Geçtiğimiz
hafta, Amerika’nın gücünün sınırları konusunda önemli bir ders almamızı
sağladı. Tahran üzerinde dumanlar yükselirken ve Ali Hamaney’in ölüm haberi
uluslararası haber merkezlerinde yayılırken, Batı’daki politika çevreleri beklenti
içine girdiler. Uzun zamandır tek adamın sırtında, dengede duran, iskambil
kağıdından ev olarak tasvir edilen “İslam Cumhuriyeti”, nihayet çökecekti.
Yüksek Lider gitmişti. “Rejim” de hemen onun peşinden yıkılacaktı.
Ama
öyle olmadı.
Bunun
yerine, İran Anayasası’nın 111. maddesi yürürlüğe girdi, Cumhurbaşkanı Mesud
Pezeşkiyan, yargı başkanı Gulam Hüseyin Muhsini-Eceyi ve din adamı Ali Rıza
Arafi’den oluşan bir geçiş konseyi kuruldu, kalıcı bir halef seçmek üzere
Uzmanlar Meclisi hızla toplandı. Devlet medyası, operasyonel sürekliliği
korurken sorunsuz bir şekilde yas moduna geçti. Her açıdan bakıldığında, sistem,
şoku absorbe etti ve işleyişini sürdürdü.
On
yıllardır İran’ı sadece Yüksek Lider’e indirgeyenler için bu direnç, kafa
karıştırıcı görünebilir. Oysa öyle olmamalı. “İslam Cumhuriyeti”, hiçbir zaman
tek adam ülkesi olmadı. Aslında bu söylemin sürekli dillendirilmesi, bize İran’dan
çok Amerika’nın stratejik düşüncesinin kalıcı sınırlılıklarını gösteriyor.
“Tek
adam rejimi” kavramı, özünde şarkiyatçıdır. Bu kavram şahsında Batı, kendi
siyasi kategorilerinin, bu tarz bir mantık uyarınca işlemeyen bir gerçekliğe
yansıtmaktadır.
İran’ı
şahsı bağımlı bir “rejim” olarak sunan yaklaşım, siyasi gücün her yerde Batılı
gözlemcilerin fantezilerine, tek adam, güçlü bir lider, asi ve siyasi olarak
deneyimsiz kitleleri yönlendirebilen bir diktatör ile ilgili tasavvurlarına göre
işlediğini varsayar. “O kişiyi bulun, onu ortadan kaldırın, sistem o vakit çöker.
Daha uyumlu bir figür getirin ve ülke beklendiği gibi yön değiştirecektir.”
Bu
anlayış, “İslam Cumhuriyeti”ni anlayacak basiretten ve idrakten yoksundur.
Yüksek Lider, sadece bildiğimiz türde bir yönetici değildir. İşlevi kişisel
boyutun ötesine geçer ve daha geniş bir siyasi-teolojik mekanizmaya mündemiçtir.
Velayet-i Fakih ilkesi, sadece belirli bir bireyi işaret etmez. Devrim sonrası
devletin örgütlendiği merkezi siyasi göstergedir.
İslam,
halk egemenliğini, devrimci sürekliliği, ulusal bağımsızlığı ve dış hegemonyaya
karşı direnişi tutarlı bir siyasi dil içinde bir araya getirir. Sürekliliği
sağlayan birey değil, bu mekanizmadır.
Bu
ilkeyi geçici olarak somutlaştıran bireye saldırmak, parçalanmaya değil,
birleşmeye yol açar. Geçtiğimiz hafta, bu dinamiği dikkat çekici bir açıklıkla
gösterdi.
Washington’ın
sürekli olarak anlayamadığı şey, İran’ın kurumsal ve siyasi-teolojik
mimarisinin derinliği ve çok yönlülüğüdür. “İslam Cumhuriyeti”, tepesinde Yüksek
Lider’in bulunduğu, her şeyin onun sürekli varlığına bağlı olduğu bir piramit
değildir. Daha ziyade, her birinin kendi seçmen kitlesi, liderliği ve kurumsal
hafızası olan, hepsi devrimci özü korumaya yönelik, birbirine kenetlenmiş bir
kurumlar ağı olarak idrak edilmelidir.
Halk
tarafından doğrudan seçilen Uzmanlar Meclisi, Anayasa gereği Yüksek Lideri
seçme, denetleme ve gerekirse görevden alma yetkisine sahiptir. Uzlaşma
Konseyi, parlamento ile Anayasa Koruma Konseyi arasında arabuluculuk yapar.
Anayasa Koruma Konseyi, yasaları ve adayları inceler. Yargı, önemli ölçüde
özerklik içinde faaliyet yürütür. Devrim Muhafızları, askeri ve ekonomik
işlevleri birleştirir. Toplumda derin köklere sahiptir. Hayır kurumları olan bünyadlar,
kendi himaye ağlarını korurken, ekonominin geniş sektörlerini kontrol eder.
Bu,
tek bir bireye bağlı bir sistemin mimarisi değil. Herhangi bir kişiden bağımsız
olarak sürekliliği garanti altına almak için tasarlanmıştır. Hamaney’in ölümü teyit
edildiği vakit, her kurum, devlette sürekliliği sağlamaya yönelik kendi
protokollerini devreye soktu. Sistem boşluğa izin vermedi, dolayısıyla bir
boşluk oluşmadı.
Çöküş
bekleyenler, tarihi görmezden geldiler. Seksenlerde İran-Irak Savaşı sırasında “İslam
Cumhuriyeti” sadece dış işgalle değil, silahlı iç muhalefetle, ekonomik yıkımla
ve yakın zamanda yaşanan devrimci konsolidasyonun travmasıyla da karşı karşıya
kalmıştı. Sistem, hayatta kaldı, daha da güçlenerek, ülke egemenliğinin yabancı
saldırganlığa karşı savunucusu olarak sahip olduğu imajı pekiştirdi.
Bu
durum, krizin yaşandığı on yıllar boyunca tekrarlandı. 2009, 2017, 2019 ve 2022
protestolarına çöküşün eli kulağında olduğuan dair öngörüler eşlik etti. Her
seferinde sistem, baskıyı yuttu ve yoluna devam etti. Bu, şikâyetleri
küçümsemek anlamına gelmez. Burada sadece “İslam Cumhuriyeti”nin temel
sürekliliğinden ödün vermeden iç çelişkileri yönetme konusundaki tutarlı
kapasitesine işaret ediyoruz.
Dış
saldırılar, tarihsel bir boşlukta gerçekleşmez. ABD ve İsrail saldırıları belirli
bir anlam yüküyle birlikte gerçekleşir. Bu anlam, zayıflatmayı amaçladıkları siyasi-teolojik
mekanizmayı güçlendirme eğilimindedir.
İşte
asıl tuhaflık da burada. “Rejimi” devirmeyi ve çöküş sürecinin fitilini
ateşlemeyi amaçlayan saldırılar, tam ters sonuç üretti: savaş zamanı devlet
kendisini konsolide etti, siyasi bölünme alanı daraldı, yeni liderliğe geçiş
süreci hızlandı.
İnkılâp
Meydanı’nda toplanan kalabalıklar, kepenkleri kapalı dükkânların önündeki
kucaklaşmalar, Karaçi’deki ABD konsolosluğuna saldıran protestocular, ölümcül
bir krizin işaretleri değil. Bunlar, yabancı saldırılara karşı milliyetçi
duyguları harekete geçiren bir sistemin tezahürleridir. İran’ın zayıflığını
ortaya çıkarmayı amaçlayan grevler, bunun yerine kurumsal ve siyasi-teolojik direnci
açığa çıkartmıştır.
Bu,
“İslam Cumhuriyeti”nin hiçbir güçlükle karşılaşmadığı anlamına gelmez.
Yaptırımlar, ekonomi üzerinde somut ve gerçek baskılara yol açmaktadır.
Demografik değişimler, çevresel baskı ve bazı sektörlerdeki kötüleşen yönetim,
uzun vadede güçlüklerdir. Memnuniyetsizlik mevcuttur. Ancak yapısal baskı ile eli
kulağında olan çöküş arasında kritik bir ayrım olduğunu görmek gerekmektedir.
İlki İran’ın durumunu tanımlarken, ikincisi Batı’nın hayal dünyasına aittir.
Amerika’nın
gerilimi tırmandırma kararı, İran’ı anlama beceriksizliğinin tezahürüdür.
Çatışmayı şahsileştirip Lider’i ortadan kaldırmanın sistemi dönüştüreceğini
varsayan ABD, “İslam Cumhuriyeti”nin özünün birbirinin yerine geçebilen
bireyler değil, egemenlik ve bağımsızlık denilen yapısal ve politik-teolojik
ilkeler etrafında örgütlendiğini göz ardı etmiştir.
Burada,
“rejimin” ahlaki karakteriyle ilgili bir yargıda bulunmuyoruz. İnsan hakları
veya İran’ın bölgesel rolü konusunda kimi görüşler serdedilebilir. Buradaki
asıl nokta, analizle alakalıdır: Sistem, muarrızlarının tahmin ettiklerinden
çok daha dirençli olduğunu kanıtlamıştır, çünkü o muarrızlar, karşı karşıya
oldukları mantığı hiçbir zaman doğru düzgün idrak edememişlerdir.
ABD’nin
başka yerlerdeki müdahaleleriyle karşılaştırıldığında bu durum öğretici
niteliktedir. Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesi, devletin onun kişisel
otoritesine bağlı olması nedeniyle, devletin çökmesine yol açtı. Libya’da
Kaddafi’nin ölümü, devletin yıkılmasına neden oldu. Bu analojileri İran’a
uygulayanlar, arada var olmayan yapısal benzerlikler bulunduğunu varsayıyorlar.
“İslam
Cumhuriyeti”, kırk yedi yıldır çelişkileri yönetmeyi başardı, çünkü devet, bu
şekilde tasarlanmıştı. Mimari yapısı çatışmayı öngörüyor, onu yerleşik
mekanizmalar aracılığıyla yönlendiriyor. Dışarıdan kırılganlık gibi görünen
şey, aslında çelişkileri çoğu vakit temellerini tehlikeye atmadan yöneten siyasi-teolojik
mekanizmadır.
Önümüzdeki
haftalar, Uzmanlar Meclisi’nin Hamaney’in sürdürdüğü uzlaşmayı muhafaza
edebilecek bir halef seçip seçemeyeceğini ortaya koyacak. Sonuç önceden
belirlenmiş değil, ancak süreç, Amerika’nın belirlediği takvime ve programa
değil, İran’ın kurumsal mantığına göre ilerleyecek.
Geçtiğimiz
hafta İran’ın değil, ABD’nin analizinin kırılgan olduğunu ortaya koydu.
Yıllarca siyasetçiler ve yorumcular, “İslam Cumhuriyeti”nin tek adam yönetimi
olduğunu, Lider’in görevden uzaklaştırılmasının çöküşe yol açacağını,
İranlıların dış müdahaleyi kurtuluş olarak karşılayacaklarını kendilerine
telkin edip durdular. Bu varsayımlar, yanlıştı, yapısal açıdan doğru
olmalarının bir imkânı yoktu, çünkü Batı’nın iktidar ve meşruiyet
kategorilerini, siyasi-teolojik bir mekanizma tarafından sürdürülen bir
gerçekliğe yansıtıyorlardı.
Bu
anlaşılana kadar, savaşı tırmandıracak her adım aynı modeli tekrarlayacaktır:
siyasi stratejiden kopuk askeri baskı uygulanacak, savaş tırmandıracak, hiçbir
çözüm sunmayan hamleler yapılacak ve taktiksel etki, sürekli stratejik sonuçla karıştırılacak.
Hamaney’i
öldüren saldırılar, İran’ın ABD ve İsrail ile bölgesel çatışmasında yeni bir
sayfa açtı. Bunun daha geniş bir çatışmaya mı yoksa nihayetinde gerilimin
azalmasına mı yol açacağı belirsizliğini koruyor. Açık olan şu ki, “İslam
Cumhuriyeti” liderinin kaybından sonra da varlığını sürdürdü, çünkü hiçbir
zaman sadece ona bağımlı değildi. Bu düzenek, yenilmez olduğu için değil,
merkezinde geçici olarak yer alan bireylerden daha uzun süre dayanacak şekilde
tasarlandığı için işlemeye devam ediyor.
Bir
lider ortadan kaldırılabilir. Ancak onu ortaya çıkaran siyasi-teolojik
mekanizma ortadan kaldırılamaz. Bu mekanizma işlemeye devam
edecektir, çünkü İran’daki yönetim (rejim) en başından beri tek adam yönetimi
(rejimi) değildi.
Xavier Villar
6 Mart 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder