20 Mart 2026

,

Siyasi-Teolojik Mekanizma: Lider Öldürülünce İran Neden Çökmez

Geçtiğimiz hafta, Amerika’nın gücünün sınırları konusunda önemli bir ders almamızı sağladı. Tahran üzerinde dumanlar yükselirken ve Ali Hamaney’in ölüm haberi uluslararası haber merkezlerinde yayılırken, Batı’daki politika çevreleri beklenti içine girdiler. Uzun zamandır tek adamın sırtında, dengede duran, iskambil kağıdından ev olarak tasvir edilen “İslam Cumhuriyeti”, nihayet çökecekti. Yüksek Lider gitmişti. “Rejim” de hemen onun peşinden yıkılacaktı.

Ama öyle olmadı.

Bunun yerine, İran Anayasası’nın 111. maddesi yürürlüğe girdi, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, yargı başkanı Gulam Hüseyin Muhsini-Eceyi ve din adamı Ali Rıza Arafi’den oluşan bir geçiş konseyi kuruldu, kalıcı bir halef seçmek üzere Uzmanlar Meclisi hızla toplandı. Devlet medyası, operasyonel sürekliliği korurken sorunsuz bir şekilde yas moduna geçti. Her açıdan bakıldığında, sistem, şoku absorbe etti ve işleyişini sürdürdü.

On yıllardır İran’ı sadece Yüksek Lider’e indirgeyenler için bu direnç, kafa karıştırıcı görünebilir. Oysa öyle olmamalı. “İslam Cumhuriyeti”, hiçbir zaman tek adam ülkesi olmadı. Aslında bu söylemin sürekli dillendirilmesi, bize İran’dan çok Amerika’nın stratejik düşüncesinin kalıcı sınırlılıklarını gösteriyor.

“Tek adam rejimi” kavramı, özünde şarkiyatçıdır. Bu kavram şahsında Batı, kendi siyasi kategorilerinin, bu tarz bir mantık uyarınca işlemeyen bir gerçekliğe yansıtmaktadır.

İran’ı şahsı bağımlı bir “rejim” olarak sunan yaklaşım, siyasi gücün her yerde Batılı gözlemcilerin fantezilerine, tek adam, güçlü bir lider, asi ve siyasi olarak deneyimsiz kitleleri yönlendirebilen bir diktatör ile ilgili tasavvurlarına göre işlediğini varsayar. “O kişiyi bulun, onu ortadan kaldırın, sistem o vakit çöker. Daha uyumlu bir figür getirin ve ülke beklendiği gibi yön değiştirecektir.”

Bu anlayış, “İslam Cumhuriyeti”ni anlayacak basiretten ve idrakten yoksundur. Yüksek Lider, sadece bildiğimiz türde bir yönetici değildir. İşlevi kişisel boyutun ötesine geçer ve daha geniş bir siyasi-teolojik mekanizmaya mündemiçtir. Velayet-i Fakih ilkesi, sadece belirli bir bireyi işaret etmez. Devrim sonrası devletin örgütlendiği merkezi siyasi göstergedir.

İslam, halk egemenliğini, devrimci sürekliliği, ulusal bağımsızlığı ve dış hegemonyaya karşı direnişi tutarlı bir siyasi dil içinde bir araya getirir. Sürekliliği sağlayan birey değil, bu mekanizmadır.

Bu ilkeyi geçici olarak somutlaştıran bireye saldırmak, parçalanmaya değil, birleşmeye yol açar. Geçtiğimiz hafta, bu dinamiği dikkat çekici bir açıklıkla gösterdi.

Washington’ın sürekli olarak anlayamadığı şey, İran’ın kurumsal ve siyasi-teolojik mimarisinin derinliği ve çok yönlülüğüdür. “İslam Cumhuriyeti”, tepesinde Yüksek Lider’in bulunduğu, her şeyin onun sürekli varlığına bağlı olduğu bir piramit değildir. Daha ziyade, her birinin kendi seçmen kitlesi, liderliği ve kurumsal hafızası olan, hepsi devrimci özü korumaya yönelik, birbirine kenetlenmiş bir kurumlar ağı olarak idrak edilmelidir.

Halk tarafından doğrudan seçilen Uzmanlar Meclisi, Anayasa gereği Yüksek Lideri seçme, denetleme ve gerekirse görevden alma yetkisine sahiptir. Uzlaşma Konseyi, parlamento ile Anayasa Koruma Konseyi arasında arabuluculuk yapar. Anayasa Koruma Konseyi, yasaları ve adayları inceler. Yargı, önemli ölçüde özerklik içinde faaliyet yürütür. Devrim Muhafızları, askeri ve ekonomik işlevleri birleştirir. Toplumda derin köklere sahiptir. Hayır kurumları olan bünyadlar, kendi himaye ağlarını korurken, ekonominin geniş sektörlerini kontrol eder.

Bu, tek bir bireye bağlı bir sistemin mimarisi değil. Herhangi bir kişiden bağımsız olarak sürekliliği garanti altına almak için tasarlanmıştır. Hamaney’in ölümü teyit edildiği vakit, her kurum, devlette sürekliliği sağlamaya yönelik kendi protokollerini devreye soktu. Sistem boşluğa izin vermedi, dolayısıyla bir boşluk oluşmadı.

Çöküş bekleyenler, tarihi görmezden geldiler. Seksenlerde İran-Irak Savaşı sırasında “İslam Cumhuriyeti” sadece dış işgalle değil, silahlı iç muhalefetle, ekonomik yıkımla ve yakın zamanda yaşanan devrimci konsolidasyonun travmasıyla da karşı karşıya kalmıştı. Sistem, hayatta kaldı, daha da güçlenerek, ülke egemenliğinin yabancı saldırganlığa karşı savunucusu olarak sahip olduğu imajı pekiştirdi.

Bu durum, krizin yaşandığı on yıllar boyunca tekrarlandı. 2009, 2017, 2019 ve 2022 protestolarına çöküşün eli kulağında olduğuan dair öngörüler eşlik etti. Her seferinde sistem, baskıyı yuttu ve yoluna devam etti. Bu, şikâyetleri küçümsemek anlamına gelmez. Burada sadece “İslam Cumhuriyeti”nin temel sürekliliğinden ödün vermeden iç çelişkileri yönetme konusundaki tutarlı kapasitesine işaret ediyoruz.

Dış saldırılar, tarihsel bir boşlukta gerçekleşmez. ABD ve İsrail saldırıları belirli bir anlam yüküyle birlikte gerçekleşir. Bu anlam, zayıflatmayı amaçladıkları siyasi-teolojik mekanizmayı güçlendirme eğilimindedir.

İşte asıl tuhaflık da burada. “Rejimi” devirmeyi ve çöküş sürecinin fitilini ateşlemeyi amaçlayan saldırılar, tam ters sonuç üretti: savaş zamanı devlet kendisini konsolide etti, siyasi bölünme alanı daraldı, yeni liderliğe geçiş süreci hızlandı.

İnkılâp Meydanı’nda toplanan kalabalıklar, kepenkleri kapalı dükkânların önündeki kucaklaşmalar, Karaçi’deki ABD konsolosluğuna saldıran protestocular, ölümcül bir krizin işaretleri değil. Bunlar, yabancı saldırılara karşı milliyetçi duyguları harekete geçiren bir sistemin tezahürleridir. İran’ın zayıflığını ortaya çıkarmayı amaçlayan grevler, bunun yerine kurumsal ve siyasi-teolojik direnci açığa çıkartmıştır.

Bu, “İslam Cumhuriyeti”nin hiçbir güçlükle karşılaşmadığı anlamına gelmez. Yaptırımlar, ekonomi üzerinde somut ve gerçek baskılara yol açmaktadır. Demografik değişimler, çevresel baskı ve bazı sektörlerdeki kötüleşen yönetim, uzun vadede güçlüklerdir. Memnuniyetsizlik mevcuttur. Ancak yapısal baskı ile eli kulağında olan çöküş arasında kritik bir ayrım olduğunu görmek gerekmektedir. İlki İran’ın durumunu tanımlarken, ikincisi Batı’nın hayal dünyasına aittir.

Amerika’nın gerilimi tırmandırma kararı, İran’ı anlama beceriksizliğinin tezahürüdür. Çatışmayı şahsileştirip Lider’i ortadan kaldırmanın sistemi dönüştüreceğini varsayan ABD, “İslam Cumhuriyeti”nin özünün birbirinin yerine geçebilen bireyler değil, egemenlik ve bağımsızlık denilen yapısal ve politik-teolojik ilkeler etrafında örgütlendiğini göz ardı etmiştir.

Burada, “rejimin” ahlaki karakteriyle ilgili bir yargıda bulunmuyoruz. İnsan hakları veya İran’ın bölgesel rolü konusunda kimi görüşler serdedilebilir. Buradaki asıl nokta, analizle alakalıdır: Sistem, muarrızlarının tahmin ettiklerinden çok daha dirençli olduğunu kanıtlamıştır, çünkü o muarrızlar, karşı karşıya oldukları mantığı hiçbir zaman doğru düzgün idrak edememişlerdir.

ABD’nin başka yerlerdeki müdahaleleriyle karşılaştırıldığında bu durum öğretici niteliktedir. Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesi, devletin onun kişisel otoritesine bağlı olması nedeniyle, devletin çökmesine yol açtı. Libya’da Kaddafi’nin ölümü, devletin yıkılmasına neden oldu. Bu analojileri İran’a uygulayanlar, arada var olmayan yapısal benzerlikler bulunduğunu varsayıyorlar.

“İslam Cumhuriyeti”, kırk yedi yıldır çelişkileri yönetmeyi başardı, çünkü devet, bu şekilde tasarlanmıştı. Mimari yapısı çatışmayı öngörüyor, onu yerleşik mekanizmalar aracılığıyla yönlendiriyor. Dışarıdan kırılganlık gibi görünen şey, aslında çelişkileri çoğu vakit temellerini tehlikeye atmadan yöneten siyasi-teolojik mekanizmadır.

Önümüzdeki haftalar, Uzmanlar Meclisi’nin Hamaney’in sürdürdüğü uzlaşmayı muhafaza edebilecek bir halef seçip seçemeyeceğini ortaya koyacak. Sonuç önceden belirlenmiş değil, ancak süreç, Amerika’nın belirlediği takvime ve programa değil, İran’ın kurumsal mantığına göre ilerleyecek.

Geçtiğimiz hafta İran’ın değil, ABD’nin analizinin kırılgan olduğunu ortaya koydu. Yıllarca siyasetçiler ve yorumcular, “İslam Cumhuriyeti”nin tek adam yönetimi olduğunu, Lider’in görevden uzaklaştırılmasının çöküşe yol açacağını, İranlıların dış müdahaleyi kurtuluş olarak karşılayacaklarını kendilerine telkin edip durdular. Bu varsayımlar, yanlıştı, yapısal açıdan doğru olmalarının bir imkânı yoktu, çünkü Batı’nın iktidar ve meşruiyet kategorilerini, siyasi-teolojik bir mekanizma tarafından sürdürülen bir gerçekliğe yansıtıyorlardı.

Bu anlaşılana kadar, savaşı tırmandıracak her adım aynı modeli tekrarlayacaktır: siyasi stratejiden kopuk askeri baskı uygulanacak, savaş tırmandıracak, hiçbir çözüm sunmayan hamleler yapılacak ve taktiksel etki, sürekli stratejik sonuçla karıştırılacak.

Hamaney’i öldüren saldırılar, İran’ın ABD ve İsrail ile bölgesel çatışmasında yeni bir sayfa açtı. Bunun daha geniş bir çatışmaya mı yoksa nihayetinde gerilimin azalmasına mı yol açacağı belirsizliğini koruyor. Açık olan şu ki, “İslam Cumhuriyeti” liderinin kaybından sonra da varlığını sürdürdü, çünkü hiçbir zaman sadece ona bağımlı değildi. Bu düzenek, yenilmez olduğu için değil, merkezinde geçici olarak yer alan bireylerden daha uzun süre dayanacak şekilde tasarlandığı için işlemeye devam ediyor.

Bir lider ortadan kaldırılabilir. Ancak onu ortaya çıkaran siyasi-teolojik mekanizma ortadan kaldırılamaz. Bu mekanizma işlemeye devam edecektir, çünkü İran’daki yönetim (rejim) en başından beri tek adam yönetimi (rejimi) değildi.

Xavier Villar
6 Mart 2026
Kaynak

0 Yorum: