05 Mart 2026

, ,

Rojava, Sol ve Zokalar


Mart 2011’de, Arap Baharı’nın ardından Suriye’de bir isyan başladı. Başlangıçta Daraa şehrinde patlak veren isyan, hızla ülkenin geri kalanına yayıldı. İlginç bir şekilde, bu olay, Suriye hükümetinin bir dizi reformu uygulamaya istekli olduğunu ortaya koyduğu bir dönemde gerçekleşti.

Burada kimse, halk protestolarının ve hoşnutsuzluk ifadelerinin (gerçekten meşru olan kısmıyla) meşruiyetini sorgulamıyor.

Ancak bir gözlemde bulunmak gerekiyor: Bence dünyada nüfusun bir kesiminin bir nedenden dolayı memnuniyetsiz olmadığı ve bu memnuniyetsizliğin sıklıkla hükümete karşı protesto gösterilerine dökülmediği hiçbir ülke yok (“yapay” ülkeler olarak kabul edilebilecek vergi cennetleri müstesna). Bununla birlikte, neredeyse bu tür durumlarda, hızla organize olmuş, çok sayıda silah ve kaynakla donatılmış, iyi finanse edilmiş ve savaşmaya hazır gerçek ordulara dönüşen silahlı grupların hızla oluşmasına ve yayılmasına asla tanık olmayız.

Tüm bunlara, başta o zamanki ABD Başkanı Barack Obama olmak üzere, neredeyse tüm Batılı liderlerin Esad’ın devrilmesi ve “Suriye rejimi”nin yıkılması çağrısında bulunmalarını da eklersek, Suriye’de silahlı ayaklanmanın tümüyle kendiliğinden geliştiğine ve ülke dışından (en hafif tabirle) açık katkılarla bir süredir planlanmadığına ancak saflar inanabilir. Gerçekte, kısa bir süre içinde Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve aralarında IŞİD’in de bulunduğu diğer gruplar zuhur ettiler.

Suriye iç savaşı sırasında, Kürt milis gücü YPG, ülkenin kuzeyinde ortaya çıktı. Suriye ordusunun zayıflığından yararlanarak idareyi ele geçirdi, büyük Kürt nüfusunun yaşadığı bölgelerde bağımsız bölgeler kurdu. Yüzyıllardır zulüm gören Kürt halkına duyduğumuz tüm saygı ve Kürt davasına olan tüm sempatiyle birlikte, YPG’nin neden böyle bir yol izlediğini, alenen ABD, dolayısıyla fiilen İsrail ile ittifak kurduğunu merak etmiyor değiliz.

Bu iki ülke, çeşitli nedenlerle stratejik kabul edilen Ortadoğu gibi bir bölgeye hâkim olmaya yönelik emperyalist ve savaşçı emellerini hiçbir zaman gizlemedi. Aynı şekilde, bölgedeki Arap nüfusuna ve diğer tüm etnik gruplara (Ermeniler, Kürtler vb.) karşı kayıtsızlıklarını (hatta küçümseyici tavırlarını) da hiçbir zaman gizlemediler. Ayrıca, ABD ve İsrail’in en önemli stratejik hedeflerinden birinin Suriye devletini daha küçük, daha kolay kontrol edilebilir devletlere bölmek olduğu, bu nedenle, YPG’nin “kurtarılmış bölgeler” oluşturmasının, niyetlerinden bağımsız olarak, aslında bu yönde bir adım olduğunu da bu tespite eklemek gerek.

Suriye savaşında İtalya ve Avrupa’da, YPG’nin IŞİD’e karşı gösterdiği başarılar sayesinde Kürt davası, birdenbire medyanın ilgisine mazhar oldu. Sosyal medyada her gün yüzlerce, hatta binlerce Kürt kadın savaşçının görüntüleri yer alıyordu, kurtardıkları bölgeler, oldukça gelişmiş, hatta yarı komünist bir siyasi ve sosyal sistemin hüküm sürdüğü bölgeler olarak tanımlanıyordu.

Bütün bunlar, kaçınılmaz olarak, İtalya’da (diğer Avrupa ülkeleri hakkında bilgim yok) özellikle radikal sol olmak üzere, solun geniş kesimlerinden YPG’ye yönelik büyük bir sempati ve destek dalgasına dönüştü, hatta “Kürtler için” gösteriler bile düzenlendi. Buna karşılık, Ortadoğu’da sürekli olarak İsrail ve ABD’nin çıkarlarıyla çeliştiği için “suçlu” görülen Suriye hükümetine karşı yapılan kapsamlı saldırının aleni emperyalist niteliği kavranamadı. Bu saldırı, ABD, İsrail, Suudi Arabistan (ve bazı emirlikler), Fransa, İngiltere ve Türkiye gibi ülkeleri bir araya getirdi (Türkiye, daha sonra diğerlerinden uzaklaştı, ancak ülkenin bazı bölgelerini işgal etmeye ve Kürtlere karşı savaşmaya devam etti).

Sıklıkla söylendiği gibi, her şey bir noktada doruğa ulaşır. Suriye iç savaşının sonu gibi görünen olaylardan birkaç yıl sonra, Esad hükümeti, nihayetinde çöktü ve şimdi ülke, her zamankinden daha bölünmüş bir halde, esasen Cevlani’nin “ılımlı” acımasız mücahitlerinin elinde. Bu mücahitler, ABD ve İsrail’e Esad’dan çok daha fazla uyum sağlıyor. Artık hedeflerine ulaşmış olan YPG ve Kürtlere ihtiyaç kalmadı. Bugünkü mücahit Suriye ordusu, Kürt milislerini Rojava’dan ve diğer tüm “kurtarılmış bölgeler”den kovuyor. YPG’nin eski müttefikleri olan ABD ve İsrail, olan bitene aldırış etmeden gülümsüyor, olayların gelişmesine izin veriyor.

Şunu söylemek mümkün: YPG liderleri, Washington ile ittifak kurma kararı alırken basiretsiz davrandılar: ABD’nin özellikle Ortadoğu’da “müttefikler”ini önce kullanıp sonra bir kenara attığı birçok örnek var (örnek: Saddam Hüseyin). Şu tespiti de yapmak mümkün: solumuzun büyük bir kısmı, kitle iletişim araçlarının cazibesine kapılmaya devam ediyor ve en iyi ihtimalle, (Rojava örneğinde görüldüğü üzere) kapsamı son derece sınırlı ve kısa ömürlü olan, ancak birçok durumda da iyi gizlenmiş darbe girişimlerinden başka bir şey olmayan “renkli devrimler” peşinde koşuyor. Bu “devrimler” hakkında hüküm de bulunmadan önce, onların emperyalizme, bilhassa tüm ezilen halkların birincil düşmanı olan ABD’ye karşı tutumunu değerlendirmek gerekiyor.

David Insaidi
28 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: