Bu
makaleye nasıl etkili bir giriş yapılabilir, bilemiyorum. Daha başta İslam
Devrimi’nin ABD ve İsrail’e yönelik tarihsel düşmanlığından, bölgedeki direniş
hareketlerine verdiği destekten ve İran’daki “reformcular”la “sertlik yanlıları”
arasındaki mücadelenin merkezinde ülkenin bölgesel konumunun durduğundan bahsedebilirim.
Bunun yerine ben, yazıya Dr. Fatma Smadi’nin Hamas and Iran: From Marj
al-Zuhour to the Al-Aqsa Flood [“Hamas ve İran: Mercü’z-Zuhur’dan Aksa Tufanı’na”]
adlı kitabından, 1992-1993 yıllarında Güney Lübnan’ın Mercü’z-Zuhur kentine
sürgün edilen Hamas hareketi liderleri ile İran Devrim Muhafızları arasındaki
ilk görüşmelere dair aktarımını paylaşarak başlayacağım:
“Müçteba Ebtahi[1], elinde
o döneme ait bir fotoğrafı göstererek, ‘İranlılar, eğitimli liderlerle ilgileniyorlardı’
diyordu. Mercü’z-Zuhur kampında farklı yaş gruplarından 20 üniversite
profesörü, 60’tan fazla mühendis ve 25 doktor vardı. İranlıların görüşlerine
aykırı olsa bile, konumlarını açık ve cesur bir şekilde ifade ettiler.
Mercü’z-Zuhur’a ilk
gelenlerden isimlerden olan Ebtahi, sürgün kampındaki medya komitesinin başkanı
şehit Abdülaziz Rantisi’nin (Allah rahmet eylesin) kendisine söyledikleri
karşısında şaşırdı: ‘Olduğun yerde kal, bana daha fazla yaklaşma.’
Ebtahi, o ana dair şunu
söyledi: ‘Onlardaki temkinlilik hâlâ hatırımda. Bizi kâfir ve müşrik
sanıyorlardı, İmam Ali’ye taptığımızı düşünüyorlardı, hatta bazıları, bana el
uzatıp selam vermeye bile yanaşmadı. Ama sonradan aramızda bir kardeşlik bağı
oluştu.’
Ebtahi ile sürgündeki
Filistinliler arasındaki ilk görüşmenin gergin geçmesinin ardından, Filistinliler,
onu çadırlarında ağırlamak için birbirleriyle yarışmaya başladılar.”[2]
Hem
Arapların hem de Batılıların İran’a dair bilgileri, çoğu zaman mezhepçi ve
emperyalist nitelikteki propaganda ile sınırlıdır. İran’a dair genellemeler,
mezhepçi yanlış anlamalar ve basitleştirilmiş anlayışlar, dünya çapında yaygın
görülen hususlardır. O dönemde görülen, İran karşıtı tutumlar konusunda şu
tespiti yapmak mümkün: İran ve Irak arasında yıllarca süren savaş, ABD ve
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) tarafından her iki ülkenin de yeteneklerini
zayıflatmak amacıyla körüklenen yıpratma savaşı ile birlikte, Arapların İran’a
ve liderlerine karşı geliştirdikleri olumsuz tutuma katkıda bulundu. Bununla
birlikte, İran’ın Hamas’a ve bölgede İsrail’e karşı savaşan diğer direniş
hareketlerine verdiği destek, büyük ölçüde muhafaza edildi. Hamas liderliği ile
İran arasında hiç kesilmeyen temas, yukarıda görüldüğü gibi, İran’a yönelik,
çoğu vakit mezhepçilikten kaynaklı yanlış anlamaları ortadan kaldırdı. Bu giriş
bölümü, İran ve halkı hakkındaki basitleştirilmiş anlayışlara karşı bir uyarı
niteliğindeydi. Buranın kaygan bir zemin olduğunun farkındayım.
İran’ı
anlamanın önemini bir kenara bırakırsak, 7 Ekim sonrası döneme, İsrail’in Gazze’deki
Filistinlilere uyguladığı soykırım, cezasız kalışı ve tüm bölgeye savaş açabildiği
gerçeği damga vurdu. Netenyahu’nun “süper Sparta”ya yaptığı atıflar, Siyonizmin
kendisini salt askeri gücüyle tüm bir bölgeyi alt üst edebilecek bir aşamaya taşındığına
vurgu yapıyor. Daha önce Siyonizm, kendisini bir tür “süper Atina” olarak hayal
ediyor, Batı ve Körfez ülkeleriyle normalleşmenin ve yüksek teknoloji
girişimlerinin, bölgedeki varlığını sağlamlaştıracağı, aynı zamanda Filistin
topraklarını yavaş yavaş yutacağı ve Gazze’deki Filistinlileri abluka altına
alıp Filistin direnişinin gücünü azaltmayı amaçlayan “çim biçme” harekâtlarına
maruz bırakacağı bölgesel bir merkez olarak sunuyordu.
Körfez
Ülkelerindeki ABD Üsleri
İran’ın
Körfez ülkelerini neden bombaladığını anlamak için, yukarıda bahsedilen
birbirinden kopuk gerçekleri tarihle ilişkilendirmemiz gerekiyor. Daha önce
ABD, Suudi Arabistan'daki Zahran hava üssünü ara ara kullandı. Bahreyn, (Nekbe’nin
yaşandığı, USS Rendova eskort gemisinin Bahreyn’i ziyaret ettiği, İkinci Dünya
Savaşı sonrası küresel düzende ABD’nin süper güç olarak yükselişini işaret eden)
1948’de ABD Donanması’nın Ortadoğu Kuvvetleri’ne ev sahipliği yaptı. USS
Rendova’nın ziyareti sırasında, Bahreynli ileri gelenler, ABD’nin Siyonist teşekkülü
tanımasını protesto etmek amacıyla gemideki çay partisine katılmayı
reddetmişlerdi. Yakın dönemde Körfez ülkeleri, 1991’de Irak’a karşı düzenlenen Çöl
Fırtınası Operasyonu’ndan bu yana, ABD birlikleri için kalıcı üslere ev
sahipliği yaptılar. İbnü’l-Bazz ve İbn Useymin gibi ulemanın fetvasıyla
desteklenen Körfez şeyhleri, Saddam rejiminin Müslüman bir rejim olmadığı
sonucuna varmışlardır. Aslında bu, sadakatsizlikle damgalanmış ve bir tiran
tarafından yönetilen bir rejimdi. Bu nedenle, Saddam’la mücadele için ABD’ye
güvenmek, “kardeş bir Müslüman yönetici”ye karşı kullanılmadığı gerekçesiyle
dini açıdan kabul edilebilir hale geldi.
Ancak
bu üsler, ABD’nin Gazze’de İsrail’in uyguladığı soykırıma ve İran’a gerçekleştirilen
iki saldırıya verdiği desteğin merkezî düğüm noktaları olarak iş görmeye devam
etti, hep birlikte, İsrail ile ABD'nin oluşturduğu Arap güvenlik şemsiyesini meydana
getirdi. Dr. Halid Avdetullah’ın 2017’deki katıldığı bir konferansta aktardığı
gibi, Katar’da bulunan en büyük Amerikan üssü olan Udeyd üssü, ABD ordusuna
bağlı CENTCOM’un merkezi lojistik merkezi ve ileri karargâhı olarak tarihi,
2003’teki Irak işgalinin mirasına; Irak Krallığı döneminde İngilizlerin
bölgedeki sömürge karşıtı ayaklanmaları bastırmak için “polislik önlemi” olarak
Habaniye hava üssünü kullanmasına; ve 1910-1911’de İtalya’nın Libya işgali
sırasında hava savaşının ilk kullanımına kadar uzanıyor. Bu bağlamda,
İngilizlerin hava savaşını standart bir isyanla mücadele önlemi olarak ele alma
geleneği, iki temel faktör, Gazze soykırımı sırasında ölümün normalleşmesi ve
çağımızda ucuz ve tek kullanımlık insansız hava aracı teknolojisinin
yaygınlaşması sebebiyle yeniden kural haline geldi.
Peki
Arap coğrafyasında politik ve ekonomik ağırlığın Körfez İşbirliği Konseyi (KİK)
ülkelerinde yoğunlaştığı aşamaya nasıl geldik? Yetmişlerde petrol fiyatlarının
hızla yükselmesi ve Lübnan İç Savaşı’nın patlak vermesi, Körfez sermayesinin
bankacılık ve gayrimenkule aktarılmasıyla Bahreyn’in bölgenin açık deniz finans
ve ekonomi merkezi olarak Lübnan’ın yerini almasına neden oldu. Bu durum, Arap
devletlerinin ulusal burjuvazisi ile petrol gelirleriyle geçinen Körfez ekonomilerinin
çıkarlarının ortaklaşmasını sağladı.[3] Tabii bu gelişme, Camp David sonrası
dönemde Mısır’ın azalan önemiyle de bağlantılıdır.
Doksanlarda
ve 2000’lerin başında, BAE, Bahreyn’in yerini aldı, bu durum, günümüze dek
devam etti. Bu sürecin sonunda, Adam Hanieh’nin Lineages of Revolt [“İsyanın
Kökenleri”] adlı eserinde belirttiği gibi, Körfez ülkeleri, Mısır’daki ekonomik
sektörlerinin büyük bir bölümünü ele geçirdi. Arap bölgesinde
neoliberalizm, ancak Körfez sermayesinin akışı ve her egemen devlet projesinin
yenilgiye uğramasıyla mümkün hale geldi.
Günümüzde
İran’ın Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine ve ABD üslerine yönelik saldırıları
iki yönlü bir nitelik kazanmıştır: Bir yandan bölgedeki ABD askeri altyapısını
ve dolayısıyla, ABD’nin İran’a karşı savaş yürütme kapasitesini zayıflatmayı
amaçlarken, diğer yandan da savaşın durdurulması için gerekli siyasi ve
ekonomik baskıyı yaratmayı hedeflemektedir, zira bu savaş, Sovyetler Birliği’nin
çöküşünden bu yana, ABD ve İsrail tarafından inşa edilen tüm sosyo-ekonomik
paradigmayı tehdit etmektedir.
12
Günlük Savaş: Yeni Dersler
İran’ın
Haziran 2025’teki 12 Günlük Savaş sırasında İsrail ile olan çatışmasından
öğrendiği en önemli derslerden biri, sadece mesafe, askeri lojistik ve
bölgedeki İsrail/ABD askeri altyapısı nedeniyle Siyonist yapının kalbine
derinlemesine bir darbe indirmenin yeterli olmadığı gerçeğiydi. Bunun yerine,
kademeli bir yıpratma stratejisine ihtiyaç vardı. Bu nedenle, Körfez İşbirliği
Konseyi (KİK) ülkelerinin hedef alınması ve dünya genelinde bir enerji krizi
tehdidinin oluşturulması, İran’ın 12 Günlük Savaş’ta öğrendiği kademeli
yıpratma stratejisinin temelini teşkil etmektedir.
İran,
ABD radarlarını, hava savunmalarını ve (belki de) KİK’in sahip olduğu enerji
kanallarını hedef alarak, en azından seksenlerden beri ABD tarafından
desteklenen tüm bölgesel altyapıyı yok etmeyi amaçlamaktadır. Bu dönemde ABD
stratejisi, İran’daki İslam Devrimi, buna karşılık olarak KİK’in kurulmasının
ardından, siyasi yumuşak gücünü ve askeri sert gücünü, dolayısıyla, İsrail’in
çıkarlarını Körfez’e giderek daha fazla bağlamaya yönelmiştir.
Körfez’in
ana enerji üreticisi ve ihracatçısı konumunda olması sebebiyle bu savaşın
küresel boyutları, kimsenin gözünden kaçmayacak niteliktedir. Bu bağlamda,
İsrail ile bir dizi Körfez İşbirliği Konseyi ülkesi arasında imzalanan İbrahim
Anlaşmaları, ABD’nin İslam Devrimi’nden sonra benimsediği “stratejik uzlaşma”
stratejisi kapsamında sadece bir formaliteden ibaretti. Ayrıca, KİK’in uzun
süre hedef alınması, Körfez ülkelerinin siyasi ve ekonomik ağırlık merkezini
yok etme riskini taşımaktadır, zira her siyasi ve ekonomik merkez de “kargaşa”nın
hüküm sürdüğü Arap coğrafyasının geri kalanına kıyasla KİK’in göreceli
istikrarına bağımlıdır.
Bu
nedenle, Abu Dabi borsasının iki gün kapalı kalması, ardından BAE hisselerinde
büyük satışlarla yeniden açılması şaşırtıcı değil. Ham petrol, İran’a karşı
savaş nedeniyle büyük zarar gördü, varil fiyatları 96 doların üzerine çıktı.
İran Devrim Muhafızları’nın Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerini petrol
üretmeyecek kadar istikrarsızlaştırmasıyla birlikte fiyatların daha da artması
bekleniyor. Stratejik petrol rezervlerinin serbest bırakılması veya Trump
yönetiminin medyada çevirdiği numaralar, petrol fiyatlarındaki artışa ve bunun
dünya ekonomisi üzerindeki dalgalanma etkilerine uzun vadeli bir çözüm
getiremez.
İran’a
karşı savaş ne kadar uzarsa, Körfez İşbirliği Konseyi de bunun sonuçlarından o
kadar çok etkilenmek zorunda kalır. Bölgenin tamamı, Körfez’i Arap bölgesinin en
önemli ekonomik ve siyasi gücü olarak merkeze oturtan neoliberal geçmişinden
kopuşun eşiğinde. Bu kopuş, savaşın KİK ekonomilerinin artık kaldıramayacağı
noktaya kadar uzamasına bağlı. Bu durum, bölge devletlerine, bilhassa Türkiye,
Mısır ve İran gibi ülkelere hem iç hem de dış politikalarını değişen olaylara
göre yeniden düzenleme konusunda büyük sonuçlar ve fırsatlar sunmaktadır.
Mevcut
halde Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri, iç ve dış politikalarını yeniden değerlendirme
konusunda epey geç kaldılar. Tamamen kendi çıkarlarını gözeten bir paradigmaya
bel bağlamak suretiyle bu ülkeler, Gazze, Sudan, Libya, Yemen ve Güney Lübnan’da
ölen çocukların kanıyla inşa edilmiş, ABD-İsrail’e ait ekonomik ve askeri
altyapıyla bağlarını ve onunla bütünleşmiş hallerini yeniden gözden geçirmek
zorundalardı.
Eylül
2025’te Doha’ya yapılan İsrail saldırısı, bu yeniden değerlendirme için yeterli
bir uyarı olarak ele alınmalıydı. Oysa ABD emperyalizminin önemli ortakları ve İsrail
ile eşit düzeyde olma halinin sahip olduğu cazibe, KİK ülkelerini İran’ın
kendilerini hedefe koyacağı gerçeğine körleştirdi. KİK, manevra yapma, belki de
bölgedeki duruşunu yeniden düşünme fırsatını tümüyle yitirdi.
İran’ın
Stratejileri
Birçok
kişi, haklı olarak, İran’ın Siyonist teşekküle yönelik saldırılarının 12 Günlük
Savaş’taki kadar yoğun olmadığını söylüyor. İran’ın benimsediği kademeli
yıpratma stratejisiyle birlikte, bunu üç muhtemel senaryo üzerinden izah etmek
mümkün.
▪
Senaryo A: Merkeze Saldırıya Hazırlık için Çevreye Saldırı Düzenlemek
Bölgede
ABD-İsrail’e ait askeri altyapı sebebiyle, İran’ın Siyonist teşekkülün
çevresini temizlemesi ve ona karşı yoğunlaştırılmış bir harekâtın yolunu açması,
ona daha fazla avantaj sunacaktır. Böylelikle, ABD, radar ekipmanını kaybedecek,
operasyonel olarak körleşecek; mühimmat kıtlığı ve/veya hava savunma
ekipmanının imhasına bağlı olarak, Siyonist teşekküle fırlatılan füzeler
engellenemeyecek, bölgedeki veya İsrail’deki varlıklarını stratejik olarak
koruyamayacak. İran, sonrasında yerleşim yerlerine vurabilir. Orduya ait üsleri
ve ekonomik öneme sahip merkezleri bombalayabilir. Hizbullah’ın İsrail’e karşı
savaşa katılması ile birlikte, İsrail, askeri kaynaklarını son noktasına kadar
tüketecektir. Bu senaryoda İran, ancak bölgedeki Amerikan-Siyonist projesine
karşı yeni bir stratejik paradigma benimsemesi, kısa ve orta vadede kendisine
karşı başka saldırıların yapılamayacağından emin olması durumunda duracaktır.
▪
Senaryo B: Ekonomik Baskı
İran,
Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve Arap Körfezi’nin petrol gelirlerine dayalı
ekonomilerinin istikrarsızlaştırılması yoluyla, tüm dünyayı kendisine karşı
savaşa çekmeyi ve ABD-İsrail saldırısını durdurma konusundaki
isteksizliklerinin, daha doğrusu reddetmelerinin tüm bedelini dünyaya ödetmeyi
amaçlıyor. Bu amaç doğrultusunda, enerji akışları aksatılıyor, Batı’nın Körfez
ülkelerindeki yatırımlarının çekilmesine, Körfez’in sermayesinin Batı’dan
kaçmasına neden oluyor, neticede dünya, İran devletinin hiçbir taviz vermemesi
koşuluyla, ABD ve İsrail saldırılarını frenlemek için güçlerini kullanmaya zorluyor.
Körfez ülkeleri, dünya petrol üretiminin yüzde 30’una katkıda bulunuyor, bu
oranın 2050’de yüzde 40’a çıkması bekleniyor. Bu, oran hiç de ufak değil. Tedarik
zincirlerindeki sürekli aksamalar, yukarıda bahsedilen karşılıklı sermaye
kaçışlarıyla birlikte dünyayı bir durgunluğa ve enerji krizine sürükleme potansiyeline
sahip.
▪
Senaryo C: Merkeze Saldırıya Hazırlık için Çevreye Saldırı + Ekonomik Baskı
Bu
senaryo, oldukça basit aslında: ABD ve İsrail’i dizginlemek ve ateşkes sonrası varılacak
herhangi bir anlaşmada İran’a elverişli yeni bir stratejik ortam oluşturmak
için hem askeri baskıyı hem de ekonomik istikrarsızlığı cem ediyor. Bu senaryo,
İsrail’in bölgede İran’a karşı daha fazla stratejik eylemde bulunma
kapasitesinin olmamasını sağlayacak, bölgedeki hareket serbestiyetini
sınırlayacak, yeni bir saldırıyı önlemek amacıyla, İran ile ABD arasında yeni
angajman kuralları oluşturacaktır. Dahası, tüm senaryolarda yer alan bir diğer
husus ise, İran’ın başarılı olması ve Hizbullah’ı ateşkes sonrası düzenlemelere
dâhil etmesi durumunda şu sonuçlara ulaşılacaktır:
1.
Güney Lübnan, artık İsrail işgali altında olmayacak;
2.
Lübnan’daki yeniden yapılanma çalışmaları tam hızla başlayacak;
3.
Hizbullah’ın varlığı, İsrail, Lübnan hükümeti ve ABD destekli rakip siyasi
güçlerce tehdit edilmeyecek.
Geleceğe
Dair Öngörüler
Bu
yazıda öne sürülen senaryolar ve stratejiler, hem İran’ın taktiksel ve
stratejik yaklaşımları hem de ABD-İsrail’e ait savaş mekanizması açısından
sürekli olarak değişmektedir. Her dakika yeni bir olay yaşanıyor. Üç senaryodan
herhangi birinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği veya ateşkes sonrası gerçekliğin
nasıl başlayacağı konusunda bir öngörüde bulunmak zor. Umarım, okura, İran’ın
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine saldırmasının nedenlerini, jeopolitik
gerçekliğin yanı sıra neoliberalizmin ve bölgedeki savaşın politik ekonomisi
bağlamında anlamaları için gerekli genel bilgiyi sunabilmişimdir.
Geleceğe
dair kesin bir şey varsa o da onun bugün yaşadığımız gerçeklikten çok farklı
olacağıdır. İran İslam Cumhuriyeti’nin varlığını sürdürmesi ve ABD-İsrail
askeri altyapısının yıkılması, emperyalizme ve bölgeye yönelik emellerine bir
darbe indirecektir. Dahası, bu durum, Büyük İsrail planına da darbe vuracaktır,
zira Siyonist teşekkül, bugün sahip olduğu askeri ve siyasi manevra
özgürlüğünden mahrum kalacak, bölgenin eski ekonomik ve siyasi düzeni de altüst
olacaktır. Umarım bu gelecek öngörüsü gerçekleşir, çünkü ABD-İsrail’in devam
eden hâkimiyeti, bölgemizdeki özgürlük umutlarına en yıkıcı darbeyi vuracaktır.
Ameed
13 Mart 2026
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Devrim Muhafızları üyesi.
[2]
Smadi, Fatima. (2024). Iran Wa Hamas: Min Marj al-Zuhour Ila Toufan al Aqsa,
Ma Lam Yurwa Min Al-Qissa [“Hamas ve İran: Mercü’z-Zuhur’dan Aksa Tufanı’na:
Anlatılmamış Hikâye], s. 164-165. Doha: Al-Jazeera Centre for Studies &
Arab Scientific Publishers, Inc.
[3] Corm, Georges. (1985). Al-Tanmiya al-Mafquda: Dirasat fi al-Azma al-Hadariyya wal Tanmawiyya al-Arabiyya [Eksik Kalkınma: Arap Medeniyeti Çalışmaları ve Kalkınma Krizi”], s. 272. Beyrut: Dar al-Tale’a.


0 Yorum:
Yorum Gönder