08 Mart 2026

, ,

Egemenlik Karşıtı Kampın Üyesi Olarak Lübnan Devleti


Bugün İran ve Hizbullah’ın yüzleştiği savaş, bölgeyi yeni bir aşamaya taşımıştır. Bu aşama, Lübnan’ı bu ülkede uzun zaman önce tesis edilmiş olan politik düzeni ortadan kaldırma tehdidiyle karşı karşıya bırakmaktadır.

Ahlaki boyutu bir kenara koysak bile, hukuk ve analiz düzleminde, ülkedeki egemen güçler, devlete pratikte yeni bir biçim vermişlerdir. Bu güçler, bir yandan İsrail’i resmi söylem dâhilinde düşman olarak tanımlasalar da gerçekte ABD ve İsrail yanında savaşmakta, içeride ise kendi ülkesine ve halkına karşı beşinci kol faaliyeti yürütmektedirler. Bugün Lübnan’da devlet, kendisiyle savaşmaktadır.

Hizbullah açısından bu çatışma, kimsenin içinden zaferle çıkamayacağı bir muharebedir. Oluşan ayrım çizgileri, bugün sahada egemenliği savunan ve maddi düzlemde onu üreten güçlerle, o egemenliğin altını oyan, nihayetinde onu ortadan kaldıran devlet yetkililerini birbirinden ayırmaktadır.

Bugün karşımızda, eylemsiz kaldığı için egemenliğini tesis edemeyen bir devlet değil, esasında onu yok etmeye çalışan bir devlet durmaktadır. Bugün egemenliğe karşı olan her kamp, egemenliği kasten ve bilerek silip atma sürecinin parçasıdır, bu anlamda doğrudan Amerikan stratejisinin emirlerine uygun hareket etmektedir.

Bu durum, Lübnan devlet kurumlarının davranışlarında zaten açıkça görülmektedir: İsrail’in bombardımanına, etnik temizlik operasyonlarına ve karadan gerçekleştirdiği müdahalelerine devam ettiği süreçte cumhurbaşkanı, orduya Lübnan toprağını savunma iznini vermemiştir. İsrail’in işgal harekâtının kapsamını genişletme yönünde ortaya koyduğu başarısız girişimlere tanık olduğumuz gerçeklikte ordu, silah ve cephane bulundurma suçuyla insanları tutuklamakta, direnişin iradesini kırmaktadır. Bunlar olurken dışişleri bakanlığı, bölgesel operasyonlara katılan İngiliz askeri uçaklarının Lübnan hava sahasından geçmesine izin vermeyi önermiştir. Bu koşullarda Lübnan devleti, artık sadece kendi topraklarını savunamadığı gibi, bir yandan da Lübnan topraklarında halen devam eden etnik temizlik de dâhil olmak üzere, savaşın tüm sonuçları açısından, eylemleriyle suç ortaklığı yapmaktadır.

Analiz düzleminde, mevcutta öncekilerden farklı bir durumla karşı karşıyayız. Burada artık eskiden görülen, düşmanla işbirliği pratiklerinden farklı bir pratiğe tanık oluyoruz. İşbirliği, genelde toprakların işgal edilip kontrol altına alınması sonrası iktidarla birlikte çalışmayı ifade eder. Bugün tanık olduğumuz durum farklıdır: Lübnan devletinin ne toprağı işgal edilmiştir ne de bu devlet, askeri düzlemde yenilgiye uğratılmıştır. Devletin kurumlarına dokunulmamış, işleyişinde herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. Buna karşın devlet, yabancı saldırgan güçle stratejik uzlaşmayı, yan yana gelmeyi tercih etmiş, kendi halkına ve ülkesine karşı yürütülen bir savaşta düşmanın safına geçmiştir. Aynı zamanda bu devlet, kendi kurumlarını ülke içinde aynı saldırgan gücün hedef aldığı direnişi ezmek için kullanmaktadır. Bu anlamda Lübnan devleti, kendi toplumunun savunma becerilerine karşı bir tür beşinci kol faaliyeti yürütmekte, ordusunu içeride düşmanın gücünü arttıracak bir unsur, bir güç çarpanı haline getirmektedir.

Burada görülüyor ki biçimsel egemenlik denilen cilâyı silah haline getiren muktedir sınıf, hayalet devlet fikrini gerçek manada egemen bir gücün tesis edilmesine mani olmak adına bir tür bahane olarak kullanmaktadır. Bunların egemenlik anlayışı, Direniş’in Lübnan’ı savunmasına veya kurtarmasına mani olmakla tanımlıdır. Bu sebeple egemenliği politik bir öğretiden ziyade boş bir slogana dönüştürmüşlerdir.

Yıllardır süregelen, savaş ve barış kararının yalnızca devletin elinde kalması gerektiğiyle ilgili ısrar, bu çerçevede, egemenliğin bir ifadesi değil, Lübnan’ın ne bugünde bir savunmaya ne de egemen bir geleceğe sahip olmasını sağlamaya yönelik bir mekanizma olarak iş görmektedir.

Hizbullah liderliğinin verdiği cevap, çatışmanın mevcut siyasi sistemin sınırlarını çoktan aştığının anlaşıldığını ortaya koyuyor. Şeyh Naim Kasım, bu hafta şunu söyledi: “Bizimle İsrail arasında bir güç dengesi yok, ancak biz, tarih için savaşacağız.” Bu açıklama, savaşın doğrudan askeri denklik ölçütleriyle değil, egemen bir geleceği koruma ölçütüyle ölçüldüğünü gösteriyor. Sözlerinin tonu da dikkat çekiciydi: İsrail’in kendi anlatısına göre zaten gerçekleşecek olan, ancak İsrail’in şartlarına uyarınca yaşanacak savaşa girmek gibi bir niyet yoktu ortada. Mevcut yetkililerin meşruiyeti hakkında da herhangi bir tartışma yapılmıyordu, çünkü bu kadar açık bir şekilde tüm sınırları aşan bir hükümetin, bu savaşın sonuçları sahada siyasi gerçekliğe dönüştüğünde, ele alınmaya değer bir siyasi geleceği kalmamıştır. Direnişe karşı çıkanlara, “çatışma sırasında direnişi arkadan bıçaklamadıkları” sürece “birlikte yeni bir sayfa açma fırsatı” olduğu yönündeki teklifi açık bir ima içermektedir. “Fırsatlar”dan söz eden dil, savaştan sonra siyasi denklemin değişeceği beklentisini varsaymaktadır.

Bu duruş, Hizbullah’ın askeri liderliğinin bugün savaşçılarına yayınladığı, daha önce eşine rastlamadığımız mektupla da pekiştirildi: “Direnişi bırakmayacağız, silahlarımızı bırakmayacağız, sahadan ayrılmayacağız.” Bu mektup, hareketin onu suçlu ilan etmeye çalışan bir devlet veya teslim olmaya zorlamayı amaçlayan dış girişimler tarafından kısıtlanmadığını ortaya koyuyor.

Şu anda yaşananlar, başlangıçta mezhepsel ve siyasi bileşenlerinin toplamından ibaret olan bir devleti yöneten siyasi sistem için son bir krize işaret etmektedir. Savaşın ardından bu bileşenlerin yeniden şekillenmesiyle, mevcut düzenlemenin, Lübnan devletinin doğasını yeniden tanımlayan yeni bir toplumsal ve siyasi sözleşmeye yol açması muhtemeldir.

Emel Saad
7 Mart 2026
Kaynak

0 Yorum: