölgedeki ABD askeri altyapısını ve dolayısıyla, ABD’nin İran’a karşı savaş yürütme kapasitesini zayıflatmayı amaçlarken, diğer yandan da savaşın durdurulması için gerekli siyasi ve ekonomik baskıyı yaratmayı hedeflemektedir, zira bu savaş, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana, ABD ve İsrail tarafından inşa edilen tüm sosyo-ekonomik paradigmayı tehdit etmektedir.

12 Günlük Savaş: Yeni Dersler

İran’ın Haziran 2025’teki 12 Günlük Savaş sırasında İsrail ile olan çatışmasından öğrendiği en önemli derslerden biri, sadece mesafe, askeri lojistik ve bölgedeki İsrail/ABD askeri altyapısı nedeniyle Siyonist yapının kalbine derinlemesine bir darbe indirmenin yeterli olmadığı gerçeğiydi. Bunun yerine, kademeli bir yıpratma stratejisine ihtiyaç vardı. Bu nedenle, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin hedef alınması ve dünya genelinde bir enerji krizi tehdidinin oluşturulması, İran’ın 12 Günlük Savaş’ta öğrendiği kademeli yıpratma stratejisinin temelini teşkil etmektedir.

İran, ABD radarlarını, hava savunmalarını ve (belki de) KİK’in sahip olduğu enerji kanallarını hedef alarak, en azından seksenlerden beri ABD tarafından desteklenen tüm bölgesel altyapıyı yok etmeyi amaçlamaktadır. Bu dönemde ABD stratejisi, İran’daki İslam Devrimi, buna karşılık olarak KİK’in kurulmasının ardından, siyasi yumuşak gücünü ve askeri sert gücünü, dolayısıyla, İsrail’in çıkarlarını Körfez’e giderek daha fazla bağlamaya yönelmiştir.

Körfez’in ana enerji üreticisi ve ihracatçısı konumunda olması sebebiyle bu savaşın küresel boyutları, kimsenin gözünden kaçmayacak niteliktedir. Bu bağlamda, İsrail ile bir dizi Körfez İşbirliği Konseyi ülkesi arasında imzalanan İbrahim Anlaşmaları, ABD’nin İslam Devrimi’nden sonra benimsediği “stratejik uzlaşma” stratejisi kapsamında sadece bir formaliteden ibaretti. Ayrıca, KİK’in uzun süre hedef alınması, Körfez ülkelerinin siyasi ve ekonomik ağırlık merkezini yok etme riskini taşımaktadır, zira her siyasi ve ekonomik merkez de “kargaşa”nın hüküm sürdüğü Arap coğrafyasının geri kalanına kıyasla KİK’in göreceli istikrarına bağımlıdır.

Bu nedenle, Abu Dabi borsasının iki gün kapalı kalması, ardından BAE hisselerinde büyük satışlarla yeniden açılması şaşırtıcı değil. Ham petrol, İran’a karşı savaş nedeniyle büyük zarar gördü, varil fiyatları 96 doların üzerine çıktı. İran Devrim Muhafızları’nın Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerini petrol üretmeyecek kadar istikrarsızlaştırmasıyla birlikte fiyatların daha da artması bekleniyor. Stratejik petrol rezervlerinin serbest bırakılması veya Trump yönetiminin medyada çevirdiği numaralar, petrol fiyatlarındaki artışa ve bunun dünya ekonomisi üzerindeki dalgalanma etkilerine uzun vadeli bir çözüm getiremez.

İran’a karşı savaş ne kadar uzarsa, Körfez İşbirliği Konseyi de bunun sonuçlarından o kadar çok etkilenmek zorunda kalır. Bölgenin tamamı, Körfez’i Arap bölgesinin en önemli ekonomik ve siyasi gücü olarak merkeze oturtan neoliberal geçmişinden kopuşun eşiğinde. Bu kopuş, savaşın KİK ekonomilerinin artık kaldıramayacağı noktaya kadar uzamasına bağlı. Bu durum, bölge devletlerine, bilhassa Türkiye, Mısır ve İran gibi ülkelere hem iç hem de dış politikalarını değişen olaylara göre yeniden düzenleme konusunda büyük sonuçlar ve fırsatlar sunmaktadır.

Mevcut halde Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri, iç ve dış politikalarını yeniden değerlendirme konusunda epey geç kaldılar. Tamamen kendi çıkarlarını gözeten bir paradigmaya bel bağlamak suretiyle bu ülkeler, Gazze, Sudan, Libya, Yemen ve Güney Lübnan’da ölen çocukların kanıyla inşa edilmiş, ABD-İsrail’e ait ekonomik ve askeri altyapıyla bağlarını ve onunla bütünleşmiş hallerini yeniden gözden geçirmek zorundalardı.

Eylül 2025’te Doha’ya yapılan İsrail saldırısı, bu yeniden değerlendirme için yeterli bir uyarı olarak ele alınmalıydı. Oysa ABD emperyalizminin önemli ortakları ve İsrail ile eşit düzeyde olma halinin sahip olduğu cazibe, KİK ülkelerini İran’ın kendilerini hedefe koyacağı gerçeğine körleştirdi. KİK, manevra yapma, belki de bölgedeki duruşunu yeniden düşünme fırsatını tümüyle yitirdi.

İran’ın Stratejileri

Birçok kişi, haklı olarak, İran’ın Siyonist teşekküle yönelik saldırılarının 12 Günlük Savaş’taki kadar yoğun olmadığını söylüyor. İran’ın benimsediği kademeli yıpratma stratejisiyle birlikte, bunu üç muhtemel senaryo üzerinden izah etmek mümkün.

▪ Senaryo A: Merkeze Saldırıya Hazırlık için Çevreye Saldırı Düzenlemek

Bölgede ABD-İsrail’e ait askeri altyapı sebebiyle, İran’ın Siyonist teşekkülün çevresini temizlemesi ve ona karşı yoğunlaştırılmış bir harekâtın yolunu açması, ona daha fazla avantaj sunacaktır. Böylelikle, ABD, radar ekipmanını kaybedecek, operasyonel olarak körleşecek; mühimmat kıtlığı ve/veya hava savunma ekipmanının imhasına bağlı olarak, Siyonist teşekküle fırlatılan füzeler engellenemeyecek, bölgedeki veya İsrail’deki varlıklarını stratejik olarak koruyamayacak. İran, sonrasında yerleşim yerlerine vurabilir. Orduya ait üsleri ve ekonomik öneme sahip merkezleri bombalayabilir. Hizbullah’ın İsrail’e karşı savaşa katılması ile birlikte, İsrail, askeri kaynaklarını son noktasına kadar tüketecektir. Bu senaryoda İran, ancak bölgedeki Amerikan-Siyonist projesine karşı yeni bir stratejik paradigma benimsemesi, kısa ve orta vadede kendisine karşı başka saldırıların yapılamayacağından emin olması durumunda duracaktır.

▪ Senaryo B: Ekonomik Baskı

İran, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve Arap Körfezi’nin petrol gelirlerine dayalı ekonomilerinin istikrarsızlaştırılması yoluyla, tüm dünyayı kendisine karşı savaşa çekmeyi ve ABD-İsrail saldırısını durdurma konusundaki isteksizliklerinin, daha doğrusu reddetmelerinin tüm bedelini dünyaya ödetmeyi amaçlıyor. Bu amaç doğrultusunda, enerji akışları aksatılıyor, Batı’nın Körfez ülkelerindeki yatırımlarının çekilmesine, Körfez’in sermayesinin Batı’dan kaçmasına neden oluyor, neticede dünya, İran devletinin hiçbir taviz vermemesi koşuluyla, ABD ve İsrail saldırılarını frenlemek için güçlerini kullanmaya zorluyor. Körfez ülkeleri, dünya petrol üretiminin yüzde 30’una katkıda bulunuyor, bu oranın 2050’de yüzde 40’a çıkması bekleniyor. Bu, oran hiç de ufak değil. Tedarik zincirlerindeki sürekli aksamalar, yukarıda bahsedilen karşılıklı sermaye kaçışlarıyla birlikte dünyayı bir durgunluğa ve enerji krizine sürükleme potansiyeline sahip.

▪ Senaryo C: Merkeze Saldırıya Hazırlık için Çevreye Saldırı + Ekonomik Baskı

Bu senaryo, oldukça basit aslında: ABD ve İsrail’i dizginlemek ve ateşkes sonrası varılacak herhangi bir anlaşmada İran’a elverişli yeni bir stratejik ortam oluşturmak için hem askeri baskıyı hem de ekonomik istikrarsızlığı cem ediyor. Bu senaryo, İsrail’in bölgede İran’a karşı daha fazla stratejik eylemde bulunma kapasitesinin olmamasını sağlayacak, bölgedeki hareket serbestiyetini sınırlayacak, yeni bir saldırıyı önlemek amacıyla, İran ile ABD arasında yeni angajman kuralları oluşturacaktır. Dahası, tüm senaryolarda yer alan bir diğer husus ise, İran’ın başarılı olması ve Hizbullah’ı ateşkes sonrası düzenlemelere dâhil etmesi durumunda şu sonuçlara ulaşılacaktır:

1. Güney Lübnan, artık İsrail işgali altında olmayacak;

2. Lübnan’daki yeniden yapılanma çalışmaları tam hızla başlayacak;

3. Hizbullah’ın varlığı, İsrail, Lübnan hükümeti ve ABD destekli rakip siyasi güçlerce tehdit edilmeyecek.

Geleceğe Dair Öngörüler

Bu yazıda öne sürülen senaryolar ve stratejiler, hem İran’ın taktiksel ve stratejik yaklaşımları hem de ABD-İsrail’e ait savaş mekanizması açısından sürekli olarak değişmektedir. Her dakika yeni bir olay yaşanıyor. Üç senaryodan herhangi birinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği veya ateşkes sonrası gerçekliğin nasıl başlayacağı konusunda bir öngörüde bulunmak zor. Umarım, okura, İran’ın Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine saldırmasının nedenlerini, jeopolitik gerçekliğin yanı sıra neoliberalizmin ve bölgedeki savaşın politik ekonomisi bağlamında anlamaları için gerekli genel bilgiyi sunabilmişimdir.

Geleceğe dair kesin bir şey varsa o da onun bugün yaşadığımız gerçeklikten çok farklı olacağıdır. İran İslam Cumhuriyeti’nin varlığını sürdürmesi ve ABD-İsrail askeri altyapısının yıkılması, emperyalizme ve bölgeye yönelik emellerine bir darbe indirecektir. Dahası, bu durum, Büyük İsrail planına da darbe vuracaktır, zira Siyonist teşekkül, bugün sahip olduğu askeri ve siyasi manevra özgürlüğünden mahrum kalacak, bölgenin eski ekonomik ve siyasi düzeni de altüst olacaktır. Umarım bu gelecek öngörüsü gerçekleşir, çünkü ABD-İsrail’in devam eden hâkimiyeti, bölgemizdeki özgürlük umutlarına en yıkıcı darbeyi vuracaktır.

Ameed
13 Mart 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Devrim Muhafızları üyesi.

[2] Smadi, Fatima. (2024). Iran Wa Hamas: Min Marj al-Zuhour Ila Toufan al Aqsa, Ma Lam Yurwa Min Al-Qissa [“Hamas ve İran: Mercü’z-Zuhur’dan Aksa Tufanı’na: Anlatılmamış Hikâye], s. 164-165. Doha: Al-Jazeera Centre for Studies & Arab Scientific Publishers, Inc.

[3] Corm, Georges. (1985). Al-Tanmiya al-Mafquda: Dirasat fi al-Azma al-Hadariyya wal Tanmawiyya al-Arabiyya [Eksik Kalkınma: Arap Medeniyeti Çalışmaları ve Kalkınma Krizi”], s. 272. Beyrut: Dar al-Tale’a.

0 Yorum: