İktidar,
kendisine karşı çıkan bir örgüte veya harekete, hoşgörüyle yaklaşabilir, ona
sızabilir, onu finanse edebilir, hatta bizzat kurabilir. Bu tür durumlarda
muhalefet, sisteme karşı çıkamayan örgüt veya hareket şahsında kontrollü muhalefete
dönüşür. Tarihsel düzlemde iktidar, her zaman muhalefeti tümüyle ortadan
kaldırmayı hedeflemez. Bazen sadece ona biçim verir, onu etkisiz kılar veya muhalefetin
muktedirlerin hayrına ve çıkarına olacak şekilde hareket etmesini sağlar.
Bu
noktada aklınıza Matrix filmi gelsin. Makinelere karşı savaşan
isyancılar, yoldaşları Cypher’ın gizlice düşmanla işbirliği yaptığını,
yanılsamalı dünyanın sunduğu konfor karşılığında onlara ihanet etmeye hazır
olduğunu keşfederler. Savaştıklarına inandıkları savaş yeterince gerçektir,
ancak muhalif hareketleri artık tehlikededir. Çoğu izleyici açısından bu sahne
hayal ürünü olsa da bir yandan da insanı ürkütecek ölçüde tanıdık bir sahnedir.
Gerçek dünyadaki siyaset de benzer bir yolu izler: isyan, mevcut zevahirini
muhafaza eder ama iktidara meydan okuma kapasitesi, belli ellerin kontrolüne
geçmiştir veya etkisiz hale getirilmiştir.
1900’lerin
başlarındaki Rusya’yı düşünün. Çarlık rejiminin gizli polis teşkilâtı Ahrana,
devrimci örgütleri sadece gözetlemekle kalmadı, bazı durumlarda onları yönetti.
En ünlü ajanları, hükümet bakanlarına yönelik terörist suikastları organize
ederken gizlice polise bilgi veren, iki taraflı çalışan Yevno Azef’ti.
Çevresindeki devrimcilere Azef, kararlı bir radikal devrimci pozu kesiyordu.
Gerçekte ise devletin bir aracı olarak iş görüyordu.
Daha
sonra Sovyet rejimi, bu taktiği geliştirdi. Güven Operasyonu (1921-1926),
gerçek Bolşevik karşıtı muhalifleri tuzağa düşürmek için tasarlanmış sahte bir
yeraltı monarşist örgütünün kurulmasını içeriyordu. Sözde direnişe katılanlar
izlendi, ele geçirildi ve çoğu zaman ortadan kaldırıldı.
Bu
tarihi örnekler, kontrollü muhalefetin mekaniğini ortaya koyuyor: muhalefete
izin veriliyor veya o bizzat üretiliyor, ancak başarılı olamayacak şekilde
yapılandırılıyor.
Soğuk
Savaş sırasında ABD, daha incelikli ama aynı derecede etkili bir strateji
benimsedi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Washington, komünist partilerin Batı
Avrupa, Latin Amerika, hatta ülke içinde nüfuz kazanabileceğinden endişe
ediyordu. Solu doğrudan bastırmak yerine, devlet ve müttefik kurumları, “komünist
olmayan sol” olarak adlandırılan bir yapıyı geliştirdi: bu yapı, komünizme
karşı çıkan ancak mülk sahibi sınıfın ve onların yönetsel ve profesyonel elit
kesim içindeki müttefiklerinin siyasi gücüne meydan okumaya istekli olmayan
liberal ve sosyal demokrat seslerden müteşekkildi. Frances Stonor Saunders (The
Cultural Cold War -Kültürel Soğuk Savaş) ve Hugh Wilford (Muhteşem
Wurlitzer -Kudretli Wurlitzer) gibi tarihçiler, bu ağları ayrıntılı olarak
belgelediler.
Bu
yetiştirme süreci, kapsamlı ve sistematikti. 1950’de kurulan Kültürel Özgürlük
Kongresi, Encounter, Monat ve Preuves gibi dergileri
destekledi, uluslararası konferanslar düzenledi, Avrupa ve ötesinde kültürel
etkinlikleri finanse etti. Mali destek, genellikle Ford Vakfı ve Farfield Vakfı
gibi görünüşte bağımsız vakıflar aracılığıyla yönlendirildi ve özerk bir
entelektüel yaşam görünümü yaratıldı. İşçi örgütleri de bu yapıya dâhil edildiler.
Amerikan İşçi Federasyonu ve Endüstriyel Örgütler Kongresi (AFL-CIO)
aracılığıyla, yurtdışındaki anti-komünist işçi örgütleri fon ve lojistik destek
aldı. Zamanla, Avrupa’daki post-yapısalcılığın bazı kolları da dâhil olmak
üzere, Marksist çerçeveleri yerinden eden teorik hareketler bile, güvenilir bir
şekilde anti-komünist oldukları, bu nedenle az siyasi risk oluşturdukları
gerekçesiyle olumlu karşılandı.
Bu
projenin bir yanı örtük bir yanı da alenen yürütüldü. Önde gelen kurumlardan
isimler, dikkatle çerçevelendirilmiş bir muhalefet biçimini teşvik etmenin
değerini açıkça teorize ettiler. Arthur M. Schlesinger Jr.’ın etkili makalesi “Ne
Sağ, Ne Sol, Ama Hayati Bir Merkez” (1948), faşizm ve komünizmin ahlaki olarak
eşdeğer olduğu iddiasına dayanan bir merkezcilik politikası geliştirdi. Bu
çerçeve, radikal eleştiriyi gayrimeşrulaştırırken, liberal anti-komünizmi tek
sorumlu alternatif olarak sundu.
Eski
bir CIA yetkilisi olan Thomas W. Braden, “CIA’in ‘Ahlaksız’ Olmasından Memnunum”
(1967) başlıklı yazısında daha da açık bir şekilde ifade etti. Demokratik
kurumlara gizli müdahaleyi anti-komünizm üzerinden meşrulaştıran yazar, gerçek
komünistlerin yerini alabilecek ve işlevleri yerine getirildikten sonra bir
kenara atılabilecek anti-komünist sosyalistleri yetiştirmenin stratejik
faydasını açıktan savunuyordu.
Kamuoyu,
bu uygulamaların bilincine çok sonra vardı. 1967’de Ramparts dergisi,
Ulusal Öğrenci Birliği’nin gizli CIA finansmanını ifşa etti. 1975’teki Kilise
Komitesi soruşturmaları, kültürel ve siyasi yaşamı şekillendirmeye yönelik
kapsamlı çabaları açığa çıkarttı. Amerikalı gazeteci Sol Stern’in uluslararası
öğrenci siyasetiyle ilgili anlatımları, bağımsızmış gibi görünen ama aslında Sovyet
karşıtı olan aydın ağlarının hükümetle bağlantılı kanallar aracılığıyla nasıl
sessiz sedasız finanse edildiğini ayrıntılarıyla gösterdi.
Partisan
Review gibi dergiler, bu ekosistemde merkezi bir rol oynuyorlardı. Dergi,
savaş sonrası kültürel duyarlılıkları şekillendirecek isimlerin çalışmalarını
yayınladı: James Baldwin, Saul Bellow, James Burnham, George Orwell, Susan
Sontag, Philip Roth vs.
Burada
mesele, devletin kültürel hayata ara sıra müdahale etmesi değil, prestijli,
ahlaki açıdan ciddi, ancak siyasi olarak etkisizleştirilmiş bir solun inşasının
kasıtlı bir stratejik hedef olarak görülmesiydi. Seksenlere gelindiğinde, CIA’in
“Fransa: Aydınların İhaneti” başlıklı raporu türünden iç istihbarat
değerlendirmeleri bile, Fransız postmodern akademik teorisinin ciddi bir siyasi
risk oluşturmadığına dair güveni dile getiriyordu. Bunun nedeni, Marx’a, sınıf
politikalarına ve sınıf temelli analize olan düşmanlığının, radikal estetiğine
rağmen, onu kurumsal açıdan güvenli kılmış olmasıydı.
Bu
örnekler, hep birlikte, savaş sonrası Amerikan devletinin radikal siyaseti
sadece bastırmakla kalmadığını, aktif olarak alternatif bir sol inşa ettiğini
göstermektedir: kültürel olarak saygın, kurumların ödüllerine mazhar olan,
söylemsel açıdan muhalif, ancak yapısal olarak kalıcı ekonomik ve siyasi güce
sahip olanlara ciddi bir meydan okuma yeteneğinden yoksun bir soldu bu. Ortaya
çıkan şey, muhalefetin yokluğu değil, onun dikkatlice yeniden
şekillendirilmesiydi. Öyleyse, ilgili soru, böyle bir olgunun tarihsel düzlemde
var olup olmadığı değil, yapısal olarak benzer bir şeyin bugün, artık açık
devlet desteğiyle koordine edilmese bile, devam edip etmediğidir.
Ortaya
çıkan sonucu, muhalefetin yalnızca dikkatlice yönetilen sınırlar içinde izin
verildiği başka bağlamlarda gözlemlenen genel seyirde ortaya çıkan sonuçlarla
kıyaslamak mümkün. Sol vardı, konuşuyordu ve örgütleniyordu, ancak yalnızca zenginlerin
çıkarlarıyla uyumlu biçimlerde. Sol eleştirebiliyordu, ancak ciddi bir şekilde
karşı çıkamıyordu. Gelişmesine izin verildi, ancak yalnızca evcilleştirilmiş ve
etkisizleştirilmiş bir biçimde. Daha yakın zamana ait örnekler olarak Slavoj
Zizek veya Noam Chomsky akla gelebilir. Jacobin dergisi de (temsilciler
meclisi üyeleri Alexandria Ocasio-Cortez, İlhan Ömer, Ayanna Pressley ve Raşide
Talip’ten oluşan) “Ekip” de bu bağlamda anlaşılmalı.
Günümüze
gelelim.
Wall
Street Journal, kısa süre önce “binyılın sosyalist solu”nu
anlattığı yazısında trans bir aktivisti çağdaş sosyalizmin sembolik yüzü olarak
takdim etti. New York Times’da çıkan bir makalede, Portland’daki “sıcak komünist
yaz”dan bahsediyor, Amerikalı Demokratik Sosyalistler (DSA) partisi üyesi
Angelite Morilla’yı ofisinde, penceresinde trans bayrağı, dışarıda Mamdani
tabelasıyla gösteriyordu. Yüzeyden bakıldığında bu, ilerici ve kapsayıcıymış
gibi görünüyor. Oysa eksik yanı bize çok şey söylüyor.
Politik
ekonomi ve ücretler, sermaye varlıklarının mülkiyeti ve kontrolü, endüstriyel
gerileme, sağlık sistemleri, şirketlerin gücü veya ekonomik avantajlarla ilgili
tartışmalara zerre odaklanılmıyor. Bunun yerine, sosyalizm öncelikle bir kimlik
politikası olarak çerçeveleniyor: azınlık, kentsel, akademik ve kültürel olarak
performatif bir şey olarak takdim ediliyor. Sıradan çalışan insanlara fayda
sağlayacak, iktidara doğrudan meydan okuyacak genel politikalar, daha çok salt
belirli insan gruplarını ilgilendiren konulara bağlanıyor. Oysa zaten bu
gruplar, sıradan çalışan insanlar arasında yer alıyorlar.
Artık
konu başlığı değişti, bununla birlikte, kendini şimdi “sosyalizm” olarak sunan
şeyin toplumsal tabanı, siyasi amaçları ve stratejik yönelimi de değişti.
Elbette,
çoğunluğu teşkil eden “işçi” kategorisi, geçimini sağlamak için çalışan herkesi
kapsar, ancak bu, sadece çalışmaları ölçüsünde geçerlidir, belirli bir alt
gruba ait olmaları ölçüsünde değil. Peki öyleyse, daha dar ve daha az genel
kategorileri vurgulamakta ısrar ederek ne murad ediliyor?
Bu
siyasetin ortaya çıkarttığı sonuç açık. O, genel, çoğunlukçu siyaseti
baltalıyor. Sosyalist adayları öncelikle son derece spesifik kültürel
meselelerle ilgilenen kişiler olarak sunmak, bölücü ve halktan kopuk bir
yaklaşımdır. Dikkati dağıtır, fikri saptırır. Solculuğu veya sosyalizmi,
sıradan çoğunluktan ziyade egzotik bir azınlığa ait bir şeymiş gibi takdim eder.
Aslında, solculuğu veya sosyalizmi, genellikle gerçek siyasi ve ekonomik
rakiplerine değil, bu tür kültürel konularda geleneksel görüşlere sahip olan sıradan
çoğunluğa karşıt bir şeymiş gibi ele alır. Sosyalizm, omurgasını teşkil etmesi
gereken ücretli çalışanların çoğunluğuna yabancı bir biçimde sunulduğunda,
sonuç radikal görünebilir, ancak yapısal olarak koordineli siyasi eylemden
yoksundur. Kimlik siyaseti, böylece sadece çağdaş solun bakış açısı değil,
tarihsel olarak onu tanımlayan maddi mücadelelerden ziyade solculuğun
kendisinin yargılandığı mercek haline gelir. Çoğunlukçu siyaset bu noktada boşa
düşer, hükmünü yitirir. Nihayetinde artık gerçek siyasi muhalefet gibi görünen
şey, sadece bir tiyatrodan ibarettir.
Demek
ki asıl mesele, derindeki yapısal değişimdir. Tarihsel düzlemde muhalefeti
kontrol etmek için bilinçli kimi eylemlere ihtiyaç vardı: provokatör ajanlar,
gizli fonlar, sızma faaliyetleri. Bugün, solun büyük bir kısmı bu işlevi kendi
başına yerine getiriyor. Sınıf yerine kimliği, koalisyon yerine parçalanmayı,
pratik politika yerine kültürel sembolizmi vurgulayarak, çağdaş sol, çoğu zaman
işçilerin çoğunluğuna hitap etme kapasitesini ortadan kaldırıyor. Yapısal sonuç
giderek, daha çok önceki rejimlerin kasıtlı manipülasyon yoluyla elde
ettiklerine benziyor.
Bu
olguyu “otomatik kontrol edilen muhalefet” olarak adlandırabiliriz: dışarıdan
yönetim veya gizli müdahaleye gerek kalmadan, kendini etkisiz hale getiren bir
muhalefet. Kasıtlı olmayabilir, ancak işlevsel olarak aynı sonucu üretir.
Sonuç, daha önceki güçlerin sızma ve manipülasyon yoluyla elde ettiklerine çok
benzer: kurumları, kaynakları ve karar alma gücünü kontrol edenlere ciddi itirazlar
geliştiremeyen, görünür ancak etkisiz bir muhalefet açığa çıkar. Harici aktörler,
tarihte de görüldüğü üzere, bu eğilimleri teşvik etmeye veya güçlendirmeye
devam ederler. Ancak, kendi kendini baltalayan dinamikler zaten kendi başlarına
işlerini görürler.
Günümüzdeki
durumu farklı kılan şey, tarihsel olarak kasıtlı sabotajla ilişkilendirilen
tekniklerin çoğunun artık aktivist kültürünün içinde kendiliğinden ortaya
çıkmasıdır. CIA’in örgütlere sızan ajanları ve provokatör ajanlar için rehber
olarak kaleme aldığı Basit Sabotajlar İçin Saha El Kitabı (1944), bugün
arşivsel bir merak konusu olmaktan ziyade, çağdaş örgütsel işlevsizliğin istem
dışı bir tanımını vermektedir: örgütler, aşırı prosedürcülükte ısrar etmekte,
çıkarcı kararlara izin vermemekte, komiteleri fazla şişirmekte, kelime
seçimleriyle ilgili takıntılı tartışmalar yürütmekte, zaten çözülmüş olan sorunları
tekrar tekrar gündeme getirmekte, sürekli olarak alakasız konuları öne
çıkartmakta, eylemi felç eden kimi “tedbir”leri ahlakileştirmektedir. Tüm bunlar,
eskiden örgütleri içeriden baltalamak için önerilen tekniklerdi. Bugün ise,
sorumlu örgütlenmenin içsel normları olarak yaygın bir şekilde ele alınıyorlar.
Profesyonel-yönetici
sınıfına mensup solcular arasında “çeşitlilik” konusu bir takıntı halini almış
durumda. Christian Parenti, “çeşitliliğin” egemen sınıf ideolojisi olarak işlev
gördüğünü, geçimini ücretle çalışarak sağlayan sınıfa karşı “böl ve yönet”
stratejisi olarak kullanıldığını, bunun yeni bir şey olmadığını söylüyor. Fakat
asıl mesele şu. Bugün bu strateji, yoksullaşma ve işçileşme tehdidiyle karşı
karşıya olan, profesyonel-yönetici sınfına mensup kesimlerin egemen olduğu
sapkın bir solculuk türünce içselleştiriliyor. Önceden zenginlerin
geliştirdikleri stratejiler, mevcut koşullarda yeniden uygulamaya konuluyor.
Bir zamanlar kasıtlı bir düzenleme gerektiren şey, giderek otomatik olarak
kendini yeniden üretiyor. Nötralizasyon mekanizması, ikinci doğa haline gelmiş
gibi görünüyor.
Bu
sorunun niteliğini anlamak için şu senaryoya bakmak lazım. Diyelim ki, kürtaj
veya diğer tartışmalı tıbbi prosedürleri kapsamayan bir genel sağlık hizmeti
tasarısı önerildi. Bu tasarı, neredeyse herkesin yararına olacak bir tasarı.
Ancak bazıları, azınlık bir kesim, belirli bireyler için kürtaj erişimini
içermediği için bu öneriye karşı çıkabilir. Bu durumda, sol liberal kesim
fiiliyatta, çalışan insanların ezici çoğunluğuna fayda sağlayacak ve mevcut
sağlık sisteminden kâr elde eden şirketlerin çıkarlarına yıkıcı bir darbe
indirecek bir politikaya karşı çıkacaktır. Aslında bu, söz konusu şirketlerin
çoğunluğu sömürme yeteneklerinin devamını savunmak anlamına gelir. Bu, benim şu
an kafamdan uydurduğum bir örnek değil: “Kürtaj yanlısı, Herkes İçin Üreme Özgürlüğü
hareketi, Kolorado’da 2016 yılında devletin sağlık sigortasını ödemesiyle
ilgili referandumda hayır kampanyası yürüttü, çünkü eyalet anayasası kürtaj
için devletin para ayırmasına yasak getiriyordu. Dolayısıyla, kürtaj ve üreme
hakları savunucuları, bu girişimin özel sağlık planları kapsamındaki kadınların
kürtaja erişimini ortadan kaldıracağından korktu.”
Bir
başka örnek olarak, Ta-Nahisi Coates’in Bernie Sanders’ı ve onun geneli
ilgilendiren politikalarını, Amerikalıların azınlığı için belirli konularda
yeterince iyi olmadığı gerekçesiyle eleştirmesini ele alalım. Bu eleştiri artık
neredeyse unutulmaya yüz tutmuştu. Neticede, eğer bazıları tartışmalı bir
prosedüre erişemezse, çoğunluk, normal tıbbi bakıma erişemez. Nihai sonuç bu
olacaktır. Ayrıca, bu modelin herhangi bir sol politikanın kaçınılmaz bir
özelliği olmadığını da tespit edebiliriz. Bu, öncelikleri ve dürtüleri yeniden biçimlendiren,
on yıllarca süren ideolojik oluşumun bir yansımasıdır. Kısmen, 75 yıllık
anti-komünist propaganda ve kontrollü muhalefetin sonucu budur.
İlgili
durum, yalnızca tesadüfi kötü kararların sonucu değil. Solun toplumsal
yapısındaki daha derin bir dönüşümü yansıması. Başka katkıda bulunan faktörler
de var. Bu gelişme, açıkça çoğunlukçu ve politik ekonomiye odaklanan sözde Eski
Sol’un, azınlıkların ve diğer kimlik temelli grupların baskısına karşı
mücadeleye odaklanan sözde Yeni Sol tarafından ortadan kaldırılması ve yerini
almasıyla kök salmıştır. Bu ortadan kaldırma ve yer değiştirme ise, yirminci
yüzyıl boyunca iş denilen olguda yaşanan yapısal dönüşüme dayanmaktadır.
Ücretli endüstriyel emek, iş pratiğinde çoğunluğu teşkil etme vasfını
yitirdikçe ve ekonomi, hizmet sektörü alanına kaydıkça, neticede maaşlı veya
beyaz yakalı emek giderek yaygınlaştıkça, solun toplumsal tabanı değişti. Başka
bir ifadeyle, Profesyonel-Yönetici Sınıfının yükselişi, hem Eski Sol’un
gerilemesini hem de altmışlar sonrası solculuğun bakış açısını tayin etti.
Günümüz
solundaki orta sınıf yönelimi, neden mülkiyet ve güç yoğunlaşmalarıyla mücadele
etmekten ziyade görgü kuralları, dil ve terfi engelleriyle daha çok
ilgilendiğini açıklıyor. Kimlik politikalarının, tarihsel olarak sol politikayı
tanımlayan ekonomik mücadelelerin yerini almasının nedenini açıklıyor. Ayrıca,
günümüz solunun çoğunluğu teşkil eden sıradan işçi sınıfına yönelik
düşmanlığını da açıklıyor.
Profesyonel-yönetici
sınıfı, sıradan, vasıfsız işçilerden haz etmez. Sonuç olarak, Eski Sol ile Yeni
Sol arasında gerçek bir süreklilik olmadığını, sadece terminolojide bir
süreklilik olduğunu kabul etmek gerekiyor. Yeni Sol, Eski Sol’un anlamını
kavrayamaz durumdadır.
Bu
sürecin önemli yansımaları olduğunu görmek gerek. Bireyler gerçekten de ırk,
cinsiyet ve azınlık statüsüyle ilgili sorunlarla karşılaşabilirler. Ancak bu
kaygılar, sosyalizmin örgütleyici ilkesi olarak geneli gören politikayı
yerinden ettiğinde, emekçi çoğunluk, parçalanır ve kayıtsızlaşır. Solun
enerjisi, kültürel olarak önemli olsa da, iktidar, zenginlik ve otoritenin
nasıl örgütlendiğini ciddi olarak sorgulamayan mücadelelere teksif edilir.
Birçok
insan, bu gidişata destek veriyor. Bu sebeple, tabiri caizse, bu tür “solcular”
varken, kontrollü muhalefeti kim ne yapsın? Muktedir zenginlerin bu soldan
korkmasına gerek yok. Bunlar, tam da zenginlerin sahip olmayı tercih edecekleri
türden muhalifler.
Bu
“solcular” kaybetmeye ve onlarla aynı safta olan herkesin kaybetmesini
sağlamaya kararlı görünüyorlar. Gerçekten işe yarayabilecek bir şey denerseniz,
hemen boynunuza “nasyonal sosyalist” yaftası asıyorlar.
“Böl
ve yönet”, imparatorlukların en eski stratejilerinden biridir. Bunu, çoğunluğun
çıkarlarına karşı kendi konumlarını savunan zengin ve güçlü bir azınlıktan
beklemek doğaldır. Oligarklar azınlıkları sever, çünkü azınlıklar birdir ve
“çeşitlilik” kutlamalarıyla erdemli görünürken onların arkasına saklanmak
kolaydır. Eskiden olsa, bu tavrı sol ya da en azından eski sol, sergilemezdi.
Ancak durum değişti. Sol, azınlıkçı oldu. Artık tercih ettiği azınlığa mensup
figürleri merkeze alarak kazanamıyorsa, büyük çoğunluğu çöpe atıp kaybetmeye her
daim razı. İşte sorun tam da bu.
Tarih,
iktidarın muhalefeti nadiren oluruna, kendi haline bıraktığını söylüyor. Ahrana’dan
Güven Operasyonu’na ve CIA’in kabul edilebilir, makul sol yaratma çabalarına
kadar, muhalefet, her daim yönetilmiş, etkisiz hale getirilmiş veya iç
edilmiştir. Bugün, benzer bir sonuç, çoğu zaman kasıtlı bir düzenleme çabası
sergilenmeksizin ortaya çıkıyor. Muhalefetin büyük bir kısmı, artık bu işi
kendi başına yapıyor. Kendi kendini baltalayan sol, otomatik kontrol edilen muhalefet,
klasik kontrollü muhalefete önemli ölçüde benzer sonuçlar üretiyor. İster iç
dinamikler yoluyla isterse bugün zenginlerin desteğiyle güçlenme yoluyla olsun,
sonuç aynı: radikal pozu kesen sol, siyaseten etkisizdir. Bu sol, mülk sahibi
sınıfın, onun istihdam ettiği denetçilerin (profesyonel-yönetici sınıfının),
tüm o kâhyaların ve bekçilerin, koruduğu kurumların politik iktidarına kafa
tutacak, çoğunluğu, geniş kitleleri kucaklayan koalisyonlar inşa etme
becerisinden yoksundur.
Sınıfın Birliği
16 Ocak 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder