10 Mart 2026

Kontrollü Muhalefet: Duyarcı Sosyalizm


İktidar, kendisine karşı çıkan bir örgüte veya harekete, hoşgörüyle yaklaşabilir, ona sızabilir, onu finanse edebilir, hatta bizzat kurabilir. Bu tür durumlarda muhalefet, sisteme karşı çıkamayan örgüt veya hareket şahsında kontrollü muhalefete dönüşür. Tarihsel düzlemde iktidar, her zaman muhalefeti tümüyle ortadan kaldırmayı hedeflemez. Bazen sadece ona biçim verir, onu etkisiz kılar veya muhalefetin muktedirlerin hayrına ve çıkarına olacak şekilde hareket etmesini sağlar.

Bu noktada aklınıza Matrix filmi gelsin. Makinelere karşı savaşan isyancılar, yoldaşları Cypher’ın gizlice düşmanla işbirliği yaptığını, yanılsamalı dünyanın sunduğu konfor karşılığında onlara ihanet etmeye hazır olduğunu keşfederler. Savaştıklarına inandıkları savaş yeterince gerçektir, ancak muhalif hareketleri artık tehlikededir. Çoğu izleyici açısından bu sahne hayal ürünü olsa da bir yandan da insanı ürkütecek ölçüde tanıdık bir sahnedir. Gerçek dünyadaki siyaset de benzer bir yolu izler: isyan, mevcut zevahirini muhafaza eder ama iktidara meydan okuma kapasitesi, belli ellerin kontrolüne geçmiştir veya etkisiz hale getirilmiştir.

1900’lerin başlarındaki Rusya’yı düşünün. Çarlık rejiminin gizli polis teşkilâtı Ahrana, devrimci örgütleri sadece gözetlemekle kalmadı, bazı durumlarda onları yönetti. En ünlü ajanları, hükümet bakanlarına yönelik terörist suikastları organize ederken gizlice polise bilgi veren, iki taraflı çalışan Yevno Azef’ti. Çevresindeki devrimcilere Azef, kararlı bir radikal devrimci pozu kesiyordu. Gerçekte ise devletin bir aracı olarak iş görüyordu.

Daha sonra Sovyet rejimi, bu taktiği geliştirdi. Güven Operasyonu (1921-1926), gerçek Bolşevik karşıtı muhalifleri tuzağa düşürmek için tasarlanmış sahte bir yeraltı monarşist örgütünün kurulmasını içeriyordu. Sözde direnişe katılanlar izlendi, ele geçirildi ve çoğu zaman ortadan kaldırıldı.

Bu tarihi örnekler, kontrollü muhalefetin mekaniğini ortaya koyuyor: muhalefete izin veriliyor veya o bizzat üretiliyor, ancak başarılı olamayacak şekilde yapılandırılıyor.

Soğuk Savaş sırasında ABD, daha incelikli ama aynı derecede etkili bir strateji benimsedi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Washington, komünist partilerin Batı Avrupa, Latin Amerika, hatta ülke içinde nüfuz kazanabileceğinden endişe ediyordu. Solu doğrudan bastırmak yerine, devlet ve müttefik kurumları, “komünist olmayan sol” olarak adlandırılan bir yapıyı geliştirdi: bu yapı, komünizme karşı çıkan ancak mülk sahibi sınıfın ve onların yönetsel ve profesyonel elit kesim içindeki müttefiklerinin siyasi gücüne meydan okumaya istekli olmayan liberal ve sosyal demokrat seslerden müteşekkildi. Frances Stonor Saunders (The Cultural Cold War -Kültürel Soğuk Savaş) ve Hugh Wilford (Muhteşem Wurlitzer -Kudretli Wurlitzer) gibi tarihçiler, bu ağları ayrıntılı olarak belgelediler.

Bu yetiştirme süreci, kapsamlı ve sistematikti. 1950’de kurulan Kültürel Özgürlük Kongresi, Encounter, Monat ve Preuves gibi dergileri destekledi, uluslararası konferanslar düzenledi, Avrupa ve ötesinde kültürel etkinlikleri finanse etti. Mali destek, genellikle Ford Vakfı ve Farfield Vakfı gibi görünüşte bağımsız vakıflar aracılığıyla yönlendirildi ve özerk bir entelektüel yaşam görünümü yaratıldı. İşçi örgütleri de bu yapıya dâhil edildiler. Amerikan İşçi Federasyonu ve Endüstriyel Örgütler Kongresi (AFL-CIO) aracılığıyla, yurtdışındaki anti-komünist işçi örgütleri fon ve lojistik destek aldı. Zamanla, Avrupa’daki post-yapısalcılığın bazı kolları da dâhil olmak üzere, Marksist çerçeveleri yerinden eden teorik hareketler bile, güvenilir bir şekilde anti-komünist oldukları, bu nedenle az siyasi risk oluşturdukları gerekçesiyle olumlu karşılandı.

Bu projenin bir yanı örtük bir yanı da alenen yürütüldü. Önde gelen kurumlardan isimler, dikkatle çerçevelendirilmiş bir muhalefet biçimini teşvik etmenin değerini açıkça teorize ettiler. Arthur M. Schlesinger Jr.’ın etkili makalesi “Ne Sağ, Ne Sol, Ama Hayati Bir Merkez” (1948), faşizm ve komünizmin ahlaki olarak eşdeğer olduğu iddiasına dayanan bir merkezcilik politikası geliştirdi. Bu çerçeve, radikal eleştiriyi gayrimeşrulaştırırken, liberal anti-komünizmi tek sorumlu alternatif olarak sundu.

Eski bir CIA yetkilisi olan Thomas W. Braden, “CIA’in ‘Ahlaksız’ Olmasından Memnunum” (1967) başlıklı yazısında daha da açık bir şekilde ifade etti. Demokratik kurumlara gizli müdahaleyi anti-komünizm üzerinden meşrulaştıran yazar, gerçek komünistlerin yerini alabilecek ve işlevleri yerine getirildikten sonra bir kenara atılabilecek anti-komünist sosyalistleri yetiştirmenin stratejik faydasını açıktan savunuyordu.

Kamuoyu, bu uygulamaların bilincine çok sonra vardı. 1967’de Ramparts dergisi, Ulusal Öğrenci Birliği’nin gizli CIA finansmanını ifşa etti. 1975’teki Kilise Komitesi soruşturmaları, kültürel ve siyasi yaşamı şekillendirmeye yönelik kapsamlı çabaları açığa çıkarttı. Amerikalı gazeteci Sol Stern’in uluslararası öğrenci siyasetiyle ilgili anlatımları, bağımsızmış gibi görünen ama aslında Sovyet karşıtı olan aydın ağlarının hükümetle bağlantılı kanallar aracılığıyla nasıl sessiz sedasız finanse edildiğini ayrıntılarıyla gösterdi.

Partisan Review gibi dergiler, bu ekosistemde merkezi bir rol oynuyorlardı. Dergi, savaş sonrası kültürel duyarlılıkları şekillendirecek isimlerin çalışmalarını yayınladı: James Baldwin, Saul Bellow, James Burnham, George Orwell, Susan Sontag, Philip Roth vs.

Burada mesele, devletin kültürel hayata ara sıra müdahale etmesi değil, prestijli, ahlaki açıdan ciddi, ancak siyasi olarak etkisizleştirilmiş bir solun inşasının kasıtlı bir stratejik hedef olarak görülmesiydi. Seksenlere gelindiğinde, CIA’in “Fransa: Aydınların İhaneti” başlıklı raporu türünden iç istihbarat değerlendirmeleri bile, Fransız postmodern akademik teorisinin ciddi bir siyasi risk oluşturmadığına dair güveni dile getiriyordu. Bunun nedeni, Marx’a, sınıf politikalarına ve sınıf temelli analize olan düşmanlığının, radikal estetiğine rağmen, onu kurumsal açıdan güvenli kılmış olmasıydı.

Bu örnekler, hep birlikte, savaş sonrası Amerikan devletinin radikal siyaseti sadece bastırmakla kalmadığını, aktif olarak alternatif bir sol inşa ettiğini göstermektedir: kültürel olarak saygın, kurumların ödüllerine mazhar olan, söylemsel açıdan muhalif, ancak yapısal olarak kalıcı ekonomik ve siyasi güce sahip olanlara ciddi bir meydan okuma yeteneğinden yoksun bir soldu bu. Ortaya çıkan şey, muhalefetin yokluğu değil, onun dikkatlice yeniden şekillendirilmesiydi. Öyleyse, ilgili soru, böyle bir olgunun tarihsel düzlemde var olup olmadığı değil, yapısal olarak benzer bir şeyin bugün, artık açık devlet desteğiyle koordine edilmese bile, devam edip etmediğidir.

Ortaya çıkan sonucu, muhalefetin yalnızca dikkatlice yönetilen sınırlar içinde izin verildiği başka bağlamlarda gözlemlenen genel seyirde ortaya çıkan sonuçlarla kıyaslamak mümkün. Sol vardı, konuşuyordu ve örgütleniyordu, ancak yalnızca zenginlerin çıkarlarıyla uyumlu biçimlerde. Sol eleştirebiliyordu, ancak ciddi bir şekilde karşı çıkamıyordu. Gelişmesine izin verildi, ancak yalnızca evcilleştirilmiş ve etkisizleştirilmiş bir biçimde. Daha yakın zamana ait örnekler olarak Slavoj Zizek veya Noam Chomsky akla gelebilir. Jacobin dergisi de (temsilciler meclisi üyeleri Alexandria Ocasio-Cortez, İlhan Ömer, Ayanna Pressley ve Raşide Talip’ten oluşan) “Ekip” de bu bağlamda anlaşılmalı.

Günümüze gelelim.

Wall Street Journal, kısa süre önce “binyılın sosyalist solu”nu anlattığı yazısında trans bir aktivisti çağdaş sosyalizmin sembolik yüzü olarak takdim etti. New York Times’da çıkan bir makalede, Portland’daki “sıcak komünist yaz”dan bahsediyor, Amerikalı Demokratik Sosyalistler (DSA) partisi üyesi Angelite Morilla’yı ofisinde, penceresinde trans bayrağı, dışarıda Mamdani tabelasıyla gösteriyordu. Yüzeyden bakıldığında bu, ilerici ve kapsayıcıymış gibi görünüyor. Oysa eksik yanı bize çok şey söylüyor.

Politik ekonomi ve ücretler, sermaye varlıklarının mülkiyeti ve kontrolü, endüstriyel gerileme, sağlık sistemleri, şirketlerin gücü veya ekonomik avantajlarla ilgili tartışmalara zerre odaklanılmıyor. Bunun yerine, sosyalizm öncelikle bir kimlik politikası olarak çerçeveleniyor: azınlık, kentsel, akademik ve kültürel olarak performatif bir şey olarak takdim ediliyor. Sıradan çalışan insanlara fayda sağlayacak, iktidara doğrudan meydan okuyacak genel politikalar, daha çok salt belirli insan gruplarını ilgilendiren konulara bağlanıyor. Oysa zaten bu gruplar, sıradan çalışan insanlar arasında yer alıyorlar.

Artık konu başlığı değişti, bununla birlikte, kendini şimdi “sosyalizm” olarak sunan şeyin toplumsal tabanı, siyasi amaçları ve stratejik yönelimi de değişti.

Elbette, çoğunluğu teşkil eden “işçi” kategorisi, geçimini sağlamak için çalışan herkesi kapsar, ancak bu, sadece çalışmaları ölçüsünde geçerlidir, belirli bir alt gruba ait olmaları ölçüsünde değil. Peki öyleyse, daha dar ve daha az genel kategorileri vurgulamakta ısrar ederek ne murad ediliyor?

