İki
yıl boyunca İsrail, Gazze’deki Filistinlilere karşı soykırım uyguladı. Kulakları
üzerine yatmış olan dünya liderleri, bu katliamın kırmızı çizgi olmadığına
karar verdiler. Birçoğu işi, İsrail’i silahla desteklemeye, ticareti artırmaya
ve somutta hesap verme ihtimali karşısında onu korumaya kadar vardırdı. FIFA ve
Olimpiyatlar gibi kuruluşlar, aniden apolitik olduklarına karar verdiler,
İsrail’in ihracına yönelik çağrılara kulak asmadılar.
Elitlerin
gözünde hayat ve dünya, normal seyrinde devam edecekti. Eğer sürekli protestolar ve
yaptırım çağrılarıyla direniş sergileyecek olursa, ayaklarından sürüklenip
kayıtsızlık çukuruna fırlatılacak, politika yoluyla susturulacaktı. ABD, önce
Biden, sonra da Trump aracılığıyla, muhalif sesleri susturma yönünde ortaya
koyduğu çabaları artırdı.
İnsan
hakları avukatları ve hâkimler tehdit edildiler, yaptırımlara maruz kaldılar.
Uluslararası hukuk, geçersiz kılındı. Roma Statüsü’ne taraf olan ülkeler, hukuken
bağlayıcı olan anlaşmaların artık geçerli olmadığını düşünerek,
soykırımın mimarlarından biri
olan Binyamin Netenyahu’yu yasa uyarınca tutuklamak yerine onun ülkelerini ziyaret etmesine izin verdiler.
Çok
az sonuçla karşılaşan İsrail, en iyi yaptığı şeyi yapmaya devam etti:
bombalamak, öldürmek, yıkmak ve kaosu yaymak. O, katliamlarını diğer ülkelere
de taşıdı. Lübnan, İran, Suriye ve Yemen hedef haline geldi. Filistin’i
savunmaya gelen Şii ve Sünni Müslümanlar, şehit edildiler.
Topraklarındaki
Amerikan üslerinin verdiği yanlış güvenlik duygusuyla, Arap monarşileri, Körfez’deki
herhangi bir olumsuz sonuçtan muaf olduklarını sandılar. Üs kurmanın başlıca
nedenlerinden biri, İran’ı caydırmak ve bölgesel “istikrarı” korumaktı, bu “istikrar”
ise emperyalizm lehineydi. Bahreyn, o küçük adasında, ABD Donanması’na ait
Beşinci Filo’ya ev sahipliği yapacaktı. Kuveyt, bir ABD Hava Kuvvetleri üssüne
ev sahipliği yaptı. Katar, ABD Merkez Komutanlığı’na (CENTCOM) ev sahipliği
yaptı ve üssü kendi parasıyla inşa etti. Bu üs, İsrail’in Gazze’ye karşı
soykırımına devam edebilmesi için silah transferini kolaylaştırmaktan sorumlu
bir karargâhtı.
Monarşiler
geriye çekilip, kendilerini Gazze’deki Filistinlilere çadır ve yardım gönderen
hayırsever yöneticiler olarak gösteren halkla ilişkiler kampanyaları yürüttüler,
oysa İsrail’in, siyasi olarak uygun olduğunda önemsiz bir miktar dışında,
hiçbirinin girişine izin vermeyeceğini çok iyi biliyorlardı. Aynı monarşiler,
Amerikan hegemonyasını yatıştırmak için gizlice İsrail işgaline maddi destek sundular.
Amerikan hegemonyası ise İsrail’in her türlü yasadışı faaliyetini korumak için
kendi vergi mükelleflerinin parasını harcıyordu.
Tüm
bunlar olurken, vicdan sahibi ortalama bir Amerikalı, İsrail’in Gazze’de
sivilleri katletmesini izlemekle, azalan bir dünya gücünde günlük hayatını
sürdürmek arasında ayrım yapmayı öğrenmek zorunda kaldı. Amerikan hükümeti,
İsrail’i kendi halkından daha büyük bir öncelik olarak gördüğü için kendi maddi
koşullarının giderek kötüleştiğini gördüler. En küçük, en yoksul belediyelerden
en büyük, en zengin şehirlere kadar, ortalama bir Amerikalı vergi mükellefi,
zirvedeki yerini korumaya kararlı, aşırı genişlemiş bir imparatorluğu finanse
etmek zorunda kaldı. Amerika’da işler kaybedildi, sağlık hizmetleri ile yüksek
öğrenim, birçok kişi için giderek erişilemez hale geldi. İnsanlar, acil
ihtiyaçlarından başka hiçbir şeye odaklanacak paraya sahip değildi.
Amerikan
kapitalizmi, işçilerinden daha az ücret karşılığında daha çok iş yapmalarını
talep ediyordu. Bu, İsrail için mükemmel bir senaryoydu. Amerikan vergi
mükelleflerinden gelen açık çekler, Amerika’nın askeri gücüyle birleşince,
İsrail’i ekonomik şoklardan ve yasal sorumluluktan koruyacaktı. Bu nedenle,
suçlarında daha cesur ve daha acımasız hale geldi. Gazze’deki tüm canlıların
katledilmesi çağrıları daha da yükseldi: “Amalek, Amalek, Amalek” (inkar
edilemez, saf kötülüğün bir temsili) İsrailli politikacıların sloganıydı. Gazze’de
hiçbir demografik grup kurtulamadı. Kuvözdeki yeni doğanlar ölüme terk edildi,
tekerlekli sandalyedeki yaşlılar, yakın mesafeden vuruldu, kurtarma görevlileri,
bağlanıp katledildi, hamile anneler, karınlarından vuruldu, un arayan genç
babalar keskin nişancılar tarafından öldürüldü, kayıtlı tarihteki en büyük
çocuk uzuv kaybı vakası yaşandı, Müslümanlar ve Hristiyanlar hayvanlar gibi
öldürüldüler. Arap monarşileri ise kendi küçük fanuslarında oturup, duyarsız
influencer’lar aracılığıyla vatandaşlarını yatıştırırken, petrol ve turizmden
zenginleşirken güvende olduklarını sanıyorlardı; markaları her şeydi. “Habibi,
Dubai’ye gel!”
Ancak
dünya, sadece dijital bir cephe değil. Aptal influencer’lar, ne kadar çarpık
bir gerçeklik sergilerse sergilesin, böyle bir gerçeklik yok. Bunlar, gerçek
insanlar ve milyonlarcası fiziksel, ekonomik ve zihinsel olarak acı çekiyor.
İsrail’in
kibri giderek arttı. İran’ı defalarca bombaladı, İranlılar ve Filistinliler de
dâhil olmak üzere müzakerecileri öldürdü (İsrail, Temmuz 2024’te İran’da İsmail
Heniyye’yi öldürdü ve Eylül 2025’te Doha’da Filistinli yetkilileri bombaladı)
ve kendi sonuçlarıyla başa çıkamayınca, Amerika’nın koruması altına girdi. 2.500
yıllık bir medeniyet olan İran, itidal gösterdi, onlara ağır bir darbe indirdi
ama gene de geri dönüp müzakere etmeye istekliydi, diyalog yoluyla çözümler
bulmak için defalarca denedi. Son görüşmelerde arabuluculuk yapan Umman
Dışişleri Bakanı Bedir bin Hamid Busaidi, “Barış anlaşması ulaşılabilir
durumdaydı” dedi. Oysa barış anlaşması, İsrail’in çıkarına değil, genel olarak
barış İsrail’in çıkarına değil. 1948’de kurulduğundan beri mecliste her yıl
yenilenen bir olağanüstü hal altında bulunuyor. Barış, İsrail’in Amerikan vergi
mükelleflerinin sübvansiyonlarını haklı çıkaramayacağı anlamına gelir. Böylece,
28 Şubat’ta İran’ı tekrar bombaladı ve bu saldırıyı “önleyici saldırı” olarak
nitelendirdi.
Bu
durum, Amerika’yı zor durumda bıraktı. Marco Rubio 2 Mart’ta şöyle demişti: “İran’ın,
herhangi bir ülke, ABD veya İsrail tarafından saldırıya uğraması durumunda,
karşılık verecekleri, ABD’ye misilleme yapacakları son derece açıktı.”
Sözlerine
şöyle devam etti: “İsrail’in bir eylemde bulunacağını biliyorduk, bunun
Amerikan kuvvetlerine yönelik bir saldırıyı tetikleyeceğini biliyorduk, bu
saldırıları başlatmadan önce önleyici bir şekilde harekete geçmezsek, daha
büyük kayıplar vereceğimizi de biliyorduk.”
İran,
daha önce ABD ve İsrail’i, tekrar saldırıya uğramaları halinde bu sefer geri
adım atmayacakları konusunda uyarmıştı. 28 Şubat’ta, İsrail ve Amerika’nın İran’daki
bir kız okulunu hedef alması ve yaklaşık 200 çocuğun ölümüne yol açmasıyla
savaşın ilk adımları atıldı. Savaşın ilk gününde İsrail ve ABD, İran’ın dini
lideri Ayetullah Hameney’i suikastle öldürdü. İran, söz verdiği gibi karşılık
verdi: bölgedeki tüm İsrail ve Amerikan varlıklarını hedef aldı.
Birdenbire,
topraklarında Amerikan üslerine izin vererek egemenliklerini tehlikeye atan
Arap hükümetleri, İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere yaptıklarının çok küçük
bir kısmını bizzat tecrübe etmeye başladılar. Yıllarca İsrail’in eylemlerine
göz yumup ABD’yi yatıştırmak işe yaramamıştı. Kırılgan cam fanusları patladı.
Amerika, üslerini zar zor savundu, askerlerinin çoğunu tahliye etti, bu ev
sahibi ülkelerdeki yerleşim bölgelerinde bulunan otellerde saklanan bazı
askerlerini yüzüstü bıraktı.
Bununla
birlikte, İran, o askerleri buldu ve bölgedeki tüm önemli üslere saldırdı.
Bahreyn, Kuveyt, Irak, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve BAE’nin tamamı
saldırıya uğradı. Dubai’nin en seçkin ve gösterişli otelleri, Amerikan
askerlerini ve istihbarat ajanlarını ağırlama konusundaki ısrarları nedeniyle,
insansız hava aracı saldırılarına maruz kaldı. Dubai’nin silüetinden dumanlar
yükseldi. Çalkantılı bir bölgede güvenlik görüntüsü korumaya bu kadar çok bel
bağlayan bu kırılgan ülkeler, dünyaya sadece birer vasal olduklarını
kanıtladılar. Gerçek sorunlar ortaya çıktığında kolayca bir kenara
atılabilirlerdi. Egemenliklerini, yaygın bölgesel yıkımdan başka bir şey için
devrettiler. Sonunda, gerileyen Amerikan hegemonyasına olan kör sadakatlerini
yeniden gözden geçireceklerdir.
İran,
savaş istemediğini defalarca dile getirdi. Pentagon yetkilileri de “yakın bir
tehdit olmadığını” söylüyordu. Ancak insanlığa karşı işlediği suçlardan hiçbir
zaman hesap vermeyen sömürgeci işgalci İsrail, dünyaya kendisinin bir istisna
olduğuna inandığını gösterdi. Ta ki bunun böyle olmadığı kendisine öğretilene
kadar.
Semir Hasan
5 Mart 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder