01 Temmuz 2026

Sol Kendi Liberalizminden Kurtulmalı


Solun gerilemesinin çok basit ama derin bir sebebi var: sol liberalleşti. Sırtını kolektif güce yaslamak yerine bireysel hakları savunuyor, politik anlaşmazlıklarda halkın egemenliği yerine anayasa mahkemelerine başvuruyor, hukuki süreçlere yöneliyor.

Siyasi yelpazenin diğer tarafında duran liberalizm de saldırı altında: Kendilerini “Post-liberaller” olarak adlandırılanlar, liberalizmin sınırlarını aşan bir siyaset anlayışı geliştirmeye çalışıyorlar. Peki ya post-liberallerden öğrenilecek bir şeyler varsa? Solun liberalizmle olan ittifakından kopması ne anlama gelir? Belki de “post-liberal bir sol” belirgin bir potansiyele sahiptir.

Karlsruhe, 24 Mart 2021. O gün Federal Anayasa Mahkemesi önemli bir karar verdi: Mahkeme, devletin doğayı koruma önlemleri almayarak gelecek nesillerin özgürlüğünü kısıtlayamayacağını söyledi. Karar, çevre bilincine sahip sol tarafından coşkuyla karşılandı. Sol Parti, bu kararı “iklim değişikliğiyle mücadelede önemli bir dönüm noktası” olarak nitelendirdi. Radikal sol gruplar da Anayasa Mahkemesi’nin devleti harekete geçmeye zorlamasından dolayı kararı sevinçle karşıladı.

Bu karar, politik alanda geniş kapsamlı sonuçlar doğurdu. Ama siyaseten mümkün olanın kapsamını daralttı. O dönemde iş başında olan hükümet, sadece iklimle ilgili mevzuatına ağır hükümlerin eklenmesini sağlamakla kalmadı, ayrıca ileride kurulacak, hedeflerin gerisinde kalan her türden hükümetin Karlsruhe’deki hâkimlerle sorun yaşama ihtimalini artırdı. Sol, o dönemde tam da politik imkânların azalmış olmasına alkış tuttu.

Şu göz ardı edilemeyecek bir gerçek: Her hareket, neticede elindeki imkânları kullanır. Başarı şansını parlamentodan ziyade mahkemede gören politik yapı, mahkemelerden istifade etmek zorundadır. Oysa politik solun çoğunluğu görmeyen, onu kenara iten yaklaşımlara bu kadar kolay tevessül etmesi, önemli bir meseledir. İklimle ilgili karar, birçok örnekten sadece biri: Son yıllarda para politikasından ticaret politikasına, göç politikasından sağlık politikasına varana dek tüm temel konular, demokratik sürecin dışına çıkartılıp, mahkemelerin, merkez bankalarının ve Avrupa kurumlarının eline terk edildiler.

Ilımlı sosyal demokrasiden radikal solun en uç noktalarına, özellikle de iklim hareketine varana kadar tüm solun bu gerçeği sadece kabul etmekle kalmayıp onu çoğu vakit memnuniyetle karşılaması, hiç de tesadüf değil. Bu, temel bir değişimle alakalı: Solun önemli bir kısmı liberalleşti. Solcular, yüzyıllardır liberaller ne yapıyorlarsa onu yapıyorlar: halktan korkuyorlar.

Liberalizmle kurulan bu ittifak, sol için giderek derinleşen bir sorun haline geliyor. Liberalizmin hâkim olduğu 25 yıllık dönem sona eriyor. Bu noktada felsefeci Raymond Geuss gibi şu soruyu sormamız gerekiyor: “Liberal gibi düşünmemek ne demektir?” Liberalizmin başarılarının gerisine düşmeyen, aksine, onları aşan bir post-liberal siyaset ne tür sonuçlar doğururdu?

Bu soruları cevaplamak için öncelikle liberalizmin ne olduğunu anlamak gerekiyor. Siyaset felsefesi, tam da “Liberalizm” teriminin kapsamına giren kavramların çeşitliliğine bağlı olarak, neredeyse 300 yıldır bu soruyla boğuşuyor. Burada asgari bir tanım yeterli olacaktır: Özünde liberal, bireysel özgürlüğü artırma projesini savunur. Başlangıçta liberaller, bireysel özgürlüğü, sıradan vatandaşların feodal yönetime karşı siyasi katılımı için mücadele ederek artırmayı bildiler. Bazı ülkelerde yaklaşık 100 yıl önce serbest ve genel oy hakkının tesis edilmesinden bu yana, bireysel özgürlüğün en üst düzeye çıkarıldığı iki alandan söz edilebilir: ekonomi ve kültür.

Ekonomi alanında özerklik arayışı en başından beri piyasayı “izin verilmesi mümkün olmayan” tüm kısıtlamalardan kurtarmakla ilgili bir meseleydi. Ekonomik liberalizmin tüm biçimleri, ekonomi sahasındaki aktörlerin özerkliğini artırmak denilen amaçta ortaklaşıyorlardı. “İki kişi bir sözleşme yapmaya karar verirse, bu sözleşme ne kadar adaletsiz görünürse görünsün, gerçekleşmek zorundadır” diye düşünülüyordu.

Liberal projenin diğer yüzü, sosyo-politik düzeyde ortaya çıkar: Herkes, dilediği gibi yaşayabilmelidir. Devlet, farklı yaşam tarzlarına karşı mümkün olduğunca tarafsız kalmalıdır. İnsanların kurallara tabi tutuldukları, onlardan taleplerde bulunulduğu veya belirli bir yaşam biçimine zorlandıkları her yerde, liberaller, yeni bir özgürleştirici proje keşfetmişlerdir: önce din özgürlüğü, daha sonra düşünce ve basın özgürlüğü, nihayet yirminci yüzyılda cinsel özgürlük ve kalıpların etkisi. Şimdi, ikili cinsiyet düzenlerinin varlığı, bireysel özerkliği kısıtladığı için eleştirel bir şekilde değerlendirilmektedir.

Sol liberaller her daim, liberalizmin iki biçiminin birbiriyle hiçbir ilgisinin olmadığını, sosyo-politik liberalleşme için mücadele ederken aynı anda ekonomik liberalizme karşı çıkılabileceğini söylemişlerdir. Peki ama bu iki proje, gerçekte bu kadar kolay birbirinden ayrılabilir mi?

Fransız felsefeci Jean-Claude Michéa, bu konuda en ikna edici argümanı ortaya koymuştur: sosyo-politik liberalleşme projesi ile ekonomik liberalleşme projesi, somut topluluklara mahkûm olmayan soyut bireylerden yola çıkar. Bu bireylerin birbirinden kopuk istek ve çıkarları, mümkün olan en açık hukuki çerçeveyle, diğer insanların talepleri karşısında korunmalıdır.

Elbette, bir birey, aynı anda hem kürtaj haklarını hem de enerji şirketlerinin millileştirilmesini savunabilir. Ancak Michéa, liberalizmin yaygın arka plan gürültüsünden kaynaklanan kültürel bir dinamiği tanımlıyor. Herkesin diğer insanların taleplerinden korunması gerektiği fikri bir toplumun yol gösterici ilkesi haline geldiğinde, yeniden dağıtım politikaları veya işbirliğine dayalı bir toplum için gerekli olan dayanışma bağları er ya da geç aşınacaktır. Toplumun bireye yönelik her türden talebini bir dayatma olarak görenler, toplumsal zenginlikten adil bir pay alma hakkının neden bir istisna olması gerektiğini açıklamakta zorlanacaklardır.

Michéa’nın radikal teşhisini tüm yönleriyle paylaşmak zorunda değiliz, ancak “iyi” kültürel liberalizmi “kötü” ekonomik liberalizmden ayrıştırmanın, solun büyük kesimlerinin uzun zamandır inandığından çok daha güç olduğunu kabul etmek zorundayız. Her iki proje de birey, toplum ve devlet anlayışını paylaşmaktadır: Toplumun kolektif bir yapı olarak uğruna mücadele edeceği yüksek bir iyilik diye bir şey olmadığından, liberal için sadece talepleri çatışan izole, birbirinden kopuk bireyler vardır. Bu atomize olmuş toplumda var olan gerilimi çözmek için, liberal devletin kendisi tarafsız olmalıdır.

Ancak bu fikir, bir paradoks içeriyor: Liberalizm, işlere karışmayan bir devlet vaat ediyor. Oysa insanlara yön veren geleneksel bağları (aile, dini topluluk, sendikalar, yerel dayanışma yapıları) çözmek suretiyle liberalizm, devlet düzenlemesine giderek daha fazla bağımlı hale gelen atomize bir toplum meydana getiriyor. Mahalleler, loncalar veya topluluklar, eskiden çatışmaları çözebilirken, şimdi yasalara ihtiyaç duyuluyor. Dolayısıyla, başarılı liberalizmin nihai sonucu, yalın bir devlet değil, hayatın giderek daha fazla alanını düzenleyen bir devlettir.

Bu gerçekler göz önüne alındığında, özellikle solun bu projeye katılması şaşırtıcı. Tarihsel olarak, sınıf mücadelesinin amacı, hiçbir zaman devleti olabildiğince tarafsız kılmak olmadı. Bilâkis, sınıf mücadelesi, her daim devleti ele geçirmeyi amaçladı. Devlet ve ekonomi üzerinde kolektif iktidar tesis edilmeden bireyin kendini gerçekleştirmesi mümkün değildi.

Ancak yirminci yüzyıl boyunca stratejik yönelim değişti. İradi müdahalelerin sonucu olmayan bu değişim, yapısal altüst oluşların baskısıyla gerçekleşti. O zamandan beri kapitalizmi neoliberalizm üzerinden yeniden yapılandırma çabası, Batı merkezlerinde sanayi işçi sınıfının öneminin azalmasıyla birlikte küreselleşme, nihayet reel sosyalizmin çöküşü, eski solun toplumsal tabanını ve siyasi perspektifini ortadan kaldırdı.

Bu durumda, toplumsal kısıtlamalardan kurtulma arayışı içinde olan, kendi bireysel çıkarlarını savunmayı hedefleyen çevre hareketi, eşcinsel hakları hareketi, yeniden canlanan kadın hareketi, insan hakları grupları ve ev işgalcileri türünden hareketler, giderek daha fazla zemin kazandılar. Bu grupların amacı, genel manada ele alınan bir sınıf üzerinden devleti ele geçirmek değil, bireyin kendini gerçekleştirme hakkını savunmaktı. Niyetleri bu olsun ya da olmasın, liberal düzeni aşmak yerine onunla bütünleştiler.

Bu yolu sadece radikal sol yürümedi. Sosyal demokrasi de bu süreçte millileştirme, ekonomik planlama veya topluma karşı bağlayıcı yükümlülükler türünden kolektif hedefler adına bireyin özgürlük alanını bilerek ve kasten kısıtlayan politik müdahalelere sırtını döndü. Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD), 1959 gibi bir erken tarihte hazırladığı Godesberg Programı’nda demokratik sosyalizmin “nihai gerçekleri ilan etmeyi” amaçlamadığını, zira insanların dini inançlarını belirlemenin ne bir partinin ne de devletin görevi olduğunu söylüyordu. O zamandan beri SPD, kapitalizmin karşısına, sisteme dayalı bir seçenek sunma işinden uzak duruyor. Oysa Gerhard Schröder, liberalizmin bu tarafsız halinin sadece bir vaat değil, aynı zamanda bir tehdit de olabileceğini söylüyordu. 2010 Ajandası’nın hazırlandığı günden beri parti, işsiz kalanlara “her şeyden önce sadece kendinizden sorumlusunuz” diyor.

Felsefeci Nancy Fraser, bir zamanlar bu değişimlerin sonucunu “ilerici neoliberalizm” olarak adlandırmıştı: Sol, kendi yaşamlarını büyük ölçüde özerk bir şekilde şekillendirebildikleri sürece kapitalizmle uzlaşmış gibi görünüyordu. Oysa bu proje, özünde “iyi” ilerici değerlerle “kötü” ekonomik neoliberalizmin tutarsız bir birleşiminden ibaret değildi. Fakat bugün her iki alanda da liberalleşmiş bir sol kesime tanık oluyoruz.

Neticede kolektif politik iktidardan fikren ve siyaseten uzaklaşan sol, devlet fonlarının, anayasa mahkemelerinin ve Avrupa mahkemelerinin gölgesine sığındı. Genelde sol projelerin başarısı, artık çoğunluğu, geniş halk kitlelerini dışlayan yollar üzerinden hedeflere ulaşabilme becerisine bağlı. Çoğunluğu temelde farklı olan bir politik projeye ikna etme ihtimali ortadan kalktı.

Tüm politik hareketlerin hikâyesinin bu şekilde gelişmediğini söylemek gerek. Sağda, çoğunluğun temelde farklı bir devleti desteklemeye ikna edilebileceği inancı aynı dönemde güçlendi. Patrick Deneen, Adrian Vermeule ve Sohrab Ahmari gibi post-liberal düşünürler ise liberalizme karşı doğrudan bir saldırı başlattılar. Sol, liberalizmle arasındaki bağları daha da güçlendirirken, sağın en azından belirli bir kesimi ondan uzaklaştı.

Bu sağcı düşünürlerin temel teşhisi, liberalizmin insanları üreten ve sürdüren toplumsal yapıları yok ettiği yönündedir. Bu açıdan, teşhis, diğer muhafazakâr düşünürlerinkinden pek farklı değildir. Ancak post-liberal düşünürleri geleneksel anti-liberallerden ayıran şey, bakış açısında yaşanan önemli değişimdir: post-liberal düşünürler, liberalizmin olumsuz etkilerini başarısızlığının değil, zaferinin bir ifadesi olarak görmektedirler.

Bu, liberalizmin düşmanları için geçerli bir durum değil: Örneğin, Muhafazakâr Devrimciler, vatandaşlardaki politik kayıtsızlığı, kitleleri uyuşturan parlamentarizmle zayıf liberalizmin bir kusuru olarak görüyorlardı. Post-liberaller de aynı kayıtsızlığı görüyor, ancak bunu tersten yorumluyorlar: Liberalizm, büyük meseleleri demokratik tartışmanın konusu olmaktan çıkartmayı amaçlıyordu. Dolayısıyla, insanların siyasetten uzaklaşması, başarısızlığının bir işareti değil, aksine, başarısının bir sonucuydu.

Siyaset bilimciler Veith Selk ve Julian Nicolai Hofmann, bunu yerinde bir ifadeyle, “liberalizmin zaferiyle yüzleşilen kriz” olarak nitelendirdiler. Bu krizin sadece post-liberallerce teşhis edilmediğini, aynı zamanda demokrasinin aşınması ve modern toplumların yapısal dönüşümü üzerine yapılan çok sayıda sosyal bilim yayınında da ortaya konulduğunu tespit ettiler. Peki, bu post-liberaller, sadece uzun zamandır apaçık ortada olan yapısal kırılmalara mı tepki geliştiriyorlar?

Önemli olan nokta şu: post-liberaller, liberalizmi iki yönü olan [kültürel liberalizm ve ekonomik liberalizm] kapsamlı bir proje olarak anlıyorlar. Her ikisini de reddediyorlar. Post-liberal proje, alışılagelmiş, sol ve sağdan oluşan siyasi yelpazede bir araya gelmesi zor olan konumları birleştiriyor: sendika yanlısı ekonomik politikalar savunan kültürel muhafazakârlığa büyük şirketleri eleştiren bir yandan da geleneksel aile yapılarını savunan anlayış eşlik ediyor.

Dolayısıyla, geleneksel olarak özel mülkiyeti korumaya odaklanan sağ da, bireysel özerklik adına mevcut normları ortadan kaldırmayı amaçlayan sol da onların gözünde iyi bir konumda değil. Post-liberal bir isim olarak Adrian Pabst’ın da belirttiği gibi, liberalizm, toplumu değerlerin istibdadından kurtaracağını iddia etti. Ancak gerçekte, tüm karşılıklı yükümlülüklerden azade olmayı esas alan, yeni bir istibdat rejimi kurdu.

Post-liberaller, bu teşhis konusunda hemfikir olsalar da, somut çözüm önerileri ile ilgili farklı görüşler dile getiriyorlar. Bazıları devleti dernekleri, sendikaları ve kooperatifleri güçlendirmek için kullanmak istiyor. Bunlar, genellikle klasik sosyal demokrat fikirlere yöneliyorlar. Öte yandan, doğal hukuka dayalı bir devlet doktrinini savunan Adrian Vermeule gibi bütüncülere veya muhafazakârlığın erdemlerini yeniden cari ve diri kılmak için yereldeki toplulukları ve zorunlu hizmeti savunan Patrick Deneen gibi isimlere de raslanıyor.

Dolayısıyla, çözümler farklı yönlere işaret ediyor. Post-liberaller eleştirilerinde üç hususta ortaklaşıyorlar:

1. Liberalizmi tam da her alanı kapsayan zaferi sebebiyle eleştiriyorlar.

2. Medya, kamu idaresi, STK’lar ve üniversitelerdeki eğitimli hizmet sektörünü liberal projenin toplumsal omurgası olarak tanımlıyorlar.

3. Liberalizmin belirlediği asgari düzeyin ötesine geçen, kamu yararına yönelik bir politikayı savunuyorlar.

Bu eleştirel tutumları, post-liberallere sol karşısında önemli bir avantaj sağlıyor. Zira bugün sola, şu anda liberal sisteme yönelik temelde liberal olan bir eleştiri hâkim: sol, liberalizmi en fazla, henüz yeterince kapsamlı bir şekilde uygulanmamış olması sebebiyle eleştirebiliyor. Marksist gelenek, her zaman biçimsel özgürlükle gerçek özgürlük arasında ayrım yapmış olsa da, bu ayrım, son on yılların politik pratiğinde büyük ölçüde silinmiştir.

Öte yandan, postliberaller, liberalizmin tam olarak uygulandığı yerde başarısızlığa mahkûm olduğunu görmüşlerdir. Azami özgürlük projesi, en nihayetinde kendini baltalar çünkü insanlar, bağlar olmadan yaşayamazlar. Oysa hiçbir liberal, insanların bağlar olmadan yaşayabileceğini iddia etmese de liberalizm politik pratiğinde bunu zımnen varsayar. Bunu söylemese bile, her türlü esareti bireysel seçim özgürlüğünün önceliği altında değerlendirir. Liberalizm, insanları tarihsel amacını yitirmiş bağlardan kurtardığı yerde elbette anlamlı bir işleve sahiptir. Ancak gerçek özgürleşmeyi ancak alternatif bağları aynı anda kurduğu vakit mümkün kılabilir. Bağları ortadan kaldırınca hem zafere ulaşır hem de mağlup olur: liberalizm, bu bağları koparma becerisiyle galebe çalar ama sonuçta ortaya o vaat ettiği özgürlük değil, yalnızlaşma ve yön kaybı gibi marazlar çıkar.

Post-liberal teşhis aydınlatıcı olsa da, tartışılması gereken başka bir mesele daha var. Post-liberallerin elitlere yönelik eleştirileri, genellikle “farklı ve daha iyi elit” talebine yol açar. Patrick Deneen, ideal siyasetini “aristopopülizm” olarak adlandırır: Antik Yunan’da kullanılan, hem kusursuz olan hem de halkın çıkarları doğrultusunda hareket eden elitleri anlatan “áristo” kelimesine atıfta bulunur. Diğer post-liberal düşünürlerin çoğu da benzer bir duruş sergiler: Hepsi, insanların bir elitin liderliği olmadan kendilerini yönetebilme ihtimallerini akla hayale sığmayacak bir şey olarak görür.

Neticede bu anlayış, sıradan insanlara yönelik küçümsemeden kaynaklanır. Bu küçümseme, hem post-liberaller hem de liberal teknokratlarca paylaşılmaktadır. Sol, aslında her ikisine de karşı çıkmak zorundadır: liberalizm eleştirisini demokrasiye olan koşulsuz bağlılığıyla birleştirebilmelidir. Ama bir yandan da bugün “liberal demokrasi”yi geçmişte liberalizmi eleştirdiğinden daha fazla eleştirebilmelidir.

Daha yakından incelendiğinde, bu, çelişkili bir projedir: Özgürlüğün anlamı, kime sorduğunuza bağlıdır. Liberallere göre özgürlük, öncelikle kararlarında ve eylemlerinde başkaları tarafından kısıtlanmamak demektir. Onların özgürlük anlayışı, bağlayıcı her şeyi dayatma olarak algılayan olumsuz bir özgürlük anlayışıdır. Oysa demokrasi, diğer tüm yönetim biçimleri gibi, tam da bu türden bir kısıtlamadır: Her yasa, birileri için eylem alanını daraltır. Yasalar bu alanı genişletse bile, bunu her zaman başkalarının pahasına yaparlar: İşsizlik ödeneği hakkı, işsizlerin cebine daha fazla para koyar, ancak sosyal güvenlik katkı payı ödeyenlerin, yani işçilerin ve işverenlerin seçeneklerini kısıtlar.

Demokraside, yurttaşlarımıza hayatlarımıza müdahale etme hakkı veririz. Özgürlüğümüzü kısıtlayan yasaları kabul ediyorum, bir dahakine başkalarının özgürlüğünü bizzat kısıtlayacağımı biliyorum. Demokrasi, sınırlı bir süre için geçerli bir yönetimdir. Gene de, yönetim olarak varlığını sürdürür. Liberallerin her daim canını sıkan da bu özelliğidir. Bu nedenle, liberalizm fikri ile demokrasi fikri arasında en başından beri bir gerilim olmuştur. Liberal demokrasimizi asıl tanımlayan şey, devletin demokratik yollardan meşrulaştırılmış, vatandaşlarının hayatlarına müdahale etme hakkını sınırlayan tedbirlerdir. Siyaset bilimci Philip Manow’un da belirttiği gibi, liberalizm demokrasiyi “gözetim altına” almaya çalışır.

Bu amaç doğrultusunda demokratik devlet, mümkün olduğu ölçüde tarafsız kalmalıdır. Vatandaşlarının hayatına çok fazla müdahale ettiğinde, mahkemeler onu dizginlemelidir. Dahası, hukuk siyaset karşısında koruma altına alınmıştır: yargının siyasi süreçlerden mümkün olduğunca bağımsız olarak çalışması beklenir. Bu durum, nihayetinde bireysel hakların kolektif olarak alınan kararların önüne geçmesine yol açmıştır. Her üç mekanizma da nihayetinde halka duyulan güvensizliği temel almaktadır. Bu liberalizme has “çoğunluğun istibdadı”na yönelik korku, birçok liberal düşünürde gözlemlenebilen bir olgudur: Tocqueville, John Stuart Mill, Isaiah Berlin ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa düzenini kuran isimler aynı korkuyla maluldürler.

Neticede bugün politik süreç, büyük ölçüde kilitlenmiş halde. Elbette, politik tartışmaya açık konular hâlâ mevcut: Devlet kurumlarının cinsiyet eşitliğini gözeten bir dil kullanmasına izin verilmeli mi? İşsizlik sigortasına vatandaş geliri mi yoksa temel gelir desteği mi denmeli? Ancak bir toplumun nasıl işlediğini belirleyen temel ilkeler artık tartışmaya açık değil: Para politikası, bağımsız teknokratlarca belirleniyor; göç sorunları Avrupa mahkemelerine havale ediliyor; ulusal meclislerin ticaret politikası üzerinde hiçbir etkisi yok. Bu başlıkların hepsi de büyük ölçüde veya tamamen demokratik karar alma süreçlerinin dışına atılmış durumda. Bazılarının demokratik bir eksiklik olarak gördüğü şey, liberaller için temelde mantıksal bir sonuçtur: Devleti mümkün olduğunca tarafsız kılmak için ekonomik ve toplumsal düzeni ilgilendiren temel meseleler demokratik tartışmanın dışında tutulmalıdır.

Demokratik çoğunluğun elinin kolunun teknokrasi eliyle bağlanması, alanının aynı teknokratlarca daraltılması, iki kusura yol açmaktadır.

1. Tarafsız ama demokratik bir devletin mümkün olduğu varsayımı, vehimden ibarettir. Aile politikası örneğini ele alalım. Bir zamanlar aileleri destekleyen yerel yapılar, liberal özerklik vaadinin baskısı altında, yavaş yavaş parçalanıyorlar. Bu nedenle devlet, ebeveyn izni hakları, kreş yerleri ve personel-çocuk oranlarıyla müdahil olmak zorunda kalıyor. Güya müdahale etmemesi gereken yerlerde düzenlemelere imza atıyor. Ancak bu düzenleme, politik bir karar değil, teknik bir idari görev olarak ele alınıyor. Lobiciler ve çıkar grupları, düzenlemeleri belirli yönlere çekmeye çalışıyorlar. Ancak nasıl bir toplum olmak istediğimiz sorusu, böylece ayarlama için yapılan, uzmanların kararlaştırdıkları binlerce küçük müdahaleyle hükmünü yitiriyor.

2. Demokratik çoğunluğun alanını daraltmaya yönelik teknokratik müdahalenin ikinci kusuru, elitlere duyduğu güvenle ilgilidir. Son otuz-kırk yıllık döneme baktığımızda, çoğunluğun istibdadından korkmak için neredeyse hiçbir neden yok. Son yıllardaki kötü kararların sorumlusu, esasen elitlerdir: 2008 mali krizi, felâket niteliğindeki pandemi politikaları, başarısız enerji dönüşümü ve kademeli sanayisizleşme. Çoğunluğun politikasına yön verdiği hiçbir mevzuya denk gelinmemiştir.

Alınan bu yanlış kararlar, birçok insanın yaşam koşullarını kötüleştirirken, ekonomik elitler, tam da bu sistemden kâr elde ettiler. Almanya’daki milyarder sayısı, finansal krizden bu yana dört katına çıktı. Enflasyona göre ayarlanmış toplam servetleri yalnızca 2025 yılında yüzde 30 arttı. Buna karşılık, reel ücretler 2019’daki seviyesinde kaldı. Nüfusun beşte biri yoksulluk içinde yaşıyor. Bu topluma tehdit oluşturan çoğunluk değil, çoğunluğun yaşam tarzlarından ve ihtiyaçlarından kopmuş olan tepedeki azınlıktır.

Küçük bir elitin yönetimine dayalı her türden sistem, bu elitler kontrolü kaybettiklerinde, dizginlerini ellerinden kaçırdıklarında istikrarsızlaşır. Öte yandan, politik süreci ciddiye alan bir demokrasi avantajlıdır: Sadece farklı bir grubun iktidara gelmesiyle istikrar tesis edilir. Ancak bunun gerçekleşmesi için, sistem içindeki her şeyin mümkün olduğunca tartışmaya açık olması gerekir. Son yıllarda ise bunun tam tersi geçerlidir.

Klasik liberal demokrasi teorilerinde hep aynı itiraz dillendirilmiştir: Sınırsız, dizginsiz bir demokrasi, çoğunluğun istibdadına yol açar. Başta bu argüman, öncelikle mülk sahibi sınıflarca dillendirilmiştir: Mülkiyet sistemi demokratik kontrolün dışında bırakılmalıydı, aksi takdirde, insanlar, malların eşitsiz dağılımının takdir-i ilahi değil, insan yapımı olduğunu anlayabilirlerdi. Bugün bu korkular, mülksüz solcular arasında da en az mülk sahipleri kadar yaygındır: “Eğer her şeye gerçekten demokratik olarak karar verirsek, göçmenler, evsizler ve korunmaya muhtaç olanlar, onlara dilediği gibi muamele edecek sağcı çoğunluğun insafına terk edilecekler.”

Bu argümanın karşısına biri tarihsel diğeri ampirik, iki ayrı argüman çıkartmak mümkün. Tarihsel açıdan bakıldığında çoğunluğun istibdadı tehlikesi abartılan bir konudur. Almanya’da bu tehlikeden söz edenler genellikle, 1945’ten sonra demokratik çoğunluklara karşı derin bir güvensizlik yaratan, Nazilerin “Gleichschaltung” [tüm kurumların Nazileştirilip aynı hizaya sokulması) deneyimine atıfta bulunurlar. Oysa bu örnek, ilgili tarihsel durum konusunda geliştirilmiş yanlış bir anlayışı temel almaktadır. Neticede Weimar Cumhuriyeti’nin sonu, demokrasinin kontrolden çıkmış olmasıyla izah edilemez. Parlamenter sistem üzerindeki hem sağdan hem de soldan gelen baskı muazzam olsa da, sonuçta sistemi muhafazakâr elitler çökertmişlerdir.

Nasyonal Sosyalistlerin icra ettikleri şey, çoğunluğun istibdadı değil, devletin kontrolünü ele geçiren bir azınlık eliyle demokrasiyi yok etme pratiğiydi. Tarihsel açıdan, diğer istibdat rejimlerinin çoğu da demokratik olmayan yollardan iktidarı gasp edenlerin elinden çıkmıştır. Gerçek tehlike, çok fazla demokraside değil, çok az demokrasidedir: Vatandaşlara önemli konularda seslerinin hiçbir önemi olmadığını söyleyen bir sistem, aslında önleyeceğini iddia ettiği hayal kırıklığına ve radikalleşmeye yol açar.

Aslında, demokratik sürece daha fazla alan tanınsaydı, merkez solun birçok alanda politik hedeflerine ulaşma şansı daha fazla olurdu. Almanların büyük çoğunluğu servet vergisini destekliyor, ancak Federal Anayasa Mahkemesi’nin 1995 tarihli kararı sonrasında bu vergi uygulanmadı. Berlin’de halkın çoğunluğu, büyük inşaat şirketlerinin kamulaştırılması yönünde oy verdi, ancak sonuç görmezden gelindi ve mesele, bir uzmanlar heyetine havale edildi. Her yerde aynı yol yürünmektedir: çoğunluk solcuysa ya onlara danışılmaz ya da sebep oldukları sonuçlar etkisizleştirilir.

Dolayısıyla sol için asıl mesele, halkın fazla sağcı olması değil, liberal düzenin tam da çoğunluğu kazanabileceği demokratik yolları tıkamasıdır. Elbette, bazı alanlarda ortaya solun umduğu gibi bir sonuç çıkmayacaktır. Bu da zaten politikayı tümüyle canlandırmanın somut bedelidir. Bu bedel, halka karşı duygularını köreltmiş bir sistem karşısında, ödenmesi gereken, küçük bir bedeldir.

Bu demek değil ki usulsüzlükleri önleyecek tedbirlerin kaldırılması gerekmektedir. Bu tedbirler çoğunluğu görmeyen bir yaklaşım üzerinden uygulanmamalıdır. Şu anda bu tespite aykırı bir işleyiş söz konusu. Çoğunluğu esas almayan kurumların demokrasi adına demokrasiyi baltalamasının sonuçları, Aralık 2024’te Romanya'da açık biçimde görüldü: Planlanan ikinci tur seçimlerinden üç gün önce, Anayasa Mahkemesi, cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunu iptal etti. Gerekçe olarak Rusya’nın seçime müdahale ettiği iddiası gösterildi. Bugüne dek hiçbir güvenilir kanıt sunulmadı. Yenilenen seçimde, önceki seçimden zaferle çıkan aşırı sağcı Călin Georgescu’nun adaylığına mani olundu. Diğer AB üyesi devletler, bu müdahaleyi yorum yapmadan kabul etti, hatta memnuniyetle karşıladı.

Görünüşe göre “liberal demokrasiler” daha da gayrı-liberal hale geliyor. Bu otoriterleşme karşısında solun mücadele etmesi gereken şey, demokratik sürecin yüzleştiği hukuki ve idari kısıtlamalardır. Şu anda tam tersi oluyor: Bu kısıtlamalar, demokrasinin kurtuluşu olarak kutsanıyor. Eğer ülkemizde çoğunluk, otoriter politikalar talep ediyorsa, bizi bu durumdan hiçbir mahkeme kurtaramaz. Bu nedenle, demokratik sürecin büyük kısıtlamalar olmadan ilerleyebilmesini ve bu sürecin önemini korumasını sağlamak gerekiyor.

Somutta burada neyi kastediyorum? Post-liberal solun, mevcut liberal ana akımdan farklı bir şekilde konumlanması gerektiği birkaç alan halihazırda oluştu. Ekonomi politikasında sol, üretim ve dağıtım meselesini piyasalara ve teknokratlara devretmek yerine, bunları gerçek manada politik bir mesele olarak ele almalı. İklim politikasında, doğanın korunması meselesini anayasal bir gereklilik uyarınca demokratik tartışmadan azade kılmak yerine, çoğunluğun devreye girmesine ihtiyaç duyan politik bir proje olarak anlamalıdır. Göç politikasında, kimin hangi koşullar altında gelmesine izin verildiği sorusunu, demokratik olarak karar verilmesi gereken en önemli politik sorulardan biri olarak ele almalıdır. Aile politikasında, bir toplumun üyelerinin birlikte nasıl yaşadığı ve birbirlerine nasıl baktığı konusunda meşru bir çıkarı olduğunu açıkça kabul etmelidir. Dış politikada, savaş ve barış konularına demokratik olarak karar vermeli, bu tür soruların ittifak taahhütlerinde kaybolmasına izin vermemelidir. Hukukun üstünlüğü konusunda, siyasetin yargıya tabi olmasına karşı çıkmalı, parlamentoların bir kez daha insanların yaşamlarını belirleyen şeylere karar vermesini sağlamalıdır.

Bu konumların hiçbiri risksiz değil. Demokratik süreci güçlendirenler, hoşlarına gitmeyebilecek sonuçları kabul etmek zorunda. Neticede doğası gereği demokrasi, kendini yok etmeden kendini düzeltebilen tek yönetim biçimidir. Liberal kesimin demokrasiye getirdiği kısıtlamalar, tam da bu kendini düzeltme ihtimalini giderek daha fazla ortadan kaldırmıştır. Sonuçta liberallerin vaat ettiği istikrar oluşmamış, sistemi bir bütün olarak reddedenlerin önünü açan istikrarsızlaşma süreci devreye girmiştir.

Bugün Almanya’da solcular, bir kararın eşiğindeler: Liberalizmi mi yoksa demokrasiyi mi savunacaklar? Post-liberal sağ, liberal sistemin zayıflıklarını daha önce nadir görülen bir yoğunlukla analiz ediyor, ancak bu analiz üzerinden otoriter bir cevaba ulaşıyor. Post-liberal sol, eğer korkusunu aşarsa, liberal sistemdeki çatlaklara demokratik bir cevap sunabilir. Bunu yapmak için şu soruyu cevaplamak zorunda: İnsanların kendilerini kolektif olarak yönetme pratiklerine güveniyor muyuz? Bu soruya net bir “evet” cevabı verirse işte o vakit hem liberal ana akımdan hem de otoriter post-liberallerden kendini ayırır. Yürüyüşüne buradan başlamalıdır.

Nils Schniederjann
7 Haziran 2026
Kaynak