18 Mart 2026

, ,

Komün Anısına

Paris Komünü'nün ilanının üzerinden bu yana kırk yıl geçti. Geleneği bozmayan Fransız işçileri, 18 Mart 1871 devriminin kahramanlarının anısına düzenledikleri toplantılar ve gösterilerle onlara saygılarını sundular. İşçiler, Mayıs ayının sonunda, “Mayıs Haftası”nın korkunç kurbanları olan ve kurşuna dizilen Komünarların mezarlarına tekrar çelenk bırakacaklar ve mezarları başında, fikirleri zafer kazanana ve miras bıraktıkları dava tamamen gerçekleşene kadar yorulmadan mücadele edeceklerine bir kez daha yemin edecekler.

Fransa’da ve tüm dünyada proletarya, Paris Komünü’nün erkek ve kadınlarını neden ecdadı olarak görüp onurlandırıyor? Komün neyi miras bıraktı?

Komün, kendiliğinden ortaya çıktı. Kimse, onun ortaya çıktığı süreci bilinçli ve örgütlü bir şekilde hazırlamadı. Almanya ile yürütülen, başarısızlıkla neticelenen savaş, kuşatma sırasında çekilen yokluklar, proleterler arasında görülen işsizlik ve alt orta sınıfların yıkımı; kitlelerin üst sınıflara ve tamamen beceriksiz davranan yetkililere karşı duyduğu öfke; kaderine razı olmayan, farklı bir toplumsal sistem için gayret sarf eden işçi sınıfı içerisinde belli belirsiz oluşan huzursuzluk; cumhuriyetin kaderine dair endişeleri gündeme getiren Ulusal Meclis’in gerici yapısı. Tüm bunlar ve daha birçok faktör, Paris halkını 18 Mart’ta devrime sürükledi, beklenmedik bir şekilde iktidarı Ulusal Muhafızların, işçi sınıfının ve onunla birlikte hareket eden küçük burjuvazinin eline teslim etti.

Bu, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir olaydı. O zamana dek iktidar, kural olarak, toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin, daha doğrusu, bu sınıfların temsilcilerinin teşkil ettiği hükümet denilen yapının elindeydi. 18 Mart devriminden sonra, M. Thiers hükümeti, askerleri, polisi ve yetkilileriyle birlikte Paris’ten kaçınca, halk, mevcut durumun efendisi haline geldi. İktidar, proletaryanın eline geçti. Ancak modern toplumda, sermayenin ekonomi düzleminde köleleştirdiği proletarya, kendisini sermayeye bağlayan zincirleri kırmadıkça politik alana hâkim olamaz. Bu nedenle, Komün hareketine, sosyalist bir renge bürünmek, yani burjuvazinin, sermayenin egemenliğini devirmek ve çağdaş toplumsal düzenin temellerini yıkmak için çabalamak kaldı.

Başlangıçta bu hareket, son derece belirsiz ve karmaşıktı. Komün’ün Almanlarla savaşı yeniden başlatıp başarılı bir şekilde sonuçlandıracağını uman vatanseverler Komün’ün safına geçtiler. Komün, borç ve kira ödemelerinin ertelenmesi halinde iflasla tehdit edilen küçük esnafın desteğini aldı (hükümet, bu ertelemeyi reddetse de Komün borç ve kiraları erteledi). Son olarak Komün, başlangıçta, gerici Ulusal Meclis’in (“köylüler”, vahşi toprak sahiplerinin) monarşiyi yeniden kuracağından korkan burjuva cumhuriyetçilerinin sempatisini kazandı. Ancak elbette bu harekette asıl rolü, İkinci İmparatorluğun son yıllarında sosyalist propagandayı aktif olarak yürüten ve birçoğu Enternasyonal’e mensup olan işçiler (özellikle Paris’in zanaatkârları) oynadı.

Komün’e sadece işçiler sonuna dek sadık kaldılar. Burjuva cumhuriyetçileri ve küçük burjuvazi, Komün’den kısa süre sonra koptular: Burjuva cumhuriyetçileri, hareketin devrimci-sosyalist, proletarya karakterinden ürktüler; küçük burjuvazi ise Komün’ün kaçınılmaz bir yenilgiye mahkûm olduğunu görünce ondan koptu. Sadece Fransız proletaryası hükümetlerini korkusuzca ve yorulmadan destekledi, sadece onlar, Komün, yani, işçi sınıfının kurtuluşu, tüm emekçilerin daha iyi bir geleceğe kavuşması davası için için savaşıp öldüler.

Eski müttefiklerince terk edilen, desteksiz bırakılan Komün, yenilmeye mahkûmdu. Tüm Fransız burjuvazisi, tüm toprak sahipleri, borsacılar, fabrika sahipleri, büyük küçük tüm soyguncular, tüm sömürücüler, ona karşı birleşti. Devrimci Paris’i ezmek için yüz bin Fransız savaş esirini serbest bırakan) Bismarck’ın desteğiyle bu burjuva koalisyonu, cahil köylüleri ve taşradaki küçük burjuvaziyi Paris proletaryasına karşı ayaklandırmayı ve Paris'in yarısının etrafında çelikten bir çember oluşturmayı başardı (şehrin diğer yarısı ise Alman ordusunca kuşatılmıştı). Fransa’nın Marsilya, Lyon, St. Étienne, Dijon gibi kimi büyük şehirlerinde işçiler de iktidarı ele geçirmeye, Komün ilan etmeye ve Paris’e yardım etmeye çalıştılar; ancak bu girişimler kısa ömürlü oldu. Proleter isyanın bayrağını semaya ilk yükselten Paris, bir başına bırakıldı, nihayetinde yıkıma mahkûm oldu.

Başarılı bir toplumsal devrim için en az iki koşul gereklidir: yüksek düzeyde gelişmiş üretim güçleri ve buna yeterince hazırlıklı bir proletarya. Ancak 1871’de bu koşulların her ikisi de eksikti. Fransız kapitalizminin gelişimi halen daha yetersiz düzeydeydi. Ayrıca Fransa, o dönemde ağırlıklı olarak küçük burjuvazi ülkesiydi (zanaatkârlar, köylüler, esnaf gibi kesimlerin ağırlığı daha fazlaydı.). Öte yandan, ülke, bir işçi partisinden mahrumdu. İşçi sınıfı, mücadelenin rahle-i tedrisinden geçmemişti, hazırlıksızdı, hatta büyük ölçüde görevlerini ve bunları yerine getirme yöntemlerini bile net bir şekilde tasavvur edemiyordu. Proletaryanın ciddi bir siyasi örgütlenmesi yoktu, ülkede güçlü sendikalar ve kooperatifler de bulunmuyordu...

Ancak Komün’ün en büyük eksikliği, zamandı. Durumu değerlendirmek ve programını uygulamaya koymak için gerekli fırsatı bulamadı. Çalışmalara başlamak için henüz vakit bulamamıştı ki, Versay’a yerleşmiş, tüm burjuvazinin desteğini arkasına alan hükümet, Paris’e karşı düşmanca eylemler gerçekleştirmeye başladı. Komün, öncelikle kendini savunmaya odaklanmak zorunda kaldı. 21-28 Mayıs’a, yani son ana kadar, başka hiçbir şeyi ciddi olarak düşünmeye vakti olmadı.

Ancak, bu olumsuz koşullara ve kısa ömrüne rağmen Komün, gerçek önemini ve amaçlarını yeterince ortaya koyan birkaç önlem almayı başardı. Komün, muktedir sınıfların elindeki kör bir silah olan daimi orduyu ortadan kaldırdı, tüm halkı silahlandırdı. Kilise ve devletin ayrıldığını ilan etti, dini kurumlara yapılan devlet ödemelerini (yani rahiplere verilen devlet maaşlarını) kaldırdı, halk eğitimini tamamen laik hale getirdi, bu şekilde cübbeli jandarmalara ağır bir darbe indirdi. Salt toplumsal düzeyde Komün çok az şey başardı, ancak bu az şey bile onun halkçı, işçi hükümeti karakterini açıkça ortaya koymaktadır. Fırınlarda gece çalışması yasaklandı; işçilerin yasal olarak soyulması anlamına gelen para cezası sistemi kaldırıldı. Son olarak, sahipleri tarafından terk edilen veya kapatılan tüm fabrikaların ve atölyelerin, üretime devam edecek işçi birliklerine devredilmesiyle ilgili o ünlü kararnameyi yayınlandı. Sanki gerçek anlamda demokratik, proleter bir hükümet olma vasfını vurgulamak istercesine, Komün, rütbesine bakılmaksızın, tüm idari kadroların ve devlet memurlarının maaşlarının bir işçinin normal ücretini aşmaması ve hiçbir durumda yılda (bugün bizde ayda ödenen 200 rubleden düşük bir parayı ifade eden) 6.000 frankı aşmaması gerektiğine karar verdi.

Tüm bu önlemler, Komün’ün halkın köleleştirilmesi ve sömürülmesi üzerine kurulu eski dünya için ölümcül bir tehdit teşkil ettiğini açık biçimde ortaya koydu. Bu yüzden burjuva toplumu, Paris’teki Belediye Binası üzerinde proletaryanın kızıl bayrağı dalgalandığı sürece kendisini rahat hissedemeyeceğini gördü. Hükümete bağlı örgütlü güçler, nihayet devrimcilere bağlı henüz zayıf olan örgütlü güçlerine karşı üstünlük sağladığında, Almanların mağlup ettiği, elinden sadece yenilgiye uğramış yurttaşlarıyla savaşmak gelen, sadece bu konuda cesaret gösterebilen, bizim Rennenkampf ve Meller-Zakomelski[1] gibi generallerimize benzeyen Bonapartçı generallerParis'in daha önce hiç tanık olmadığı bir katliamı gerçekleştirdiler. Yaklaşık 30.000 Parisli, eli kanlı askerlerce katledildi, yaklaşık 45.000 kişi tutuklandı, bunların çoğu daha sonra idam edildi, binlercesi ise sürgüne gönderildi veya sınır dışı edildi. Toplamda Paris, tüm mesleklerdeki en iyi işçiler de dâhil olmak üzere, yaklaşık 100.000 en iyi insanını kaybetti.

Burjuvazi, olan bitenden memnundu. Liderleri, kana susamış cüce Thiers, generalleriyle birlikte Paris proletaryasını kana boğduktan sonra, “Artık sosyalizmle uzun bir süreliğine işimiz bitti” dedi. Ama bu burjuvazinin kargaları boşuna öttüler. Bastırılmasından altı yıldan az bir süre sonra, Komün’ün savunucularının çoğu hâlâ hapiste veya sürgünde acı çekerken, Fransa’da yeni bir işçi sınıfı hareketi doğdu. Seleflerinin deneyimleriyle zenginleşmiş ve yenilgilerinden hiç yılmamış yeni sosyalist nesil, Komün davası uğruna savaşanların elinden düşen bayrağı alıp cesurca ve güvenle ileriye taşıdı. Şiarları şuydu: “Yaşasın toplumsal devrim! Yaşasın Komün!” Birkaç yıl içinde, yeni işçi partisi ve ülke genelinde başlattığı ajitasyon çalışmaları, egemen sınıfları hâlâ hükümet tarafından hapiste tutulan komünistleri serbest bırakmaya zorladı.

Komün savaşçılarının hatırası, yalnızca Fransız işçilerince değil, tüm dünya proletaryası tarafından da onurlandırılıyor. Çünkü Komün, yerel veya dar bir ulusal amaç değil, tüm emekçi insanlığın, ezilenlerin ve hor görülenlerin kurtuluşu için savaştı. Toplumsal devrimin önde gelen savaşçılarından biri olarak Komün, acı çeken ve mücadele eden her yerde proletaryanın sempatisini kazandı. Yaşamının ve ölümünün destansı hikâyesi, dünyanın başkentini ele geçiren ve iki aydan fazla elinde tutan işçi hükümeti, proletaryanın kahramanca mücadelesinin ve yenilgisinden sonra çektiği ıstıraplar, tüm bunlar, milyonlarca işçinin ruhlarını şahlandırdı, umutlarını uyandırdı, sosyalizm davasına sempati duymalarını sağladı. Paris’teki top sesleri, proletaryanın en geri kalmış kesimlerini derin uykularından uyandırdı ve her yerde devrimci sosyalist propagandanın gücüne güç kattı. İşte tam da bu yüzden Komün’ün davası ölmedi. O, bugün her birimizin içinde yaşamaya devam ediyor.

Komün’ün davası, toplumsal devrimin davasıdır, emekçilerin tam siyasi ve ekonomik özgürleşmesinin davasıdır. Tüm dünya proletaryasının davasıdır. Bu anlamda ölümsüzdür.

V. I. Lenin
Rabochaya Gazeta, Sayı. 4–5
28 Nisan 1911
Kaynak

Not:
Rennenkampf ve Meller-Zakomelski: 1905-1907 Devrimi sırasında acımasız cezalandırma eylemleriyle ünlenmiş Çarlık generalleri.

0 Yorum: