22 Mart 2026

, ,

Halk Savaşına Dair İki Söz



Bu kıymetli metin, akademisyen Hadi Alevi’ye ait. Yazı 1963’te Irak’ta yayınlanan Muzakkaf [“Entelektüel”] dergisinde yayınlandı. Alevi, yazısına İmam Ali ve Mao Zedong’a ait sözlerle başlıyor. Halk savaşının felsefesini düşmanla yaşanan çatışmaların kirlenmeden arınmaya, imhadan bekaya doğru işleyen diyalektik süreci bağlamında ele alıyor. Yazıyı, halkımızın öncüsünün İsrail’in inşa ettiği kafes dışına çıkmak için verdiği en şiddetli muharebelerin yaşandığı bir dönemde yayınlıyoruz.

* * *

 

Kılıcın bakiyesi daha çoktur, daha çok sonuca yol açar
[İmam Ali]

“Devrimci savaş, yalnızca bizi düşmanlarımızın zehrinden kurtaran bir panzehir değildir, o aynı zamanda bizi kendi kirimizden de arındırır.

[Mao Zedong]

 

Bu makalenin konusu, ilki İmam Ali’ye, ikincisi Mao Zedong’a ait iki sözdür. İki söz, içerik açısından birbirine benzer.

Kılıcın Bakiyesi

Bu ifade, bir mecaz olarak, Nehcü'l-Belaga’nın üçüncü bölümünde, İmam Ali’den nakledilen bilgelik ve özdeyişler bölümünde yer almaktadır. İfade, tam metni şu şekilde olan kısa bir cümlenin bağlamında geçmektedir.

Kılıcın bakiyesi daha çoktur, daha çok sonuca yol açar.

Muhammed Abduh, “kılıcın bakiyesi” ifadesini şu şekilde yorumlar:

“Onlar, şereflerini korumak ve zulme karşı koymak uğruna öldürülenlerin bakiyesidir. Zillete değil, ölüme razı olmuşlardır. Bu yüzden, geriye kalanlar, şerefli ve cesurdur, sayıları artar ve nesilleri çoğalır. Zelil olanların aksine, onların kaderi yok olmak ve ortadan kalkmaktır.”

İbn Ebü’l-Hadîd ise, hocası Ebu Osman’a Ali’nin sözleri hakkında şu ifadeyi nakletmiştir:

“Keşke hükmü açıklarken sebebini de belirtmiş olsaydı.”

Dolayısıyla, bu ifade karşısında şaşkınlığını dile getirir: “Kılıcın bakiyesini daha çok yapan nedir?” sorusunu sorar.

“Ardından hükmün doğruluğunu teyit eder: “Onun ifadesinin doğruluğunu kendi çocuklarında, Zübeyr’in çocuklarında, Beni Muhalleb’de ve aralarında katliamın hızlı gerçekleştiği diğerleri gibi kişilerde bulduk.”

Burada kastettiği, bu ailelerin sunduğu çok sayıda kurbanın tam tersi bir etki yarattığı; soylarını sonlandırmadığı, bilâkis, sayılarını artırdığı yönündedir.

İbn Ebü’l Hadîd, Ziyad’ın huzuruna getirilen Haricilerden bir kadının şu sözünü aktarır:

“Ziyad, ona şöyle demiş: ‘Allah’a yemin olsun ki, seni biçip yok edeceğim.’ Kadın ise şöyle cevap vermiş: ‘Hayır... öldürmek bizi tohum yapıp toprağa eker!”

Bu ifade, tuhaf bir imaya sahip. Grupların toplu olarak katledilmesinin soykırım olasılığını beraberinde getirdiği genel olarak kabul edilmektedir. Nitekim, eski dünyanın bazı halkları bu şekilde yok edildi, çünkü fetih, uluslararası ilişkilerde yaygın görülen bir uygulamaydı.

Fetih, çoğu zaman fethedilen halkın yok edilmesiyle sonuçlanır. Bu, öldürülme ve kalan nüfusun fetheden nüfusa asimile edilmesi veya topraklarından sürülmesiyle gerçekleşir. Ali, öldürmenin bolluk getirdiğini iddia ederek bu normdan sapmıştır. Bu durum, İbn Ebü’l Hadîd’in hocası Ebu Osman’ın şaşkınlığını ve İmam’ın hükmü belirttikten sonra sebebini de açıklamasına dair isteğini açıklar.

Böyle bir kararın altında yatan nedeni araştırmak, tabiri caizse, uzmanlık gerektiren bir iştir. Bir kişi, ister sosyal, ister bilimsel, ister siyasi olsun, belirli bir konuya aşina değilse, en basit sonuçlarını bile kavramakta zorlanabilir.

Bunun bir örneği, Şeyh Ebu Osman’ın sorduğu sorudur. Bu adam, öğrencisi İbn Ebü’l Hadîd gibi, sadece teorik araştırma alanında faal olan bir düşünürdü. Bu tür düşünme pratiği, konunun niteliğine bağlı olarak, değerli görüşler sunabilir veya sonuçsuz kalabilir. Genellikle toplumsal veya politik gerçeklikle doğrudan ilgili konuların boyutlarını kavramakta başarısız olur.

Burada şunu hatırlamak gerek: İmam Ali, rivayet edildiği gibi, soyut bir zihne dayalı görüş ve yargılarda bulunmamıştır, çünkü bu dönemin ölçütlerine göre, İmam Ali, bir bilim ve araştırma insanı olmadan evvel bir politikacı ve toplumsal eylemciydi.

Onun fikirleri pratiğin ürünüdür. Bilhassa barışçıl ve silahlı yönleriyle politika sahnesindeki pratik faaliyetleri bu fikirler üzerinden somutlaştırır. Bu konularda Nehcü’l Belaga’da kayıtlı, derinlikli görüşler mevcut. Kanaatimce bu görüşlerin çoğunun doğru.

Aktardığımız söz, İmam’ın kişiliğinin şiddete dair yönünün yansımasıdır. Gerek asker gerekse komutan olarak katıldığı tüm savaşlarda elde ettiği zaferlerle kanıtlandığı üzere, o, savaş stratejisi bilgisine sahip, özel bir savaşçıydı.

Ancak bu insan, şövalyelik duygusu veya salt macera arzusundan dolayı savaşmadı. Onun için savaş, barışçıl yollarla çözülemeyen sorunları gidermek için başvurulan son çareydi. Bu gerçek, Cemel, Siffin ve Nahrevan savaşları sırasındaki eylemlerinde ortaya çıkmaktadır.

İmam Ali’nin, adalet sevgisinden, yoksullara olan ilgisinden, halifeliği zalimin açgözlülüğünü ve mazlumun açlığını ortadan kaldırmanın bir aracı haline getirme çabasından kaynaklanan, konuşmaları ve mektuplarıyla açıklığa kavuşturduğu kimi toplumsal ve politik hedefleri vardı.

Tüm bu hedefler, yaşadığı tarihsel dönemin bağlamında dile getirildi. Bu anlamda, onu, kendi tarihinin ve ait olduğu nesnel koşulların taşıyabileceğinden daha fazla yük altına sokmaya hakkımız yoktur. Burada, “kılıcın bakiyesi” kavramının, tarih boyunca yaygın olduğu üzere, kendilerini savunacak durumda olmayan, varoluşa dair duygulardan, özgür ve onurlu yaşama hakkından kaynak alan dürtülerle hareket eden, toplu katliamlara maruz kalan halklara yönelik olarak geçerli olmadığını açıklığa kavuşturmak zorundayız.

Ali’nin bahsettiği bakiye, toplumun varlığı, yaşam hakkı veya onuru ile ilgili meşru bir amaç uğruna verilen mücadelenin sonucu olmalıdır. Aynı zamanda, gasp ve saldırganlıkla meşgul bir savaşçı grubun bakiyesinden söz edilemez.

Çünkü bu yönde dile getirilmiş bir görüşün, tarihsel dönemin koşullarından bağımsız olarak, İmam Ali’nin kişiliğinin dayandığı temel eğilimle bağdaşmayacağını belirtmek zorundayız.

Burada önemli olan, bakiye kavramı. Cevahiri’nin dediği gibi, bir halk, kendi davasını savunmak adına mücadeleye giriştiğinde çokça kurban verir, birçok kıymetli şeyini feda eder.

Böylelikle halk, sayısal varlığına ait, bakiye teriminin ima ettiği anlamda, sayıca az olabilecek, ancak mücadele alanlarında bilinçli ve dürüst bir şekilde savaşarak, hayatta kalma nedenlerini ve yok olmaya karşı isyanını içinde taşıyan bir insan kategorisine dönüştüren şeyi yitirir.

Silahlı mücadeleden zaferle çıkmasa da, onurlu bir savaşçının zaferle sonuçlanan bir savaştan sonra sahip olduğu o genç ruh ortaya çıkar. Böylece, bakiyesi güç ve verimlilikle dolu yeni bir tohum haline gelir. Sayıca çoğalır, daha çok çocuk doğurur, mütevazı atalarından daha büyük bir hayatta kalma kapasitesine sahip olur.

Panzehir

Şimdi de Mao Zedong’a atfedilen sözün İngilizceden çevrilmiş metnini sunuyorum:

“Devrimci savaş, yalnızca bizi düşmanlarımızın zehrinden kurtaran bir panzehir değildir, o aynı zamanda bizi kendi kirimizden de arındırır.”

Burada Mao, bir halkın damarlarında kir dolaştığı sürece, silahlanmadan önce tamamen temiz olamayacağını söylüyor. Bu kirin kaynağını aradığımızda, onu halkın yaşadığı sınıf yapısında buluyoruz.

Sınıflı toplumda yaşayan insanlar, ekonomik sömürünün kurbanıdırlar. Bu durum, onları hayatın en temel ihtiyaçlarından mahrum bırakır. Sömürü, sömürülen kişinin insanlığından mahrum bırakılması, yani çarpıtılmasıyla birlikte gelir.

İslam dönemi filozoflarından bazıları ve on sekizinci yüzyıl Fransız felsefecileri, insanlığın özünde iyi olduğunu, kötülük ve yozlaşmanın ise sonradan edinildiğini gözlemlemişlerdir. Hatta bazıları, kamusal ahlakı siyasi sistemle ilişkilendirmişlerdir.

Mâverdî (Hicri 450, Miladi 1058) ünlü eseri Edebü’l-Dünya ve’d-Din’de şöyle der: “Adaletsizlik vicdanları bozar.”

Mâverdî’nin bu ifadesi, adaletsiz bir siyasi sistemin toplumsal yozlaşmanın kaynağı olduğu yönünde son derece önemli bir görüş içermektedir. Modern bilimsel felsefe, bu görüşü destekler. Bu görüş üzerinden şunu söyleyebiliriz: doğası ne olursa olsun, sömürü ve kölelik koşulları altında yaşayan bir halk, umduğumuz gibi, asil bir halk olamaz.

Bu tür koşullar, insan (dehası) tarafından yaratılan ve sınıf veya ırksal köleliğe dayalı toplumların mirasına girmiş olan ihanet, kumar, fuhuş, dolandırıcılık, hırsızlık gibi marazların oluşması için uygun ortamı yaratır.

İdealist düşünürler ve reformcular, bu sorunları kendi düşünce biçimlerine göre ele almaya çalıştılar, ancak sorunun kaynağını belirleyemedikleri için onları çözüme kavuşturamadılar. Günümüzün bilimsel düşünürleri, insanlığın ancak koşulları değişirse değişeceğini biliyorlar.

Çağdaş bilimsel düşüncede, insanı oluşturan unsurlar, ister manevi ister maddi olsun, arasında net sınırlar yoktur. İnsanî faaliyet alanları, tevhidî yapısını muhafaza eder ama bir yandan da birbirleri karşısında nispeten bağımsızdırlar.

Dolayısıyla, örneğin, ahlaki siyasi sistemle, insan davranışı ve fikirleri de maddi koşullarla bağlantılıdır. Buna göre, olaylar birbirleriyle ilişkili olarak ele alınır. Bu durum, idealist düşünceye biraz garip gelebilir...

Bu tür reçetelerden biri, çağımızın en parlak düşünürlerinden biri olan Mao Zedong tarafından formüle edilmiştir. Bu büyük düşünür için halk savaşı, emperyalist zulmün boyunduruğundan kurtuluşun başlıca yoludur.

Ancak olay burada bitmiyor. Mao, halk, zalimlere karşı silahlandığı vakit, onun geçmişteki koşullarından, geri kalmışlık ve açlık dönemlerinden tevarüs etmiş kirden kurtulmaya başladığını iddia ediyor.

Savaş, halkın kendisini sınıf düşmanlarından kurtarması için bir araç olduğu kadar, kendini arındırması için de bir araçtır. Bu derin gözleme göre, arınmış bir halk, silahlı bir halktır. Bu reçete, daha sonra Mao’yu izleyen devrimcilerin, örneğin şehit Fanon ve Guevara’nın ve sevgili Fidel’in sloganı haline geldi.

Mao, tıpkı İmam Ali gibi, sebebini belirtmese de, devrimci halkların deneyimleri bu görüşün doğruluğunu kanıtlamıştır. Bu yüzyılın ilk on yıllarından itibaren, geri kalmışlık ve kirlilikle tanımlı dönemlerin yıkıntıları üzerinde sömürüden arınmış, gelişmiş sanayi toplumları kurmayı başaran halklar tarih sahnesine çıkmıştır.

Onlar, bu statüye silahlı mücadele yoluyla ulaştılar. Bu tür deneyimlerin önde gelen örnekleri arasında Sovyetler Birliği, Çin, Kore, Vietnam ve Küba halkları yer almaktadır. Hepsi de halk savaşlarının ürünüdür.

Bu halklar, çağdaş tarihin zirvesinde yer alarak, az gelişmiş ve köleleştirilmiş uluslar için özgürlüğe ve kurtuluşa giden bir yol çizmişlerdir. Tüm bu halkların, aralarında derin bir uçurum bulunan, tarihlerinin iki farklı evresinden geçtiklerini belirtmekte fayda var.

Resmi politikadan kamusal ahlaka kadar hayatın her alanını kapsayan bir gerileme dönemindeyiz! Bunu, insanların kendilerinin bilincine vardığı anda başlayan derin bir dönüşüm takip eder. Ardından, kendilerini gerçekliklerinden kurtarmak için silahlanırlar.

Halk, savaşın önceki dönemin etkilerinden arındırdığı, zorlu mücadele ve fedakârlıklarla daha da geliştirdiği yenilenmiş bir ruhla zafer dönemini karşılıyor. Bu canlanmış ve saf ruhla halk, bir sonraki aşamada ulusu inşa etme görevine hazırlanıyor.

Şimdi Ali ve Mao’nun sözleri arasındaki bağlantıyı inceleyelim. Ali’ye göre toplum, savaştan güçlü ve verimli, hayatta kalma ve çoğalma yeteneğine sahip olarak çıkarken, Mao’ya göre toplum, savaştan kirlerinden arınmış olarak çıkar.

Dolayısıyla, ikisi aynı durumun, haklı bir dava için savaşan halk gerçeğinin iki yüzünü dile döker. Her iki önder de gerekliliği ve meşruiyeti kabul eder. Halk, şiddeti ve vahşetiyle bir savaş neticesinde kazandıklarından daha fazlasını kaybetmez.

İmam Ali de “çok sonuç” derken bunu kasteder. Ali’nin kılıcın bakiyesi sözü güçle alakalıdır. O dönemin reformcularının anladığı biçimiyle bu güç sosyal adaletle bağlantılıdır.

Mao Zedong’daki arınma kavramının, sömürücü ilişkilerden sosyalist ilişkilere geçişle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunu anladığımızda, sosyalizmin şüphesiz sosyal adaletin en yüksek aşamasını temsil ettiğini görürüz.

Dolayısıyla, iki unsur bir araya gelebilir: kılıcın ürettiği çokça sonuç ve arınma, adalet ruhu ve bunun sonucunda ortaya çıkması gereken asil siyasi ahlak anlayışı cem olur. Ancak bu birleşme göreceli bir mesele olmaya devam etmektedir, çünkü adalet kavramı bu çağda geçmiş çağlardakinden farklı bir şekilde evrim geçirmiştir.

Arap Modeli

Filistin halkı, kehanetin doğru olduğunu kanıtlıyor...

Hadi Alevi
1963
Kaynak

0 Yorum: