İslam’da
istibdatın ortaya çıkışı, aşiretçi cemaatçiliğin tasfiyesiyle bağlantılıydı.
Irak'taki Emevi yönetiminin, yeni otoriteyle yüzleşmek yerine aşiret
çatışmalarıyla şehirleri işgal etmek için düşman aşiretleri zorla karıştırmaya
dayanan yeni bir siyasi ve idari sistem uyguladığını belirtmiştik. Şüphesiz ki,
her şehirdeki aşiret bileşenlerinin kendi kendini yönetmesi, merkezi otoritenin
egemenliğiyle ortadan kalktı. Ancak, aşiretin ahlaki statüsü devam etti ve
şehirler, birbirleriyle uyum içinde olmayan aşiretleri içerse bile, aşiret
sektörleri temelinde bölünmüş halde kaldı. Bu durum, bölgede Emevi yönetimine
karşı derinleşen hoşnutsuzlukla birleşince (ki söz konusu durum, İslam’ın başkentini
Küfe'den Şam'a taşımasına neden oldu), köleler, taraftarlar ve asıl sakinlerin
ezilen grupları da dâhil olmak üzere, çeşitli aşiretleri ve toplumsal sınıfları
içeren yeni isyanlara yol açtı ve bu isyanlar, giderek büyüyen bir güç haline
geldi.
Bu
aşamada devletin İslam toplumu üzerindeki hâkimiyeti, halifelik kurumunun seçim
sürecinden kalıtsal monarşiye dönüşümünde yansımıştır. Muaviye bin Ebu Sufyan
zamanından itibaren biat, yeni monarşinin meşruiyetini sağlamayı amaçlayan
resmi bir usul haline gelmiştir.
İslam,
birçok nedenden dolayı, monarşiyi bir yönetim biçimi olarak benimsememiştir. Halifeliğin
gelişimi, iktidarın babadan oğula geçtiği yönetim tarzının Arap liderliğinde
bilinen bir gelenek olmadığının delilidir. Bu nedenle, halifelik, Peygamber’in
vefatı sırasında sahabe arasında fikir birliğiyle tesis edilmiştir. Bu, daha
sonra ortaya çıkan ve kalıtsal yönetimi İslam dininin bir direği olarak kurmayı
amaçlayan mezhepsel anlaşmazlıklara rağmen, biat geleneğiyle kanıtlanmaktadır.
Gerçek
şu ki, İslam'ın bir din ve siyasi sistem olarak doğası, monarşiden arınmış ve
kralların zulmünü ve egemenliğini reddeden bir toplumda ortaya çıkmıştır. Bunun
yerine, İslam’dan önce topluma tanıdık gelen “demokratik” geleneği
benimsemiştir. Bu nedenle, Kur’an, siyasi karar almanın temeli olarak şurayı
[istişare ilkesini] birçok ayette vurgulamıştır. Kur’an, monarşiyi bir yönetim
sistemi olarak açıktan reddetmiştir:
“Krallar bir şehre girdiklerinde onu harap ederler ve halkının
saygınlarını alçaltırlar.”[17]
Şunu
belirtmek gerekir ki, İslam, sadece Arabistan ve civarındaki monarşik
sistemlerden değil, aynı zamanda İslam'dan önce gelen tek tanrılı dini mirastan
da monarşik yönetimin doğasının bilincindeydi. İslam, Tevrat’ın ve Yahudiliğin
ilahi bir yasa olduğunu kabul etmesine rağmen, Yahudilerdeki krallık geleneğini
reddetti, Tevrat ve eski mitlerde belirtilen monarşiyi insanların hatırlaması
için bir tür hikâye olarak gördü. Bu nedenle, Kur’an ayetlerinde krallara bir
tür onay veriliyormuş hissi uyandıran her yerde, krallık esasen eski kutsal
metinler bağlamında ele alınmakta, İslam dini için bir model olarak sunulmamaktadır.
Bu noktada en yüksek mertebede duran Araplar olarak kabul gören Kureyş’te
monarşinin görülmediğini belirtmek gerekmektedir.
İslamiyet
öncesinde Romalılar ve diğerleri Mekke’ye krallar yerleştirmeye çalıştılar,
ancak defalarca başarısız oldular. Hac mevsiminde Romalıların Kureyş’in kralı
olarak soylulardan birini atamaya çalıştıkları zaman Mekkeliler açık bir cevap
verdiler. Mekke’nin sözcülerinden biri, “İnne Kureyşan laka, la temlik ve la tümlek”[18]
yani, “Kureyş istişare yeridir, ne onu kimse ele geçirsin ne de onun eline
geçsin” dedi. Arapçada laka, monarşiyi reddetmek ve istişare ve seçim
yoluyla liderliği savunmak anlamına geliyor.
Lisanü’l-Arab sözlüğü,
laka’yı “krallara bağlılık duymayan veya onlar tarafından fethedilmemiş
yaşayanlar” olarak tanımlıyor.
Tarihi
kaynaklar, Kureyş kabilesinin meclis lideri Kusayy’ın, Sezar’ın yardımıyla
Mekke’yi Huzaa kabilesinden aldığını belirtmektedir.[19] Bununla birlikte,
Darü'l-Nedve’yi inşa eden ve Mekke şehrini Kureyş arasında mahallelere ve
planlara bölerek organize eden kişi Kusayy’dı. Ancak o, bir kral değildi ve
Mekke üzerinde diktatörlük iddiasında bulunmadı. Bunun yerine, statüsü, Beledhuri’nin
(Ensabü’l-Eşref s. 49:1) belirttiği gibi, Kureyş'in onu “bir lider ve
adil bir yönetici” olarak tanımasına dayanıyordu.[20] İslam’ın ilk ortaya
çıktığı Hicaz Arapları arasında monarşik yönetime yönelen bir gelenek mevcut
değildi. Bu nedenle ilk Müslümanlar, “Biat” (bağlılık yemini) ve “Şura”
(istişare) sistemine ikna olmuşlardı. Muaviye, kalıtsal sistemi getirmeye
çalıştığında, bu durum, daha sonra İslam devletinde büyük karışıklığa yol açtı.
Bu, İbn Rüşd ve İbn Haldun da dâhil olmak üzere, çoğu tarihçi ve eski felsefeci
tarafından doğrulanmıştır.
Kabileye
dayalı toplumsal sistemin ortadan kaldırılması, bir yandan Halifeliğin miras
yoluyla geçen bir monarşiye dönüşmesine, diğer yandan da İslam devletinin aşırı
merkeziyetçi bir despotizme dönüşmesine yol açmıştır. Çünkü İslam, gördüğümüz
gibi, eski kabile geleneklerine dayanıyordu ve bunları tek bir kabile
çerçevesinden tüm İslam ulusuna genişletti. Bu gelişme, toprak ve başlıca
üretim araçlarının, toplumsal otoritenin temsilcisi olarak devletin mülkiyeti
haline gelmesi anlamına geliyordu. Bu nedenle Peygamber, şöyle buyurmuştur: “Toprak
Allah'a ve Resul’üne aittir, sonra size aittir.”[21] Irak ve Mısır gibi zengin
eyaletlerin fethi tamamlandığında, harac vergisi, tarım arazisi için bir kira
bedeli olarak uygulanmıştır. Bu sistemin önemine ve Komünist Manifesto'da
en gelişmiş ifadesini nasıl bulduğuna işaret ettik, ancak buradaki önemi,
üreticileri temsil eden güçle olan bağlantısından kaynaklanmaktadır. İktidar,
despotik bir sistem biçimini aldığında, harac sistemi ve topraktaki devlet
mülkiyeti, müstebitlerin insanların yaşamlarını kontrol etmelerini sağlayan
sağlam bir temel haline gelir. Despotizm, siyasi bir sistem olarak, yalnızca
bireylerin toplumu kontrol etme arzusundan doğamaz, çünkü bu tür bireysel
arzular, her sınıflı toplumda mevcuttur, toplumsal bir temele sahip olmadıkça
bir yönetim sistemi haline gelemez. İstibdat, bireyin toplum üzerindeki
otoritesini varsayar ve bu, toplumsal üretim araçlarının kontrolü olmadan elde
edilemez, bu nedenle halk, devlete bağımlı hale gelir, onun rızası olmadan, ona
boyun eğdirilmeden devlet yaşayamaz.
Bu
gerçek, modern sosyalist sistemlerin, “sosyalizm” kisvesi altında bir tür
modern istibdata nasıl kolayca dönüşebildiğini izah ediyor. Üreticileri temsil
eden bir güç olmadan, üretim araçlarına sahip olan devlet, toplum üzerinde
mutlak bir istibdat uygulayabilir. İlk dönemde temel ilkelerine, istişareye
verilen öneme ve yöneticilerin yönetilenlere boyun eğmesine yaptığı vurguya
rağmen bu durum İslam’da da oluşmuştur. İlk dönem İslam, devlet içindeki siyasi
ve ekonomik gücün birliğini teyit etmiş, ancak devletin din kardeşliğine ve toplumsal
zenginliğe katılım esasına dayalı bir toplumu temsil ettiğini varsaymıştır.
Bununla birlikte, İslam halifeliği, Osman döneminden itibaren monarşiye,
sonrasında, Emevi döneminde kalıtsal monarşiye evrildiğinde, yeni siyasi
sistem, tarihteki en zalim kralların bile hayal edemeyeceği güçlerle donatıldı.
Gene de Emevi yönetimi, İslam otoritesinin aşiretçi doğasıyla tanımlanmaya
devam etti ve Emevi halifeleri, zaman zaman insanları bastırmak ve idam etmek
için çaba harcamanın yanında kurnazlıklarını da kullanmak zorunda kaldılar. Bu
ikinci yön, özellikle Irak’ta, İslam eyaletlerinin kurulduğu müşterek sistemin
devam eden ruhu nedeniyle, yeni Emevi zulmüne karşı şiddetli direnişte belirgin
bir şekilde ortaya çıktı. Buna karşılık, eski şehirlerin barış antlaşmasının
şartları gereği değişmeden kaldığı ve orada İslami vilayetlerin kurulmadığı,
dolayısıyla müşterek sistemin bilinmediği Suriye’de Emevi iktidarının daha
istikrarlı olduğunu görüyoruz. Ziyad bin Ebu Sufyan ve oğlu Ubeydullah ile Haccac
gibi ünlü Müslüman zalimlerin isimlerinin Irak yönetimiyle ilişkilendirilmesi,
Emevi rejiminin Küfe ve Basra’da karşılaştığı şiddetli direnişten
kaynaklanmaktadır.[22]
İslam’daki
mutlak otoriter sistem, Abbasi devletinin ortaya çıkışıyla bütünleşti. Yeni
devlette kabilelerin statüsü önemli ölçüde zayıfladı ve ordu, Arap
kabilelerinden ziyade, çeşitli sınıflardan ve milletlerden paralı askerlerin
oluşturduğu bir yapıya kavuştu. Yeni otoriterliğin imgesi, Abbasi
hanedanlığının ilk halifelerinin ifadelerinde açıkça görülmektedir. “Mansur
şöyle derdi: ‘Ben, yeryüzünde Allah’ın otoritesinin temsilcisiyim.’ [...]”
İslam’daki
otoriter sistem, devletin üretim araçlarının sahibi olduğu sürece ekonominin hükümet
eliyle örgütlü yönetilmesini varsayar. Bu, divanların [idari departmanların]
örgütlenmesine, idari ve matematiksel bilimlerin gelişmesine, ayrıca, önde
gelen halifelik yetkilileri arasında cellât ve astrologun ortaya çıkmasına yol
açtı.
İslam’ın
otoriterliğine özgün özellikler kazandıran şey, bir yandan kapitalist gelişmeye
olan eğilimi, diğer yandan da otoriterliğe dayanmayan tarihsel kökleriyle olan
çatışmasıdır. Abbasi sistemi, üretimi yüksek bir seviyeye çıkardı ve endüstriyi
dünyanın daha önce görmediği yeni temeller üzerine kurdu. Tarım ve ulaşımda
ileri yöntemler getirdi, Bağdat, Samarra, Küfe ve Basra gibi büyük şehirlerin
büyümesini sağladı; bunlardan bazılarının nüfusu, Hicri üçüncü yüzyılda Bağdat
gibi, iki milyonun üzerine çıkabiliyordu.[23]
Ekonomik
üretimin gelişmesiyle birlikte divanlar da gelişti. Bazı eski yazarlar,
“Paranın dolaşımı, sürekliliği, artışı ve bolluğu, hepsi bu divanlara bağlıdır”
demişlerdir. Aynı yazar, İslam”bürokratik” sisteminde matematiğin önemine
işaret eder ve “Krallığın ekseni muhasebeye bağlıdır” der.
Abbasi
döneminde devlet, İslam halifeliği altındaki tüm toprakları sömüren kolektif
bir kapitalist haline geldi. O dönemde bilinen dünyayı da kapsayacak şekilde
genişleyen küresel ticaretin gelişmesiyle birlikte, tekstil, fabrikalar,
pazarlar ve bankacılık gibi endüstriyel üretim kurumları büyüdü. Şehirlerin
nüfusu, geleneksel tarımın artık gıda ihtiyaçlarını ve sanayinin hammadde
taleplerini karşılayamayacak noktaya kadar arttı. Bağdat, özellikle pamuk olmak
üzere, çeşitli kumaş türlerinin ve pahalı ipek tekstil ürünlerinin üretiminde
büyük bir merkez haline geldi. Bütün bunlar, ticari değişim araçları ihtiyacını
karşılamak için yeni hammadde ve değerli metal kaynaklarına olan ihtiyacı
doğurdu. Bu gelişmeler, devlet ile şehirler arasındaki önceki ilişkinin
bozulmasıyla bağlantılıydı. İslam’da devlet, yeni şehirlerin kuruluş sürecini başlatır,
planlar, ardından harac ve fetih politikasıyla onlara geçim kaynakları ve gıda
sağlardı. Sivil sanayi üretiminin gelişmesi ve pazarların büyümesiyle,
fetihlerin azalmasıyla birlikte devlet, işçilere yönelik sömürüyü ikiye
katlamaya, tüccarlar ile pazarlara vergi koymaya yöneldi, ardından kısa süre
sonra vakıf sistemi ve garantiler yoluyla ekonomik kurumlara ortak oldu. Son
olarak, devlet, üst düzey yetkilileri ve bakanları ele geçirmeye ve zenginlerin
mallarına el koymaya başladı. Bütün bunlar, şehir ve devlet arasındaki
çelişkinin daha da derinleşmesine yol açtı.
Devlet
ile başkent arasındaki bu gergin ilişki, Bağdat’ın dairesel şehrinin tasarımına
bakıldığında bir bakışta gözlemlenebilir. Bu şehir, devasa demir kapılarla
ayrılmış, iç içe geçmiş duvarlara sahip bir kale olarak tasarlanmıştır. Şehrin
içine sızma girişimlerine karşı insan bariyerleri olarak bizzat şehir sakinleri
kullanılmış, şehrin tamamı hendek ve demir kapılarla çevrilmiştir. Bu fiziksel
tahkimatlara ek olarak, Halife’nin astronomları, duvarların her birini yedi
yıldızdan bir gezegeni temsil edecek şekilde tasarlayarak göksel tahkimatlar
oluşturmuş, Halife’nin sarayı, Abbasi krallarının gökyüzündeki tanrılar gibi
oturduğu bu minyatür evrenin merkezi haline getirilmiştir. Halife, bu
tahkimatlarla yetinmemiş; şehri birbirinden izole edilebilen bağımsız sektörlerle
ve Yuvarlak Şehir’deki her bir sokakla bölmüş, bunların hepsini güvenli kapılar,
kolayca izlenebilen ve kapatılabilen sınırlı giriş noktalarıyla donatmıştır.
Bu
kentsel sistem, açıkça görüldüğü gibi, ilk dönem İslam şehirlerinin tasarımıyla,
sursuz ve kapısız açık şehirleri esas alan tasarımıyla tam bir tezat teşkil
etmektedir. Bu nedenle, halifeliğin sivil halkın korku ve şüphe ortamında
yaşadığı, tüm siyasi sistemin istibdat ve baskı üzerine kurulduğu açıkça ortaya
çıkmaktadır.
Devlet
ile şehir arasındaki çatışmaya, ordunun rolünün dönüşümü de eşlik etmiştir. İlk
Müslümanlar savaşçıydı, bu nedenle, ordu ile ilk İslam şehirlerinin sakinleri
arasında bir ayrım söz konusu değildi. Daha sonra Irak halkından giderek daha
fazla direnişle karşılaşan, Levant askerlerine güvenmek zorunda kalan Emevi
devleti kurulduğunda, bu durum biraz değişti. Devamında bu askerler geri
çekildiler. Bu askerler Irak halkının öfkesinden uzak kalsınlar diye onlara
müstahkem bir şehir kuruldu. Bu nedenle, bir süre kamp veya saray olarak
adlandırılan Vasit şehri inşa edildi. Saray, “büyük kale” anlamına gelir.
Bahsettiğimiz
gibi, Abbasi devletinin kurulmasıyla birlikte, kabilelerin yeni devletteki
konumu zayıfladı ve ordu, askeri seferlere katılan ve daha sonra sivil
hayatlarına dönen gönüllülere ek olarak profesyonel askerlerden müteşekkil hale
geldi. Bu sistem, genel halk ile askerler arasında artan bir birlikteliğe yol
açarak, halifeliğin onları şehir sakinlerine karşı kullanmasını zorlaştırdı. Bu
nedenle, Abbasi halifeleri ordularında köleleri kullanmaya yöneldiler ve şehir
sakinlerinin dilini konuşmayanları halktan tamamen izole bir şekilde yaşamaları
için tercih ettiler. Bu politika, Mansur’un köle satın alması ve kullanmasıyla
başladı. Daha sonra Memûn döneminde, genel halkın siyasi ve askeri bir güç
olarak yol açtığı tehlikeyi ve Horasan askerlerinin onlar üzerindeki etkisini
hissettiğinde genişledi. Genel halk ile Türk köleler arasındaki sürtüşme, kanlı
çatışmalarla neticelendi. Mutasım’ı Bağdat’ı terk etmeye ve halifeliğin
güçlendirilebileceği büyük bir askeri kamp ve idari merkez olarak Samarra’yı
kurmaya zorladı.
Bu
politika, Memlüklerin iktidarı tekeline almasına, halifeleri yetkisiz,
Memlükler tarafından keyfi olarak atanıp görevden alınan araçlara dönüştürmesine
yol açtı. Askeri gücün devlet üzerindeki bu hâkimiyeti, tüm ülkenin yıkımına,
nihayetinde kapılarının işgalcilere ve istilacılara açılmasına yol açtı.
Böylece devlet, toplumu ezen ve emekçilerin emeğini yağmalayan asalak bir
kuruma dönüştü.
Böylece
İslam halifeliği, ekonomik rolü ve ahlaki statüsü İslam toplumunun farklı
kesimleri arasında solmaya başlayarak bir gerileme ve bozulma evresine girdi.
Bu durum, halifeliğin Samarra’dan Bağdat’a dönüşünden sonra belirginleşti;
burada halifeler, bakanları ve tüccarları gasp ettikten sonra Bağdat’ı Deylam
ve Türk ordusundan gelen maceracılara teslim ettiler. Bu maceracılar, ülke
üzerindeki kontrollerini sıkılaştırmak için mezhepsel düşmanlıkları ve dini
çatışmaları körüklediler. Bu koşullar sonucunda, işgalciler, istibdatı
meşrulaştıran ve halkı yöneticiler için süt üreten uysal ineklere dönüştüren
hukuk okullarının ortaya çıkmasını teşvik ettiler. Selçuklu bakanının “gece
orduları” olarak adlandırdığı, sultanları iktidarda tutmak ve halkı aşağılamak
için savaşan, müstebitler için yeni bir dalkavukluk ve tütsü yakma tarzı ortaya
çıktı. Ancak, istibdatın bu gelişimi ve halifeliğin çöküşü, halk hareketlerinin
yükselişiyle bağlantılı bir gelişmeydi.
4.
Yeni İştirakçi Kendiliğinden Hareketlere Yönelik Çağrı
Kendiliğinden
gelişen hareketlerden kastımız, Babek hareketi[24] gibi ilk İslam’a veya eski
dinlere ve kanunlara dönmeyi amaçlayan, halkı temel alan, silahlı direniş
hareketleridir. Bu demek değil ki ilgili hareketler kendilerine yol gösterecek
fikirlerden mahrumlardı, bilâkis, bu hedefler, geleneksel toplumlar
çerçevesinde anlaşılmıyorlardı. Kendiliğinden gelişen hareketler olarak
adlandırdığımız hareketler, İslam’ın yol açtığı toplumsal dönüşümlerin bilinçli
bir anlayışına sahip değildi, bu nedenle, yeni tarihsel görevlerini
anlamadılar. Sadece yeni koşullara karşılık gelen yeni bir toplumsal alternatif
sunmadan, zulme ve istibdata karşı direniş ruhunu takip ettiler.
Başlangıçta,
bu hareketler olumsuz tavırlarıyla ortaya çıktılar. Hilafetin ve devletin
sorumluluklarına göre hareket etmediler. Bu sorumluluklara göre hareket etmek,
tebaanın zulmüne katkıda bulunmak, ilk İslam’ın şeriatını takip etmeye
inananların idrak ettikleri İslami öğretilerle çelişmek demekti. Fakihlik veya
siyasi liderlik pozisyonunu kabul etmeleri için ikna edilmeye çalışılırken
hapsedilen veya öldürülen önemli sayıda fakih ve zahit vardı. Bunlara örnek
olarak Ebu Hanife, Sufyan Sevri ve siyasi görevi reddettiği için Haccac
tarafından başı kesilen Fadıl ibn Bazvan Advani gösterilebilir.[25] Aynı şekilde,
tarihsel metinlerde tekrarlanan, kötü halifelere karşı dua eden birçok erken
dönem zahitin iktidara olumsuz yaklaşan direnişlerine rastlıyoruz. Bu çağrılar,
sadece tecrit ve ibadeti arzulayan dini duygular değil, aynı zamanda kitlelerin
zalim devlete karşı öfkesini de ifade ediyordu. Birçoğunun sözlerinde
demokratik bir ruha ve devrimci bir eğilime rastlamak mümkün. Misal, Beni Haşim’in
kölesi Sadif bin Meymun’a atfedilen şu ifadeye bakılabilir:
“Yarabbi, servetimiz
paylaşmak yerine azınlığın elinde dolaşıma girdi, liderlerimiz istişare değil,
egemenlik yoluyla hareket eder oldu. Ahdimiz, milletin seçimi yerine miras
haline geldi. Eğlence ve müzik aletleri yetim ve dulların parasıyla satın
alındı. Müslümanlar, ahit ehli tarafından yönetiliyor. Her bölgede en yozlaşmış
kişiler işlerini yürütüyordu. Yarabbi, haksızlık denilen mahsul hasat edilmeye
hazır olduğuna göre... O vakit, Hakikat katından hasat için bir himmet eyle, zalimin
birliğini dağıt, seslerini boğ ki, hakikat en güzel biçiminde ve en mükemmel nuruyla
parlasın.”[26]
Şunu
belirtmekte fayda var: zühd sahibi kişilerin duaları zalimlere karşı etkili
değildi, neticde maddi zulme ancak kılıçla karşı konulabilirdi, sadece asil duygular
kifayet etmiyordu. Bu, dine ve takvaya sıkı sıkıya bağlılıklarıyla bilinen ve
kendilerine Şurat [satıcılar] adını veren, dünya hayatını ahiret
hayatıyla takas eden Hariciler tarafından gayet iyi idrak edilmiş bir gerçekti.
[27] Hariciler, Halifeliğe karşı çatışmacı bir yaklaşım izlediler. İşçi,
zanaatkâr, Bedevi, devlete öfkeli kim varsa herkesi bir araya getirdiler.
Özellikle Kureyş’in iktidar tekelini protesto ettiler. Hariciler, hilafetin,
milletin seçimlerini kabul etmesi koşuluyla, Kureyş ve diğerleri için caiz
olduğuna inanıyorlardı. Hariciler, dindarlık peşinde koşarken gösterdikleri
cesaret ve cana aldırmamalarıyla biliniyorlardı. Birden fazla halife ve zorbanın
tahtını sarstılar, ancak zorbalığa karşı çıkanları birleştirebilecek gerçek bir
alternatif sunamadılar. Dahası, pratik yaklaşımları bir bakıma asalakçaydı;
haraç toplama ve mülke el koymayı, emekçilerin haklarını dikkate almadan kendi
hakları olarak görüyorlardı. Sonuç olarak, hareketleri toplumda marjinal
gruplarla sınırlı kaldı ve hilafet koşullarında artan zulme ve kapitalizme
karşı tarihsel bir seçenek oluşturamadılar.
Abbasi
döneminde şehirler, Hilafeti tehdit eden başlıca toplumsal güç haline geldi.
Bağdat’ın emekçileri, Emin ve Memûn arasındaki savaş sırasında hilafet
ordularından daha güçlü ve kararlı bir askeri güç olarak ortaya çıktı.
Kendilerini örgütleyerek, Bağdat halifeliğinin çöküşünden ve paralı
askerlerinin dağılmasından sonra bile Memûn’un ordusuna karşı direnişi
sürdürdüler. Halk direnişi, Memûn’un ordusunun girmesinden sonra da uzun süre
devam etti. Bağdat pazarlarında, pazarları korumayı ve hırsızları bastırmayı
üstlenen bir halk milis gücü oluşturuldu. Ancak, kendiliğinden gelişen bir
hareket olarak, yüksek devrimci ruhunu sürdüremedi ve hilafet, bir süre sonra
onu dağıtmayı başardı.
Bağdat’taki
iç savaş ve Ayârrîn ayaklanmasının ortaya koyduğu zayıflık, tüm Abbasi
devletinde derin yankılar uyandırdı. Bazı tarihsel kaynaklar, Azerbaycan’daki
Babek hareketinin güçlenmesini Bağdat’taki olaylara ve Ayârrîn devrimine bağlar
(İbn Kuteybe: Maarif, s. 170). Babek hareketi, eski ortakçı geleneklere
bağlılığı ve insanları topraklarından eden, bölgelerini özellikle değerli
metaller ve Bağdat halifesinin özel otlakları için kapitalist yatırımlara
dönüştüren hilafet ordularına karşı direnişi savundu. Yirmi yıldan fazla süren Babek
hareketi, ortak mülkiyete ve lider seçimine dayalı benzersiz bir toplumsal
model kurdu. Abbasi devletini sarsan bu devrimci hareketin lideri Babek, hayvan
otlatan sıradan bir gündelik işçiydi. Babası geçimini sağlamak için Madâin’den
Azerbaycan’a gelmişti. Hareket, bazı şehirler ve askeri kaleler kurdu. Hilafet ordularını
tehdit ederek, işçilerin adaletsizliğe ve baskıya karşı isyan etmede
izleyebilecekleri silinmez bir yol açtı. Sebep olduğu etkiyi, hareketin
gerçekliğinin farkında olan dönemin düşünürlerinin yazılarında bu harekete
yapılan ihtiyatlı göndermelerde görmek mümkün. Ma’arri, bu gerçeği ihtiyatlı ve
muğlâk ifadelerle aktarıyor:
“Babek, zorbalığa kapı
araladı. Zorbalığın en kötü takipçileri arasındaki yerini aldı. Bence onun
mücadelesi, herkesçe bilinmektedir.”[28]
Babekiyye
hareketini, üçüncü yüzyılın ortalarında Basra’daki Zenc [köle] isyanı takip
etti. İsyan Babek isyanından çok daha kapsamlı ve çok daha tehlikeliydi. Bu
hareketin lideri, Babek çarmıha gerildiğinde Samarra’daydı, ancak bu idamdan ne
kadar etkilendiğini tam olarak bilmiyoruz. Bununla birlikte, Haricilerin
gelenekleri, zenc hareketinin liderinin öğretilerinde bariz bir ağırlığa
sahipti. Bize ulaşan birkaç iz de bu gerçeği ortaya koyuyor. Aynı zamanda, o
dönemde Bağdat ve Küfe’de ortaya çıkan ve Yahya ibn Ömer Zeydi önderliğindeki
Zeydiyye hareketinden de etkilendi. Bu hareket, o dönemde Bağdatlılar arasında epey
destek gördü. Bu destek, İbn Rûmi’nin şu dizelerle başlayan ünlü şiirinde de
karşılık buluyor:
“Önüne
bak, hangi yoldan gideceksin, bir düşün.
İki yol var, biri düz, biri dolambaçlı.”
Zenc
hareketinin lideri, önceleri Samarra’da çocuklara öğretmenlik yapıyordu, ancak “zayıfların
işi” dediği hayatından memnun değildi. Onun topluma dair özlemlerinin şu
dizelerde dil bulduğu rivayet edilir:
“Ah zayıfların
işini yapan adam, ölümün eşiğindesin.
Beni kurtaracak bir önerin var mı yoksa ailemin yanına mı gideyim?
Çocuklara ders vermek memnun etseydi beni
Bu aşağılayıcı kaderden de memnun olurdum.
Dünyada geçim araçlarının bol olduğunu öğreten
Hür bir adam ders vermekten memnun olabilir mi hiç.
İsyan
eden zencilere gelince, bunlar, insanlık dışı koşullarda bataklıkları
temizlemek ve yoğun tarımsal yatırım için toprak kazanmak amacıyla kullanılan
kölelerdi. Basra, özel miras sistemine göre pamuk, şeker kamışı, hurma ağacı ve
meyve yetiştirilen bu tür yoğun tarımsal yatırım sisteminin geliştiği bir
merkezdi. Zencilerin (kölelerin) kullanımı, aslında İslam öncesi ve sonrası
Arap Yarımadası’ndaki tarım sisteminin bir uzantısıydı. Birçok tarihi kayıt ve
Suriye’deki son kazılar bunu doğrulamaktadır.
Ancak
Zenc İsyanı, daha önceki isyanlarda bilinmeyen sivil ve askeri örgütlenme
modelleri sergiledi. Ticari şehirler kurdular, Bağdat'taki Abbasi hilafetini tehdit
eden küresel deniz ticaretinden yararlandılar. Ayrıca kendi paralarını bastılar.
Irk ve renk ayrımı gözetmeksizin, isyanın tüm unsurlarının kardeş olduğuna
vurgu yaptılar. Hareket, hilafetin isyancıları yenmeyi, şehirlerini yıkmayı ve
güçlerini dağıtmayı başarana dek on dört yıl varlığını sürdürdü. İsyanın
başarısızlığının nedenleri, sadece hilafet ordularının ve askeri teknolojisinin
üstünlüğüyle sınırlı değildi, aynı zamanda hareketin doğası da bu süreçte
etkiliydi. Şehir sakinlerinden geniş bir destek görmedi. Çünkü şehir sakinleri,
zencileri düşman olarak görüyorlardı. Ayrıca, hareket, kölelik sisteminin bu
zavallı zencilerinin köleleştirilmesinin nedeni olduğunu görmedi. Zenc hareketinin
lideri, isyancılara köle sahipliği sözü vermeye devam etti!
Zenc
devriminin ardından, daha büyük ve farklı bir devrimci hareket ortaya çıktı:
Karmati hareketi. Bu hareket, Küfe kırsalında başladı. Bu bölge, Basra’da
olduğu gibi köle emeğine değil, kapitalist tarıma ve ücretli emeğe dayanıyordu.
Küfe bölgesindeki en büyük kapitalist, Bağdat’ta finansal işlerle uğraşan bir
askeri yetkiliydi. Daha sonra hazine iflas edince, bu tüccar, birkaç yıl
boyunca halifeliği finanse etmeyi üstlendi ve hilafet hazinesine olan borcunun
karşılığı olarak vergi toplama hakkını kendisine vermek suretiyle büyük kârlar
elde etti. Karmati devriminin ilk kıvılcımları, bu açgözlü kapitaliste karşı
bileylenen öfke neticesinde çakıldı. Kırsal kesimdeki köylüler ve Küfe işçileri
ayaklandılar. Kısa sürede Irak’ın kırsal kesimine (Sevvad –“kara ülke”
olarak anılan Güney Irak’a) yayıldı. Hareket ayrıca, özellikle Bağdat’ta olmak
üzere, kentli işçiler arasında da giderek artan bir destek buldu. Karmati
hareketinin en önemli başarılarından biri de ortak şehirlerin kurulmasıydı.
Kendi inşa ettikleri Darü’l-Hicret adlı bir şehirde üs kurdular ve etrafına
surlar ördüler. Daha sonra tüm mallarını ve aletlerini paylaştılar. Hareket,
halifeliğin Arap Yarımadası’ndaki şehirlerini dağıtıp yok edene kadar birkaç
yıl devam etti. Ancak, Karmati hareketi, önceki kendiliğinden gelişen
hareketlerden daha iyi örgütlenmişti. Hilafet ordularının üstünlüğünün daha çok
farkındaydı, bu nedenle, üslerini Bağdat hilafetinin hâkimiyet sahasından uzak,
güvenli bir yere taşımayı planladılar. Bahreyn bölgesinde Karmati devletini
kurmayı başardılar. Hacer şehrini başkentleri yaptılar. Tarihi kayıtlar ve
onları ziyaret eden, örgütlenmelerine tanık olan eski seyyahların gözlemleri,
toplumsal işbirliği ve ortak zenginlik sistemiyle hareket ettiklerini ortaya
koyuyor. Karmatilerin yaşadıkları siyasi ve askeri durumun farkında oldukları, Ma’arri’nin
onlar hakkında söyledikleriyle doğrulanıyor: “Ceddi onlara bu topraklarda
(Hacer ve Ahsa’da) kalmalarını, buraları sultanlardan uzak tutmalarını tavsiye
etti.”[29]
Karmatiler,
kendilerinden birkaç kat daha büyük orduları yenmelerini sağlayan gelişmiş
askeri tekniklerden istifade ettiler. Bazı kayıtlardan anlaşıldığı üzere,
savaşlarda düşmanlarını korkutmak için barut kullandılar. Karmati hareketinin
en önemli başarılarından biri, istibdat ve zulüm içermeyen yeni bir siyasi
sistemin kurulmasıydı.[30] Lider seçimle belirleniyordu. Daha sonraki
dönemlerde devleti yönetmek için bir konsey oluşturdular. Toplumsal normları ve
yasaları ihlal edenler için hapis ve işkence gibi fiziksel cezaları
kaldırdılar. Bunun yerine, suçluları koyun ve deve çobanlığı yapmaya veya
şehirde dilencilik yapmaya zorlayarak cezalandırdılar.
Karmati
hareketi, kendi çağlarında açığa çıkan halk hareketlerini ve düşünce
hareketlerini derinden etkiledi. Bu etkinin kimi örneklerine, Aydınlanma felsefecilerinin
ve düşünürlerinin devletin, özel mülkiyetin kaldırılması, insanların
kardeşleşmesi çağrılarında rastlamak mümkün. Bununla birlikte, bu hareket
gizliydi ve zulüm gördü. Suçlu bulunanlar, çeşitli işkence ve cezalara maruz
kaldılar, bu da hareketin etkisini elimizdeki tarihi metinler üzerinden ölçmemizi
zorlaştıran bir durum.
Karmati
hareketinin kökenlerine gelince, Mezopotamya vadisinin tarımsal geleneklerinin
bir uzantısı gibi görünüyor. Bu gelenekler, Müslümanların Irak’a taşıdıkları
İslami isyan ruhu ve eski komünizmle beslenip derinleştirildi. Hareket, İsmailî
hareketinin etkisine girdi, aslında İsmailî hareketi, Karmati hareketinden
temelde farklıydı. Eski ve modern tarihçiler, aynı dönemdeki örtüşmeleri
nedeniyle iki hareketi sık sık karıştırırlar. Karmati hareketi, katılım,
işbirliği ve liderlerin seçimine olan düşünce geleneklerini temel alıyordu. Oysa
bu durum, İsmailî öğretilerinde söz konusu değildi. Bu nedenle, iki hareket
daha sonra şiddetli çatışmalara girdi ve bu çatışmalar, eski tarih kitaplarında
kaydedildiği gibi, Fatımi devletinin “Afrika”dan (Kuzey Afrika’dan) Mısır’a göç
etmesine ve Kahire’nin inşasına yol açtı.
Karmati
hareketi, Hicri dördüncü yüzyılda[31] görülen ve Mısır’da hilafetin derinleşen
krizi ve Fatımi devletinin kurulmasıyla bütünleşen büyük bir düşünsel ve
felsefi hareketin ortaya çıkmasına katkıda bulundu.
İbrahim Allavi
[Kaynak:
Reading in Al-Mushtarak: A System for Democratic Socialism, Yayına Hz.
ve Çeviren: Ali Al-Assam ve Majid Allawi, Iskra Book, 2024, s. 13-26.]
Dipnotlar:
[17]
Neml Suresi, 33. Ayet.
[18]
Jawad Ali 4: s. 92.
[19]
Ibn Qutaybah: Al-Ma’arif, s. 279.
[20]
Ansaab al-Ashraaf 49:s .1.
[22]
Al-Amwal, s. 347.
[23] Ziyad bin Ebu Süfyan (MS 622-673), Ziyad ibn Ebihi
olarak da bilinir, 665 yılında Halife I. Muaviye tarafından Basra valisi
olarak atanmış, daha sonra Kûfe’nin kontrolü kendisine verilmiştir. Ubeydullah
bin Ziyad (ölümü MS 686), Ziyad bin Ebu Süfyan’ın oğluydu ve Kûfe valisi olarak
görev yaptı. En çok 680 yılında Kerbela Savaşı’ndaki rolüyle bilinir. Burada
Hz. Muhammed’in torunu Hüseyin ibn Ali’nin öldürülmesini emretmiştir. Haccac
bin Yusuf (MS 661-714), Emevi halifeliği döneminde güçlü ve tartışmalı bir
valiydi. 694 yılında Irak valisi olarak atandı. İdari reformları ve isyanların
acımasızca bastırılmasıyla hatırlanır, bu da onu hem etkili bir yönetici hem de
korkulan bir uygulayıcı yapmıştır. Bu rakamlar Irak’ta Emevi yönetiminin önemli
direniş ve huzursuzluk dönemlerinde sert bir şekilde uygulanmasıyla
ilişkilidir. -yhn.
[24]
Batı’nın takviminde MS 816 - 913 arası döneme denk düşüyor. -yhn.
[25]
Babek hareketi olarak anılan Babek Hürremdin hareketi, İslam’ın ilk döneminde
Abbasi hilafetine karşı gerçekleşen önemli bir ayaklanmadır. Harekete adını
veren, Babek Hürremdin, isyana 816’dan 837’ye dek önderlik etmiştir.
[26]
Ibn Qutaybah: ‘Uyun al-Akhbar 210:2.
[27]
Ibn Qutaybah: Uyun al-Akhbar 94:2.
[28]
Kur’an 4:74 ve 9:111.
[29]
Risalat Al-Ghufran, s. 490.
[30]
Zajr al-Nabih, s. 81.
[31] Burada Makrizi’nin İttiazü’l-Hünefa kitabının birinci cildinin 203. sayfasında dediklerine bakılabilir. 1967’de Kahire’de yapılan baskının 33. sayfası kıyaslama için incelenebilir.


0 Yorum:
Yorum Gönder