Bu siyasetin ortaya çıkarttığı sonuç açık. O, genel, çoğunlukçu siyaseti baltalıyor. Sosyalist adayları öncelikle son derece spesifik kültürel meselelerle ilgilenen kişiler olarak sunmak, bölücü ve halktan kopuk bir yaklaşımdır. Dikkati dağıtır, fikri saptırır. Solculuğu veya sosyalizmi, sıradan çoğunluktan ziyade egzotik bir azınlığa ait bir şeymiş gibi takdim eder. Aslında, solculuğu veya sosyalizmi, genellikle gerçek siyasi ve ekonomik rakiplerine değil, bu tür kültürel konularda geleneksel görüşlere sahip olan sıradan çoğunluğa karşıt bir şeymiş gibi ele alır. Sosyalizm, omurgasını teşkil etmesi gereken ücretli çalışanların çoğunluğuna yabancı bir biçimde sunulduğunda, sonuç radikal görünebilir, ancak yapısal olarak koordineli siyasi eylemden yoksundur. Kimlik siyaseti, böylece sadece çağdaş solun bakış açısı değil, tarihsel olarak onu tanımlayan maddi mücadelelerden ziyade solculuğun kendisinin yargılandığı mercek haline gelir. Çoğunlukçu siyaset bu noktada boşa düşer, hükmünü yitirir. Nihayetinde artık gerçek siyasi muhalefet gibi görünen şey, sadece bir tiyatrodan ibarettir.

Demek ki asıl mesele, derindeki yapısal değişimdir. Tarihsel düzlemde muhalefeti kontrol etmek için bilinçli kimi eylemlere ihtiyaç vardı: provokatör ajanlar, gizli fonlar, sızma faaliyetleri. Bugün, solun büyük bir kısmı bu işlevi kendi başına yerine getiriyor. Sınıf yerine kimliği, koalisyon yerine parçalanmayı, pratik politika yerine kültürel sembolizmi vurgulayarak, çağdaş sol, çoğu zaman işçilerin çoğunluğuna hitap etme kapasitesini ortadan kaldırıyor. Yapısal sonuç giderek, daha çok önceki rejimlerin kasıtlı manipülasyon yoluyla elde ettiklerine benziyor.

Bu olguyu “otomatik kontrol edilen muhalefet” olarak adlandırabiliriz: dışarıdan yönetim veya gizli müdahaleye gerek kalmadan, kendini etkisiz hale getiren bir muhalefet. Kasıtlı olmayabilir, ancak işlevsel olarak aynı sonucu üretir. Sonuç, daha önceki güçlerin sızma ve manipülasyon yoluyla elde ettiklerine çok benzer: kurumları, kaynakları ve karar alma gücünü kontrol edenlere ciddi itirazlar geliştiremeyen, görünür ancak etkisiz bir muhalefet açığa çıkar. Harici aktörler, tarihte de görüldüğü üzere, bu eğilimleri teşvik etmeye veya güçlendirmeye devam ederler. Ancak, kendi kendini baltalayan dinamikler zaten kendi başlarına işlerini görürler.

Günümüzdeki durumu farklı kılan şey, tarihsel olarak kasıtlı sabotajla ilişkilendirilen tekniklerin çoğunun artık aktivist kültürünün içinde kendiliğinden ortaya çıkmasıdır. CIA’in örgütlere sızan ajanları ve provokatör ajanlar için rehber olarak kaleme aldığı Basit Sabotajlar İçin Saha El Kitabı (1944), bugün arşivsel bir merak konusu olmaktan ziyade, çağdaş örgütsel işlevsizliğin istem dışı bir tanımını vermektedir: örgütler, aşırı prosedürcülükte ısrar etmekte, çıkarcı kararlara izin vermemekte, komiteleri fazla şişirmekte, kelime seçimleriyle ilgili takıntılı tartışmalar yürütmekte, zaten çözülmüş olan sorunları tekrar tekrar gündeme getirmekte, sürekli olarak alakasız konuları öne çıkartmakta, eylemi felç eden kimi “tedbir”leri ahlakileştirmektedir. Tüm bunlar, eskiden örgütleri içeriden baltalamak için önerilen tekniklerdi. Bugün ise, sorumlu örgütlenmenin içsel normları olarak yaygın bir şekilde ele alınıyorlar.

Profesyonel-yönetici sınıfına mensup solcular arasında “çeşitlilik” konusu bir takıntı halini almış durumda. Christian Parenti, “çeşitliliğin” egemen sınıf ideolojisi olarak işlev gördüğünü, geçimini ücretle çalışarak sağlayan sınıfa karşı “böl ve yönet” stratejisi olarak kullanıldığını, bunun yeni bir şey olmadığını söylüyor. Fakat asıl mesele şu. Bugün bu strateji, yoksullaşma ve işçileşme tehdidiyle karşı karşıya olan, profesyonel-yönetici sınfına mensup kesimlerin egemen olduğu sapkın bir solculuk türünce içselleştiriliyor. Önceden zenginlerin geliştirdikleri stratejiler, mevcut koşullarda yeniden uygulamaya konuluyor. Bir zamanlar kasıtlı bir düzenleme gerektiren şey, giderek otomatik olarak kendini yeniden üretiyor. Nötralizasyon mekanizması, ikinci doğa haline gelmiş gibi görünüyor.

Bu sorunun niteliğini anlamak için şu senaryoya bakmak lazım. Diyelim ki, kürtaj veya diğer tartışmalı tıbbi prosedürleri kapsamayan bir genel sağlık hizmeti tasarısı önerildi. Bu tasarı, neredeyse herkesin yararına olacak bir tasarı. Ancak bazıları, azınlık bir kesim, belirli bireyler için kürtaj erişimini içermediği için bu öneriye karşı çıkabilir. Bu durumda, sol liberal kesim fiiliyatta, çalışan insanların ezici çoğunluğuna fayda sağlayacak ve mevcut sağlık sisteminden kâr elde eden şirketlerin çıkarlarına yıkıcı bir darbe indirecek bir politikaya karşı çıkacaktır. Aslında bu, söz konusu şirketlerin çoğunluğu sömürme yeteneklerinin devamını savunmak anlamına gelir. Bu, benim şu an kafamdan uydurduğum bir örnek değil: “Kürtaj yanlısı, Herkes İçin Üreme Özgürlüğü hareketi, Kolorado’da 2016 yılında devletin sağlık sigortasını ödemesiyle ilgili referandumda hayır kampanyası yürüttü, çünkü eyalet anayasası kürtaj için devletin para ayırmasına yasak getiriyordu. Dolayısıyla, kürtaj ve üreme hakları savunucuları, bu girişimin özel sağlık planları kapsamındaki kadınların kürtaja erişimini ortadan kaldıracağından korktu.”

Bir başka örnek olarak, Ta-Nahisi Coates’in Bernie Sanders’ı ve onun geneli ilgilendiren politikalarını, Amerikalıların azınlığı için belirli konularda yeterince iyi olmadığı gerekçesiyle eleştirmesini ele alalım. Bu eleştiri artık neredeyse unutulmaya yüz tutmuştu. Neticede, eğer bazıları tartışmalı bir prosedüre erişemezse, çoğunluk, normal tıbbi bakıma erişemez. Nihai sonuç bu olacaktır. Ayrıca, bu modelin herhangi bir sol politikanın kaçınılmaz bir özelliği olmadığını da tespit edebiliriz. Bu, öncelikleri ve dürtüleri yeniden biçimlendiren, on yıllarca süren ideolojik oluşumun bir yansımasıdır. Kısmen, 75 yıllık anti-komünist propaganda ve kontrollü muhalefetin sonucu budur.

İlgili durum, yalnızca tesadüfi kötü kararların sonucu değil. Solun toplumsal yapısındaki daha derin bir dönüşümü yansıması. Başka katkıda bulunan faktörler de var. Bu gelişme, açıkça çoğunlukçu ve politik ekonomiye odaklanan sözde Eski Sol’un, azınlıkların ve diğer kimlik temelli grupların baskısına karşı mücadeleye odaklanan sözde Yeni Sol tarafından ortadan kaldırılması ve yerini almasıyla kök salmıştır. Bu ortadan kaldırma ve yer değiştirme ise, yirminci yüzyıl boyunca iş denilen olguda yaşanan yapısal dönüşüme dayanmaktadır. Ücretli endüstriyel emek, iş pratiğinde çoğunluğu teşkil etme vasfını yitirdikçe ve ekonomi, hizmet sektörü alanına kaydıkça, neticede maaşlı veya beyaz yakalı emek giderek yaygınlaştıkça, solun toplumsal tabanı değişti. Başka bir ifadeyle, Profesyonel-Yönetici Sınıfının yükselişi, hem Eski Sol’un gerilemesini hem de altmışlar sonrası solculuğun bakış açısını tayin etti.

Günümüz solundaki orta sınıf yönelimi, neden mülkiyet ve güç yoğunlaşmalarıyla mücadele etmekten ziyade görgü kuralları, dil ve terfi engelleriyle daha çok ilgilendiğini açıklıyor. Kimlik politikalarının, tarihsel olarak sol politikayı tanımlayan ekonomik mücadelelerin yerini almasının nedenini açıklıyor. Ayrıca, günümüz solunun çoğunluğu teşkil eden sıradan işçi sınıfına yönelik düşmanlığını da açıklıyor.

Profesyonel-yönetici sınıfı, sıradan, vasıfsız işçilerden haz etmez. Sonuç olarak, Eski Sol ile Yeni Sol arasında gerçek bir süreklilik olmadığını, sadece terminolojide bir süreklilik olduğunu kabul etmek gerekiyor. Yeni Sol, Eski Sol’un anlamını kavrayamaz durumdadır.

Bu sürecin önemli yansımaları olduğunu görmek gerek. Bireyler gerçekten de ırk, cinsiyet ve azınlık statüsüyle ilgili sorunlarla karşılaşabilirler. Ancak bu kaygılar, sosyalizmin örgütleyici ilkesi olarak geneli gören politikayı yerinden ettiğinde, emekçi çoğunluk, parçalanır ve kayıtsızlaşır. Solun enerjisi, kültürel olarak önemli olsa da, iktidar, zenginlik ve otoritenin nasıl örgütlendiğini ciddi olarak sorgulamayan mücadelelere teksif edilir.

Birçok insan, bu gidişata destek veriyor. Bu sebeple, tabiri caizse, bu tür “solcular” varken, kontrollü muhalefeti kim ne yapsın? Muktedir zenginlerin bu soldan korkmasına gerek yok. Bunlar, tam da zenginlerin sahip olmayı tercih edecekleri türden muhalifler.

Bu “solcular” kaybetmeye ve onlarla aynı safta olan herkesin kaybetmesini sağlamaya kararlı görünüyorlar. Gerçekten işe yarayabilecek bir şey denerseniz, hemen boynunuza “nasyonal sosyalist” yaftası asıyorlar.

“Böl ve yönet”, imparatorlukların en eski stratejilerinden biridir. Bunu, çoğunluğun çıkarlarına karşı kendi konumlarını savunan zengin ve güçlü bir azınlıktan beklemek doğaldır. Oligarklar azınlıkları sever, çünkü azınlıklar birdir ve “çeşitlilik” kutlamalarıyla erdemli görünürken onların arkasına saklanmak kolaydır. Eskiden olsa, bu tavrı sol ya da en azından eski sol, sergilemezdi. Ancak durum değişti. Sol, azınlıkçı oldu. Artık tercih ettiği azınlığa mensup figürleri merkeze alarak kazanamıyorsa, büyük çoğunluğu çöpe atıp kaybetmeye her daim razı. İşte sorun tam da bu.

Tarih, iktidarın muhalefeti nadiren oluruna, kendi haline bıraktığını söylüyor. Ahrana’dan Güven Operasyonu’na ve CIA’in kabul edilebilir, makul sol yaratma çabalarına kadar, muhalefet, her daim yönetilmiş, etkisiz hale getirilmiş veya iç edilmiştir. Bugün, benzer bir sonuç, çoğu zaman kasıtlı bir düzenleme çabası sergilenmeksizin ortaya çıkıyor. Muhalefetin büyük bir kısmı, artık bu işi kendi başına yapıyor. Kendi kendini baltalayan sol, otomatik kontrol edilen muhalefet, klasik kontrollü muhalefete önemli ölçüde benzer sonuçlar üretiyor. İster iç dinamikler yoluyla isterse bugün zenginlerin desteğiyle güçlenme yoluyla olsun, sonuç aynı: radikal pozu kesen sol, siyaseten etkisizdir. Bu sol, mülk sahibi sınıfın, onun istihdam ettiği denetçilerin (profesyonel-yönetici sınıfının), tüm o kâhyaların ve bekçilerin, koruduğu kurumların politik iktidarına kafa tutacak, çoğunluğu, geniş kitleleri kucaklayan koalisyonlar inşa etme becerisinden yoksundur.

Sınıfın Birliği
16 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: