14 Mart 2026

,

Arap Vasallar

İki yıl boyunca İsrail, Gazze’deki Filistinlilere karşı soykırım uyguladı. Kulakları üzerine yatmış olan dünya liderleri, bu katliamın kırmızı çizgi olmadığına karar verdiler. Birçoğu işi, İsrail’i silahla desteklemeye, ticareti artırmaya ve somutta hesap verme ihtimali karşısında onu korumaya kadar vardırdı. FIFA ve Olimpiyatlar gibi kuruluşlar, aniden apolitik olduklarına karar verdiler, İsrail’in ihracına yönelik çağrılara kulak asmadılar.

Elitlerin gözünde hayat ve dünya, normal seyrinde devam edecekti. Eğer sürekli protestolar ve yaptırım çağrılarıyla direniş sergileyecek olursa, ayaklarından sürüklenip kayıtsızlık çukuruna fırlatılacak, politika yoluyla susturulacaktı. ABD, önce Biden, sonra da Trump aracılığıyla, muhalif sesleri susturma yönünde ortaya koyduğu çabaları artırdı.

İnsan hakları avukatları ve hâkimler tehdit edildiler, yaptırımlara maruz kaldılar. Uluslararası hukuk, geçersiz kılındı. Roma Statüsü’ne taraf olan ülkeler, hukuken bağlayıcı olan anlaşmaların artık geçerli olmadığını düşünerek, soykırımın mimarlarından biri olan Binyamin Netenyahu’yu yasa uyarınca tutuklamak yerine onun ülkelerini ziyaret etmesine izin verdiler.

Çok az sonuçla karşılaşan İsrail, en iyi yaptığı şeyi yapmaya devam etti: bombalamak, öldürmek, yıkmak ve kaosu yaymak. O, katliamlarını diğer ülkelere de taşıdı. Lübnan, İran, Suriye ve Yemen hedef haline geldi. Filistin’i savunmaya gelen Şii ve Sünni Müslümanlar, şehit edildiler.

Topraklarındaki Amerikan üslerinin verdiği yanlış güvenlik duygusuyla, Arap monarşileri, Körfez’deki herhangi bir olumsuz sonuçtan muaf olduklarını sandılar. Üs kurmanın başlıca nedenlerinden biri, İran’ı caydırmak ve bölgesel “istikrarı” korumaktı, bu “istikrar” ise emperyalizm lehineydi. Bahreyn, o küçük adasında, ABD Donanması’na ait Beşinci Filo’ya ev sahipliği yapacaktı. Kuveyt, bir ABD Hava Kuvvetleri üssüne ev sahipliği yaptı. Katar, ABD Merkez Komutanlığı’na (CENTCOM) ev sahipliği yaptı ve üssü kendi parasıyla inşa etti. Bu üs, İsrail’in Gazze’ye karşı soykırımına devam edebilmesi için silah transferini kolaylaştırmaktan sorumlu bir karargâhtı.

Monarşiler geriye çekilip, kendilerini Gazze’deki Filistinlilere çadır ve yardım gönderen hayırsever yöneticiler olarak gösteren halkla ilişkiler kampanyaları yürüttüler, oysa İsrail’in, siyasi olarak uygun olduğunda önemsiz bir miktar dışında, hiçbirinin girişine izin vermeyeceğini çok iyi biliyorlardı. Aynı monarşiler, Amerikan hegemonyasını yatıştırmak için gizlice İsrail işgaline maddi destek sundular. Amerikan hegemonyası ise İsrail’in her türlü yasadışı faaliyetini korumak için kendi vergi mükelleflerinin parasını harcıyordu.

Tüm bunlar olurken, vicdan sahibi ortalama bir Amerikalı, İsrail’in Gazze’de sivilleri katletmesini izlemekle, azalan bir dünya gücünde günlük hayatını sürdürmek arasında ayrım yapmayı öğrenmek zorunda kaldı. Amerikan hükümeti, İsrail’i kendi halkından daha büyük bir öncelik olarak gördüğü için kendi maddi koşullarının giderek kötüleştiğini gördüler. En küçük, en yoksul belediyelerden en büyük, en zengin şehirlere kadar, ortalama bir Amerikalı vergi mükellefi, zirvedeki yerini korumaya kararlı, aşırı genişlemiş bir imparatorluğu finanse etmek zorunda kaldı. Amerika’da işler kaybedildi, sağlık hizmetleri ile yüksek öğrenim, birçok kişi için giderek erişilemez hale geldi. İnsanlar, acil ihtiyaçlarından başka hiçbir şeye odaklanacak paraya sahip değildi.

Amerikan kapitalizmi, işçilerinden daha az ücret karşılığında daha çok iş yapmalarını talep ediyordu. Bu, İsrail için mükemmel bir senaryoydu. Amerikan vergi mükelleflerinden gelen açık çekler, Amerika’nın askeri gücüyle birleşince, İsrail’i ekonomik şoklardan ve yasal sorumluluktan koruyacaktı. Bu nedenle, suçlarında daha cesur ve daha acımasız hale geldi. Gazze’deki tüm canlıların katledilmesi çağrıları daha da yükseldi: “Amalek, Amalek, Amalek” (inkar edilemez, saf kötülüğün bir temsili) İsrailli politikacıların sloganıydı. Gazze’de hiçbir demografik grup kurtulamadı. Kuvözdeki yeni doğanlar ölüme terk edildi, tekerlekli sandalyedeki yaşlılar, yakın mesafeden vuruldu, kurtarma görevlileri, bağlanıp katledildi, hamile anneler, karınlarından vuruldu, un arayan genç babalar keskin nişancılar tarafından öldürüldü, kayıtlı tarihteki en büyük çocuk uzuv kaybı vakası yaşandı, Müslümanlar ve Hristiyanlar hayvanlar gibi öldürüldüler. Arap monarşileri ise kendi küçük fanuslarında oturup, duyarsız influencer’lar aracılığıyla vatandaşlarını yatıştırırken, petrol ve turizmden zenginleşirken güvende olduklarını sanıyorlardı; markaları her şeydi. “Habibi, Dubai’ye gel!”

Ancak dünya, sadece dijital bir cephe değil. Aptal influencer’lar, ne kadar çarpık bir gerçeklik sergilerse sergilesin, böyle bir gerçeklik yok. Bunlar, gerçek insanlar ve milyonlarcası fiziksel, ekonomik ve zihinsel olarak acı çekiyor.

İsrail’in kibri giderek arttı. İran’ı defalarca bombaladı, İranlılar ve Filistinliler de dâhil olmak üzere müzakerecileri öldürdü (İsrail, Temmuz 2024’te İran’da İsmail Heniyye’yi öldürdü ve Eylül 2025’te Doha’da Filistinli yetkilileri bombaladı) ve kendi sonuçlarıyla başa çıkamayınca, Amerika’nın koruması altına girdi. 2.500 yıllık bir medeniyet olan İran, itidal gösterdi, onlara ağır bir darbe indirdi ama gene de geri dönüp müzakere etmeye istekliydi, diyalog yoluyla çözümler bulmak için defalarca denedi. Son görüşmelerde arabuluculuk yapan Umman Dışişleri Bakanı Bedir bin Hamid Busaidi, “Barış anlaşması ulaşılabilir durumdaydı” dedi. Oysa barış anlaşması, İsrail’in çıkarına değil, genel olarak barış İsrail’in çıkarına değil. 1948’de kurulduğundan beri mecliste her yıl yenilenen bir olağanüstü hal altında bulunuyor. Barış, İsrail’in Amerikan vergi mükelleflerinin sübvansiyonlarını haklı çıkaramayacağı anlamına gelir. Böylece, 28 Şubat’ta İran’ı tekrar bombaladı ve bu saldırıyı “önleyici saldırı” olarak nitelendirdi.

Bu durum, Amerika’yı zor durumda bıraktı. Marco Rubio 2 Mart’ta şöyle demişti: “İran’ın, herhangi bir ülke, ABD veya İsrail tarafından saldırıya uğraması durumunda, karşılık verecekleri, ABD’ye misilleme yapacakları son derece açıktı.”

Sözlerine şöyle devam etti: “İsrail’in bir eylemde bulunacağını biliyorduk, bunun Amerikan kuvvetlerine yönelik bir saldırıyı tetikleyeceğini biliyorduk, bu saldırıları başlatmadan önce önleyici bir şekilde harekete geçmezsek, daha büyük kayıplar vereceğimizi de biliyorduk.”

İran, daha önce ABD ve İsrail’i, tekrar saldırıya uğramaları halinde bu sefer geri adım atmayacakları konusunda uyarmıştı. 28 Şubat’ta, İsrail ve Amerika’nın İran’daki bir kız okulunu hedef alması ve yaklaşık 200 çocuğun ölümüne yol açmasıyla savaşın ilk adımları atıldı. Savaşın ilk gününde İsrail ve ABD, İran’ın dini lideri Ayetullah Hameney’i suikastle öldürdü. İran, söz verdiği gibi karşılık verdi: bölgedeki tüm İsrail ve Amerikan varlıklarını hedef aldı.

Birdenbire, topraklarında Amerikan üslerine izin vererek egemenliklerini tehlikeye atan Arap hükümetleri, İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere yaptıklarının çok küçük bir kısmını bizzat tecrübe etmeye başladılar. Yıllarca İsrail’in eylemlerine göz yumup ABD’yi yatıştırmak işe yaramamıştı. Kırılgan cam fanusları patladı. Amerika, üslerini zar zor savundu, askerlerinin çoğunu tahliye etti, bu ev sahibi ülkelerdeki yerleşim bölgelerinde bulunan otellerde saklanan bazı askerlerini yüzüstü bıraktı.

Bununla birlikte, İran, o askerleri buldu ve bölgedeki tüm önemli üslere saldırdı. Bahreyn, Kuveyt, Irak, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve BAE’nin tamamı saldırıya uğradı. Dubai’nin en seçkin ve gösterişli otelleri, Amerikan askerlerini ve istihbarat ajanlarını ağırlama konusundaki ısrarları nedeniyle, insansız hava aracı saldırılarına maruz kaldı. Dubai’nin silüetinden dumanlar yükseldi. Çalkantılı bir bölgede güvenlik görüntüsü korumaya bu kadar çok bel bağlayan bu kırılgan ülkeler, dünyaya sadece birer vasal olduklarını kanıtladılar. Gerçek sorunlar ortaya çıktığında kolayca bir kenara atılabilirlerdi. Egemenliklerini, yaygın bölgesel yıkımdan başka bir şey için devrettiler. Sonunda, gerileyen Amerikan hegemonyasına olan kör sadakatlerini yeniden gözden geçireceklerdir.

İran, savaş istemediğini defalarca dile getirdi. Pentagon yetkilileri de “yakın bir tehdit olmadığını” söylüyordu. Ancak insanlığa karşı işlediği suçlardan hiçbir zaman hesap vermeyen sömürgeci işgalci İsrail, dünyaya kendisinin bir istisna olduğuna inandığını gösterdi. Ta ki bunun böyle olmadığı kendisine öğretilene kadar.

Semir Hasan
5 Mart 2026
Kaynak

0 Yorum: