Paris Komünü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Paris Komünü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2026

, ,

Müşterek ve Günümüzde Sosyalist Hareket


Günümüzde sosyalist hareket, Avrupa’daki gerçekleşmiş iki önemli devrime cevap olarak ortaya çıkmıştır.

1. Modern sanayiyi ortaya çıkaran, küresel kapitalist piyasayı pekiştiren ve sanayi işçi sınıfını açığa çıkaran Sanayi Devrimi.

2. Modern burjuva devletinin demokratik biçimini kuran, ulusal duyguları derinleştiren ve Avrupa toplumları arasında ulusal çizgiler boyunca bölünmeleri teşvik eden Fransız Devrimi.

Sosyalist hareketin kökenleri, 1848 yılında Marx ve Engels tarafından yazılan Komünist Manifesto’nun yayımlanmasına kadar uzanmaktadır. Modern küresel komünist hareketin tarihi, başarıları ve başarısızlıklarıyla birlikte, günümüzde sosyalist hareketin gelişimiyle içsel bir bağa sahiptir. Karmaşıklıklarını kavramak için, ortaya çıktığı bilhassa modern Batı Avrupa toplumları bağlamının toplumsal ve tarihsel koşullarını anlamak gerekmektedir.

1. Avrupa Kapitalizminde Devletin Niteliği

Avrupa’daki kapitalist toplumlar, yalnızca Avrupa kapitalizminin tarihsel sürecin ileri aşamalarında ortaya çıkması değil, aynı zamanda Batı Avrupa’daki toplumsal ve politik oluşumun benzersiz özellikleri nedeniyle de İslam toplumlarından temel olarak farklıdır. Dünyanın bu bölgesi, yağmurla beslenen tarıma dayanıyordu, bu nedenle, sulamayı düzenleyecek merkezi bir kuruluşa ihtiyaç yoktu, bu da küçük nüfus merkezlerinin birbirinden bağımsız olmasına imkân sağlıyordu. Bu durum, Marx’ın dediği gibi, bir ailenin tam bir ekonomik birimi temsil ettiği bu toplumlarda, ailenin toplumsal ve ekonomik birim olmasının nedenini açıklıyor. Bu küçük ekonomik oluşum, her tarım ailesinin akranlarından nispeten bağımsız olmasını sağladı, bireycilik ve milliyetçilik, daha sonra Avrupa’da kapitalizmin oluşum sürecinde öne çıktı. Buna ek olarak bölge, Asya, Akdeniz ve Kuzey ve Doğu Afrika’da görülen kültürel gelişmenin gerisinde kalmıştı. Avrupa monarşileri, Roma İmparatorluğu’nun yıkılması ve Konstantinopolis’e taşınmasıyla önemli ölçüde bozuldu. Avrupa’daki feodal sistemi ayrıksı kılan şeyin, merkezi devletin zayıflığı ve gerçek politik otoritenin feodal toprak mülkiyetine dayanması olduğu iyi bilinmektedir. Her feodal toprak parçası, “devlet”in, yani kralın başkentinin adını taşıyan küçük bir dükalık oluşturuyordu.

Avrupa kapitalizmi ortaya çıktığında, İslam ülkeleriyle dünya ticaretinin ve alışverişinin kapsamının genişlemesiyle büyüyen yeni ticaret şehirlerinde kendini gösterdi. Bu durum, İtalya’daki ticaret şehirlerinin Mısır ve Asya’daki İslam ülkeleriyle İstanbul üzerinden yaptıkları ticaret sayesinde refahını ve Kuzey Avrupa ticaretinin, “Ruslar” olarak adlandırılan, yani Karadeniz üzerinden İslam ticaretini kontrol eden, daha sonra Rus nehirleri aracılığıyla Kuzey Avrupa’ya taşıyan İsveçliler ve Norveçliler sayesinde büyümesini açıklamaktadır.

Avrupa’da ticaret şehirlerinin oluşumu, modern Avrupa kapitalizminin biçiminde yansıyan önemli politik ve toplumsal sonuçlar doğurmuştur. Avrupa kapitalizmi, özellikle 1688 İngiliz Devrimi ve 1789 Fransız Devrimi’nde olduğu gibi, çok geç aşamalar haricinde, merkezi devlet iktidarını kontrol edememiştir. Avrupa kapitalizminin büyüdüğü koşullarda devlet, feodal kökenli despotik bir otorite olan mutlak monarşiydi, ancak feodal soylu, otoriteye karşı ticaret şehirlerinin yanında yer alarak, kapitalist gelişmeye hizmet etmiştir. Bununla birlikte, şehirlerde burjuvazi güçlenip, artık kralların hizmetlerine ihtiyaç duymadığında, bu gelişmenin kurbanı olmuştur. Mutlak monarşi, daha sonraki kapitalist gelişmenin önünde büyük bir engel haline gelmiştir.

Kapitalist gelişmenin sonuçlarından biri, üretim araçlarının kapitalist mülkiyeti ile kapitalist devlet arasında göreceli bir ayrışma olmasıydı. Devlet, fabrikaların, bankaların ve toprakların sahiplerine hizmet eden bir kurum olarak hareket etti ve üretim sürecinde doğrudan bir rol oynamadı. Bu durum, Avrupa’nın kapitalist toplumlarında üretim araçlarının sahipleri ile yöneticiler arasında göreceli bir ayrılığa yol açtı. Bu, devletin kapitalist sınıfa tabi olmadığı anlamına gelmez, aksine, ilişkinin İslam dünyasındaki karşılığından daha karmaşık olduğu anlamına gelir.

Biruni[1] “Sermaye devlettir” dediğinde İslam devletinin doğasını doğru bir şekilde ifade etmiştir; oysa Batı kapitalizminde devlet ile servet arasında dolaylı bir ilişki vardı, bu da Avrupa devletinin tarihin önemli dönemlerinde sınıflardan nispeten bağımsız roller oynamasına imkân sağlıyordu. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllardaki mutlak monarşilerde ve devrimci olduğunu iddia eden, kapitalizme hizmet ederken çatışan sınıfları birbirine düşüren Bonapart rejimlerinin ortaya çıkışı sırasında bu durum geçerliydi.[2] Avrupa’daki kapitalist devletin liberal biçimi, serbest kapitalizmin ve piyasadaki serbest rekabetin gelişmesine en uygun politik biçimdi. Bu devlette, Engels’in dediği gibi, “servet gücünü dolaylı ve en güvenli şekilde kullanır.”[3] Bu, Komünist Manifesto’da da doğrulanmıştır: “Modern devletin yürütme organı, tüm burjuvazinin ortak işlerini yönetmek için kurulmuş bir komiteden başka bir şey değildir.”

Elbette bu ifade, üretime dönük çalışmanın varolduğu, finansal spekülasyonun hüküm sürdüğü, devlet aygıtının haricinde bir kapitalizmin varlığını varsaymaktadır ve bu ekonomik modelde devlet, üretim araçlarına sahip bir sınıfa bağlı bir yönetim aygıtını teşkil etmektedir. Avrupa kapitalizminin bu özelliği, devletin tarım arazilerine, değirmenlere, ülkedeki en büyük sanayi ve ticaret kurumlarına sahip olduğu İslam kapitalizminden tümüyle farklıdır. Açıkladığımız gibi, bu kapitalizm biçimi, tüm politik, ekonomik ve manevi otoriteleri Halifeliğin elinde birleştiren bireysel despotizmin pekişmesine yol açmıştır.

Bu nedenle, yönetici kişilerin değişmesi, bazen toplumsal oluşumun doğasında da bir değişikliğe yol açmıştır. Örneğin, askeri feodal ilişkilere doğru bir ricat edilmiş veya üretim ve ticari spekülasyona odaklanmak yerine tüketim modeli benimsenmiştir. Bu durum, Abbasi ve onlardan önceki Emevi hanedanlıklarında[4] olduğu gibi, Mervani ailesinin yükselişinin kapitalist ekonomiye doğru bir kaymaya yol açtığı tek bir yönetici aile döneminde bile açıkça görülmektedir.

Batı Avrupa’daki kapitalist sistemde ise bu, yönetici kişilerin meselesi değildi. Hükümetler değişebilirken, üretim araçlarına sahip olan sınıf, aynı kalabiliyor veya iradesi ve çıkarlarıyla örtüşmeyen yöneticilerin değiştirilmesi sonucunda daha da güçlenebiliyor, çıkarları daha da yoğunlaşabiliyordu. Avrupa burjuvazisi, zenginliği, geniş ilişkileri ve yöneticiler üzerindeki etkisi aracılığıyla kontrolünü sağlıyordu. Bu kontrol, bazen temsil ettiği veya adına yönettiği sınıfın çıkarlarını dikkate almadan, istediğini yaratan tek bir diktatöre bağlı kalmadan kapitalizmin gelişmesini mümkün kılıyordu. Lenin, liberal burjuva devletinin bu özelliğini şöyle açıklıyor:

“[...] ‘Zenginliğin’ demokratik bir cumhuriyette mutlak güce sahip olabilmesinin bir diğer nedeni de, politik mekanizmadaki kusurlara veya kapitalizmin hatalı politik kabuğuna bağlı olmamasıdır. Demokratik bir cumhuriyet, kapitalizm için mümkün olan en iyi politik kabuktur, bu nedenle, sermaye bu en iyi kabuğu (Palçinskiler, Çernovlar, Tsereteliler ve benzerleri aracılığıyla) ele geçirdikten sonra, gücünü o kadar güvenli ve sağlam bir şekilde kurar ki, burjuva-demokratik cumhuriyetteki hiçbir kişi, kurum veya parti değişikliği onu sarsamaz.”[5]

Diktatörün veya mutlak monarşinin keyfine dayalı bir sistemden açıkça daha esnek ve istikrarlı olan bu tür bir devlet, üretim araçlarının sahibi sınıfla olan gizli bağları nedeniyle, tüm halkın yönetimi olarak gösterilme olasılığına sahiptir. Bu nedenle, böyle bir liberal biçim, kitleleri aldatma ve halkın öfkesini soğurma konusunda daha mahirdir. Doğal olarak, bu hal, gençliğinde özgür kapitalizmi temsil ediyordu, ancak günümüzde emperyalist tekelci burjuva liberalizminden geriye sadece kabuğu kalmıştır, çünkü tüm gelişmiş kapitalist ülkelerde tekelci devlet kapitalizmi gelişmiş, devlet, sosyo-ekonomik sistemin üretim ve yönetim sürecinde temel bir faktör haline gelmiştir. Bu durum, gelişmiş kapitalist ülkelerde faşist eğilimlerin büyümesini, bu ülkelerdeki baskı ve casusluk mekanizmasının rolünün ve boyutunun artmasını açıklamaktadır.

2. Günümüzde Sosyalist Devrimin Koşulları

Modern sanayinin gelişmesi, sanayi işçi sınıfının ortaya çıkması, insan bilgisindeki önemli ilerleme ve doğal güçler üzerindeki hâkimiyet, on sekizinci yüzyıldan beri, insanlığı veya ulusları sömürme pratiğinden arınmış yeni bir modele göre insan toplumunu örgütleme vizyonunu sağlamıştır, sağlamaya devam etmektedir. Modern tarihsel gelişmenin açtığı yeni ufuklar, modern sosyalist hareketin ortaya çıkmasının ve ütopik hayallerden devrimci bir sosyal bilime dönüşmesinin temelini oluşturmuştur. Bununla birlikte, ütopik sosyalizm, bir süre sosyalist hareketin baskın biçimi olarak kalmıştır. Bu hareket, uzak adalarda küçük sosyalist topluluklar hayal etmeye, diğer durumlarda, toplumdaki mevcut kapitalist ilişkiler içinde bu tür topluluklar kurmaya çalışmayı temel alıyordu. Bu ütopik hareketlerin kapitalizme yönelik köklü eleştirilerine ve toplumu yeni, sömürüden arınmış temeller üzerinde örgütleme olasılığını göstermelerine rağmen, tüm deneyleri başarısız oldu, işçi sınıfı kitleleri arasında devrimci sosyalist hareketin gelişmesini engelledi. Politik mücadeleden uzaklaşmayı, yalnızca küçük sosyalist kolonilerin yeni biçimlerini geliştirmeye odaklanmayı, toplumun kapitalist kontrolünü olduğu gibi bırakmayı savundular. Bu ütopik hareketleri eleştirerek, Marx ve Engels, işçi sınıfını yeni bir toplum inşa etmede güvenilen tarihsel güç olarak gören bilimsel sosyalizm teorisini geliştirdiler. Marx ve Engels, modern felsefe ve dünya tarihi üzerine kapsamlı çalışmalar yürüterek, materyalist tarih anlayışını ortaya koydular, kapitalist üretim süreçlerini analiz ettiler, kapitalist sömürüye ait mekanizmaları, özgür emeğin satın alınmasına dayalı yeni bir kölelik biçimi olarak gösterdiler. Marx ve Engels, işçi sınıfının politik iktidarı ele geçirmeden sosyalist bir toplum kuramayacağı, bu nedenle politik mücadelenin bilimsel bir sosyalist hareketin kurulması için gerekli bir koşul olduğu sonucuna vardılar. Komünist Manifesto’da Marx ve Engels, işçi sınıfının ve komünist hareketlerin misyonunu şu şekilde özetlediler:

“Komünistlerin acil amacı, diğer tüm proletarya partilerinin amacı ile aynıdır: proletaryanın bir sınıf haline getirilmesi, burjuvazinin üstünlüğünün devrilmesi, proletaryanın siyasi iktidarı ele geçirmesi.”

Ayrıca, sosyalist hareketin içeriği üzerine yapılan bir tartışmanın ardından şunları söylediler:

“İşçi sınıfı devrimindeki ilk adım, demokrasi mücadelesini kazanmak için proletaryayı egemen sınıf konumuna yükseltmektir. Proletarya, politik üstünlüğünü kullanmak suretiyle, kademeli biçimde tüm sermayeyi burjuvaziden alacak, tüm üretim araçlarını devletin, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın elinde merkezileştirecek ve toplam üretim gücünü mümkün olan en hızlı şekilde artıracaktır.”

Açıkça görülüyor ki, modern sosyalist hareket, politik devrimi sosyalist bir toplumun kurulması için ilk ve ön koşul olarak görmektedir. Bu açıdan, sosyalist devrim, Batı Avrupa’daki burjuva devriminden farklıdır. Avrupa burjuvazisi, Ortaçağ’ın serbest ticaret şehirlerinin ve komünlerinin feodal toplumu içinde büyümüş ve gelişmiş, bazı bölgelerde yedi yüzyıl boyunca serbest şehirler ölçeğinde politik güç ve askeri örgüt inşa edebilmiştir. Hollanda, İngiltere, Fransa ve Amerika’daki büyük burjuva devrimleri, başlangıcı onuncu yüzyıla hatta daha öncesine dayanan uzun bir tarihsel sürecin doruk noktasıydı. Öte yandan, modern sosyalist devrim, kendi yolunu açmak, yaşadığı aksiliklerden, tarihin ve beşeri bilimlerin deneyim ve derslerinden öğrenmek zorunda kaldı. Yavaş ilerleyen devrim, politik aksaklıklara, dönemeçlere ve sapmalara maruz kaldı. Bütün bunlar, sosyalist devrimi, aksilikler ve politik geri çekilmelerle dolu uzun ve zorlu bir tarihsel görev haline getirir, bu nedenle, zaferlerin, yenilgilerin ve tarihsel dönemeçlerin çeşitli deneyimleriyle döşenmiş, gerçek ilerlemeyi sağlamak için gerekli koşullara ihtiyaç duyar. İşte bu yüzden Marx şöyle demiştir:

“[...] proleter devrimler, tıpkı on dokuzuncu yüzyıldakiler gibi, sürekli kendilerini eleştirir, kendi gidişatını sürekli kesintiye uğratır, görünüşte tamamlanmış olana geri döner ve yeniden başlarlar; ilk girişimlerinin yarım yamalak önlemlerini, zayıflıklarını ve önemsizliğini acımasız bir titizlikle alaya alırlar, rakiplerini ancak onlardan yeni bir güç çekip, her zamankinden daha devasa bir şekilde yeniden yükselmeleri için devirirler, kendi hedeflerinin belirsiz devasa büyüklüğünden sürekli geri çekilirler ta ki geri dönüşü imkânsız kılan bir durum oluşana, koşullar şöyle haykırana kadar:

Hic Rhodus, hic salta!”[6]

Marksizmin, sosyalizmin yalnızca öz irade üzerine kurulamayacağını, ancak belirli maddi temeller ile tarihsel-toplumsal gelişim sürecinin bilimsel bir anlayışı üzerine kurulması gerektiğini savunduğu bilinmektedir. Sosyalist devrimin Batı Avrupa’da zafer kazanması bekleniyordu, çünkü burası örgütlü işçi sınıfını barındıran, sosyalizmi inşa etmek için gerekli maddi kaynaklara sahip, gelişmiş bir kapitalist bölgeydi. Ancak tarihsel süreç, sosyalist devrimin devrime hazır olan bölgede büyük engellerle karşılaştığını, modern sosyalist hareketin ise ana zaferlerini sanayi gelişimi açısından en geri kalmış bölgelerde, Doğu Avrupa ve Asya’da kazandığını göstermiştir. Bu durum, sosyalizmin geri kalmış toplumlarda inşa edildiği anlamına geliyordu, bu da yolunu daha karmaşık hale getirmiş, özellikle bu tür koşullarda kaçınılmaz olarak ortaya çıkacak ve çeşitli yollarla sosyalist devleti kontrol etmeye, kendi sınıf çıkarlarına yönlendirmeye çalışacak bürokrasi sorunu karşısında gelecekteki seyrinde yeni engeller yaratmıştır. Bu durum, günümüzdeki sosyalist ülkelerin çoğunda da yaşanmıştır. Bu nedenle, devletin sosyalist devrimdeki rolü sorunu, işçi sınıfının özgürlük mücadelesinde ve komünist bir toplum kurma çabasında karşılaştığı en önemli sorun haline gelmektedir.

3. Devletin Yerini Ne Alabilir?

Bu, Marksizmin 1871 Paris Komünü’ne kadar özel olarak cevaplamadığı bir sorudur. Çünkü modern sosyalizm, bir devrim bilimi olarak, sosyalist toplumdaki yeni politik sistemin doğası için hazır reçeteler sunmamıştır. Marksizm, halk hareketinden ve insanların kurtuluş mücadelesinde edindikleri tarihsel deneyimden öğrenir. Lenin’in dediği gibi kurtuluş mücadelesi: “Dünyaya dair derin bir felsefi anlayış ve zengin bir tarih bilgisiyle aydınlatılmış bir deneyimin özetidir.”[7]

Paris Komünü deneyimi, tarihte ilk kez sosyalist toplumda modern, sofistike bir “devlet” biçimi sunmuştur. Burada “devlet” terimini dar anlamının ötesinde kullanıyoruz çünkü Komün, tam olarak bir “devlet” değil, daha ziyade, sosyalist toplumun demokratik politik örgütlenmesinin bir biçimi, yok olma yolundaki bir devlet biçimidir. Bu nedenle, Paris Komünü deneyimi, sosyalist toplumda devlete dair Marksist öğretilerin teorik temeli olmaya devam etmektedir. Paris Komünü’nün ardından Marx ve Engels, 1872’de yazdıkları giriş bölümünde değinmeyi gerekli gördükleri Komünist Manifesto’da tek bir değişiklik yaptılar. Şöyle dediler: “Komün özellikle bir şeyi kanıtladı: işçi sınıfı, hazır devlet mekanizmasını ele geçirip kendi amaçları için kullanamaz.”[8]

Komün’ün Marx ve Engels’in düşünceleri üzerindeki etkisi çok büyüktü; öyle ki 1875’te sosyalist partilerin programlarından “devlet” kelimesinin tamamen çıkarılmasını, yerine “komün” ve Avrupa dillerindeki karşılıklarının getirilmesini önerdiler. “Komün” kelimesinin Arapçada Müşterek anlamına geldiği bilinmektedir. Çünkü “devlet”, sınıf baskısının bir aracıdır, tüm işçileri ve insanlığı sömürü ve adaletsizlikten kurtarmayı amaçlayan bir sosyalist hareket, baskı ve zulüm makinesi kurmayı hedefleyemez. Eğer bir “devlet”e ihtiyaç duyuyorsa, bu, sadece devrilen sınıfları bastırmak içindir, özgürlük için değil; bu da sosyalist partileri, işçi kitleleri içinde devletin gerçek doğası hakkındaki tüm yanılsamaları ortadan kaldırmaya, kitleleri devletin sınıf doğası ve baskıcı misyonu konusunda sürekli olarak eğitmeye yönlendirebilir. Bu perspektiften bakıldığında, Marx ve Engels, 1870’lerde Alman Sosyal Demokrat Partisi tarafından ilan edilen ve hedefleri arasında “özgür halk devleti” sloganını da içeren “Gotha Programı”nı eleştirdiler. Engels, bu slogana yönelik eleştirisinde şunları söylüyordu:

“Özgür halk devleti, özgür devlete dönüştürüldü. Dilbilgisi açısından ele alındığında, özgür devlet, devletin vatandaşlarına göre özgür olduğu, dolayısıyla despotik bir hükümete sahip bir devlettir. Özellikle Komün’den sonra, devlet hakkındaki tüm konuşmalar geride bırakılmalıdır. Komün, artık kelimenin gerçek anlamıyla bir devlet değildi. Anarşistler ‘halk devleti’ lafını yüzümüze yüzümüze o kadar iğrenç bir şekilde söyleyip durdular ki Marx, Proudhon’a karşı yazdığı kitapta, daha sonra Komünist Manifesto’da açıktan sosyalist toplum düzeninin kurulmasıyla devletin kendiliğinden ortadan kalkacağını söyledi. Devlet, mücadelede, devrimde, rakiplerini zorla bastırmak için kullanılan geçici bir kurum olduğundan, ‘özgür halk devleti’nden bahsetmek tamamen saçmalıktır. Proletarya devlete ihtiyaç duyduğu sürece, bu ihtiyaç, özgürlük temelli çıkarlar değil, rakiplerini bastırmak içindir ve özgürlükten bahsetmek mümkün hale gelir gelmez devletin kendisi ortadan kalkar. Bu nedenle, devleti her yerde Gemeinwesen [Müşterek] ile değiştirmeyi öneriyoruz. Bu, Fransızca commune kelimesinin yerini layıkıyla alabilecek eski ve güzel bir Almanca kelimedir.”[9]

Bu bağlamda, Lenin’in, sosyalist Ekim Devrimi’nden önceki son birkaç ayda, Devlet ve Devrim adlı kitabını hazırlarken, yukarıda bahsedilen Engels’in mektubuna ilişkin şu yorumu yaptığını belirtmekte fayda var:

“Hiç şüphe yok ki partimizin programını gözden geçirirken, gerçeğe daha yakınlaşabilmemiz, Marksizmi çarpıtmalardan arındırarak gerçek haline geri döndürebilmemiz ve işçi sınıfının mücadelesini kurtuluşuna daha doğru bir şekilde yönlendirebilmemiz için Engels ve Marx’ın tavsiyelerinin dikkate alınması gerekiyor. [...] Belki de zorluk, gerekli terimi bulmakta değil. Almancada ‘topluluk’ [Müşterek] için iki kelime var. Engels, bireysel olarak ortaklığı değil, daha ziyade, bunların birleşimini, topluluklar sistemini ifade eden kelimeyi seçti. Rusçada böyle bir kelime yok. Belki de bazı karışıklıklara yol açsa da Fransızca ‘Komün’ kelimesini seçmek gerekiyor.”[10]

Bu “devlet karşıtı” konum, Marksist yazılarda yeni değildi, ancak sosyalist toplumun modeli ve politik sistemi netleştikten sonra Paris Komünü deneyimi ışığında daha belirgin hale geldi. Engels, devlet meselesine ilişkin bu yeni görüşü, Marx’ın Fransa'daki İç Savaş adlı eserinin 1891 baskısının önsözünde açıklığa kavuşturdu ve devlet meselesine ilişkin bir dizi önemli fikir ortaya koydu. Bunlardan biri şu cümlelerde somutlaştı:

“Devlet, en iyi koşullarda bile, gerekli bir kötülüktür. Zafer kazanan işçi sınıfının sınıf düşmanlarına karşı kullanmak üzere miras aldığı bir kötülüktür [...] ta ki yeni, özgür toplumsal koşullar altında yetişen bir nesil devletin tüm zincirlerinden kurtulup onu hurda yığınına atana kadar.[11]

Bundan, Marksizmin Müşterek [komün] sistemini sosyalist toplumda işçi sınıfı için en uygun iktidar biçimi olarak benimsediğini, bu nedenle, proletarya diktatörlüğünü ifade ederken aynı zamanda bu diktatörlüğün demokratik, halkçı doğasını yansıttığını görüyoruz. Peki Müşterek sisteminin özellikleri nelerdir?

4. Paris Komünü Deneyimine Göre Müşterek Sistemi

Müşterek sistemi, Paris Komünü’nün yükselişiyle demokratik sosyalizm için bir model olarak ortaya çıktı. Ancak, tarihsel bileşenleri ve kökenleri, 1871 Paris Komünü’nden önemli farklılıklar göstermesine rağmen, Ortaçağ’da bazı Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan sivil örgütlenmelerden türemiştir. Paris Komünü, gerçekte proletarya diktatörlüğünü temsil eden sosyalist politik sistemin halka dayalı demokratik bir biçimi olarak ortaya çıkan bir sosyalist devrimdi.

Ortaçağ komünlerine gelince, bunlar gelişmekte olan Avrupa ticaret şehirlerinin feodal soyluların kontrolünden bağımsızlıklarını korumalarını sağlayan sivil topluluklar ve politik-askeri örgütlenmelerdi. Çevredeki feodal ilişkiler denizinde burjuva özerkliğinin adaları olarak hizmet ettiler. Komünist Manifesto’da “kendi kendini yöneten silahlı toplumsal birlikler” olarak adlandırıldılar. Bu tanım, bu toplulukların çevresindeki toplumdan özerk olduğunu ortaya koyuyor. Bu kendine güvenme hali, onları tüm ülkeyi kapsayan birleşik bir komün sisteminde silahlı bir politik idari birimi ifade eden Paris Komünü’nden ayırır.

Paris Komünü’nün özelliklerinden biri, kitlelere temsilcilerini seçme ve gerektiğinde geri çekme fırsatı sağlayan bir tür doğrudan demokrasiyi başarmış olmasıydı. Bu temsilciler, komünlerin konseylerini oluşturdular, bu konseyler de daha yüksek politik konseye temsilciler atadılar. Böylece komün, aynı anda hem kendi kendine yeten bir varlık hem de merkezi temsile sahip en küçük politik-idari birim haline geldi.

Komün sistemi, federal sistemden farklıdır çünkü ilki, her komünde tek bir yerel otoriteden oluşurken, federal sistem, yerel otoriteye ek olarak merkezi otorite tarafından atanan belirli temsilcilerin veya çalışanların (örneğin valiler ve ilçe yetkilileri vb.) varlığını varsayar. Komünlerde seçilmiş konseyler, tek yerel otoriteyi oluşturur, bu otorite de illerdeki daha yüksek politik iktidar konseylerinde ve onlar aracılığıyla merkezi organlarda seçilmiş delegeler aracılığıyla yerellikteki nüfusu temsil eder. Örneğin Irak koşullarında komünal sistemin uygulanması, valilerin, ilçe komiserlerinin ve ilçe yöneticilerinin makamlarının kaldırılmasını, tüm yerel yetkilerin her komünde [müşterekte] seçilmiş yerel konseylere devredilmesini gerektirir. Marx, Fransa’da İç Savaş adlı kitabında komünal sistemin özelliklerini özetlemiştir. Bu açıdan, ilgili sistemin ayrıntılarına burada girmeye gerek yok. Bu metinde araştırma konusuyla ilgili olduğu ölçüde, kitabın yalnızca bazı kısımlarına değineceğiz.

Marx, Avrupa’da burjuva devletinin ortaya çıkışına ilişkin analizinde, tarihsel köklerinin Ortaçağ’a dek izlenebileceğini dile getirmiştir. Omurgasını daimi ordu, bürokrasi, yargı, din ve eğitim oluşturmuştur. Sermaye ve emek arasındaki çatışmanın yoğunlaşmasıyla birlikte, “devletin otoritesi, sınıf devletinin aracı vasfıyla birlikte, emeği ezmek için kullanılan bir kamu gücü biçimini giderek daha fazla almıştır.”

1871’de ortaya çıkan Paris Komünü, Bonapartist İmparatorluk koşullarında Fransız devletinin tam zıttını ifade ediyordu. Marx, Komün’ü “sadece monarşik sınıf yönetimini değil, sınıf yönetiminin kendisini de ortadan kaldıracak bir cumhuriyet” olarak görüyordu. Marx ayrıca Komün’ün daimi ordu konusundaki tutumuna da dikkat çekerek, “Komün tarafından çıkarılan ilk kararname, daimi ordunun kaldırılması, yerine silahlı halkın getirilmesiydi” diyordu.[12] Lenin, buna şu yorumunu ekledi: “İlgili talep, kendilerini sosyalist olarak adlandıran tüm partilerin programlarında dile getirilmektedir.”

Komün’ün örgüt yapısı ve komün sistemi hakkında Marx şunları söylemiştir:

“Komün, şehrin çeşitli mahallelerinde genel oy hakkıyla seçilen, her an görevden alınabilen ve sorumlu olan belediye meclis üyelerinden oluşuyordu. Üyelerinin çoğunluğu, doğal olarak, işçi sınıfından veya işçi sınıfının tanınmış temsilcilerinden oluşuyordu. [...] O zamana dek hükümetin aracı olan polis, politik niteliklerinden arındırılarak, komünün sorumlu ve her zaman görevden alınabilen bir temsilcisi haline getirildi. Yönetimin diğer tüm dallarındaki yetkililer de aynı şekildeydi. Komün üyelerinden aşağıya doğru, kamu hizmeti işçi ücretleriyle yapılmak zorundaydı. Devletin yüksek mevkilerindeki kişilerin ayrıcalıkları ve temsil hakları, bu kişilerin kendileriyle birlikte ortadan kalktı. [...] Eski hükümetin fiziksel güç araçları olarak daimi ordu ve polisten kurtulduktan sonra, Komün, hemen manevi baskı aracı olan rahiplerin gücünü kırmak için kolları sıvadı. [...] Yargı görevlileri, zaten sahte olan bağımsızlıklarını yitirdiler. [...] Seçimle göreve gelen, sorumluluk sahibi ve her an görevden alınabilen kişilere dönüştüler.”[13]

Marx, komünist sistem ile burjuva parlamenter sistemi şu şekilde ayırıyordu:

“Komün, parlamenter bir organ değil, aynı anda yasama ve yürütme gücünü uygulayan bir çalışma organı olmalıydı. [...] Üç veya altı yılda bir hangi yönetici sınıf üyesinin parlamentoda halkı yanlış temsil edeceğine karar vermek yerine, genel oy hakkı halka hizmet etmeli, Komün’ü kendi suretiyle meydana getirebilmeli. Komün, parlamento temelli bir yapı değil, işleyen bir organ olmalı. Aynı anda hem yürütme hem de yasama organı olarak çalışmalı. [...] Üreticilerin özgürlüğü esas olmalı.[14]

Marx, komün sisteminin özelliklerini “üreticilerin özyönetimi” ifadesiyle özetliyordu.[15]

Bu sistemde toplumsal birliğin nasıl sağlandığına gelince, Marx bu soruyu şu şekilde cevaplıyor:

“[...] Komün’ün daha fazla ayrıntılandırmaya vakti olmayan Ulusal Örgüt’ün sunduğu brifingde açıkça dile getirildiği biçimiyle Komün, en küçük köyün bile politik biçimi haline gelecekti. [...] Her bölgedeki kır komünleri, ortak işlerini merkezi kasabadaki bir delegeler meclisi aracılığıyla yönetecek, bu bölge meclisleri de Paris’teki Ulusal Delegasyon’a temsilciler gönderecekti.”[16]

Marx, bu tür bir sistemde merkezi hükümetin işlevleri konusunda şunları söylüyordu:

“Merkezi hükümetin elinde kalacak olan az sayıda ancak çok önemli işlevler ortadan kaldırılmamalı, kaldıralım diyenler sahtekârlık ediyorlar. Bilâkis bu yetkiler, komün yetkililerine, yani belirli ve kesin sorumlulukları olan yetkililere devredilmelidir.

Ulusun birliği parçalanmayacak, bilâkis, komünal yapılanma yoluyla örgütlenecektir. Ulusun birliği, ulustan bağımsızlık kazanarak ve ona hükmederek bu birliği temsil ettiğini iddia eden devletin otoritesini yok ederek gerçeğe dönüşecektir. Gerçekte bu devlet otoritesi, ulusun bedeninde büyüyen bir asalaktan başka bir şey değildi. [...] Görevimiz, eski hükümet otoritesine ait baskıcı aygıtları ortadan kaldırmak ve toplumun üstünde olmayı arzulayan otoriteden meşru işlevleri alıp halkın sorumlu hizmetkârlarına teslim etmektir.”[17]

Komünal sistemin, tahrifçiler ve düşmanlarca çarpıtılmaya ve eleştirilmeye maruz kalması doğal. Ünlü muharriflerden Bernstein, Marx’ın öğretilerine federalizm etiketi yapıştırmaya çalışmış, onu merkezileşme ilkesinden sapmakla suçlamıştır. Daha sonra bu suçlamalara ve sahtekârlıklara cevap veren Lenin, Marksizmin savunduğu gönüllü merkeziyetçilik ile “burjuva askeri bürokratik merkeziyetçiliği” arasındaki farkı açıkladı. Şöyle dedi:

“Kafaları devlete olan kör, mitolojik inançla dolu insanlar, burjuva devlet mekanizmasının yıkımını merkeziyetçiliğin yıkımı olarak görebilirler. Bernstein, gönüllü merkeziyetçiliğin, krizdeki komünlerin gönüllü birleşmesinin, burjuva egemenliğini ve burjuva devlet mekanizmasını yıkma görevinde proletarya komünlerinin gönüllü kaynaşmasının olasılığını bile kavrayamaz. Tüm dar görüşlü burjuva zihniyetli insanlar gibi, Bernstein da merkeziyetçiliğin ancak yukarıdan, memurların ve askeri kliklerin bürokrasileri aracılığıyla dayatılabilecek bir şey olduğunu hayal eder; sanki Marx, görüşlerinin çarpıtılması olasılığını öngörmüş gibi, komünü ulusal birliği ve merkezi otoriteyi ortadan kaldırmak istemekle suçlamanın kasıtlı bir sahtekârlık olduğunu imasında bulunur. Marx, ‘ulusal birliği örgütleme’ terimini, burjuva askeri bürokratik merkeziyetçiliğine karşı bilinçli proletarya merkeziyetçiliği, yani demokrasiyi savunmak için kullanmıştır.”[18]

Marx ve Engels, Paris Komünü ışığında devlet ve sosyalist toplumun politik örgütlenmesi hakkında bilimsel sosyalist öğretiler geliştirmiş, Komün tarzında bir sosyalist cumhuriyet çağrısında bulunmuş, İsviçre tarzı federal sistemi reddetmişlerdir. Engels, 1891’de Alman Sosyal Demokrat Partisi tarafından benimsenen Erfurt Programı’nı eleştirerek, şunları söylemiştir:

“[...] Dolayısıyla, birleşik bir cumhuriyet, ancak 1798’de imparatorsuz kurulan bir imparatorluk olan bugünkü Fransız cumhuriyeti gibi bir şey değil. 1792’den 1798’e dek her Fransız eyaleti ve belediyesi, Amerikan tarzında tam bir özerklikle hareket etmiştir, bu, bizim tarafımızdan da gerçekleştirilmelidir. Özyönetimin nasıl organize edilmesi, bürokrasiden nasıl kurtulunması gerektiği konusunda Amerika ve ilk Fransız Cumhuriyeti bize bunu gösterdi, ispatladı. [...] Eyaletlerde ve belediyelerde bu tür bir özyönetim, örneğin İsviçre federasyonuna göre çok daha özgürce örgütlenmelerdir. Burada yargı yetkisi, aslında Bund’dan (yani bir bütün olarak federal devletten), aynı zamanda yargıdan ve bölgeden de bağımsızdır. Eyalet hükümetleri, bölge müdürleri ve polis müdürleri atar. İngilizce konuşulan ülkelerde bu duruma rastlanmaz. Gelecekte bu işleyişi tümüyle ortadan kaldırmalıyız, tıpkı Prusya muhafazakârları ve bölge müdürleri gibi.”

Engels, yukarıdaki tespitler ışığında, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin şunları başarmaya çalışması gerektiğini söyledi:

“Eyalet düzeyinde ve genel oy hakkına dayalı olarak seçilen çalışanlar aracılığıyla yetki veya belediye düzeyinde tam özerklik ve devlet tarafından atanan tüm yerel ve eyalet yetkililerinin kaldırılması.”[19]

Tüm bu tespitlerden, sosyalizmin amacının, üretici kitlelerin yönetme özgürlüğünü pratikte uyguladığı, devleti ve üreticilere karşı örgütlü baskı ve toplumsal şiddeti temel alan tüm sınıfsal anlaşmaları yürürlükten kaldırdığı olası en kapsamlı demokrasi olduğu görülmeli. Bu demokrasi, Arapçaya “Müşterek” sistemi olarak çevirdiğimiz komün sisteminin temelidir. Bu sistemin yirminci yüzyılda başarılı olan sosyalist devrimlerde, özellikle Rus ve Çin devrimlerinde nasıl uygulandığını incelememiz gerekiyor.

5. Sosyalist Ekim Devrimi ve Müşterek Sistemi

1917 Rus Ekim Devrimi, ilk başarılı sosyalist devrimdi. Bu anlamda Ekim Devrimi, modern sosyalist hareketin tarihi ve sosyalizmin bugüne dek emeğin kurtuluşu için ortaya çıkardığı politik ve toplumsal örgütlenme biçimleri düzleminde ürettiği bilgiye dair değerlendirme açısından özel bir öneme sahip. Önceden belirtmek gerekir ki, Ekim Devrimi’nin tarihsel önemi, sosyalist devlet için ciddi anlamda yeni bir biçim sunmaktan ziyade, Paris Komünü’nün başardıklarını başarmayı hedeflemesinden kaynaklanmaktadır. Ancak, istediğini başaramayan devrim, son derece karmaşık ve zorlu koşulların baskısı altında Komün’ün en önemli kazanımlarından feragat etmek zorunda kaldı. Bu feragat ve geri çekilme, daha sonra sosyalist inşa sürecinin ilerleyişinde, Sovyetler Birliği’nin uluslararası alanda konumunun sağlamlaştırılması bağlamında, ardından dünya sosyalist hareketinin tüm seyrinde somut sonuçlara yol açtı.

Komün sistemi (müşterek sistemi) modern zamanlara kadar bilinen en yüksek demokratik politik örgütlenme biçimiydi, çünkü sosyalizm, ancak en geniş halk demokrasisi temelinde kurulabilir. 1871’deki Paris Komünü’nden ortaya çıkan bu gerçek, Rus Ekim Devrimi’nin liderlerinin devrimden yıllar önce gözlerinin önündeydi. İlk Bolşevik kuşağı, Komün’ün mirası ve sosyalist hareket için sağladığı dersler ve deneyimler ışığında büyüdü ve ilerledi. Bu, Lenin’in Nisan 1917 başlarında sürgünden Petrograd’a dönüşünde yaptığı ünlü konuşmasında açıkça görülmektedir: “Biz bir devlet-komünü talep ediyoruz.”

Lenin, iki gün sonra yayımlanan Nisan Tezleri’nde yer alan “İkili İktidar Üzerine” makalesinde bu talebi açıklığa kavuşturdu. Geçici hükümetin yanında yeni yeni ortaya çıkan proleter iktidarın özelliklerine işaret ederek, şunları söyledi:

“Bu iktidar, 1871 Paris Komünü ile aynı türdendir. Bu türün temel özellikleri şunlardır:

1. İktidarın kaynağı, daha önce parlamento tarafından görüşülüp onaylanan kanun değil, halk kitlelerinin iş yerlerindeki doğrudan inisiyatifi ve halkın tabiriyle, iktidarın doğrudan ‘ele geçirilmesi’dir.

2. Halktan ayrı ve halkla çatışma halinde olan iki kurum olarak polis ve ordunun yerini, halkın tamamının silahlandırılması alır. Bu iktidarda silahlı işçiler ve köylüler, kendi devlet sistemlerini muhafaza ederler.

3. Memurlar ve bürokratlar da halkın doğrudan iktidarı ile değiştirilir veya en azından özel gözetime tabi tutulurlar, sadece seçilmiş değil, aynı zamanda halkın ilk talebi üzerine görevden alınabilen memurlar haline gelirler. Onların konumu, sadece memur mertebesine düşer, burjuva döneminde ‘kazanç elde eden’ konumlarda olan, yüksek maaşlar kazanan ayrıcalıklı bir sınıf olmaktan çıkıp, vasıflı işçilerin normal ücretlerinden fazlasını kazanmayan ‘özel silahlı kuvvetler’in işçileri haline gelirler.

İşte bir devlet türü Paris Komünü’nün özünü tam da burada, sadece bu tespitte bulmak gerekmektedir.”[20]

Lenin, sovyet konseylerini Komün’e benzer bir model olarak görüyordu, zira bunlar, doğrudan iktidar araçlarıydı. Onlar hakkında şunları söylüyordu:

“Bu modeldeki bir devlet (Paris Komünü), tam olarak Rus Devrimi’nin 1905 ve 1917’de kurmaya başladığı şeydi: İşçi, Asker ve Köylü Temsilcileri ve diğerlerinin sovyetlerinden oluşan, tüm Rusya halkının temsilcilerinin oluşturduğu bir Kurucu Meclis’te veya Sovyetler Sovyeti’nde vb. birleşmiş bir cumhuriyet. [...] Bugün, şu anda, kendiliğinden ve kendi yolunda, halk kitlelerinin inisiyatifiyle ortaya çıkan ve doğal bir şekilde demokrasi yaratan şey tam da budur. [...]”

Lenin’in Komün modeline göre bir devlet çağrısı birçok itirazla karşılaştı, çünkü Rusya, böylesine gelişmiş bir devlet modelinin ortaya çıkmasına izin vermeyen çok geri kalmış bir ülke olarak kabul ediliyordu. Lenin, bu itirazlara alaycı bir şekilde cevap vererek, bunların köylülerin özgürlüğe hazır olmadıklarını iddia eden feodalcilerin basit bahaneleri olduğunu söyledi!

Bunlar, Bolşeviklerin, çalışkan Rus kitlelerinin girişimleri doğrultusunda ve Paris Komünü deneyimi ışığında kurmayı hedefledikleri devlet modelinin genel hatlarıdır ki zaten bu modelin temelini de Komün’de ortaya çıkan politik model oluşturmaktadır.

İbrahim Allavi

[Kaynak: Reading in Al-Mushtarak: A System for Democratic Socialism, Yayına Hz. ve Çeviren: Ali Al-Assam ve Majid Allawi, Iskra Book, 2024, s. 47-62.]

Dipnotlar:
[1] Ebu Rayhan Biruni, bugün Özbekistan’da bulunan Harezm şehrinde MS 973 yılında dünyaya gelmiş âlim, bilim insanı ve birçok konuya hâkim bir isimdir. Biruni, matematik, astronomi, coğrafya, tarih, dilbilimi, antropoloji ve farmakoloji gibi alanlarda önemli katkılar sundu. -yhn.

[2] Bkz.: Engels, The Origin of the Family, Private Property, and the State, International Publishers, 1972 (İngilizce çevirisi) s. 227.

[3] A.g.e., s. 228.

[4] Tarihler için Birinci Ek’e bakınız. -yhn.

[5] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918. 5. Bölüm, 3. Kısım.

[6] Marx, The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte, International Publishers, (yeni baskı 1963) 1852. [“İşte gül işte dans!” “Palavracı” isimli Ezop masalında geçen ifade. Yunancada gül anlamına gelen Rodos adasından sıçrayıp karşı kıyıya geçtiğini söyleyen adama insanlar “İşte Rodos hadi sıçra!” diyorlar. Marx bu sözü Hegel’in 1821 tarihli Hukuk Felsefesinin Ana Hatları kitabının önsözünden alıyor. -yhn.

[7] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[8] Marx & Engels, Communist Manifesto, önsöz, MIA.

[9] Engels to August Bebel In Zwickau, 1875, MIA.

[10] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[11] Marx ve Engels, Selected Works, Progress Publishers, 1969-1970.

[12] Aktaran: Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[13] Marx, The Civil War in France, MIA.

[14] A.g.e.

[15] A.g.e.

[16] Marx ve Engels, Selected Works, Progress Publishers, 1969-1970.

[17] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[18] A.g.e.

[19] A.g.e., s. 450.

[20] Lenin, ‘The Dual Power,’ MIA.

28 Mayıs 2026

,

Paris Komünü’nün Yıkılışı


Elli bir yıl önce, 29 Mayıs 1871 Pazartesi öğleden sonra, düzenli birliklerden bir müfreze, Paris’in doğu kapılarından birinden ayrıldı. Çatılarında kızıl bayrakların dalgalandığı büyük Vincennes kalesi ile arasındaki o kısa mesafeyi hızla kat etti. Ana kapılara ulaştıklarında kısa süre pazarlık yapıldı. Ardından kapılar ardına kadar açıldı ve mavi üniformalı askerler içeri girdiler. Birkaç dakika sonra kızıl bayrak indi ve direkten aşağı doğru çekildi. Yerine, yavaşça ve ani hareketlerle, kırmızı, beyaz ve mavi renkli üç renkli bayrak direğe tırmandı. Daha sonra, akşam çökerken, daha küçük bir grup kaleden ayrıldı ve hendeğe girdi. Aralarında yakalarında kırmızı rozetler veya kurdeleler olan bazı adamlar vardı. Bunları duvara yasladılar: kurşun yağmurunun sesi işildi. Vuranlar, insanları ölmüş veya can çekişen halleriyle bırakıp gittiler.

Bu, destansı bir hikâyenin sonuydu: trajedinin son perdesi, galipler tarafından bir başka cinayetle kutlanması da oldukça yerindeydi. Düşen kale, Paris Komünü’nün son kalesiydi: öldürülen dokuz subay, Komünar Ordusu’nun son kalıntılarıydı. Savaş, Paris’te günler önce sona ermişti: Vincennes’de indirilen bayrak, elli yıl boyunca bir daha dalgalanmayacaktı. Burjuvazi ile işçiler arasındaki ilk mücadele sona ermiş ve işçiler için yenilgiyle sonuçlanmıştı.

Komün’ün kökenleri, III. Napolyon İmparatorluğu’nun son günlerine dek uzanır. Eğer 1870 yılında Paris’te olsaydık, ilk bakışta cumhuriyetçi milletvekilleri ve geleneksel cumhuriyetçi gruplar dışında hiçbir muhalefet gözlemlemezdik. Büyük finansörler ve “modern sanayii”nin birkaç temsilcisi, Bonapartları destekleme konusunda köylülerle aynı saftaydı. Cumhuriyet bayrağı altında onlara karşı çıkanlar ise küçük burjuvazi ve işçilerdi. Bunlar, görünüşte birleşik bir kitleydiler. Ancak daha detaylı incelendiğinde, gerçekte bazı derin ayrılıkların olduğu, bu ayrışmayı ifade eden sekter grupların işçi sınıfına dayandığı görülmekteydi. Ortada iki grup vardı: ilki, resmi cumhuriyetçilere güvenmeyen ve imparatorluğu devirip yerine bir cumhuriyet kurmak için silahlı bir ayaklanmaya hazırlanan, L. A. Blanqui liderliğindeki gizli silahlı bir örgüt olan Blankistlerdi. Bunların cumhuriyet ülküsü, 1917’deki Sovyetler gibi, sosyalizmi kurmaktan ziyade toplumun gelişimini o yöne çevirmek üzerine kuruluydu. İkinci grup, merkezi Londra’da bulunan ve önderi Karl Marx olan Enternasyonal’di. Bu, resmiyette bir örgüt değildi. Fransa’daki bu örgüt esasında devasa bir sendikaydı ve en aktif şubeleri yerel sendikalardı. Gene de bazı siyasi idealleri vardı: Sosyalistti, burjuva cumhuriyetçilerine güvenmiyordu ve bir işçi cumhuriyeti kurulması beklentisi içindeydi.

Sedan’ın çöküşünden sonra resmi cumhuriyetçiler iktidara geldiklerinde, bu muhalif oluşumlar önem kazandılar. Fransa-Prusya Savaşı ve Paris kuşatmasının tarihini kısaca anlatmaya gerek yok. Yeni cumhuriyetçilerin, eski emperyalistler kadar büyük bir beceriksizlik ve devrimci işçilere karşı daha da büyük bir şüphe gösterdikleri herkesin malumudur. İşçiler tarafından iki başarısız isyan girişimi yapıldı, ancak sonunda cumhuriyetçiler, 27 Ocak 1871 günü Almanlara fiilen teslim oldular.

Yeni bir meclis seçildi. Paris devrimcileri veya yarı devrimcileri seçerken, eyaletler monarşistleri seçti. Yeni hükümet, monarşistler tarafından seçildi ve başına Thiers getirildi. Çok geçmeden bu meclis ve Paris arasında çatışma çıktı. En ciddi sorun ise, Paris’in demokratik olarak örgütlenmiş savunmasının, yani Ulusal Muhafızlar’ın komutanlığına atanan yeni Bonapartist generalin Parisli işçiler tarafından kabul edilmemesiydi.

Anın yaklaştığını hisseden Thiers, büyük hamlesi için hazırlıklara başladı. Tek cumhuriyetçi silahlı kuvvet olan Paris Ulusal Muhafızları, Montmartre tepelerinde büyük bir topçu birliğine sahipti. Toplar Paris’e aitti ve hükümet, ateşkes kapsamında teslim edilmelerine izin vermek üzereyken, Muhafızlar’ın uyanıklığı sayesinde bu toplar Prusyalılardan kurtarılmıştı.

Thiers, bu topları ele geçirmeyi önerdi. Onlar olmadan, askerleri tepeleri ele geçirdiğinde, Ulusal Muhafızlar, askeri açıdan sadece bir polis gücü değerinde olacaktı. Ancak bu durum, Ulusal Muhafızlar’ı yeterince öfkelendirip bir karışıklığa yol açmalarını sağlayacak ve ardından Thiers, elindeki tüm kozlarla Paris’in cumhuriyetçi güçlerini darmadağın edebilecekti.

Bu nedenle, 17 ve 18 Mart gecesi, Bonapartist kalıntısı General Vinoy, Paris’e düzenlenecek askeri seferin başına getirildi. Kendisi, ordunun büyük bir bölümüyle birlikte Paris’in batı yakasını işgal edecekti. General Lecomte ise Montmartre tepelerini işgal edip, Ulusal Muhafızlar tarafından gece gündüz korunan topçu birliklerini ele geçirecekti. Bu amaçla kendisine 88. Piyade Alayı ve bazı yardımcı birlikler verildi.

18 Mart

Montmartre tepeleri, Paris’e hâkimdi. General Lecomte’un emrindeki 88. Piyade Alayı, 18 Mart sabahının erken saatlerinde büyük bir çaba ile tepelere tırmandı. Az sayıdaki ve şüphelenmeyen Ulusal Muhafızlar’a saldırdılar ve hem üst hem de alt platoyu süngü ucuyla ele geçirdiler. Neredeyse hiç direniş olmadı, saat altıya kadar tepelerin tamamı Lecomte’un elindeydi. O ünlü toplar ele geçirildi. Bu soğuk, güzel Mart sabahında ortalıkta neredeyse kimsecikler yoktu, darbenin başarılı olacağı ve topların sessizliğe gömülmüş sokaklardan Vinoy’nun karargâhına taşınacağı düşünülüyordu.

Fakat toplar çok ağırdı ve atlar ile top arabaları taşınmalarına kâfi gelmiyordu. Topların tepelerin eteğine taşınması süreci çok yavaş ilerliyordu. Güneş doğuyordu ve sokaklarda birkaç kişi dolaşmaya başlamıştıb ile. Bunların arasında, sürpriz saldırı sırasında kaçmayı başaran bazı Ulusal Muhafızlar da vardı. Saat yedi buçukta sessizlik, kilise çanlarının deli gibi çalmasıyla aniden bozuldu. Kısa süre sonra tüm kule çanları çalmaya başladı. Tepenin eteğinde, Ulusal Muhafızlar’ı bir araya toplamak için çalınan davulların boğuk mırıltısı yankılanıyor, bölgenin her yerinde borazanlar işitiliyordu. Tepelerin etrafındaki meydanlarda ve sokaklarda, Ulusal Muhafızlar aceleyle koşuyor, teçhizatlarını giyiyor ve saf tutuyorlardı. Lecomte’a bağlı birliklerin etrafında, çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan, giderek büyüyen bir kalabalık toplanıyordu.

Kalabalık, yavaş yavaş yaklaştı. Onlarla birlikte Ulusal Muhafızlar da geldi. Lecomte, adamlarını hücuma hazırlanıyormuş gibi dizerek, onları iki kez geri püskürtmeyi başardı. Ama geri döndüler. Sonunda, kalabalık tarafından safların bir kısmı dağıtıldı. Korkmuş olan general, bu kez ciddi bir şekilde hücum emri verdi. Bir anlık endişeli bir tereddüt yaşandı. Kalabalığın kadınları askerlere yalvardı: “Bizi, kocalarımızı, çocuklarımızı vuracak mısınız?” Subaylar, onları tehdit ettiler. Aniden bir çavuşun sesi duyuldu: “Silahlarınızı kaldırın!” İşte bu ses işe yaradı. Askerler silahlarını kaldırdı, kalabalık hücuma geçti, Ulusal Muhafızlar kitleyle kardeşleşti. Bir anda, kara bir dalga gibi Devrim, Montmartre’ı ele geçirmişti. Saat dokuzdu.

Lecomte, öfkeli bir asker ve sivil kalabalığı tarafından kuşatılmıştı. Oradan kurutlan Lecomte, Chateau Rouge’a götürüldü. Bu sırada, tepelerin aşağısındaki 88. Alay’ın geri kalanı teslim olmuştu. Askerlerin büyük çoğunluğunun komutanı Vinoy, sinirlerine hâkim olamayıp, Seine Nehri’nin diğer tarafına, Paris’in en güneybatısındaki Champs de Mars’a hep birlikte geri çekilme emri verdi.

Montmartre Gözetim Komitesi tarafından Lecomte ve subaylarının Montmartre, Rue des Rosiers 18 numaradaki nöbet odasına nakledilmesi emri imzalanmıştı. Mahkûmlar, artık işçi sınıfından değil, fahişelerden ve aylaklardan oluşan, Paris’in en kötü ve en acımasız tortularını içeren, büyük ve gürültülü bir kalabalık eşliğinde oraya götürüldüler. Yaklaşık yüz yıl önce benzer bir kalabalık, kralın kanını istemiş, Jirondinlerin, Hebert’in, Danton’un ve Robespierre’in ölümünden zevk almıştı. Şimdi Lecomte’un ölümünü isteyen aynı kalabalık, iki ay sonra Komünarların kanını istiyordu. Ulusal Muhafız subayları Lecomte’u kurtarmakta giderek daha fazla zorlanıyordu. Talihsizlik, onlara 1848 Haziran isyanının bastırılmasına yardım eden, şüphe üzerine tutuklanmış olan yaşlı Clement Thomas’ı yakaladı. Saatlerce süren kargaşanın ardından, öğleden sonra aralarında 88. Alay’dan birçok askerin de bulunduğu kalabalık içeri girerek Lecomte ve Thomas’ı öldürdü. Kendi vahşetinden korkmuş gibi görünen kalabalık, daha sonra dağıldı ve alt rütbeli subaylara zarar vermedi.

Vinoy’nun geri çekilmesi ve Montmartre saldırısının başarısızlığı hükümeti paniğe sürüklemişti. Akşam karanlığı çöktüğünde, bir kişi hariç hükümetin tüm üyeleri, Paris’ten kaçmış, yetkililere her departmanı dağıtmaları ve Versay’a kadar takip etmeleri talimatını vermişti. Geriye kalan tek üye, Jules Ferry, Belediye Binası’nda (Hotel de Ville) kaldı ve ilçe belediye başkanlarının yardımıyla bir günlüğüne karşı devrim merkezi kurmayı başardı.

Ancak yardım gelmeyince, kaçan hükümet, bolca tavsiye iletip, bildiri gönderdi. Ulusal Muhafızlar’ın yeni komutanı olarak Saisset’yi atadı ve Paris halkını onun etrafında toplanmaya çağırdı. Fakat bu ve diğer eylemler, yalnızca kendi yetersizliğine dikkat çekti; gerçek anlamda devrimci olmayan tek güç, Ferry’nin ertesi gün kendi hallerine bıraktığı belediye başkanları grubundaydı.

Ancak hükümet, kendi gölgesinden korktu. Gerçekte karşı taraf korkulacak bir merkezi yönlendirme becerisine sahip değildi. Vinoy’nun yaşadığı yenilgi, Lecomte’un ölümü ve hükümetin bozguna uğraması, Ulusal Muhafız Merkez Komitesi’nin işi değildi. Ulusal Muhafızlar’ın sıradan üyeleri kendiliğinden bir araya gelmişti. Komite, kendi başkomutanı Lullier’ye sadece en genel emirleri vermiş ve bunların uygulanmasını sağlamamıştı. Bu nedenle, kapıları kapatmayı, az sayıdaki karşı devrimci grubu dağıtmayı veya Paris’in batı tarafına hâkim olan ve hükümet birlikleri tarafından yeniden işgal edilen Mont Valerien Kalesi’ni ele geçirmeyi başaramadı. Komite, 20 veya 21’ine kadar Paris’in tek yöneticisi olduğunu fark etmedi. Kendi beceriksizliği ve anayasal yetki eksikliğinden o kadar bunalmıştı ki, hükümet için zaman kazanan belediye başkanları tarafından kandırılmasına izin verdi. Paris belediye meclisinin seçimi için onlarla görüşmelere girdi. Onların onayına o kadar önem verdiler ki, bu seçimi 26 Mart’a kadar erteleyebildiler.

O tarihe kadar komite hiçbir şey yapmadı. Bu arada Thiers, dikkatlice bir ordu topluyordu. Güvenilmez birliklerini Satory’deki büyük bir kampa topladı ve sivilleri oradan uzaklaştırdı. Sıradan bir insanın oraya yaklaşması neredeyse imkânsızdı. İçeride askerler iyi besleniyor, iyi muamele görüyor, dikkatli bir propaganda faaliyetine tabi tutuluyordu. Dahası, hâlâ Kuzey Fransa’yı Paris surlarına kadar işgal eden Bismarck’a gitti ve Paris’e yapılacak saldırıyı desteklemek için Napolyon’un ordusundan esir birlikleri temin etti.

26 Mart’ta Paris belediyesi seçildi. Ezici bir devrimci çoğunlukla seçilen belediye, “Komün” adını aldı.

Komün Neydi?

Komün ne anlama geliyordu? Bu ismin içerdiği güçlük zorluk neydi?

Bugün ilan edilen sovyetin aksine, egemen sınıfa karşı kesin ve net bir meydan okuma değildi. “Sovyet” kelimesinin ima ettiği gibi açık, ayrıntılı ve kapsamlı bir isyanı da içermiyordu. Hâlâ belirsizdi. “Komün”, Fransız burjuvazisine ait saygın bir kelimeydi ki hâlâ öyle. Kent veya kır bölge konseyi anlamına geliyor, dolayısıyla, Fransız devlet mekanizmasının bir parçası. Bu nedenle, yasal olarak, “Komün” ilanı, Paris’in daha önce reddedilmiş olan sıradan belediye özerkliğini üstlenmesi anlamına geliyordu. Sonradan kimi anarşistler, bu özerklik talebinin, çerçevesi sonradan çizilen kapsamlı ademi merkeziyetçilik planı üzerinden, Komün’ün gerçek özünü meydana getirdiğini iddia ettiler. Oysa bu tür bir argüman tümüyle yanıltıcıdır. Yerel yönetimin ayrıntıları hakkındaki bir anlaşmazlık, bir devrimin temelini teşkil etmez. Bu terimlerle yazan ve düşünen tarihçiler, mesleklerine ihanet etmişlerdir.

Her şeyden evvel, hem işçiler hem de ona destek veren küçük orta sınıf için Komün, 1792 ve 1793’ün büyük komünü anlamına geliyordu. Paris’in tüm yoksul sınıflarının güçlü devrimci organı, kralı devirip cumhuriyeti kurmuş, Konvansiyon’u Jirondenlerden arındırmış ve kritik yıllar boyunca devrimi yönetmiş ve gerçekleştirmişti. Tekrar tekrar, gerici gücü ve zengin sınıfları devirmiş ve yıkmıştı. Paris’in yeniden dirilttiği bu organ, tahtta oturan gerici güce, Thiers Hükümeti tarafından temsil edilen para gücüne karşı dönecek ve onu kırılgan bir sopa gibi kıracaktı, tıpkı eski Komün’ün 10 Ağustos 1792’de Fransız monarşisini sonsuza dek yıktığı gibi.

Bu fikir, tüm sınıflar arasında yaygınlaşmıştı. Oysa komünarların çoğunluğunun zihninde yeni bir fikir vardı ve gelecek, bu fikrin Komün’ün özü olduğunu, içindeki hayati ve tehlikeli olan ne varsa bu fikirden kaynaklandığını ortaya koydu. Geri kalanı ise cumhuriyetçi ve merkeziyetçilikten uzak duygusallık, sadece tarihsel bir hayaldi. Yeni fikir, Komün’ün işçi cumhuriyeti olduğunu söylüyorydu. Paris’in tüm işçi sınıfı ve hâlâ proletarya ortamında bulunan küçük esnaf ve işverenler, işçilerin kaderlerini kendi ellerine aldığını hissettiler. En başlarda, 20 Mart'ta, Resmi Gazete’de şunlar söylendi:

“Başkent proletaryası, yönetici sınıfların başarısızlığı ve ihaneti karşısında, kamu işlerinin yönetimini ele geçirerek, durumu kurtarma vaktinin geldiğini fark etmiştir. [...] Proletarya, kendi haklarına yönelik sürekli savrulan tehditler, meşru özlemlerinin mutlak reddi, ülkenin ve tüm umutlarının yıkımı karşısında, kaderini kendi ellerine almanın ve iktidarı ele geçirerek zaferi sağlamanın zorunlu görevi ve mutlak hakkı olduğunu anlamıştır.”

Komün işte buydu: işçilerin iktidarı ele geçirmesiydi. Onu muktedir sınıf için büyük ve tehlikeli kılan şey tam da buydu. İşte bu yüzden bugün hâlâ yaşıyor, tarih boyunca hatırlanıyor.

Dolayısıyla, 26 Mart’ta Komün ilan edildiğinde, Paris’i büyük bir mutluluk ve rahatlama dalgası sardı. O gün Belediye Binası meydanında görülen sahneler, nadiren görülmüştür. Bu çılgın coşku burjuvaziyi bile kuşattı. İşçi ve işveren, birlikte sevindiler. 1748’i görmüş yaşlılar, sessizce ağlıyorlardı. Genç erkekler, kadınlar ve çocukların gözleri ışıl ışıldı. Saçılan çiçekler, dalgalanan kırmızı bayraklar, şarkı söyleyen kalabalıklar, “Marsilya Marşı”nın o çılgın ritmi, tüm bunlar, büyük bir özgürlük, yeni bir yaşam hissi veriyordu. Casuslar, Versay’a Paris’in “Komün ile deliye döndüğünü” bildirdiler. Bu doğruydu. Paris, eski zalim istibdatı ayakta tutan sütunların çatladığını hissediyordu. Devrimci bir anın o nadir sevincini hissetti. Eski ve kötü ağırlığın bir kenara atıldığı, geçmiş ve gelecek acıları telafi eden ve şarap gibi sarhoş eden bir gelecek vizyonu veya duygusunun olduğu o an, her şeyin mümkün olduğu bir an gelip çatmıştı. Böyle bir an az kişiye nasip olur. Nadiren yaşanır. Paris bunu daha önce de yaşamıştı: 10 Ağustos 1792 gecesi Tuileries Sarayı’na baskın düzenlenip kral kurşuna dizildiğinde ya da 25 Şubat 1848’de son Bourbon hanedanı üyesi kaçtığında da aynı duygu açığa çıkmıştı. Bu ruh, günümüzde, Çar’ın iktidarının yıkıldığı 1917 Mart’ında Petrograd’da, Sovyet Cumhuriyeti’nin ilk günlerinde Budapeşte’de dolaşmış, hatta dört yıl önce bir Kasım günü Berlin’e kısa da olsa uğramıştı.

Paris Komünü’nün ilk günlerinde bunlar yaşandı. Günümüzde bunu hatırlayan çok az insan var, ancak Valles’nin “büyük günler”, “Komün günleri” dediği o günlerin anısını her zaman yaşattılar ve o günlerin coşkusundan bir parça bize de kaldı.

Savaş Başladı

Fakat bu sevincin sonsuza dek sürmesi imkânsızdı. Thiers, ordusunu hazırladı. Hazırlıklar 2 Nisan günü tamamlandı. Ordu, o gün toplarını Paris’e çevirdi. O gün, Ulusal Muhafızlar olarak adlandırılan Federaller ile Thiers’in birlikleri olarak adlandırılan Versaylılar arasında ilk savaş cereyan etti. Ertesi gün Komün, büyük bir saldırıyla karşılık verdi, ancak bu saldırı, sıradan askerlerin değil, generallerin tam beceriksizliği nedeniyle felâket ve yenilgiyle sonuçlandı. 3 Nisan’dan itibaren Paris ve Versay, yıpratıcı ve kanlı bir siper savaşına girdi. Paris’in tüm batı surları boyunca savaş, günlerce tüm sertliğiyle sürdü ve Komünarlar her geçen gün sayıca daha da azaldı.

Fransız hükümeti tarafından Bois de Boulogne'daki tahkimatın önünde komünarların idam edilmesi, 29 Mayıs 1871. James Tissot, 1871.

3 Nisan fiyaskosunun ardından Cluseret, tüm Muhafız Birliği’nin komutanlığına atandı. Söylenene göre Amerikan İç Savaşı’nda da savaşmıştı. Komün’ü Cluseret yok etti. Görevlerini yerine getirmedi: sahadaki alaylara destek olamadı, mühimmat temin edemedi, yüklenicileri denetlemedi ve savunmayı organize edemedi. Hiçbir şey yapmadı ve yapabileceği az şey de, kendisine danışmadan emir verme yetkisini elinden alan, yeni seçilmiş Merkez Komite’nin müdahalesiyle engellendi.

Yirmi yedi gün içerisinde Komün ordusunun neredeyse tamamı yok oldu. 30 Nisan’da Cluseret tutuklandı, yerine Rossel adında genç bir subay geçti. Örgütleme işinin ilk adımları bu sayede atılabildi. Cephe, üç yetenekli generalin emrine verildi: mühimmat organize edildi. Ancak 9 Mayıs’ta Issy kalesi düştü: Rossel, Komün’e karşı bir darbe girişiminde bulundu, başarısız oldu ve kaçtı. Blanqui’nin eski bir düşmanı, ancak fikir olarak Blankist olan Delescluze, yönetimi devraldı, ardından Savaş Bakanlığı’nı düzene sokmak için beyhude bir teşebbüs içine girdi.

Komün’ün İçinde

26 Mart’ın üzerinden iki ay geçmişti. Dolayısıyla, genel bir politika belirlemek, beceriksizce ve tereddütle de olsa bir işçi devleti kurma işine soyunmak için vakit vardı.

Komün içinde bir çoğunluk bir de azınlık vardı. Kabaca söylemek gerekirse, bunlar sırasıyla Blankistler, romantik cumhuriyetçiler ve Enternasyonal’den oluşuyordu. Enternasyonal üyeleri, azınlığın geri kalanıyla birlikte, sosyalist ilkeler konusunda çoğunluğa karşı değillerdi. Tamamen çoğunluğun politikasına veya politika eksikliğine karşıydılar. Bu çoğunluğun içinde, Blankistler, liderleri Blanqui’nin Thiers hükümetinin eline geçmesi üzerine, rehberlik ve politika üretme imkânından mahrum kalmışlardı. Blanqui’nin politikası her daim, proletarya diktatörlüğünün kurulmasına ve burjuvaziye karşı savaşın başarılı bir şekilde yürütülmesine odaklıydı. Bu nedenle, genel sosyalist politika tartışmalarından kasıtlı olarak kaçınmış ve takipçilerini teorik ilkelerinden ziyade cesaretleri ve itaatkarlıkları nedeniyle seçmişti. Böylece militan devrimcilerden oluşan yakın bir grup oluşturmuştu, ancak şimdi, kendisi Thiers tarafından taşrada yakalanıp hapse atıldığında, takipçileri lidersiz kalmıştı. Örgütünün ciddi kusurları hemen ortaya çıktı. Hiç kimse, Blanqui’nin yerini dolduramıyordu ve düzenli bir politika izleyemeyen Blankistler amaçsızca savruluyordu. Küçük çaplı darbeler gerçekleştiriyorlar, kimi zaman güçlü bir duruş sergiliyorlardı, ancak genel bir politika izleyemiyorlardı. Generali olmayan teğmenler gibiydiler. En önemli dertleri, Blanqui’yi kurtarmaktı. Thiers’e Komün’ün elindeki tüm rehineleri Blanqui karşılığında takas etmeyi teklif ettiler, ancak Thiers, akıllı bir hamleyle bu teklifi reddetti.

Blankistlerdeki kararsızlık ve tereddütlü hal, 1748’in eski liderlerinden rehberlik beklemeye alışmış olan Komün üyelerinin kitlesi şahsında daha da derinleşti. Komün, esasen işçi sınıfı temsilcilerinin rastgele bir araya gelmesinden oluşuyordu. Bugün, eleme veya örgütlenme şansı olmadan aceleyle seçilmiş, gelişigüzel bir işçi delegeleri meclisi alsaydık, şüphesiz ki karşımızda “karışık bir grup” bulurduk. Muhtemelen bir veya iki düzenbaz, birkaç yabancı, ikinci sınıf yeteneklere sahip birkaç istikrarlı ve dürüst işçi, orantısız sayıda sadece laf kalabalığı yapan kişi, yetenekleri ve cesaretleriyle meclis üzerinde tesir yaratmayı bilen birkaç kişi olurdu. Komün, tam olarak böyleydi. İçinde karakterleri şüpheli olmayan bir veya iki kişi vardı. Eski bir sahtekar olan Blanchet, ihraç edildi ve diğer ikisininse polis casusu olduğundan şüpheleniliyordu. Birkaç yabancı da vardı. Komün üyelerinin büyük çoğunluğu, sağlam gelirli işçilerden oluşuyordu, bunlar da Felix Pyat’nın gibi, sadece laf kalabalığı yapanların etkisi altındaydılar. Bu adamların politikası değilse de temel alışkanlığı 1793’ün hatırası üzerine bina edilmişti. Tek meseleleri o günleri taklit etmekti.

Önemli bir kısmı azınlık grubuna mensup olan Enternasyonal üyeleri, hayalperest olarak adlandırılmalarına rağmen, bazı yönlerden diğerlerinden daha “gerçekçi”ydiler. 1870’te güçlü bir sendika federasyonu olan Enternasyonal, kuşatma sırasında sendikaların ortadan kaybolduğunu gördü. Sonuç olarak, Paris’te 1871’e kadar güçlü veya Enternasyonal’in tipik bir örneği haline gelmemiş olan siyasi “hiziplere” güvenmek zorunda kaldı. Enternasyonal’in programı, kapitalist sanayinin sendikalardan doğan özerk işçi birliklerine devredilmesiydi (bu, İngiltere’de Lonca Sosyalizmi başlığı altında yeniden keşfedilmiştir), siyasi devlet ise merkeziyetsiz bir cumhuriyet olacaktı. Enternasyonal, ideal devletiyle o kadar meşguldü ki, Savaş Bakanlığı’nın taleplerinin üstünlüğünü fark edemedi.

Komün üyeleri arasında Delescluze veya Varlin gibi görevleri konusunda ehil bir iki kişi de vardı. Ancak bu birkaç kahraman adam, Komün üyelerini kendi seviyelerine yükseltmeyi başaramadı. Komün’ün yetersizliği ve kararsızlığı, Ulusal Muhafızlar’ın sıradan üyelerinin kahramanlığı ve özverisiyle çarpıcı bir tezat teşkil ediyordu.

Bu nedenle, Komün’ün genel politikası hakkında kaydedilecek çok az şey bulunması şaşırtıcı değildir. Eyaletlere gönderilen iki bildiri, duygusal çağrılardan başka bir şey içermiyordu. Komün’ün kabul ettiği “program”, kendisini kesinlikle yukarıda bahsedilen merkeziyetçilikten uzaklaşma teorileriyle sınırlıyordu.

Komün, doğal olarak, meclisin kira ve faturalarla ilgili yıkıcı kararını yürürlükten kaldırdı. İşçilerin tüm kiralarını bu karardan muaf tutan Komün, Ulusal Muhafızlar’ın maaş ve ödeneklerini ödemeye devam ederek onların geçimlerini sağladı. Rehin dükkânlarında bulunan, yoksul sınıflara ait tüm mobilya ve malları iade etti. Kilise ve devleti birbirinden ayırdı, kilise mallarına el koydu ve eğitimi laikleştirdi. I. Napolyon’un zaferlerinin Paris’teki en ünlü anıtı olan Vendôme sütununu yıktı. Komün yetkilileri için yıllık azami maaşı 240 sterlin olarak belirledi. Bir dizi komün karşıtı dergiyi yasakladı.

Ama hepsi bu kadardı. Doğru ya da yanlış, Komün, o anki askeri ihtiyaçlarla o kadar meşguldü ki, yeni bir toplumun temellerini belirlemekle ilgilenecek vakti yoktu.

Komün Yönetimi

Komün’ün yönetimini ele aldığımızda kaydedilecek daha çok şey var.

Komün’ün başlangıcında seçilen Yürütme Komisyonu, kadrosu itibarıyla tamamen işe yaramaz ve pasifti. Onun yerini, eğer bir rol üstlendiyse, çeşitli kamu hizmetlerine atanan delegelerin toplantıları ve daha sonra iki Kamu Güvenliği Komitesi aldı.

Bu heyetler arasında belki de en verimli yönetileni, her ikisi de Azınlık üyesi olan ve Varlin’in de Enternasyonal üyesi olduğu Jourde ve Varlin’in elindeki Maliye heyetiydi. Jourde küçük orta sınıftan gelen bir isimdi, Varlin ise emekçi bir mücellitti. Çoğunlukla Paris belediyesine ait gelirlerden günde 675.000 frank sağlamak zorundaydılar. Bu, ancak en sıkı tasarruf ve en dikkatli muhasebe ile mümkün oldu. Jourde ve Varlin’in yönetimi, özen ve titizliğin bir modeli olarak iş gördü.

Bu bölümde dikkat edilmesi gereken en büyük hata, Jourde ve Varlin’den ziyade Komün’e atfedilmelidir. Fransa Bankası, Paris’e 9.400.000 frank borçluydu, zorla da olsa, 7.290.000 frank daha ödemeye ikna edildi. Sonuç olarak, Jourde’un kaynaklarının kısıtlılığı, tüm Komün yönetimini neredeyse açlığa mahkûm etti. Buna rağmen, Komün, Fransa Bankası’na el koymayı sürekli olarak reddetti. Bankada nakit ve çeşitli kâğıt paralar şeklinde, tüm hükümeti satın almaya, Fransa ve Versay’ı bir sürü Komün ajanıyla doldurmaya, her Versay yetkilisine rüşvet vermeye yetecek kadar para vardı. Bankadaki para tamı tamına 2.980.000.000 franktı yani yaklaşık yüz elli milyon sterlin. Elli yıl önce böyle bir parayla her şey yapılabilirdi. Ancak Komün’e katılmış, son derece saygıdeğer yaşlı bir beyefendi olan Beslay’nin etkisi, böyle bir el koymayı engelledi. Onun iyi niyeti ve Prudoncu kredi teorisini ısrarla savunması, Komün’ü hareketsizliğe sürükledi. Neticede fikir etrafında oluşan birlik, Komün’ü gerçek manada ürküttü.

Büyük ölçüde Maliye Bakanlığı’na bağlı olan bir dizi küçük daire, yetenek ve dürüstlükle yürütülüyordu. Gümüşçü Theisz, posta ve telgraf işlerinin başına geçti. Thiers’in yetkililerinin Postane’yi neredeyse yağmaladığını, pulları bile alıp geriye sadece boş bir bina bıraktığını keşfetti. Paris posta hizmetlerini çok hızlı bir şekilde yeniden kurdu ve çalışma koşullarını iyileştirdi. Doğal olarak, Thiers tarafından kesilen taşraya giden telgraf hatlarını yeniden kuramadı, ancak geceleri hatların arasından sızarak düşmanın elindeki kasabaların posta kutularına Paris mektuplarını bırakan başarılı bir gizli ajan servisini yönetmeyi bildi. Darphane, bronz işçisi Camelinat tarafından yönetiliyordu. Onun yönetiminde öyle teknik iyileştirmeler yapıldı ki, Komün’ün yıkılışı sonrası Versay Hükümeti, kendi darphane ustasına mükemmelleştirdiği iyileştirmeleri öğretmesi için onu güvenli geçişle geri çağırdı.

Maliye Bakanlığı’na bağlı bir diğer alt kuruluş olan Kamusal Yardımlar Dairesi, 1848 devrimcilerinden yaşlı bir isim olan Treilhard tarafından takdire şayan bir şekilde yönetiliyordu. İdarenin tüm ruhunu alt üst etmeyi başardı: onu her türlü hayırseverlik duygusundan arındırdı ve yardıma haklılık görünümü kazandırdı. Özellikle, konumlarının yoksulları ezme hakkı verdiğini düşünen “merhametli rahibeler” ve doktorlara karşı çok sertti. Treilhard’ın hizmeti tamamen yeniden organize etmesine bir tek zaman darlığı mani olabilirdi.

Daha küçük daireler içerisinde anılmayı hak eden biri varsa o da Gıda Komisyonu’dur. Paris’in düzenli tedariki ve fiyatlardaki düşüş, en azından isim olarak, onun eseriydi. Aslında asıl övgüyü, Tarım Bakanı olup Mayıs ayından sonra komisyonun hizmetlerinden tamamen vazgeçen, bunun da herhangi bir olumsuz sonuç doğurmadığı Viard hak ediyor.

Adalet Bakanlığı’nda (Eugene Protot, temsilci) ve Eğitim Bakanlığı’nda (Edouard Vaillant, temsilci) kaydedilecek pek bir şey yok; özellikle de uzun zamandır ilerici burjuva reformcuları tarafından talep edilen eğitimin laikleştirilmesi gibi kimi küçük reformların duyurulması dışında.

Dışişleri Bakanlığı heyetine çok kötü hizmet verildi. Temsilci Grousset’nin para sıkıntısı çektiği doğru, ancak kendisine para sağlanması konusunda ısrar etmek de onun göreviydi. Bankada, her Fransız eyaletinde devrimci gazeteleri finanse etmek ve hizmetlerini boşuna sunan sorumlu temsilciler aracılığıyla, büyük Fransız şehirlerindeki sönmekte olan Komünar hareketlerini canlandırmak için yeterli para vardı. Hareket, Thiers’in Paris’e karşı yürüttüğü büyük askeri yığılmayı imkânsız kılacak kadar kolayca canlandırılabilirdi. Bunun yerine, Grousset, birkaç çok iyi seçilmemiş manifesto yazmakla yetindi ve bunların dağıtımını şansa ve iyi talihe bıraktı.

Yukarıda adı geçen heyetlerin hiçbiri, Kamu Güvenliği heyeti de dâhil olmak üzere, kapitalist rejimin gizli belgelerini inceleyip ifşa etme fırsatını, yapmaları gerektiği gibi, değerlendirmediler. Şüphesiz ki, Napolyon’un saltanatının yolsuzluk dolu entrikalarına dair, günümüzde gizli antlaşmaların yayınlanması kadar büyük bir sansasyon yaratacak kadar çok kayıt vardı.

İşçi sınıfına yönelik somut adımları yalnızca İşçi Partisi heyeti attı. Avusturyalı bir işçi olan Leo Frankel delegeydi. O da, Enternasyonal’in diğer tüm üyeleri gibi, Enternasyonal’in Paris Federal Konseyi ile düzenli iletişim halindeydi ve onun politikasını uyguluyordu (Marx, Genel Konsey’de bir ara Enternasyonal’in Londra’daki politikasını yönetmeyi ummuştu, ancak iletişim konusundaki güçlük gibi muhtelif nedenlerden dolayı bu mümkün olamadı).

Bu nedenle Frankel, sahip olduğu süre dâhilinde Enternasyonal’in programını, yani kapitalist sistemi işçilerin üretim dernekleri sistemine dönüştürme programını mümkün olduğunca uygulamaya çalıştı. Meslektaşlarının çoğunun aksine, planlarını işçiler için değil de işçiler tarafından uygulama hatasına düşmedi veya kâğıt üzerindeki kararları gerçekleşmiş gerçekler olarak kabul etmedi. Sendikaların tamamen ortadan kalkması ve geniş çaplı ekonomik ayaklanmayı yasaklayan Savaş Bakanlığı’nın acil ihtiyaçları karşısında ihtiyatlı davrandı. Acil görevlerinin sendika hareketini yeniden yaratmak, işçilerin lehine çözülmemiş anlaşmazlıkları halletmek, çeşitli sanayi ve hizmetlerin yönetimini, sendikalar yeterince güçlenip aktif hale geldikçe onlara devretmek olduğunu fark etti.

Ulusal Muhafızlar’daki hizmet çağrıları bunu çok zorlaştırdı. Ancak ilk görevi çok yetenekli bir şekilde yerine getirildi. Komün’ün yıkıldığı günlerde, 34 sendika merkezi komitesi (yani tek bir mesleği kapsayan sendikaların merkezi komiteleri), 43 üretim derneği ve 11 çeşitli işçi derneği aktif olarak faaliyet gösteriyordu. Yani ortada iyi örgütlenmiş 34 meslek grubu vardı ve bu sendikaların çoğu en azından 1870’ten beri en azından tabela düzeyinde var olsalar da, Mart ayında fiilen yok oldu, oysa elimizde bunların Komün boyunca canlı ve militan olduklarına dair kanıtlar bulunuyor.

İşverenlere karşı alınacak acil önlemler arasında, Komünar sözleşmeleri için “adil ücret” maddesinin uygulanması, gece fırıncılığının yasaklanması ve işverenler tarafından uygulanan her türlü para cezası veya ücret kesintisinin yasaklanması sayılabilir. Frankel, sekiz saatlik iş günü önerisini hayata geçiremedi.

Aleni bir dizi nedene bağlı olarak, sanayinin işçi birliklerine devredilmesi konusunda ancak çok ufak bir adım atılabildi. Komün, tüm sözleşmelerde işçi birliklerine öncelik veren bir kararname yayınladı, bunun sonucunda, sonlara doğru Ulusal Muhafızlar’ın neredeyse tüm ihtiyaçları bu şekilde karşılandı. Paris’teki terk edilmiş veya kapanmış atölye ve fabrikaların (ki bunların sayısı oldukça fazlaydı) ilgili işçiler tarafından devralınmasını sağlamak için sendikaların tüm şubelerinin temsilcilerinden oluşan bir Soruşturma Komisyonu topladı. Bu Komisyon, 10 ve 18 Mayıs’ta iki kez toplandı, ancak ne yazık ki, görüşmelerinin ve kararlarının tüm kayıtları kayboldu.

Polis teşkilâtı, “Genel Güvenlik” Blankistlerin elindeydi. 25 yaşında genç bir adam olan Raoul Rigault, önce Kamu Güvenliği Delegesi (yani Polis Şefi), ardından da Savcı (yani Başsavcı) oldu. İşlerin genel yönetimi her zaman onun elindeydi. Blankistlerden Cournet, Kamu Güvenliği Delegesi olarak onun yerini aldı ve daha sonra yerini Theophile Ferre’ye bıraktı. Hem Ferre hem de Rigault, Komün’ün en “korkunç” üyeleri olarak ün kazandılar.

Rigault’a yönetimindeki “hafiflik” nedeniyle şiddetli saldırılar yapıldı, ancak genel olarak bu saldırılar haksızdı. Hizmetinin tam olarak imparatorluğun polis sistemine dayandığı, açık ve ciddi kusurları olduğu doğrudur. Bununla birlikte, birkaç gün içinde yoktan bir şey yaratmak zorundaydı ve doğal olarak bunu en kolay yolla, seleflerinin izinden giderek yaptı. En azından Paris sokaklarının sakin ve düzenli olmasını, şiddet suçlarının bilinmemesini ve Versay komplocularından hiçbirinin ortaya çıkmaya cesaret edememesini sağlamış olmak önemli bir şeydi. Ferre ve Rigault, ayrıca eski Polis Müdürlüğü arşivlerini inceleyerek, hâlâ Komünar saflarında bulunan bir dizi casus ve haini de ortaya çıkardı.

Versaylıların esirleri öldürmesini durdurmak için Komün, öldürülen her esir için Paris’te kalan Komün karşıtı üç rehinenin vurulması gerektiğine dair bir kararname çıkardı. Bunun sonucunda Rigault, çoğunluğu gerici güçlerin küçük çaplı temsilcilerinden oluşan, ancak Paris Başpiskoposu, Yüksek Mahkeme Başkanı ve en değerli ödül olarak, Napolyon’un Meksika Savaşı’na ilham veren kapitalist Jecker’i de içeren bir dizi rehine topladı. Bununla birlikte, kararname uygulanmadı; çünkü Versaylılar, bir süre sonra esirleri vurma uygulamasına yeniden başlasalar da, 2 Nisan’dan 23 Mayıs’a kadar süren kuşatma boyunca Komünarlar tarafından hiçbir esir veya silahsız insan öldürülmedi.

Komün’ün Yıkılışı

Rossel’in kaçışının ardından bir Kamu Güvenliği Komitesi atanmıştı. Komitenin adı güzeldi, ama tek başına isimlerin Pyat gibilerin karakterlerini değiştirmesi mümkün değildi. Kendi beceriksizliği nedeniyle görevden alındı ve savunma, Delescluze’ye bırakıldı. Ancak çabaları hiçbir sonuç vermedi. Adamları 10’a 1 oranındaydı ve sayıca azdı. Issy’den sonra Vanves Kalesi de düşmüştü ve Komün’ün sonu sadece zaman meselesiydi.

Komün, her zamanki gibi romantik bir yaklaşımla, 15 Mayıs’ta yeni bir Kamu Güvenliği Komitesi atayarak durumu ele almaya çalıştı. Ciddi bir durumla karşı karşıya olduklarını düşünen azınlık, rahatsızlıkları ile birlikte Komün’den ayrıldı ve ilçelere (bölgelere) çekildi, zira Komün üyeleri, görevleri gereği kendi bölgelerinin ilçe meclisiydi. Uluslararası Federal Konseyi, bu aşamada geri çekilmenin skandal yaratacağına onları ikna etti ve bu isimler geri döndüler.

22 Mayıs’ta bir casus, Versay ordusuna Paris’in en güneybatı ucunun (Auteuil) savunmasız olduğuna dair mesaj gönderdi. Mesaj üzerine hükümet birlikleri, öğleden sonra gizlice içeri girdiler. O akşam ve ertesi sabah tüm batı kapılarından içeri akın ettiler.

23 Mayıs’ta Komün hazırlıksız yakalandı. Delescluze, Dombrowski, Rigault ve birkaç kişi daha savunmayı organize etmeye çalıştı. Komün üyelerinden bazıları, özellikle birkaç gün önce kızıl fularlarını cesurca taşıyanlar, utanç verici bir şekilde saklandılar. Ulusal Muhafızlar, halk güçlerinin doğal içgüdülerine uyarak, kendi karargâhlarını savunmak için geri çekildiler. Dombrowski ve daha sonra Rigault, savaşırken öldürüldü. La Cecilia, Wroblewski, Varlin, Frankel ve diğerleri, kendi karargâhlarında direnişi organize etmeye çalıştılar, ancak Komün içindeki firarlar nedeniyle ki ilk kaçan kişi tabii ki Felix Pyat’tı, organize bir direniş yaşanmadı.

Versaylılar, direnişin düzensizliğinden faydalanarak, 23 ve 24'ünde neredeyse tüm barikatları kuşatarak ele geçirmeyi başardılar. Savaşta kayıplar çok azdı. Eğer General Clinchant’ın istediği gibi ilerlemeye devam etselerdi, Paris hemen düşerdi. Ancak bu, onların planı değildi, M. Thiers’in emirleri de bu yönde değildi.

Versay birlikleri, Paris’e girer girmez bir katliam düzenlediler. Askerlere, ellerinde silahla teslim olan herkesi derhal öldürme emri verilmişti ve bu emir yerine getirildi. Dahası, şüphe uyandıran veya çıkar çatışması nedeniyle ihbar edilen herkesi de öldürdüler. Boşta dolaşan kalabalıklar bir araya toplandı, arandı ve ellerini göstermeleri emredildi. Avuç içindeki barut lekesi olarak algılanabilecek herhangi bir siyah iz, idam için yeterli kanıt olarak kabul edildi. Ulusal Muhafız kıyafetinin herhangi bir parçasını elinde tutan her erkek vuruldu. (Bu noktada 1919’da, ordu kıyafetinin herhangi bir parçasını elinde tutan her Londralının vurulduğunu hayal edin.)

Polis, 399.823 ihbar mektubu aldı ve bunların sadece yirmide biri imzalıydı. Bu türden bir mektup yazmak, eğer bulunabilirse, ihbar edilen kişinin hayatının tehlikeye atılması için yeterliydi. Hükümet binalarına benzin sıktığı söylenen kadın benzin atıcıları efsanesi, bu katliama kadınların da dâhil edilmesine yol açtı. İtfaiyeciler, neredeyse yok olma tehlikesiyle karşı karşıyaydı, çünkü kötü niyetli bir kişi, onların hortumlarını benzinle doldurdukları yönünde bir söylenti yaymıştı.

Şans eseri ölümden kurtulan siviller, sayısız askeri mahkemeden birinde yargılanmak üzere götürüldü. “Yargılama”, hiçbir zaman birkaç dakikadan fazla sürmüyor, davaların yarısında ölüm cezası veriliyordu. Cesetler, Paris sokaklarında bırakıldı veya aceleyle yarıya kadar gömüldü.

Mahkeme kararıyla kurşuna dizilmeyenler, yeniden yargılanmak üzere Versay’a gönderildiler. La Muette kapısından geçmeden önce, kibirli ve tiyatral General Marquis de Gallifet tarafından durduruldular. General, aralarından birkaçını oracıkta kurşuna dizmek üzere seçti. Bir gün beyaz saçlıları, başka bir gün komşularından daha uzun veya daha çirkin olanları öldürdü. Korkunç hayal gücünü eğlendiren her türlü fantastik sebepten faydalandı.

Ardından, zavallı, baygın haldeki konvoylar, kavurucu yaz güneşinin altında, üzerlerinde hiçbir şey olmadan Versay’a doğru yürüdüler. Çoğu zaman su içmeye veya dinlenmeye izin verilmedi, hatta bazen esir alanlarına rahatsızlık verdikleri gerekçesiyle topluca vuruldular. Versay’a vardıklarında ise yeni işkencelere maruz kaldılar. İktidara yaltaklanan kalabalıkların dayağını yediler, tükürüklerine maruz kaldılar, sonra leş kokan yeraltı zindanlarına tıkıldılar.

Bu tür saldırılara daha önce dünyanın ücra köşelerinde, sömürge savaşlarında siyahiler de maruz kalmışlardı, ancak Avrupa’nın merkezinde böylesi daha önce hiç yaşanmamıştı.

Bu saldırılara karşı öfkelenen Komünarlar, ellerinde kalan rehinelerin canlarının iadesini talep ettiler. Sorumluluktan kaçmayı reddeden Ferre, emri verdi ve rehineler kurşuna dizildi. Komün’ün az sayıdaki savunucusu, artık Paris’in doğu mahallelerine çekilmek zorunda kaldı. Lüksemburg ve nehrin güney yakası kaybedilmişti, Montmartre gafil avlanmıştı ve Belediye Binası alevler içindeydi. İşçi mahallesi Belleville, Komünarların tek kalesiydi. Güneş, kendini gizledi ve büyük topların getirdiği şiddetli yağmur başladı.

25, 26 ve 27’sinde Versaylılar, nihayet örgütlü bir direnişle karşılaştılar. Sayıca çok fazla olan birlikleri her yerde durduruldu. Ulusal Muhafızlar, kahramanca ve inanılmaz bir direniş sergiledi. O günlerin hikâyesi, asil cesaretin ve sorgusuz sualsiz bağlılığın kaydıdır. Versaylıların yavaş seyreden ilerleyişleri onlara epey pahalıya mal oldu.

Ama o son, illaki gelecekti. Komünarlar, yavaş ama kaçınılmaz bir şekilde geri püskürtülüyordu. Tek başına genel yönlendirmeyi yapan Delesduze, 25’inde her şeyin bittiğini gördü. 1830 ve 1848’i görmüştü: başka bir yenilgiyi daha yaşamak istemiyordu. Yorgun, bitkin ve çok yaşlı görünen Delesduze, arkadaşlarının gözleri önünde, Versay toplarının sadece bir taş yığınına dönüştürdüğü Chateau d'Eau’daki bir barikata doğru sokaklardan yürüdü. Silahsız, elindeki bastonla, yavaşça barikata tırmandı. Bir anlık duraksama oldu, çünkü askerler bu yaşlı adamın hâlâ Komün üyesi olarak kızıl fularını taktığını görünce şaşırmışlardı. Biri ateş etti: adam etrafında biraz döndükten sonra yere yığıldı ve öldü.

Ama o öldü diye savaş sona ermedi. Versaylılar, yavaş yavaş ilerlemeye devam ettiler. 26’sında Bastille Meydanı’nı ve eski Saint Antoine Mahallesi’ni ele geçirdiler. 27’sinde kuzeyden inerek, Pere Lachaise mezarlığını aldılar. Pazar sabahının erken saatlerinde Belleville tepelerindeki kalan Komünar barikatlarını ele geçirdiler. Ertesi gün Vincennes’in dış kalesi teslim oldu, son kızıl bayrak indirildi.

Son birkaç gündür Thiers, Gallifet’yi bizzat şehre salmıştı. Yaptıkları tarif edilemez. Şunu söylemek yeterli: Belleville, aylarca ölüler şehri görünümünden kurtulamadı. Şehirden geçen yolcu, terk edilmiş evlerde hiçbir ışık veya yaşam belirtisi görmüyordu. Sokaklar boş ve ıssızdı, sanki bir salgın, tüm sakinlerini alıp götürmüş gibiydi. Gallifet, işçi mahallelerini, Timur ya da başka bir gözü dönmüş Doğulu hükümdar gibi boşaltmıştı. Talihsiz kurbanlar, çoğunlukla Pere Lachaise mezarlığına götürüldü ve burada -et ve kan bozulduğu için infazlar makineli tüfeklerle gerçekleştirildi. Bugün bile, birçok Komünar’ın öldürüldüğü duvar, “le mur des federes (Ulusal Muhafızlar Duvarı) olarak bilinir ve dünyanın dört bir yanındaki sosyalistler için kutsal bir hac yeridir.

Direniş sona ermiş olsa da, katliam bitmemişti. 2 veya 3 Haziran’a kadar neşeyle devam etti ve insani nedenlerden ziyade, sağlık gerekçeleriyle durduruldu. Ardından “düzenli” yargılamalar başladı. Hastalık ve delilik yüzünden ölenlere çeşitli bahanelerle gardiyanlarca öldürülenler eşlik etti. Şimdi daha fazlası idam cezasına, bazıları ise uzun hapis cezalarına çarptırıldı. Askeri adaletin bile Komün’de hiçbir payı olmadığını kabul ettiği diğerleri ise serbest bırakıldı. Ancak Komün üyelerinin büyük çoğunluğu topluca Güney Denizi’ndeki Yeni Kaledonya adasına sürüldü.

Ulusal Meclis, Thiers’e oybirliğiyle teşekkür etti ve ordunun komutanı Mareşal MacMahon’u cumhurbaşkanı olarak atadı.

Yıllar sonra galipler tarafından bir af ilan edildi, yapılanların ve yaşananların unutulması ve bağışlanması teklif edildi. Ama bugün de unutmayanlar ve bağışlamayanlar var. 1848 gazisi yaşlı Komünarın yargıçların huzurunda söylediği şu sözleri hep birlikte hatırlıyorlar: “Bizi iki kez yendiniz. Ama üçüncüsünde biz yeneceğiz.”

Raymond W. Postgate
29 Nisan-20 Mayıs 1922
Kaynak