Solun
gerilemesinin çok basit ama derin bir sebebi var: sol liberalleşti. Sırtını kolektif
güce yaslamak yerine bireysel hakları savunuyor, politik anlaşmazlıklarda halkın
egemenliği yerine anayasa mahkemelerine başvuruyor, hukuki süreçlere yöneliyor.
Siyasi
yelpazenin diğer tarafında duran liberalizm de saldırı altında: Kendilerini “Post-liberaller”
olarak adlandırılanlar, liberalizmin sınırlarını aşan bir siyaset anlayışı
geliştirmeye çalışıyorlar. Peki ya post-liberallerden öğrenilecek bir şeyler
varsa? Solun liberalizmle olan ittifakından kopması ne anlama gelir? Belki de “post-liberal
bir sol” belirgin bir potansiyele sahiptir.
Karlsruhe,
24 Mart 2021. O gün Federal Anayasa Mahkemesi önemli bir karar verdi: Mahkeme,
devletin doğayı koruma önlemleri almayarak gelecek nesillerin özgürlüğünü
kısıtlayamayacağını söyledi. Karar, çevre bilincine sahip sol tarafından
coşkuyla karşılandı. Sol Parti, bu kararı “iklim değişikliğiyle mücadelede önemli
bir dönüm noktası” olarak nitelendirdi. Radikal sol gruplar da Anayasa
Mahkemesi’nin devleti harekete geçmeye zorlamasından dolayı kararı sevinçle
karşıladı.
Bu
karar, politik alanda geniş kapsamlı sonuçlar doğurdu. Ama siyaseten mümkün
olanın kapsamını daralttı. O dönemde iş başında olan hükümet, sadece iklimle
ilgili mevzuatına ağır hükümlerin eklenmesini sağlamakla kalmadı, ayrıca
ileride kurulacak, hedeflerin gerisinde kalan her türden hükümetin Karlsruhe’deki
hâkimlerle sorun yaşama ihtimalini artırdı. Sol, o dönemde tam da politik imkânların
azalmış olmasına alkış tuttu.
Şu
göz ardı edilemeyecek bir gerçek: Her hareket, neticede elindeki imkânları
kullanır. Başarı şansını parlamentodan ziyade mahkemede gören politik yapı, mahkemelerden
istifade etmek zorundadır. Oysa politik solun çoğunluğu görmeyen, onu kenara
iten yaklaşımlara bu kadar kolay tevessül etmesi, önemli bir meseledir. İklimle
ilgili karar, birçok örnekten sadece biri: Son yıllarda para politikasından
ticaret politikasına, göç politikasından sağlık politikasına varana dek tüm temel
konular, demokratik sürecin dışına çıkartılıp, mahkemelerin, merkez
bankalarının ve Avrupa kurumlarının eline terk edildiler.
Ilımlı
sosyal demokrasiden radikal solun en uç noktalarına, özellikle de iklim
hareketine varana kadar tüm solun bu gerçeği sadece kabul etmekle kalmayıp onu çoğu
vakit memnuniyetle karşılaması, hiç de tesadüf değil. Bu, temel bir değişimle alakalı:
Solun önemli bir kısmı liberalleşti. Solcular, yüzyıllardır liberaller ne
yapıyorlarsa onu yapıyorlar: halktan korkuyorlar.
Liberalizmle
kurulan bu ittifak, sol için giderek derinleşen bir sorun haline geliyor. Liberalizmin
hâkim olduğu 25 yıllık dönem sona eriyor. Bu noktada felsefeci Raymond Geuss
gibi şu soruyu sormamız gerekiyor: “Liberal gibi düşünmemek ne demektir?” Liberalizmin
başarılarının gerisine düşmeyen, aksine, onları aşan bir post-liberal siyaset ne
tür sonuçlar doğururdu?
Bu
soruları cevaplamak için öncelikle liberalizmin ne olduğunu anlamak gerekiyor. Siyaset
felsefesi, tam da “Liberalizm” teriminin kapsamına giren kavramların
çeşitliliğine bağlı olarak, neredeyse 300 yıldır bu soruyla boğuşuyor. Burada
asgari bir tanım yeterli olacaktır: Özünde liberal, bireysel özgürlüğü artırma
projesini savunur. Başlangıçta liberaller, bireysel özgürlüğü, sıradan
vatandaşların feodal yönetime karşı siyasi katılımı için mücadele ederek artırmayı
bildiler. Bazı ülkelerde yaklaşık 100 yıl önce serbest ve genel oy hakkının
tesis edilmesinden bu yana, bireysel özgürlüğün en üst düzeye çıkarıldığı iki
alandan söz edilebilir: ekonomi ve kültür.
Ekonomi
alanında özerklik arayışı en başından beri piyasayı “izin verilmesi mümkün
olmayan” tüm kısıtlamalardan kurtarmakla ilgili bir meseleydi. Ekonomik
liberalizmin tüm biçimleri, ekonomi sahasındaki aktörlerin özerkliğini artırmak
denilen amaçta ortaklaşıyorlardı. “İki kişi bir sözleşme yapmaya karar verirse,
bu sözleşme ne kadar adaletsiz görünürse görünsün, gerçekleşmek zorundadır”
diye düşünülüyordu.
Liberal
projenin diğer yüzü, sosyo-politik düzeyde ortaya çıkar: Herkes, dilediği gibi
yaşayabilmelidir. Devlet, farklı yaşam tarzlarına karşı mümkün olduğunca
tarafsız kalmalıdır. İnsanların kurallara tabi tutuldukları, onlardan
taleplerde bulunulduğu veya belirli bir yaşam biçimine zorlandıkları her yerde,
liberaller, yeni bir özgürleştirici proje keşfetmişlerdir: önce din özgürlüğü,
daha sonra düşünce ve basın özgürlüğü, nihayet yirminci yüzyılda cinsel
özgürlük ve kalıpların etkisi. Şimdi, ikili cinsiyet düzenlerinin varlığı,
bireysel özerkliği kısıtladığı için eleştirel bir şekilde
değerlendirilmektedir.
Sol
liberaller her daim, liberalizmin iki biçiminin birbiriyle hiçbir ilgisinin
olmadığını, sosyo-politik liberalleşme için mücadele ederken aynı anda ekonomik
liberalizme karşı çıkılabileceğini söylemişlerdir. Peki ama bu iki proje,
gerçekte bu kadar kolay birbirinden ayrılabilir mi?
Fransız
felsefeci Jean-Claude Michéa, bu konuda en ikna edici argümanı ortaya
koymuştur: sosyo-politik liberalleşme projesi ile ekonomik liberalleşme projesi,
somut topluluklara mahkûm olmayan soyut bireylerden yola çıkar. Bu bireylerin birbirinden
kopuk istek ve çıkarları, mümkün olan en açık hukuki çerçeveyle, diğer
insanların talepleri karşısında korunmalıdır.
Elbette,
bir birey, aynı anda hem kürtaj haklarını hem de enerji şirketlerinin
millileştirilmesini savunabilir. Ancak Michéa, liberalizmin yaygın arka plan
gürültüsünden kaynaklanan kültürel bir dinamiği tanımlıyor. Herkesin diğer
insanların taleplerinden korunması gerektiği fikri bir toplumun yol gösterici
ilkesi haline geldiğinde, yeniden dağıtım politikaları veya işbirliğine dayalı
bir toplum için gerekli olan dayanışma bağları er ya da geç aşınacaktır. Toplumun
bireye yönelik her türden talebini bir dayatma olarak görenler, toplumsal
zenginlikten adil bir pay alma hakkının neden bir istisna olması gerektiğini
açıklamakta zorlanacaklardır.
Michéa’nın
radikal teşhisini tüm yönleriyle paylaşmak zorunda değiliz, ancak “iyi”
kültürel liberalizmi “kötü” ekonomik liberalizmden ayrıştırmanın, solun büyük
kesimlerinin uzun zamandır inandığından çok daha güç olduğunu kabul etmek
zorundayız. Her iki proje de birey, toplum ve devlet anlayışını paylaşmaktadır:
Toplumun kolektif bir yapı olarak uğruna mücadele edeceği yüksek bir iyilik diye
bir şey olmadığından, liberal için sadece talepleri çatışan izole, birbirinden
kopuk bireyler vardır. Bu atomize olmuş toplumda var olan gerilimi çözmek için,
liberal devletin kendisi tarafsız olmalıdır.
Ancak
bu fikir, bir paradoks içeriyor: Liberalizm, işlere karışmayan bir devlet vaat
ediyor. Oysa insanlara yön veren geleneksel bağları (aile, dini topluluk,
sendikalar, yerel dayanışma yapıları) çözmek suretiyle liberalizm, devlet
düzenlemesine giderek daha fazla bağımlı hale gelen atomize bir toplum meydana
getiriyor. Mahalleler, loncalar veya topluluklar, eskiden çatışmaları
çözebilirken, şimdi yasalara ihtiyaç duyuluyor. Dolayısıyla, başarılı
liberalizmin nihai sonucu, yalın bir devlet değil, hayatın giderek daha fazla
alanını düzenleyen bir devlettir.
Bu
gerçekler göz önüne alındığında, özellikle solun bu projeye katılması şaşırtıcı.
Tarihsel olarak, sınıf mücadelesinin amacı, hiçbir zaman devleti olabildiğince
tarafsız kılmak olmadı. Bilâkis, sınıf mücadelesi, her daim devleti ele geçirmeyi
amaçladı. Devlet ve ekonomi üzerinde kolektif iktidar tesis edilmeden bireyin
kendini gerçekleştirmesi mümkün değildi.
Ancak
yirminci yüzyıl boyunca stratejik yönelim değişti. İradi müdahalelerin sonucu
olmayan bu değişim, yapısal altüst oluşların baskısıyla gerçekleşti. O zamandan
beri kapitalizmi neoliberalizm üzerinden yeniden yapılandırma çabası, Batı
merkezlerinde sanayi işçi sınıfının öneminin azalmasıyla birlikte küreselleşme,
nihayet reel sosyalizmin çöküşü, eski solun toplumsal tabanını ve siyasi
perspektifini ortadan kaldırdı.
Bu
durumda, toplumsal kısıtlamalardan kurtulma arayışı içinde olan, kendi bireysel
çıkarlarını savunmayı hedefleyen çevre hareketi, eşcinsel hakları hareketi,
yeniden canlanan kadın hareketi, insan hakları grupları ve ev işgalcileri
türünden hareketler, giderek daha fazla zemin kazandılar. Bu grupların amacı, genel
manada ele alınan bir sınıf üzerinden devleti ele geçirmek değil, bireyin
kendini gerçekleştirme hakkını savunmaktı. Niyetleri bu olsun ya da olmasın, liberal
düzeni aşmak yerine onunla bütünleştiler.
Bu
yolu sadece radikal sol yürümedi. Sosyal demokrasi de bu süreçte millileştirme,
ekonomik planlama veya topluma karşı bağlayıcı yükümlülükler türünden kolektif hedefler
adına bireyin özgürlük alanını bilerek ve kasten kısıtlayan politik müdahalelere
sırtını döndü. Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD), 1959 gibi bir erken tarihte
hazırladığı Godesberg Programı’nda demokratik sosyalizmin “nihai gerçekleri
ilan etmeyi” amaçlamadığını, zira insanların dini inançlarını belirlemenin ne
bir partinin ne de devletin görevi olduğunu söylüyordu. O zamandan beri SPD,
kapitalizmin karşısına, sisteme dayalı bir seçenek sunma işinden uzak duruyor. Oysa
Gerhard Schröder, liberalizmin bu tarafsız halinin sadece bir vaat değil, aynı
zamanda bir tehdit de olabileceğini söylüyordu. 2010 Ajandası’nın hazırlandığı
günden beri parti, işsiz kalanlara “her şeyden önce sadece kendinizden sorumlusunuz”
diyor.
Felsefeci
Nancy Fraser, bir zamanlar bu değişimlerin sonucunu “ilerici neoliberalizm”
olarak adlandırmıştı: Sol, kendi yaşamlarını büyük ölçüde özerk bir şekilde
şekillendirebildikleri sürece kapitalizmle uzlaşmış gibi görünüyordu. Oysa bu
proje, özünde “iyi” ilerici değerlerle “kötü” ekonomik neoliberalizmin tutarsız
bir birleşiminden ibaret değildi. Fakat bugün her iki alanda da liberalleşmiş
bir sol kesime tanık oluyoruz.
Neticede
kolektif politik iktidardan fikren ve siyaseten uzaklaşan sol, devlet fonlarının, anayasa mahkemelerinin
ve Avrupa mahkemelerinin gölgesine sığındı. Genelde sol projelerin başarısı,
artık çoğunluğu, geniş halk kitlelerini dışlayan yollar üzerinden hedeflere ulaşabilme
becerisine bağlı. Çoğunluğu temelde farklı olan bir politik projeye ikna etme ihtimali
ortadan kalktı.
Tüm
politik hareketlerin hikâyesinin bu şekilde gelişmediğini söylemek gerek.
Sağda, çoğunluğun temelde farklı bir devleti desteklemeye ikna edilebileceği
inancı aynı dönemde güçlendi. Patrick Deneen, Adrian Vermeule ve Sohrab Ahmari
gibi post-liberal düşünürler ise liberalizme karşı doğrudan bir saldırı başlattılar.
Sol, liberalizmle arasındaki bağları daha da güçlendirirken, sağın en azından belirli
bir kesimi ondan uzaklaştı.
Bu
sağcı düşünürlerin temel teşhisi, liberalizmin insanları üreten ve sürdüren
toplumsal yapıları yok ettiği yönündedir. Bu açıdan, teşhis, diğer muhafazakâr
düşünürlerinkinden pek farklı değildir. Ancak post-liberal düşünürleri
geleneksel anti-liberallerden ayıran şey, bakış açısında yaşanan önemli
değişimdir: post-liberal düşünürler, liberalizmin olumsuz etkilerini
başarısızlığının değil, zaferinin bir ifadesi olarak görmektedirler.
Bu,
liberalizmin düşmanları için geçerli bir durum değil: Örneğin, Muhafazakâr
Devrimciler, vatandaşlardaki politik kayıtsızlığı, kitleleri uyuşturan
parlamentarizmle zayıf liberalizmin bir kusuru olarak görüyorlardı. Post-liberaller
de aynı kayıtsızlığı görüyor, ancak bunu tersten yorumluyorlar: Liberalizm,
büyük meseleleri demokratik tartışmanın konusu olmaktan çıkartmayı amaçlıyordu.
Dolayısıyla, insanların siyasetten uzaklaşması, başarısızlığının bir işareti
değil, aksine, başarısının bir sonucuydu.
Siyaset
bilimciler Veith Selk ve Julian Nicolai Hofmann, bunu yerinde bir ifadeyle, “liberalizmin
zaferiyle yüzleşilen kriz” olarak nitelendirdiler. Bu krizin sadece post-liberallerce
teşhis edilmediğini, aynı zamanda demokrasinin aşınması ve modern toplumların
yapısal dönüşümü üzerine yapılan çok sayıda sosyal bilim yayınında da ortaya
konulduğunu tespit ettiler. Peki, bu post-liberaller, sadece uzun zamandır
apaçık ortada olan yapısal kırılmalara mı tepki geliştiriyorlar?
Önemli
olan nokta şu: post-liberaller, liberalizmi iki yönü olan [kültürel liberalizm
ve ekonomik liberalizm] kapsamlı bir proje olarak anlıyorlar. Her ikisini de
reddediyorlar. Post-liberal proje, alışılagelmiş, sol ve sağdan oluşan siyasi
yelpazede bir araya gelmesi zor olan konumları birleştiriyor: sendika yanlısı
ekonomik politikalar savunan kültürel muhafazakârlığa büyük şirketleri
eleştiren bir yandan da geleneksel aile yapılarını savunan anlayış eşlik ediyor.
Dolayısıyla,
geleneksel olarak özel mülkiyeti korumaya odaklanan sağ da, bireysel özerklik
adına mevcut normları ortadan kaldırmayı amaçlayan sol da onların gözünde iyi
bir konumda değil. Post-liberal bir isim olarak Adrian Pabst’ın da belirttiği
gibi, liberalizm, toplumu değerlerin istibdadından kurtaracağını iddia etti.
Ancak gerçekte, tüm karşılıklı yükümlülüklerden azade olmayı esas alan, yeni
bir istibdat rejimi kurdu.
Post-liberaller,
bu teşhis konusunda hemfikir olsalar da, somut çözüm önerileri ile ilgili
farklı görüşler dile getiriyorlar. Bazıları devleti dernekleri, sendikaları ve
kooperatifleri güçlendirmek için kullanmak istiyor. Bunlar, genellikle klasik
sosyal demokrat fikirlere yöneliyorlar. Öte yandan, doğal hukuka dayalı bir
devlet doktrinini savunan Adrian Vermeule gibi bütüncülere veya muhafazakârlığın
erdemlerini yeniden cari ve diri kılmak için yereldeki toplulukları ve zorunlu
hizmeti savunan Patrick Deneen gibi isimlere de raslanıyor.
Dolayısıyla,
çözümler farklı yönlere işaret ediyor. Post-liberaller eleştirilerinde üç
hususta ortaklaşıyorlar:
1.
Liberalizmi tam da her alanı kapsayan zaferi sebebiyle eleştiriyorlar.
2.
Medya, kamu idaresi, STK’lar ve üniversitelerdeki eğitimli hizmet sektörünü
liberal projenin toplumsal omurgası olarak tanımlıyorlar.
3.
Liberalizmin belirlediği asgari düzeyin ötesine geçen, kamu yararına yönelik
bir politikayı savunuyorlar.
Bu
eleştirel tutumları, post-liberallere sol karşısında önemli bir avantaj
sağlıyor. Zira bugün sola, şu anda liberal sisteme yönelik temelde liberal olan
bir eleştiri hâkim: sol, liberalizmi en fazla, henüz yeterince kapsamlı bir
şekilde uygulanmamış olması sebebiyle eleştirebiliyor. Marksist gelenek, her
zaman biçimsel özgürlükle gerçek özgürlük arasında ayrım yapmış olsa da, bu
ayrım, son on yılların politik pratiğinde büyük ölçüde silinmiştir.
Öte
yandan, postliberaller, liberalizmin tam olarak uygulandığı yerde başarısızlığa
mahkûm olduğunu görmüşlerdir. Azami özgürlük projesi, en nihayetinde kendini
baltalar çünkü insanlar, bağlar olmadan yaşayamazlar. Oysa hiçbir liberal, insanların
bağlar olmadan yaşayabileceğini iddia etmese de liberalizm politik pratiğinde
bunu zımnen varsayar. Bunu söylemese bile, her türlü esareti bireysel seçim
özgürlüğünün önceliği altında değerlendirir. Liberalizm, insanları tarihsel
amacını yitirmiş bağlardan kurtardığı yerde elbette anlamlı bir işleve
sahiptir. Ancak gerçek özgürleşmeyi ancak alternatif bağları aynı anda kurduğu
vakit mümkün kılabilir. Bağları ortadan kaldırınca hem zafere ulaşır hem de
mağlup olur: liberalizm, bu bağları koparma becerisiyle galebe çalar ama
sonuçta ortaya o vaat ettiği özgürlük değil, yalnızlaşma ve yön kaybı gibi
marazlar çıkar.
Post-liberal
teşhis aydınlatıcı olsa da, tartışılması gereken başka bir mesele daha var. Post-liberallerin
elitlere yönelik eleştirileri, genellikle “farklı ve daha iyi elit” talebine
yol açar. Patrick Deneen, ideal siyasetini “aristopopülizm” olarak adlandırır:
Antik Yunan’da kullanılan, hem kusursuz olan hem de halkın çıkarları doğrultusunda
hareket eden elitleri anlatan “áristo” kelimesine atıfta bulunur. Diğer
post-liberal düşünürlerin çoğu da benzer bir duruş sergiler: Hepsi, insanların
bir elitin liderliği olmadan kendilerini yönetebilme ihtimallerini akla hayale
sığmayacak bir şey olarak görür.
Neticede
bu anlayış, sıradan insanlara yönelik küçümsemeden kaynaklanır. Bu küçümseme,
hem post-liberaller hem de liberal teknokratlarca paylaşılmaktadır. Sol,
aslında her ikisine de karşı çıkmak zorundadır: liberalizm eleştirisini
demokrasiye olan koşulsuz bağlılığıyla birleştirebilmelidir. Ama bir yandan da bugün
“liberal demokrasi”yi geçmişte liberalizmi eleştirdiğinden daha fazla
eleştirebilmelidir.
Daha
yakından incelendiğinde, bu, çelişkili bir projedir: Özgürlüğün anlamı, kime
sorduğunuza bağlıdır. Liberallere göre özgürlük, öncelikle kararlarında ve
eylemlerinde başkaları tarafından kısıtlanmamak demektir. Onların özgürlük
anlayışı, bağlayıcı her şeyi dayatma olarak algılayan olumsuz bir özgürlük
anlayışıdır. Oysa demokrasi, diğer tüm yönetim biçimleri gibi, tam da bu türden
bir kısıtlamadır: Her yasa, birileri için eylem alanını daraltır. Yasalar bu
alanı genişletse bile, bunu her zaman başkalarının pahasına yaparlar: İşsizlik
ödeneği hakkı, işsizlerin cebine daha fazla para koyar, ancak sosyal güvenlik
katkı payı ödeyenlerin, yani işçilerin ve işverenlerin seçeneklerini kısıtlar.
Demokraside,
yurttaşlarımıza hayatlarımıza müdahale etme hakkı veririz. Özgürlüğümüzü
kısıtlayan yasaları kabul ediyorum, bir dahakine başkalarının özgürlüğünü bizzat
kısıtlayacağımı biliyorum. Demokrasi, sınırlı bir süre için geçerli bir yönetimdir.
Gene de, yönetim olarak varlığını sürdürür. Liberallerin her daim canını sıkan da
bu özelliğidir. Bu nedenle, liberalizm fikri ile demokrasi fikri arasında en
başından beri bir gerilim olmuştur. Liberal demokrasimizi asıl tanımlayan şey,
devletin demokratik yollardan meşrulaştırılmış, vatandaşlarının hayatlarına
müdahale etme hakkını sınırlayan tedbirlerdir. Siyaset bilimci Philip Manow’un
da belirttiği gibi, liberalizm demokrasiyi “gözetim altına” almaya çalışır.
Bu
amaç doğrultusunda demokratik devlet, mümkün olduğu ölçüde tarafsız kalmalıdır.
Vatandaşlarının hayatına çok fazla müdahale ettiğinde, mahkemeler onu dizginlemelidir.
Dahası, hukuk siyaset karşısında koruma altına alınmıştır: yargının siyasi
süreçlerden mümkün olduğunca bağımsız olarak çalışması beklenir. Bu durum,
nihayetinde bireysel hakların kolektif olarak alınan kararların önüne geçmesine
yol açmıştır. Her üç mekanizma da nihayetinde halka duyulan güvensizliği temel
almaktadır. Bu liberalizme has “çoğunluğun istibdadı”na yönelik korku, birçok
liberal düşünürde gözlemlenebilen bir olgudur: Tocqueville, John Stuart Mill,
Isaiah Berlin ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa düzenini kuran isimler aynı
korkuyla maluldürler.
Neticede
bugün politik süreç, büyük ölçüde kilitlenmiş halde. Elbette, politik
tartışmaya açık konular hâlâ mevcut: Devlet kurumlarının cinsiyet eşitliğini gözeten
bir dil kullanmasına izin verilmeli mi? İşsizlik sigortasına vatandaş geliri mi
yoksa temel gelir desteği mi denmeli? Ancak bir toplumun nasıl işlediğini
belirleyen temel ilkeler artık tartışmaya açık değil: Para politikası, bağımsız
teknokratlarca belirleniyor; göç sorunları Avrupa mahkemelerine havale ediliyor;
ulusal meclislerin ticaret politikası üzerinde hiçbir etkisi yok. Bu başlıkların
hepsi de büyük ölçüde veya tamamen demokratik karar alma süreçlerinin dışına
atılmış durumda. Bazılarının demokratik bir eksiklik olarak gördüğü şey,
liberaller için temelde mantıksal bir sonuçtur: Devleti mümkün olduğunca
tarafsız kılmak için ekonomik ve toplumsal düzeni ilgilendiren temel meseleler
demokratik tartışmanın dışında tutulmalıdır.
Demokratik
çoğunluğun elinin kolunun teknokrasi eliyle bağlanması, alanının aynı
teknokratlarca daraltılması, iki kusura yol açmaktadır.
1.
Tarafsız ama demokratik bir devletin mümkün olduğu varsayımı, vehimden
ibarettir. Aile politikası örneğini ele alalım. Bir zamanlar aileleri
destekleyen yerel yapılar, liberal özerklik vaadinin baskısı altında, yavaş
yavaş parçalanıyorlar. Bu nedenle devlet, ebeveyn izni hakları, kreş yerleri ve
personel-çocuk oranlarıyla müdahil olmak zorunda kalıyor. Güya müdahale
etmemesi gereken yerlerde düzenlemelere imza atıyor. Ancak bu düzenleme, politik
bir karar değil, teknik bir idari görev olarak ele alınıyor. Lobiciler ve çıkar
grupları, düzenlemeleri belirli yönlere çekmeye çalışıyorlar. Ancak nasıl bir
toplum olmak istediğimiz sorusu, böylece ayarlama için yapılan, uzmanların
kararlaştırdıkları binlerce küçük müdahaleyle hükmünü yitiriyor.
2.
Demokratik çoğunluğun alanını daraltmaya yönelik teknokratik müdahalenin ikinci
kusuru, elitlere duyduğu güvenle ilgilidir. Son otuz-kırk yıllık döneme
baktığımızda, çoğunluğun istibdadından korkmak için neredeyse hiçbir neden yok.
Son yıllardaki kötü kararların sorumlusu, esasen elitlerdir: 2008 mali krizi,
felâket niteliğindeki pandemi politikaları, başarısız enerji dönüşümü ve
kademeli sanayisizleşme. Çoğunluğun politikasına yön verdiği hiçbir mevzuya
denk gelinmemiştir.
Alınan
bu yanlış kararlar, birçok insanın yaşam koşullarını kötüleştirirken, ekonomik
elitler, tam da bu sistemden kâr elde ettiler. Almanya’daki milyarder sayısı,
finansal krizden bu yana dört katına çıktı. Enflasyona göre ayarlanmış toplam
servetleri yalnızca 2025 yılında yüzde 30 arttı. Buna karşılık, reel ücretler
2019’daki seviyesinde kaldı. Nüfusun beşte biri yoksulluk içinde yaşıyor. Bu
topluma tehdit oluşturan çoğunluk değil, çoğunluğun yaşam tarzlarından ve
ihtiyaçlarından kopmuş olan tepedeki azınlıktır.
Küçük
bir elitin yönetimine dayalı her türden sistem, bu elitler kontrolü kaybettiklerinde,
dizginlerini ellerinden kaçırdıklarında istikrarsızlaşır. Öte yandan, politik
süreci ciddiye alan bir demokrasi avantajlıdır: Sadece farklı bir grubun
iktidara gelmesiyle istikrar tesis edilir. Ancak bunun gerçekleşmesi için,
sistem içindeki her şeyin mümkün olduğunca tartışmaya açık olması gerekir. Son
yıllarda ise bunun tam tersi geçerlidir.
Klasik
liberal demokrasi teorilerinde hep aynı itiraz dillendirilmiştir: Sınırsız,
dizginsiz bir demokrasi, çoğunluğun istibdadına yol açar. Başta bu argüman,
öncelikle mülk sahibi sınıflarca dillendirilmiştir: Mülkiyet sistemi demokratik
kontrolün dışında bırakılmalıydı, aksi takdirde, insanlar, malların eşitsiz
dağılımının takdir-i ilahi değil, insan yapımı olduğunu anlayabilirlerdi. Bugün
bu korkular, mülksüz solcular arasında da en az mülk sahipleri kadar yaygındır:
“Eğer her şeye gerçekten demokratik olarak karar verirsek, göçmenler, evsizler
ve korunmaya muhtaç olanlar, onlara dilediği gibi muamele edecek sağcı
çoğunluğun insafına terk edilecekler.”
Bu
argümanın karşısına biri tarihsel diğeri ampirik, iki ayrı argüman çıkartmak
mümkün. Tarihsel açıdan bakıldığında çoğunluğun istibdadı tehlikesi abartılan
bir konudur. Almanya’da bu tehlikeden söz edenler genellikle, 1945’ten sonra
demokratik çoğunluklara karşı derin bir güvensizlik yaratan, Nazilerin “Gleichschaltung”
[tüm kurumların Nazileştirilip aynı hizaya sokulması) deneyimine atıfta bulunurlar.
Oysa bu örnek, ilgili tarihsel durum konusunda geliştirilmiş yanlış bir
anlayışı temel almaktadır. Neticede Weimar Cumhuriyeti’nin sonu, demokrasinin kontrolden
çıkmış olmasıyla izah edilemez. Parlamenter sistem üzerindeki hem sağdan hem de
soldan gelen baskı muazzam olsa da, sonuçta sistemi muhafazakâr elitler çökertmişlerdir.
Nasyonal
Sosyalistlerin icra ettikleri şey, çoğunluğun istibdadı değil, devletin
kontrolünü ele geçiren bir azınlık eliyle demokrasiyi yok etme pratiğiydi.
Tarihsel açıdan, diğer istibdat rejimlerinin çoğu da demokratik olmayan yollardan
iktidarı gasp edenlerin elinden çıkmıştır. Gerçek tehlike, çok fazla
demokraside değil, çok az demokrasidedir: Vatandaşlara önemli konularda
seslerinin hiçbir önemi olmadığını söyleyen bir sistem, aslında önleyeceğini
iddia ettiği hayal kırıklığına ve radikalleşmeye yol açar.
Aslında,
demokratik sürece daha fazla alan tanınsaydı, merkez solun birçok alanda politik
hedeflerine ulaşma şansı daha fazla olurdu. Almanların büyük çoğunluğu servet
vergisini destekliyor, ancak Federal Anayasa Mahkemesi’nin 1995 tarihli kararı
sonrasında bu vergi uygulanmadı. Berlin’de halkın çoğunluğu, büyük inşaat
şirketlerinin kamulaştırılması yönünde oy verdi, ancak sonuç görmezden gelindi
ve mesele, bir uzmanlar heyetine havale edildi. Her yerde aynı yol yürünmektedir:
çoğunluk solcuysa ya onlara danışılmaz ya da sebep oldukları sonuçlar etkisizleştirilir.
Dolayısıyla
sol için asıl mesele, halkın fazla sağcı olması değil, liberal düzenin tam da
çoğunluğu kazanabileceği demokratik yolları tıkamasıdır. Elbette, bazı
alanlarda ortaya solun umduğu gibi bir sonuç çıkmayacaktır. Bu da zaten
politikayı tümüyle canlandırmanın somut bedelidir. Bu bedel, halka karşı
duygularını köreltmiş bir sistem karşısında, ödenmesi gereken, küçük bir
bedeldir.
Bu
demek değil ki usulsüzlükleri önleyecek tedbirlerin kaldırılması gerekmektedir.
Bu tedbirler çoğunluğu görmeyen bir yaklaşım üzerinden uygulanmamalıdır. Şu
anda bu tespite aykırı bir işleyiş söz konusu. Çoğunluğu esas almayan
kurumların demokrasi adına demokrasiyi baltalamasının sonuçları, Aralık 2024’te
Romanya'da açık biçimde görüldü: Planlanan ikinci tur seçimlerinden üç gün
önce, Anayasa Mahkemesi, cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunu iptal etti.
Gerekçe olarak Rusya’nın seçime müdahale ettiği iddiası gösterildi. Bugüne dek
hiçbir güvenilir kanıt sunulmadı. Yenilenen seçimde, önceki seçimden zaferle
çıkan aşırı sağcı Călin Georgescu’nun adaylığına mani olundu. Diğer AB üyesi
devletler, bu müdahaleyi yorum yapmadan kabul etti, hatta memnuniyetle
karşıladı.
Görünüşe
göre “liberal demokrasiler” daha da gayrı-liberal hale geliyor. Bu otoriterleşme
karşısında solun mücadele etmesi gereken şey, demokratik sürecin yüzleştiği hukuki
ve idari kısıtlamalardır. Şu anda tam tersi oluyor: Bu kısıtlamalar,
demokrasinin kurtuluşu olarak kutsanıyor. Eğer ülkemizde çoğunluk, otoriter
politikalar talep ediyorsa, bizi bu durumdan hiçbir mahkeme kurtaramaz. Bu
nedenle, demokratik sürecin büyük kısıtlamalar olmadan ilerleyebilmesini ve bu
sürecin önemini korumasını sağlamak gerekiyor.
Somutta
burada neyi kastediyorum? Post-liberal solun, mevcut liberal ana akımdan farklı
bir şekilde konumlanması gerektiği birkaç alan halihazırda oluştu. Ekonomi
politikasında sol, üretim ve dağıtım meselesini piyasalara ve teknokratlara
devretmek yerine, bunları gerçek manada politik bir mesele olarak ele almalı.
İklim politikasında, doğanın korunması meselesini anayasal bir gereklilik
uyarınca demokratik tartışmadan azade kılmak yerine, çoğunluğun devreye
girmesine ihtiyaç duyan politik bir proje olarak anlamalıdır. Göç
politikasında, kimin hangi koşullar altında gelmesine izin verildiği sorusunu,
demokratik olarak karar verilmesi gereken en önemli politik sorulardan biri
olarak ele almalıdır. Aile politikasında, bir toplumun üyelerinin birlikte
nasıl yaşadığı ve birbirlerine nasıl baktığı konusunda meşru bir çıkarı
olduğunu açıkça kabul etmelidir. Dış politikada, savaş ve barış konularına
demokratik olarak karar vermeli, bu tür soruların ittifak taahhütlerinde
kaybolmasına izin vermemelidir. Hukukun üstünlüğü konusunda, siyasetin yargıya
tabi olmasına karşı çıkmalı, parlamentoların bir kez daha insanların
yaşamlarını belirleyen şeylere karar vermesini sağlamalıdır.
Bu
konumların hiçbiri risksiz değil. Demokratik süreci güçlendirenler, hoşlarına
gitmeyebilecek sonuçları kabul etmek zorunda. Neticede doğası gereği demokrasi,
kendini yok etmeden kendini düzeltebilen tek yönetim biçimidir. Liberal kesimin
demokrasiye getirdiği kısıtlamalar, tam da bu kendini düzeltme ihtimalini
giderek daha fazla ortadan kaldırmıştır. Sonuçta liberallerin vaat ettiği
istikrar oluşmamış, sistemi bir bütün olarak reddedenlerin önünü açan istikrarsızlaşma
süreci devreye girmiştir.
Bugün
Almanya’da solcular, bir kararın eşiğindeler: Liberalizmi mi yoksa demokrasiyi
mi savunacaklar? Post-liberal sağ, liberal sistemin zayıflıklarını daha önce
nadir görülen bir yoğunlukla analiz ediyor, ancak bu analiz üzerinden otoriter
bir cevaba ulaşıyor. Post-liberal sol, eğer korkusunu aşarsa, liberal
sistemdeki çatlaklara demokratik bir cevap sunabilir. Bunu yapmak için şu
soruyu cevaplamak zorunda: İnsanların kendilerini kolektif olarak yönetme
pratiklerine güveniyor muyuz? Bu soruya net bir “evet” cevabı verirse işte o
vakit hem liberal ana akımdan hem de otoriter post-liberallerden kendini ayırır.
Yürüyüşüne buradan başlamalıdır.
Nils Schniederjann
7 Haziran 2026
Kaynak

