08 Mart 2026

,

Sülük Sürüsü

“Eğer düşmanlarımız bizi ekonomik olarak kuşatırsa, biz Ramazan çocuklarıyız. Eğer biz askeri olarak kuşatırlarsa, biz Aşura çocuklarıyız.”

[İmam Humeyni]


Bugün Mikail Aslan gibi isimlerin emperyalizme ve Siyonizme hizmet yarışında öne çıkma çabalarının hiçbir anlamı/değeri yoktur. Bunlar, Siyonizmin elindeki sanat-kültür ağlarından nemalanmanın derdindedirler. O ağlarla kurulan ilişkiler, bireyleri tek tek esir ve ev kölesi haline getirmiştir. Epstein sofrasına oturmaya çalışan Mikail Aslan, vurulan ilkokulda katledilen Mikail isimli çocuğun adı bilmez. O, sadece emperyalizmden ve Siyonizmden gelecek nimete kuldur.

Eski solcular, sosyalistler, Sovyetler’in ve diğer güç odaklarının yerine Amerika’yı koymuşlar, bu net bir biçimde görülmektedir. Demek ki bunların eskiden de Sovyetler’le veya Çin’le ilişkileri bu düzeydeymiş. Halka, millete ve işçi sınıfına karşı hep hainlik etmişler.

Eski bir TKP’li sendikacı, “insanlar Amerika’ya göç ediyor, çünkü tüm tarih boyunca insanlar en ileri medeniyete göç etmişlerdir” diyor. Bu liberal solcuların “En ileri medeniyet” dediği, Epstein adasıdır, ICE’tır, yıkımdır, çürümedir. O çocukların kanını içerek gençleşme yarışıdır. Bir avuç kâr için milletlerin kaderleriyle oynamaktır.

Bugün İran Büyükelçiliği’ni ziyaret eden solculardan birinin yanına eski yoldaşı gelir. Zenginleşmiştir. O zenginlikle koluna bir de “Nataşa” takmıştır. Övüngen ve kibirli bir ifadeyle şunu söylemektedir: “Biz Dersimliler Yahudiler gibiyiz. Her yerde güçlü olmalıyız.” Parayı bulan, hemen Yahudi’yle ilişki kurmakta, onun yanına ilişmektedir. İlişen, paranın iradesidir.

Bu ruhu üfleyen, emperyalizm ve Siyonizmdir. Yanına aldığı kölelere “senin kimliğini yücelteceğim. Ama sen de o kimliğin sınırlarını, kimlik denilen sınırı asla aşmayacaksın. Benim uşaklığımı yapacaksın” der. Eski TKP’li Ayşe Hür’ün, Coni Badem’in, Mikail Aslan’ın uşaklığının sebebi budur. Bunlar, önce esir, ev kölesi ve uşak olmuşlardır, sonra da Marksizmi, sosyalizmi ve mücadeleyi o yalanın etrafında tavaf ettirmeye çalışmışlardır. Savunma yöntemi olarak, “ama üretici güçler gelişiyor” yalanına sarılırlar. “Gerici yobazı desteklemem, Amerika’ya köpeklik ederim daha iyi” derler. Çünkü mesele, emperyalizmin belirlediği “ilericilik-gericilik” tartışmasıdır. “Emperyalizmin nimetlerinden istifade edenler”, halkların öfkesine de kızmamalıdırlar.

Lenin, İkinci Enternasyonal’in çöküşüyle ilgili makalesinde, küçük burjuvazinin emperyalizmin masasından dökülen kırıntılara örgütlendiğini söyler. Bugün küçük burjuvazi, emperyalizmin şişirdiği, güçlendirdiği, hizmetine koştuğu kimliklerin siyasetini yapmaktadır. Erkeklerin katılamadığı 8 Mart, emperyalizmin emridir. “Kürt’ü anlayamazsınız”, emperyalizmin suflesidir.

Mesele, kimlik siyasetinin proleter siyaseti boğması, tasfiye etmesi değildir. Burada proleter siyasete kimlik siyaseti zokası sallanmaktadır. Ona “güçleneceksen benim gibi güçleneceksin” denilmektedir. İşçiye ve proletere “benim gibi kimlik ol” talimatı verilmektedir. Sendikacılar, bu yönde çalışma yürütmektedir. Paralar tabii ki Kıbrıs kumarhanelerinde yenilir.

Kimliği emperyalizm üzerinden yüceltilen, parlatılan, satılan kişi, hemen alttaki ezik halk kitlelerini hor görür. Hemen akıldan, mantıktan, doğru siyasetten, yüce teoriden bahsetmeye başlar. Sünni, Kürt, Kadın vs. kimliğine mensup olan, emperyalizme yanaştığı için akıllıdır, zekidir, ona uymayanlar, yok edilmesi gereken aptallardır. Ziyandır, gereksizdir, atıldır. Meriç gibi Siyonist uşaklarının hizmet ettiği akıl, emperyalizmin aklıdır. Bunlar, her seferinde efendilerine “iyi huylu, uslu ve uyumlu” olduklarını ispatlamaya mecburdurlar.

Herkes, emperyalizmin cephaneliğinin parçası olmanın derdindedir. Sosyal medyadaki salvolar, emperyalizmin dijital cephesine ait faaliyetlerdir. Saydığımız, saymadığımız isimler, birer bottur. Askeri bot öncesinde sosyal medya botları sahaya sürülmektedir. Bunlar suyu bulandırma işini görmektedir. Suyu bulandıranlar, bulanık suda boğulacaktır.

Ender Öndeş gibi isimlerin Mahir yazısı yazması, küfürdür. Oradaki saldırıyı görmek gerekmektedir. Ömrü, emperyalizmin şişirdiği “Kürt” kimliğinin ekmeğini yemekle geçirenlerin Türkiye işçi sınıfına ve Ortadoğu halklarına verebileceği bir şey yoktur. Onlar, bir daha Mahir olmasın diye vardırlar. Hepsi bottur. Birilerinin botudur.

Murat Özer de aynı küçük burjuvalığı “Sünni” kimlik üzerinden ifa etmektedir. Özer de döne dolaşa “Hama da Hama!” der durur. Bugün İran Sünni olsaydı da Filistin’e yardım etseydi, Özer başka bir kimliği yüceltecek, gene İran’a saldıracaktı.

Özer de Mikail Aslan da İran’ın milyonlarca insanı öldürdüğüne dair Mossad-CIA yalanının taşıyıcısıdır. Başka vasıfları yoktur. Özer gibilerine de birileri “Sünniliğini kullanacağız, güçlendireceğiz. Onu kendimize uşak kılacağız. Ama sakın kimliğini aşacak işlere girişme. Haddini bil” denmiştir. O da Türkiye’ye ancak emperyalizm ve Siyonizmin izin verdiği alanda serbestiyet imkânı verildiğini bilmektedir.

Özer gibiler, Trump ağzıyla konuşmaya mahkûmdur. Trump, “Ortadoğu’yu İran zorbasından kurtarıyoruz” demektedir. Bunun anlamı şudur: “Emperyalist ve Siyonist planların önündeki pürüzü ortadan kaldırıyoruz.” Özer, kendisine yol açılıyorsa, emperyalizmin ve Siyonizmin uşağı olduğu için açıldığını illaki görüyor. O, Sünniliğinin yüceldiğini zannederek ömür tüketir ama Sünniliğin içindeki tarihsel diyalektik ve toplumsal gerçeklik silinip gider.

Solculuk, Sünnilik, Kürtlük gibi kimlikler, emperyalizmin ve Siyonizmin karargâhında imal edilmektedir. İçi boşaltıldıktan sonra piyasaya sürülür. Piyasa sürsün diye sürülür. Kimlik savunusu yapanlar, her fırsatta onu satanlar, o kimliklerin ardındaki kolektif kitlelerin sülükleridir, kan emicileridir. İşçi satan kumarbaz sendikacı ile Dersim ve Kürt satan Mikail arasında bir fark yoktur.

Kadınlık da böylesi bir kimliktir. Emperyalist feminizmin “kadın” diye bildiği, bugün İran’da meydanlarda olan kadınlar değildir. Her kimlik, esasında küçük burjuva bir yerden, kendi liberalliğini, daha doğrusu emperyalizmi savunmaktadır. O sebeple, emperyalizme yönelik her eleştirinin karşısına kimlik çıkartılmaktadır. Kimlik kartları, koruma kalkanına dönüşmüştür.

Kimlik vurgusu, metafiziktir, gerçekten kopuktur, olmak zorundadır. Buranın ve bugünün ilişkilerinden uzak durmak, emperyalizmin zamanına ve mekânına bağlanmaktan başka çaresi yoktur. Esas olan, ortaklık ve ortaklaşma iradesidir. Emperyalizmin parçalamak istediği de budur.

Dolayısıyla, ortada soyut bir “halk”la, solculukla, kadınla, Kürt’le vs. değerlendirilecek bir gerçeklik yoktur. İzole, havada asılı, emperyalizmin katına yükseltilmiş, kimlik balonları patlatılmak zorundadır. Mikail Aslan, bu nedenle “Kürtlüğe saldırıyorlar” yalanını bağıra bağıra söyler sonra da Kürt düşmanlığı ile antisemitizmi ilişkilendirir. Kimlere mesaj verdiği açıktır. Bitmiş müzikal kariyerini Yahudi sermayesiyle şişirmenin derdinde olduğu açıktır.

Seksen öncesi Faik Bulut’un İsrail’e tutsak düştüğü söylenir. Tutsaklıkta saf değiştirdiği, sonrasındaki faaliyetlerinden belli olmaktadır. Alisiz Alevilik kitabı ve bugün Kamışlo hatırlatması, onun İsrail safında olduğunun kanıtıdır. En Siyonist olduğu dönemde Demirören medyasının Ortadoğu danışmanı yapılması, tesadüf değildir. Alisiz Alevilik, dövüşten, cenk meydanından, dardan, hakikatten kopartılmıştır. Sudan çıkmış balıktır. Bu kitap, devletin ve emperyalizmin planlı yürüttüğü bir projenin ürünüdür.

Şeyh Bedreddin derler, ama kimse Nâzım’ın söylediklerinden fazlasını bilmez. Sakızlı Rum gemicileri, İran’dan gelen tarikat üyeleriyle, Ege köylüsüyle cenk meydanına çeken iradeye bugün küfredilmektedir.

Mikail, Ayşe Hür ve Coni Badem, “emperyalizme tek karış toprak vermeyeceğiz” diyen Tebrizli başı açık kadının öfkesinde boğulmuştur. Onların halk düşmanlığı, emperyalizmin silah envanterinin parçasıdır.

Bugünün sülükleri, başlarını okşayan, sırtlarını kaşıyan emperyalistlere “iyi huylu, uslu ve uyumlu” görüneceğim diye çabalarken aslında kölelik düzenine hizmet etmektedirler. Kerbela’nın yolunda dimdik ayakta ölenler karşısında, emperyalizmin nimetlerinden faydalanmayı siyaset bilenler, üzerine tuz dökülmüş sülükler gibi eriyip gitmişlerdir.

Eren Balkır
8 Mart 2026

0 Yorum: