13 Mart 2026

, ,

İran, Sömürgecilik, Emperyalizm



İran’ın ABD-İsrail saldırganlığına karşı yürüttüğü direniş, emperyalizm karşıtlığında eşi benzeri görülmemiş bir ilerlemeyi temsil ediyor. İran, daha önce hiç görmediğimiz şekillerde, kapitalist emperyalizmin askeri ve ekonomik temeline darbe indiriyor.

Daha önce de savunduğum gibi, kapitalist emperyalizm, emperyalist gücün bölgeler arasında sermaye ve kaynak akışını kontrol ettiği bir sistemdir. Bu şekilde, bağımlı devletleri bağımlılık ilişkilerine tabi kılar.

Emperyalist güç, temel ekonomik sermaye üzerinde tekelci kontrol tesis ederek, çevre ülkelerden artı değeri emperyalizmin merkezine aktarabileceği koşulları belirler. Fiyat belirleme gücünü dayatır.

Emperyalizm, bu gücü iki temelde kurar: ekonomik ve askeri temel. Hem ezici askeri gücü yansıtma ve uygulama yeteneği hem de yaptırımlar yoluyla ekonomik gücü kullanma yeteneğiyle sermaye akışı üzerindeki kontrolünü sürdürür.

Bu iki temel, emperyalizme maruz kalanlar tarafından hiçbir zaman sistematik olarak sorgulanmamıştır.

Sömürgecilikten kurtuluş hareketlerine tanıklık ettik, ancak bu sömürgecilik karşıtlığının emperyalizm karşıtlığından farklı olduğu görmek gerekiyor. Bu farkı anlamak için, sömürgecilik ve emperyalizm arasındaki ayrımı anlamamız şart.

Bana göre sömürgecilik, toprak kontrolüne uygulanan bir kavram olarak anlaşılmalı. Sömürgeci, askeri ve ekonomik güç kullanarak sömürgeleştirilen topraklar üzerinde egemenliği gasp eder. Kapitalist emperyalizmse toprakla ilgili olmaktan çok sermaye akışıyla ilgilidir.

Dolayısıyla sömürgecilik, emperyalist sistem içinde işler. Sömürgecilik, emperyalizmin bir bileşeni olabilir. Bir yerleşimci-sömürgeci güç, daha geniş emperyalist sistemde merkezi bir rol oynayabilir.

Emperyalizm, sömürgeciliğe indirgenemez. Sömürgecilikten kurtulmanın ardından kendini yeniden kurabilir.

Bu nedenle, o büyük sömürgecilikten kurtuluş hareketleri dalgası, emperyalist sistemi alt üst etmedi. Toprak egemenliğinin yeniden tesis edenler, emperyalizmin temelini, emperyalizmin ülkeler arasındaki sermaye akışının dizginlerini ele geçirmesi meselesini ele almadı.

Bu gerçeği, büyük sömürgecilikten kurtulma dalgası sırasında sömürgecilik karşıtı devrimciler gördüler. 1955 Bandung Konferansı ve daha sonra Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen önerisi, uluslararası ekonomik mimarinin yeniden yapılandırılmasını gerektiriyordu. Ancak bu talepler, onları uygulayabilecek bir güç olmadığı sürece sadece söz ve kağıttan ibarettir. Bunu belki de en iyi anlayan kişi, Yeryüzünün Lanetlileri adlı eserinin o tarihsel açıdan önem arz eden açılış bölümünü “uluslararası bağlamda şiddet” alt başlığıyla kapatan Frantz Fanon’dur.

Burada Fanon, sömürgecilikten kurtulmadan anti-emperyalizme geçiş yapıyor ve sömürgecilikten kurtuluş sürecinin başarıya ulaşmasıyla birlikte, “sömürge sonrası” devletin, emperyalist merkezin ekonomik sermaye akışı üzerindeki tekelini sürdürmesi nedeniyle, ekonomik bağımlılıkla karşı karşıya kalacağını söylüyor.

Fanon’un alt başlığının ima ettiği ve Lumumba suikastı hakkındaki yazılarının doğruladığı şey, bu emperyalist sistemin ancak sömürgeciliği deviren gücün uluslararası ölçekte yansıtılmasıyla aşılabileceği gerçeğidir.

Kendimizi, emperyalizmin temellerinin giderek daha fazla sorgulandığı bir konjonktürde buluyoruz. Emperyalizmin ekonomi temeli, Çin’in ürettiği fazlayı IMF/Dünya Bankası’nın Küresel Güney’in politika alanı üzerinde sahip olduğu gücü azaltacak şekilde, yeniden yönlendirme becerisi sayesinde güçlüklerle yüzleşmiştir.

Ancak ABD, ister nakliye yolları üzerinde askeri güç, ister bankacılık sistemi üzerinde finansal güç yansıtarak olsun, sermaye akışını maddi düzlemde zorlayabilen küresel ölçekte bir askeri ve finansal güç olarak, tek başına faaliyet yürütmeye devam etmektedir.

Ancak iki yılı aşkın bir süredir, Yemen’deki Kızıldeniz savaşıyla başlayan direniş ekseninin bu denklemi sorgulamaya başladığını gördük. Ensarullah, yeraltı askeri tesisleri sayesinde, ABD bombardımanına dayanma ve Kızıldeniz’de uluslararası ölçekte mücadele etme kapasitesini ortaya koydu. Dünya ekonomisinin hayati bir geçiş noktasında sermaye ve temel emtia akışını kontrol edebileceğini kanıtladı. ABD, Mayıs 2025’te bu savaştan hızla çekildi çünkü mühimmatı hızla tükendi. Ensarullah’ı silahsızlandırmak ve Kızıldeniz üzerinden kaynak akışının güvenliği için gerekli garantileri garantileri yeniden elde etmekle ilgili stratejik hedeflerine ulaşamadı.

Bu dersi almamış olmaları şok edici görünebilir, ancak daha önce de savunduğum gibi, bunun nedeni, ABD-İsrail saldırganlığının panik tarafından yönlendirilmesidir:

İran, Haziran savaşından bu yana cephaneliğini emperyalistler için sorun teşkil edecek bir hızda yenileyip koruyabildi. Yemen gibi, bunu yeraltı üretim ve depolama tesisleri sayesinde yapabiliyorlar.

Şimdi mücadeleyi Fanon’un “uluslararası bağlam” olarak adlandırdığı alana taşıyarak, tüm bölgede ABD-İsrail’e ait imkân ve becerileri sistematik olarak yok ediyorlar. Bu, sermaye ve kaynak akışları için güvenlik garantörü olarak ABD’ye indirilmiş büyük bir darbedir.

İran, bugün Hürmüz Boğazı’nı kapatarak, bölgeye giren ve çıkan kaynak ve sermaye akışını kontrol edebileceğini göstermeye çalışıyor. Dahası, emperyalist bankacılık ve teknoloji altyapısına karşı da saldırabileceğini gösterdi.

İran, böylece Ensarullah’ın son iki yıldır Kızıldeniz’de açtığı, kapitalist emperyalizmin temel dayanağına itiraz etme yolunu daha da ilerilere taşıyor. Batı dışı/Küresel Güney devletlerinden birinin emperyalizme karşı bu ölçekte yürüttüğü bir savaşa daha önce tanık olmamıştık.

Dünya sisteminde ekonomik sermaye akışının kontrolüne yönelik askeri bir mücadeledir yaşanan. İslam Cumhuriyeti, böylece emperyalizmin temelini ve dünya sisteminde bağımlılık yaratma yeteneğini sorguluyor. Bu sorgunun sistem genelinde önemli sonuçları olacaktır.

Bikrum Gill
11 Mart 2026
Kaynak

0 Yorum: