Bu
kıymetli metin, akademisyen Hadi Alevi’ye ait. Yazı 1963’te Irak’ta yayınlanan Muzakkaf
[“Entelektüel”] dergisinde yayınlandı. Alevi, yazısına İmam Ali ve Mao Zedong’a
ait sözlerle başlıyor. Halk savaşının felsefesini düşmanla yaşanan çatışmaların
kirlenmeden arınmaya, imhadan bekaya doğru işleyen diyalektik süreci bağlamında
ele alıyor. Yazıyı, halkımızın öncüsünün İsrail’in inşa ettiği kafes dışına çıkmak
için verdiği en şiddetli muharebelerin yaşandığı bir dönemde yayınlıyoruz.
* * *
“Kılıcın bakiyesi daha çoktur, daha çok sonuca yol açar”
[İmam Ali]
“Devrimci savaş, yalnızca bizi düşmanlarımızın zehrinden kurtaran
bir panzehir değildir, o aynı zamanda bizi kendi kirimizden de arındırır.
[Mao Zedong]
Bu
makalenin konusu, ilki İmam Ali’ye, ikincisi Mao Zedong’a ait iki sözdür. İki
söz, içerik açısından birbirine benzer.
Kılıcın
Bakiyesi
Bu
ifade, bir mecaz olarak, Nehcü'l-Belaga’nın üçüncü bölümünde, İmam Ali’den
nakledilen bilgelik ve özdeyişler bölümünde yer almaktadır. İfade, tam metni şu
şekilde olan kısa bir cümlenin bağlamında geçmektedir.
Kılıcın
bakiyesi daha çoktur, daha çok sonuca yol açar.”
Muhammed
Abduh, “kılıcın bakiyesi” ifadesini şu şekilde yorumlar:
“Onlar, şereflerini
korumak ve zulme karşı koymak uğruna öldürülenlerin bakiyesidir. Zillete değil, ölüme razı olmuşlardır. Bu yüzden, geriye kalanlar, şerefli ve cesurdur,
sayıları artar ve nesilleri çoğalır. Zelil olanların aksine, onların kaderi yok
olmak ve ortadan kalkmaktır.”
İbn
Ebü’l-Hadîd ise, hocası Ebu Osman’a Ali’nin sözleri hakkında şu ifadeyi
nakletmiştir:
“Keşke hükmü açıklarken sebebini de belirtmiş olsaydı.”
Dolayısıyla,
bu ifade karşısında şaşkınlığını dile getirir: “Kılıcın bakiyesini daha çok yapan
nedir?” sorusunu sorar.
“Ardından hükmün doğruluğunu teyit eder: “Onun
ifadesinin doğruluğunu kendi çocuklarında, Zübeyr’in çocuklarında, Beni Muhalleb’de
ve aralarında katliamın hızlı gerçekleştiği diğerleri gibi kişilerde bulduk.”
Burada
kastettiği, bu ailelerin sunduğu çok sayıda kurbanın tam tersi bir etki
yarattığı; soylarını sonlandırmadığı, bilâkis, sayılarını artırdığı yönündedir.
İbn
Ebü’l Hadîd, Ziyad’ın huzuruna getirilen Haricilerden bir kadının şu sözünü
aktarır:
“Ziyad, ona şöyle demiş: ‘Allah’a
yemin olsun ki, seni biçip yok edeceğim.’ Kadın ise şöyle cevap vermiş: ‘Hayır...
öldürmek bizi tohum yapıp toprağa eker!”
Bu
ifade, tuhaf bir imaya sahip. Grupların toplu olarak katledilmesinin soykırım
olasılığını beraberinde getirdiği genel olarak kabul edilmektedir. Nitekim,
eski dünyanın bazı halkları bu şekilde yok edildi, çünkü fetih, uluslararası
ilişkilerde yaygın görülen bir uygulamaydı.
Fetih,
çoğu zaman fethedilen halkın yok edilmesiyle sonuçlanır. Bu, öldürülme ve kalan
nüfusun fetheden nüfusa asimile edilmesi veya topraklarından sürülmesiyle
gerçekleşir. Ali, öldürmenin bolluk getirdiğini iddia ederek bu normdan
sapmıştır. Bu durum, İbn Ebü’l Hadîd’in hocası Ebu Osman’ın şaşkınlığını ve
İmam’ın hükmü belirttikten sonra sebebini de açıklamasına dair isteğini açıklar.
Böyle
bir kararın altında yatan nedeni araştırmak, tabiri caizse, uzmanlık gerektiren
bir iştir. Bir kişi, ister sosyal, ister bilimsel, ister siyasi olsun, belirli
bir konuya aşina değilse, en basit sonuçlarını bile kavramakta zorlanabilir.
Bunun
bir örneği, Şeyh Ebu Osman’ın sorduğu sorudur. Bu adam, öğrencisi İbn Ebü’l Hadîd
gibi, sadece teorik araştırma alanında faal olan bir düşünürdü. Bu tür düşünme
pratiği, konunun niteliğine bağlı olarak, değerli görüşler sunabilir veya
sonuçsuz kalabilir. Genellikle toplumsal veya politik gerçeklikle doğrudan
ilgili konuların boyutlarını kavramakta başarısız olur.
Burada
şunu hatırlamak gerek: İmam Ali, rivayet edildiği gibi, soyut bir zihne dayalı
görüş ve yargılarda bulunmamıştır, çünkü bu dönemin ölçütlerine göre, İmam Ali,
bir bilim ve araştırma insanı olmadan evvel bir politikacı ve toplumsal
eylemciydi.
Onun
fikirleri pratiğin ürünüdür. Bilhassa barışçıl ve silahlı yönleriyle politika
sahnesindeki pratik faaliyetleri bu fikirler üzerinden somutlaştırır. Bu
konularda Nehcü’l Belaga’da kayıtlı, derinlikli görüşler mevcut.
Kanaatimce bu görüşlerin çoğunun doğru.
Aktardığımız
söz, İmam’ın kişiliğinin şiddete dair yönünün yansımasıdır. Gerek asker gerekse
komutan olarak katıldığı tüm savaşlarda elde ettiği zaferlerle kanıtlandığı
üzere, o, savaş stratejisi bilgisine sahip, özel bir savaşçıydı.
Ancak
bu insan, şövalyelik duygusu veya salt macera arzusundan dolayı savaşmadı. Onun
için savaş, barışçıl yollarla çözülemeyen sorunları gidermek için başvurulan
son çareydi. Bu gerçek, Cemel, Siffin ve Nahrevan savaşları sırasındaki
eylemlerinde ortaya çıkmaktadır.
İmam
Ali’nin, adalet sevgisinden, yoksullara olan ilgisinden, halifeliği zalimin
açgözlülüğünü ve mazlumun açlığını ortadan kaldırmanın bir aracı haline
getirme çabasından kaynaklanan, konuşmaları ve mektuplarıyla açıklığa
kavuşturduğu kimi toplumsal ve politik hedefleri vardı.
Tüm
bu hedefler, yaşadığı tarihsel dönemin bağlamında dile getirildi. Bu anlamda, onu,
kendi tarihinin ve ait olduğu nesnel koşulların taşıyabileceğinden daha fazla
yük altına sokmaya hakkımız yoktur. Burada, “kılıcın bakiyesi” kavramının,
tarih boyunca yaygın olduğu üzere, kendilerini savunacak durumda olmayan,
varoluşa dair duygulardan, özgür ve onurlu yaşama hakkından kaynak alan dürtülerle
hareket eden, toplu katliamlara maruz kalan halklara yönelik olarak geçerli
olmadığını açıklığa kavuşturmak zorundayız.
Ali’nin
bahsettiği bakiye, toplumun varlığı, yaşam hakkı veya onuru ile ilgili meşru
bir amaç uğruna verilen mücadelenin sonucu olmalıdır. Aynı zamanda, gasp ve
saldırganlıkla meşgul bir savaşçı grubun bakiyesinden söz edilemez.
Çünkü
bu yönde dile getirilmiş bir görüşün, tarihsel dönemin koşullarından bağımsız
olarak, İmam Ali’nin kişiliğinin dayandığı temel eğilimle bağdaşmayacağını belirtmek
zorundayız.
Burada
önemli olan, bakiye kavramı. Cevahiri’nin dediği gibi, bir halk, kendi davasını
savunmak adına mücadeleye giriştiğinde çokça kurban verir, birçok kıymetli
şeyini feda eder.
Böylelikle
halk, sayısal varlığına ait, bakiye teriminin ima ettiği anlamda, sayıca az
olabilecek, ancak mücadele alanlarında bilinçli ve dürüst bir şekilde
savaşarak, hayatta kalma nedenlerini ve yok olmaya karşı isyanını içinde
taşıyan bir insan kategorisine dönüştüren şeyi yitirir.
Silahlı
mücadeleden zaferle çıkmasa da, onurlu bir savaşçının zaferle sonuçlanan bir
savaştan sonra sahip olduğu o genç ruh ortaya çıkar. Böylece, bakiyesi güç ve
verimlilikle dolu yeni bir tohum haline gelir. Sayıca çoğalır, daha çok çocuk
doğurur, mütevazı atalarından daha büyük bir hayatta kalma kapasitesine sahip olur.
Panzehir
Şimdi
de Mao Zedong’a atfedilen sözün İngilizceden çevrilmiş metnini sunuyorum:
“Devrimci savaş, yalnızca bizi
düşmanlarımızın zehrinden kurtaran bir panzehir değildir, o aynı zamanda bizi kendi
kirimizden de arındırır.”
Burada
Mao, bir halkın damarlarında kir dolaştığı sürece, silahlanmadan önce tamamen
temiz olamayacağını söylüyor. Bu kirin kaynağını aradığımızda, onu halkın
yaşadığı sınıf yapısında buluyoruz.
Sınıflı
toplumda yaşayan insanlar, ekonomik sömürünün kurbanıdırlar. Bu durum, onları
hayatın en temel ihtiyaçlarından mahrum bırakır. Sömürü, sömürülen kişinin
insanlığından mahrum bırakılması, yani çarpıtılmasıyla birlikte gelir.
İslam
dönemi filozoflarından bazıları ve on sekizinci yüzyıl Fransız felsefecileri,
insanlığın özünde iyi olduğunu, kötülük ve yozlaşmanın ise sonradan
edinildiğini gözlemlemişlerdir. Hatta bazıları, kamusal ahlakı siyasi sistemle
ilişkilendirmişlerdir.
Mâverdî
(Hicri 450, Miladi 1058) ünlü eseri Edebü’l-Dünya ve’d-Din’de şöyle der:
“Adaletsizlik vicdanları bozar.”
Mâverdî’nin
bu ifadesi, adaletsiz bir siyasi sistemin toplumsal yozlaşmanın kaynağı olduğu
yönünde son derece önemli bir görüş içermektedir. Modern bilimsel felsefe, bu
görüşü destekler. Bu görüş üzerinden şunu söyleyebiliriz: doğası ne olursa
olsun, sömürü ve kölelik koşulları altında yaşayan bir halk, umduğumuz gibi,
asil bir halk olamaz.
Bu
tür koşullar, insan (dehası) tarafından yaratılan ve sınıf veya ırksal köleliğe
dayalı toplumların mirasına girmiş olan ihanet, kumar, fuhuş, dolandırıcılık,
hırsızlık gibi marazların oluşması için uygun ortamı yaratır.
İdealist
düşünürler ve reformcular, bu sorunları kendi düşünce biçimlerine göre ele
almaya çalıştılar, ancak sorunun kaynağını belirleyemedikleri için onları
çözüme kavuşturamadılar. Günümüzün bilimsel düşünürleri, insanlığın ancak
koşulları değişirse değişeceğini biliyorlar.
Çağdaş
bilimsel düşüncede, insanı oluşturan unsurlar, ister manevi ister maddi olsun,
arasında net sınırlar yoktur. İnsanî faaliyet alanları, tevhidî yapısını
muhafaza eder ama bir yandan da birbirleri karşısında nispeten bağımsızdırlar.
Dolayısıyla,
örneğin, ahlaki siyasi sistemle, insan davranışı ve fikirleri de maddi
koşullarla bağlantılıdır. Buna göre, olaylar birbirleriyle ilişkili olarak ele
alınır. Bu durum, idealist düşünceye biraz garip gelebilir...
Bu
tür reçetelerden biri, çağımızın en parlak düşünürlerinden biri olan Mao Zedong
tarafından formüle edilmiştir. Bu büyük düşünür için halk savaşı, emperyalist zulmün
boyunduruğundan kurtuluşun başlıca yoludur.
Ancak
olay burada bitmiyor. Mao, halk, zalimlere karşı silahlandığı vakit, onun geçmişteki
koşullarından, geri kalmışlık ve açlık dönemlerinden tevarüs etmiş kirden kurtulmaya
başladığını iddia ediyor.
Savaş,
halkın kendisini sınıf düşmanlarından kurtarması için bir araç olduğu kadar,
kendini arındırması için de bir araçtır. Bu derin gözleme göre, arınmış bir
halk, silahlı bir halktır. Bu reçete, daha sonra Mao’yu izleyen devrimcilerin,
örneğin şehit Fanon ve Guevara’nın ve sevgili Fidel’in sloganı haline geldi.
Mao,
tıpkı İmam Ali gibi, sebebini belirtmese de, devrimci halkların deneyimleri bu
görüşün doğruluğunu kanıtlamıştır. Bu yüzyılın ilk on yıllarından itibaren,
geri kalmışlık ve kirlilikle tanımlı dönemlerin yıkıntıları üzerinde sömürüden
arınmış, gelişmiş sanayi toplumları kurmayı başaran halklar tarih sahnesine
çıkmıştır.
Onlar,
bu statüye silahlı mücadele yoluyla ulaştılar. Bu tür deneyimlerin önde gelen
örnekleri arasında Sovyetler Birliği, Çin, Kore, Vietnam ve Küba halkları yer
almaktadır. Hepsi de halk savaşlarının ürünüdür.
Bu
halklar, çağdaş tarihin zirvesinde yer alarak, az gelişmiş ve köleleştirilmiş
uluslar için özgürlüğe ve kurtuluşa giden bir yol çizmişlerdir. Tüm bu
halkların, aralarında derin bir uçurum bulunan, tarihlerinin iki farklı
evresinden geçtiklerini belirtmekte fayda var.
Resmi
politikadan kamusal ahlaka kadar hayatın her alanını kapsayan bir gerileme
dönemindeyiz! Bunu, insanların kendilerinin bilincine vardığı anda başlayan
derin bir dönüşüm takip eder. Ardından, kendilerini gerçekliklerinden kurtarmak
için silahlanırlar.
Halk,
savaşın önceki dönemin etkilerinden arındırdığı, zorlu mücadele ve fedakârlıklarla
daha da geliştirdiği yenilenmiş bir ruhla zafer dönemini karşılıyor. Bu
canlanmış ve saf ruhla halk, bir sonraki aşamada ulusu inşa etme görevine
hazırlanıyor.
Şimdi
Ali ve Mao’nun sözleri arasındaki bağlantıyı inceleyelim. Ali’ye göre toplum,
savaştan güçlü ve verimli, hayatta kalma ve çoğalma yeteneğine sahip olarak
çıkarken, Mao’ya göre toplum, savaştan kirlerinden arınmış olarak çıkar.
Dolayısıyla,
ikisi aynı durumun, haklı bir dava için savaşan halk gerçeğinin iki yüzünü dile
döker. Her iki önder de gerekliliği ve meşruiyeti kabul eder. Halk, şiddeti ve vahşetiyle
bir savaş neticesinde kazandıklarından daha fazlasını kaybetmez.
İmam
Ali de “çok sonuç” derken bunu kasteder. Ali’nin kılıcın bakiyesi sözü güçle
alakalıdır. O dönemin reformcularının anladığı biçimiyle bu güç sosyal adaletle
bağlantılıdır.
Mao
Zedong’daki arınma kavramının, sömürücü ilişkilerden sosyalist ilişkilere
geçişle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunu anladığımızda, sosyalizmin
şüphesiz sosyal adaletin en yüksek aşamasını temsil ettiğini görürüz.
Dolayısıyla,
iki unsur bir araya gelebilir: kılıcın ürettiği çokça sonuç ve arınma, adalet
ruhu ve bunun sonucunda ortaya çıkması gereken asil siyasi ahlak anlayışı cem
olur. Ancak bu birleşme göreceli bir mesele olmaya devam etmektedir, çünkü
adalet kavramı bu çağda geçmiş çağlardakinden farklı bir şekilde evrim geçirmiştir.
Arap
Modeli
Filistin
halkı, kehanetin doğru olduğunu kanıtlıyor...
Hadi Alevi
1963
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder