Mart
2011’de, Arap Baharı’nın ardından Suriye’de bir isyan başladı. Başlangıçta
Daraa şehrinde patlak veren isyan, hızla ülkenin geri kalanına yayıldı. İlginç
bir şekilde, bu olay, Suriye hükümetinin bir dizi reformu uygulamaya istekli
olduğunu ortaya koyduğu bir dönemde gerçekleşti.
Burada
kimse, halk protestolarının ve hoşnutsuzluk ifadelerinin (gerçekten meşru olan
kısmıyla) meşruiyetini sorgulamıyor.
Ancak
bir gözlemde bulunmak gerekiyor: Bence dünyada nüfusun bir kesiminin bir
nedenden dolayı memnuniyetsiz olmadığı ve bu memnuniyetsizliğin sıklıkla
hükümete karşı protesto gösterilerine dökülmediği hiçbir ülke yok (“yapay”
ülkeler olarak kabul edilebilecek vergi cennetleri müstesna). Bununla birlikte,
neredeyse bu tür durumlarda, hızla organize olmuş, çok sayıda silah ve kaynakla
donatılmış, iyi finanse edilmiş ve savaşmaya hazır gerçek ordulara dönüşen
silahlı grupların hızla oluşmasına ve yayılmasına asla tanık olmayız.
Tüm
bunlara, başta o zamanki ABD Başkanı Barack Obama olmak üzere, neredeyse tüm
Batılı liderlerin Esad’ın devrilmesi ve “Suriye rejimi”nin yıkılması çağrısında
bulunmalarını da eklersek, Suriye’de silahlı ayaklanmanın tümüyle kendiliğinden
geliştiğine ve ülke dışından (en hafif tabirle) açık katkılarla bir süredir
planlanmadığına ancak saflar inanabilir. Gerçekte, kısa bir süre içinde Özgür
Suriye Ordusu (ÖSO) ve aralarında IŞİD’in de bulunduğu diğer gruplar zuhur
ettiler.
Suriye
iç savaşı sırasında, Kürt milis gücü YPG, ülkenin kuzeyinde ortaya çıktı.
Suriye ordusunun zayıflığından yararlanarak idareyi ele geçirdi, büyük Kürt
nüfusunun yaşadığı bölgelerde bağımsız bölgeler kurdu. Yüzyıllardır zulüm gören
Kürt halkına duyduğumuz tüm saygı ve Kürt davasına olan tüm sempatiyle
birlikte, YPG’nin neden böyle bir yol izlediğini, alenen ABD, dolayısıyla
fiilen İsrail ile ittifak kurduğunu merak etmiyor değiliz.
Bu
iki ülke, çeşitli nedenlerle stratejik kabul edilen Ortadoğu gibi bir bölgeye hâkim
olmaya yönelik emperyalist ve savaşçı emellerini hiçbir zaman gizlemedi. Aynı
şekilde, bölgedeki Arap nüfusuna ve diğer tüm etnik gruplara (Ermeniler,
Kürtler vb.) karşı kayıtsızlıklarını (hatta küçümseyici tavırlarını) da hiçbir
zaman gizlemediler. Ayrıca, ABD ve İsrail’in en önemli stratejik hedeflerinden
birinin Suriye devletini daha küçük, daha kolay kontrol edilebilir devletlere
bölmek olduğu, bu nedenle, YPG’nin “kurtarılmış bölgeler” oluşturmasının, niyetlerinden
bağımsız olarak, aslında bu yönde bir adım olduğunu da bu tespite eklemek
gerek.
Suriye
savaşında İtalya ve Avrupa’da, YPG’nin IŞİD’e karşı gösterdiği başarılar
sayesinde Kürt davası, birdenbire medyanın ilgisine mazhar oldu. Sosyal medyada
her gün yüzlerce, hatta binlerce Kürt kadın savaşçının görüntüleri yer alıyordu,
kurtardıkları bölgeler, oldukça gelişmiş, hatta yarı komünist bir siyasi ve
sosyal sistemin hüküm sürdüğü bölgeler olarak tanımlanıyordu.
Bütün
bunlar, kaçınılmaz olarak, İtalya’da (diğer Avrupa ülkeleri hakkında bilgim
yok) özellikle radikal sol olmak üzere, solun geniş kesimlerinden YPG’ye
yönelik büyük bir sempati ve destek dalgasına dönüştü, hatta “Kürtler için”
gösteriler bile düzenlendi. Buna karşılık, Ortadoğu’da sürekli olarak İsrail ve
ABD’nin çıkarlarıyla çeliştiği için “suçlu” görülen Suriye hükümetine karşı
yapılan kapsamlı saldırının aleni emperyalist niteliği kavranamadı. Bu saldırı,
ABD, İsrail, Suudi Arabistan (ve bazı emirlikler), Fransa, İngiltere ve Türkiye
gibi ülkeleri bir araya getirdi (Türkiye, daha sonra diğerlerinden uzaklaştı,
ancak ülkenin bazı bölgelerini işgal etmeye ve Kürtlere karşı savaşmaya devam
etti).
Sıklıkla
söylendiği gibi, her şey bir noktada doruğa ulaşır. Suriye iç savaşının sonu
gibi görünen olaylardan birkaç yıl sonra, Esad hükümeti, nihayetinde çöktü ve
şimdi ülke, her zamankinden daha bölünmüş bir halde, esasen Cevlani’nin “ılımlı”
acımasız mücahitlerinin elinde. Bu mücahitler, ABD ve İsrail’e Esad’dan çok
daha fazla uyum sağlıyor. Artık hedeflerine ulaşmış olan YPG ve Kürtlere
ihtiyaç kalmadı. Bugünkü mücahit Suriye ordusu, Kürt milislerini Rojava’dan ve
diğer tüm “kurtarılmış bölgeler”den kovuyor. YPG’nin eski müttefikleri olan ABD
ve İsrail, olan bitene aldırış etmeden gülümsüyor, olayların gelişmesine izin
veriyor.
Şunu
söylemek mümkün: YPG liderleri, Washington ile ittifak kurma kararı alırken
basiretsiz davrandılar: ABD’nin özellikle Ortadoğu’da “müttefikler”ini önce
kullanıp sonra bir kenara attığı birçok örnek var (örnek: Saddam Hüseyin). Şu
tespiti de yapmak mümkün: solumuzun büyük bir kısmı, kitle iletişim araçlarının
cazibesine kapılmaya devam ediyor ve en iyi ihtimalle, (Rojava örneğinde görüldüğü
üzere) kapsamı son derece sınırlı ve kısa ömürlü olan, ancak birçok durumda da
iyi gizlenmiş darbe girişimlerinden başka bir şey olmayan “renkli devrimler”
peşinde koşuyor. Bu “devrimler” hakkında hüküm de bulunmadan önce, onların
emperyalizme, bilhassa tüm ezilen halkların birincil düşmanı olan ABD’ye karşı
tutumunu değerlendirmek gerekiyor.
David Insaidi
28 Ocak 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder