İran’ın
ABD-İsrail saldırganlığına karşı yürüttüğü direniş, emperyalizm karşıtlığında
eşi benzeri görülmemiş bir ilerlemeyi temsil ediyor. İran, daha önce hiç
görmediğimiz şekillerde, kapitalist emperyalizmin askeri ve ekonomik temeline
darbe indiriyor.
Daha
önce de savunduğum gibi, kapitalist emperyalizm, emperyalist gücün bölgeler
arasında sermaye ve kaynak akışını kontrol ettiği bir sistemdir. Bu şekilde,
bağımlı devletleri bağımlılık ilişkilerine tabi kılar.
Emperyalist
güç, temel ekonomik sermaye üzerinde tekelci kontrol tesis ederek, çevre ülkelerden
artı değeri emperyalizmin merkezine aktarabileceği koşulları belirler. Fiyat
belirleme gücünü dayatır.
Emperyalizm,
bu gücü iki temelde kurar: ekonomik ve askeri temel. Hem ezici askeri gücü
yansıtma ve uygulama yeteneği hem de yaptırımlar yoluyla ekonomik gücü kullanma
yeteneğiyle sermaye akışı üzerindeki kontrolünü sürdürür.
Bu
iki temel, emperyalizme maruz kalanlar tarafından hiçbir zaman sistematik
olarak sorgulanmamıştır.
Sömürgecilikten
kurtuluş hareketlerine tanıklık ettik, ancak bu sömürgecilik karşıtlığının
emperyalizm karşıtlığından farklı olduğu görmek gerekiyor. Bu farkı anlamak
için, sömürgecilik ve emperyalizm arasındaki ayrımı anlamamız şart.
Bana
göre sömürgecilik, toprak kontrolüne uygulanan bir kavram olarak anlaşılmalı. Sömürgeci,
askeri ve ekonomik güç kullanarak sömürgeleştirilen topraklar üzerinde egemenliği
gasp eder. Kapitalist emperyalizmse toprakla ilgili olmaktan çok sermaye
akışıyla ilgilidir.
Dolayısıyla
sömürgecilik, emperyalist sistem içinde işler. Sömürgecilik, emperyalizmin bir
bileşeni olabilir. Bir yerleşimci-sömürgeci güç, daha geniş emperyalist
sistemde merkezi bir rol oynayabilir.
Emperyalizm,
sömürgeciliğe indirgenemez. Sömürgecilikten kurtulmanın ardından kendini
yeniden kurabilir.
Bu
nedenle, o büyük sömürgecilikten kurtuluş hareketleri dalgası, emperyalist
sistemi alt üst etmedi. Toprak egemenliğinin yeniden tesis edenler,
emperyalizmin temelini, emperyalizmin ülkeler arasındaki sermaye akışının
dizginlerini ele geçirmesi meselesini ele almadı.
Bu
gerçeği, büyük sömürgecilikten kurtulma dalgası sırasında sömürgecilik karşıtı
devrimciler gördüler. 1955 Bandung Konferansı ve daha sonra Yeni Uluslararası
Ekonomik Düzen önerisi, uluslararası ekonomik mimarinin yeniden
yapılandırılmasını gerektiriyordu. Ancak bu talepler, onları uygulayabilecek
bir güç olmadığı sürece sadece söz ve kağıttan ibarettir. Bunu belki de en iyi
anlayan kişi, Yeryüzünün Lanetlileri adlı eserinin o tarihsel açıdan önem arz
eden açılış bölümünü “uluslararası bağlamda şiddet” alt başlığıyla kapatan
Frantz Fanon’dur.
Burada
Fanon, sömürgecilikten kurtulmadan anti-emperyalizme geçiş yapıyor ve
sömürgecilikten kurtuluş sürecinin başarıya ulaşmasıyla birlikte, “sömürge
sonrası” devletin, emperyalist merkezin ekonomik sermaye akışı üzerindeki
tekelini sürdürmesi nedeniyle, ekonomik bağımlılıkla karşı karşıya kalacağını
söylüyor.
Fanon’un
alt başlığının ima ettiği ve Lumumba suikastı hakkındaki yazılarının
doğruladığı şey, bu emperyalist sistemin ancak sömürgeciliği deviren gücün
uluslararası ölçekte yansıtılmasıyla aşılabileceği gerçeğidir.
Kendimizi,
emperyalizmin temellerinin giderek daha fazla sorgulandığı bir konjonktürde
buluyoruz. Emperyalizmin ekonomi temeli, Çin’in ürettiği fazlayı IMF/Dünya
Bankası’nın Küresel Güney’in politika alanı üzerinde sahip olduğu gücü
azaltacak şekilde, yeniden yönlendirme becerisi sayesinde güçlüklerle
yüzleşmiştir.
Ancak
ABD, ister nakliye yolları üzerinde askeri güç, ister bankacılık sistemi
üzerinde finansal güç yansıtarak olsun, sermaye akışını maddi düzlemde
zorlayabilen küresel ölçekte bir askeri ve finansal güç olarak, tek başına
faaliyet yürütmeye devam etmektedir.
Ancak
iki yılı aşkın bir süredir, Yemen’deki Kızıldeniz savaşıyla başlayan direniş
ekseninin bu denklemi sorgulamaya başladığını gördük. Ensarullah, yeraltı
askeri tesisleri sayesinde, ABD bombardımanına dayanma ve Kızıldeniz’de
uluslararası ölçekte mücadele etme kapasitesini ortaya koydu. Dünya
ekonomisinin hayati bir geçiş noktasında sermaye ve temel emtia akışını kontrol
edebileceğini kanıtladı. ABD, Mayıs 2025’te bu savaştan hızla çekildi çünkü
mühimmatı hızla tükendi. Ensarullah’ı silahsızlandırmak ve Kızıldeniz üzerinden
kaynak akışının güvenliği için gerekli garantileri garantileri yeniden elde
etmekle ilgili stratejik hedeflerine ulaşamadı.
Bu
dersi almamış olmaları şok edici görünebilir, ancak daha önce de savunduğum
gibi, bunun nedeni, ABD-İsrail saldırganlığının panik tarafından
yönlendirilmesidir:
İran,
Haziran savaşından bu yana cephaneliğini emperyalistler için sorun teşkil
edecek bir hızda yenileyip koruyabildi. Yemen gibi, bunu yeraltı üretim ve
depolama tesisleri sayesinde yapabiliyorlar.
Şimdi
mücadeleyi Fanon’un “uluslararası bağlam” olarak adlandırdığı alana taşıyarak,
tüm bölgede ABD-İsrail’e ait imkân ve becerileri sistematik olarak yok
ediyorlar. Bu, sermaye ve kaynak akışları için güvenlik garantörü olarak ABD’ye
indirilmiş büyük bir darbedir.
İran,
bugün Hürmüz Boğazı’nı kapatarak, bölgeye giren ve çıkan kaynak ve sermaye
akışını kontrol edebileceğini göstermeye çalışıyor. Dahası, emperyalist
bankacılık ve teknoloji altyapısına karşı da saldırabileceğini gösterdi.
İran,
böylece Ensarullah’ın son iki yıldır Kızıldeniz’de açtığı, kapitalist
emperyalizmin temel dayanağına itiraz etme yolunu daha da ilerilere taşıyor.
Batı dışı/Küresel Güney devletlerinden birinin emperyalizme karşı bu ölçekte yürüttüğü
bir savaşa daha önce tanık olmamıştık.
Dünya
sisteminde ekonomik sermaye akışının kontrolüne yönelik askeri bir mücadeledir
yaşanan. İslam Cumhuriyeti, böylece emperyalizmin temelini ve dünya sisteminde
bağımlılık yaratma yeteneğini sorguluyor. Bu sorgunun sistem genelinde önemli
sonuçları olacaktır.
Bikrum Gill
11 Mart 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder