11 Temmuz 2026

İslami Komünalizmin Çöküşü, Despotizmin Ortaya Çıkışı

İslam’da istibdatın ortaya çıkışı, aşiretçi cemaatçiliğin tasfiyesiyle bağlantılıydı. Irak'taki Emevi yönetiminin, yeni otoriteyle yüzleşmek yerine aşiret çatışmalarıyla şehirleri işgal etmek için düşman aşiretleri zorla karıştırmaya dayanan yeni bir siyasi ve idari sistem uyguladığını belirtmiştik. Şüphesiz ki, her şehirdeki aşiret bileşenlerinin kendi kendini yönetmesi, merkezi otoritenin egemenliğiyle ortadan kalktı. Ancak, aşiretin ahlaki statüsü devam etti ve şehirler, birbirleriyle uyum içinde olmayan aşiretleri içerse bile, aşiret sektörleri temelinde bölünmüş halde kaldı. Bu durum, bölgede Emevi yönetimine karşı derinleşen hoşnutsuzlukla birleşince (ki söz konusu durum, İslam’ın başkentini Küfe'den Şam'a taşımasına neden oldu), köleler, taraftarlar ve asıl sakinlerin ezilen grupları da dâhil olmak üzere, çeşitli aşiretleri ve toplumsal sınıfları içeren yeni isyanlara yol açtı ve bu isyanlar, giderek büyüyen bir güç haline geldi.

Bu aşamada devletin İslam toplumu üzerindeki hâkimiyeti, halifelik kurumunun seçim sürecinden kalıtsal monarşiye dönüşümünde yansımıştır. Muaviye bin Ebu Sufyan zamanından itibaren biat, yeni monarşinin meşruiyetini sağlamayı amaçlayan resmi bir usul haline gelmiştir.

İslam, birçok nedenden dolayı, monarşiyi bir yönetim biçimi olarak benimsememiştir. Halifeliğin gelişimi, iktidarın babadan oğula geçtiği yönetim tarzının Arap liderliğinde bilinen bir gelenek olmadığının delilidir. Bu nedenle, halifelik, Peygamber’in vefatı sırasında sahabe arasında fikir birliğiyle tesis edilmiştir. Bu, daha sonra ortaya çıkan ve kalıtsal yönetimi İslam dininin bir direği olarak kurmayı amaçlayan mezhepsel anlaşmazlıklara rağmen, biat geleneğiyle kanıtlanmaktadır.

Gerçek şu ki, İslam'ın bir din ve siyasi sistem olarak doğası, monarşiden arınmış ve kralların zulmünü ve egemenliğini reddeden bir toplumda ortaya çıkmıştır. Bunun yerine, İslam’dan önce topluma tanıdık gelen “demokratik” geleneği benimsemiştir. Bu nedenle, Kur’an, siyasi karar almanın temeli olarak şurayı [istişare ilkesini] birçok ayette vurgulamıştır. Kur’an, monarşiyi bir yönetim sistemi olarak açıktan reddetmiştir:

“Krallar bir şehre girdiklerinde onu harap ederler ve halkının saygınlarını alçaltırlar.”[17]

Şunu belirtmek gerekir ki, İslam, sadece Arabistan ve civarındaki monarşik sistemlerden değil, aynı zamanda İslam'dan önce gelen tek tanrılı dini mirastan da monarşik yönetimin doğasının bilincindeydi. İslam, Tevrat’ın ve Yahudiliğin ilahi bir yasa olduğunu kabul etmesine rağmen, Yahudilerdeki krallık geleneğini reddetti, Tevrat ve eski mitlerde belirtilen monarşiyi insanların hatırlaması için bir tür hikâye olarak gördü. Bu nedenle, Kur’an ayetlerinde krallara bir tür onay veriliyormuş hissi uyandıran her yerde, krallık esasen eski kutsal metinler bağlamında ele alınmakta, İslam dini için bir model olarak sunulmamaktadır. Bu noktada en yüksek mertebede duran Araplar olarak kabul gören Kureyş’te monarşinin görülmediğini belirtmek gerekmektedir.

İslamiyet öncesinde Romalılar ve diğerleri Mekke’ye krallar yerleştirmeye çalıştılar, ancak defalarca başarısız oldular. Hac mevsiminde Romalıların Kureyş’in kralı olarak soylulardan birini atamaya çalıştıkları zaman Mekkeliler açık bir cevap verdiler. Mekke’nin sözcülerinden biri, “İnne Kureyşan laka, la temlik ve la tümlek”[18] yani, “Kureyş istişare yeridir, ne onu kimse ele geçirsin ne de onun eline geçsin” dedi. Arapçada laka, monarşiyi reddetmek ve istişare ve seçim yoluyla liderliği savunmak anlamına geliyor.

Lisanü’l-Arab sözlüğü, laka’yı “krallara bağlılık duymayan veya onlar tarafından fethedilmemiş yaşayanlar” olarak tanımlıyor.

Tarihi kaynaklar, Kureyş kabilesinin meclis lideri Kusayy’ın, Sezar’ın yardımıyla Mekke’yi Huzaa kabilesinden aldığını belirtmektedir.[19] Bununla birlikte, Darü'l-Nedve’yi inşa eden ve Mekke şehrini Kureyş arasında mahallelere ve planlara bölerek organize eden kişi Kusayy’dı. Ancak o, bir kral değildi ve Mekke üzerinde diktatörlük iddiasında bulunmadı. Bunun yerine, statüsü, Beledhuri’nin (Ensabü’l-Eşref s. 49:1) belirttiği gibi, Kureyş'in onu “bir lider ve adil bir yönetici” olarak tanımasına dayanıyordu.[20] İslam’ın ilk ortaya çıktığı Hicaz Arapları arasında monarşik yönetime yönelen bir gelenek mevcut değildi. Bu nedenle ilk Müslümanlar, “Biat” (bağlılık yemini) ve “Şura” (istişare) sistemine ikna olmuşlardı. Muaviye, kalıtsal sistemi getirmeye çalıştığında, bu durum, daha sonra İslam devletinde büyük karışıklığa yol açtı. Bu, İbn Rüşd ve İbn Haldun da dâhil olmak üzere, çoğu tarihçi ve eski felsefeci tarafından doğrulanmıştır.

Kabileye dayalı toplumsal sistemin ortadan kaldırılması, bir yandan Halifeliğin miras yoluyla geçen bir monarşiye dönüşmesine, diğer yandan da İslam devletinin aşırı merkeziyetçi bir despotizme dönüşmesine yol açmıştır. Çünkü İslam, gördüğümüz gibi, eski kabile geleneklerine dayanıyordu ve bunları tek bir kabile çerçevesinden tüm İslam ulusuna genişletti. Bu gelişme, toprak ve başlıca üretim araçlarının, toplumsal otoritenin temsilcisi olarak devletin mülkiyeti haline gelmesi anlamına geliyordu. Bu nedenle Peygamber, şöyle buyurmuştur: “Toprak Allah'a ve Resul’üne aittir, sonra size aittir.”[21] Irak ve Mısır gibi zengin eyaletlerin fethi tamamlandığında, harac vergisi, tarım arazisi için bir kira bedeli olarak uygulanmıştır. Bu sistemin önemine ve Komünist Manifesto'da en gelişmiş ifadesini nasıl bulduğuna işaret ettik, ancak buradaki önemi, üreticileri temsil eden güçle olan bağlantısından kaynaklanmaktadır. İktidar, despotik bir sistem biçimini aldığında, harac sistemi ve topraktaki devlet mülkiyeti, müstebitlerin insanların yaşamlarını kontrol etmelerini sağlayan sağlam bir temel haline gelir. Despotizm, siyasi bir sistem olarak, yalnızca bireylerin toplumu kontrol etme arzusundan doğamaz, çünkü bu tür bireysel arzular, her sınıflı toplumda mevcuttur, toplumsal bir temele sahip olmadıkça bir yönetim sistemi haline gelemez. İstibdat, bireyin toplum üzerindeki otoritesini varsayar ve bu, toplumsal üretim araçlarının kontrolü olmadan elde edilemez, bu nedenle halk, devlete bağımlı hale gelir, onun rızası olmadan, ona boyun eğdirilmeden devlet yaşayamaz.

Bu gerçek, modern sosyalist sistemlerin, “sosyalizm” kisvesi altında bir tür modern istibdata nasıl kolayca dönüşebildiğini izah ediyor. Üreticileri temsil eden bir güç olmadan, üretim araçlarına sahip olan devlet, toplum üzerinde mutlak bir istibdat uygulayabilir. İlk dönemde temel ilkelerine, istişareye verilen öneme ve yöneticilerin yönetilenlere boyun eğmesine yaptığı vurguya rağmen bu durum İslam’da da oluşmuştur. İlk dönem İslam, devlet içindeki siyasi ve ekonomik gücün birliğini teyit etmiş, ancak devletin din kardeşliğine ve toplumsal zenginliğe katılım esasına dayalı bir toplumu temsil ettiğini varsaymıştır. Bununla birlikte, İslam halifeliği, Osman döneminden itibaren monarşiye, sonrasında, Emevi döneminde kalıtsal monarşiye evrildiğinde, yeni siyasi sistem, tarihteki en zalim kralların bile hayal edemeyeceği güçlerle donatıldı. Gene de Emevi yönetimi, İslam otoritesinin aşiretçi doğasıyla tanımlanmaya devam etti ve Emevi halifeleri, zaman zaman insanları bastırmak ve idam etmek için çaba harcamanın yanında kurnazlıklarını da kullanmak zorunda kaldılar. Bu ikinci yön, özellikle Irak’ta, İslam eyaletlerinin kurulduğu müşterek sistemin devam eden ruhu nedeniyle, yeni Emevi zulmüne karşı şiddetli direnişte belirgin bir şekilde ortaya çıktı. Buna karşılık, eski şehirlerin barış antlaşmasının şartları gereği değişmeden kaldığı ve orada İslami vilayetlerin kurulmadığı, dolayısıyla müşterek sistemin bilinmediği Suriye’de Emevi iktidarının daha istikrarlı olduğunu görüyoruz. Ziyad bin Ebu Sufyan ve oğlu Ubeydullah ile Haccac gibi ünlü Müslüman zalimlerin isimlerinin Irak yönetimiyle ilişkilendirilmesi, Emevi rejiminin Küfe ve Basra’da karşılaştığı şiddetli direnişten kaynaklanmaktadır.[22]

İslam’daki mutlak otoriter sistem, Abbasi devletinin ortaya çıkışıyla bütünleşti. Yeni devlette kabilelerin statüsü önemli ölçüde zayıfladı ve ordu, Arap kabilelerinden ziyade, çeşitli sınıflardan ve milletlerden paralı askerlerin oluşturduğu bir yapıya kavuştu. Yeni otoriterliğin imgesi, Abbasi hanedanlığının ilk halifelerinin ifadelerinde açıkça görülmektedir. “Mansur şöyle derdi: ‘Ben, yeryüzünde Allah’ın otoritesinin temsilcisiyim.’ [...]”

İslam’daki otoriter sistem, devletin üretim araçlarının sahibi olduğu sürece ekonominin hükümet eliyle örgütlü yönetilmesini varsayar. Bu, divanların [idari departmanların] örgütlenmesine, idari ve matematiksel bilimlerin gelişmesine, ayrıca, önde gelen halifelik yetkilileri arasında cellât ve astrologun ortaya çıkmasına yol açtı.

İslam’ın otoriterliğine özgün özellikler kazandıran şey, bir yandan kapitalist gelişmeye olan eğilimi, diğer yandan da otoriterliğe dayanmayan tarihsel kökleriyle olan çatışmasıdır. Abbasi sistemi, üretimi yüksek bir seviyeye çıkardı ve endüstriyi dünyanın daha önce görmediği yeni temeller üzerine kurdu. Tarım ve ulaşımda ileri yöntemler getirdi, Bağdat, Samarra, Küfe ve Basra gibi büyük şehirlerin büyümesini sağladı; bunlardan bazılarının nüfusu, Hicri üçüncü yüzyılda Bağdat gibi, iki milyonun üzerine çıkabiliyordu.[23]

Ekonomik üretimin gelişmesiyle birlikte divanlar da gelişti. Bazı eski yazarlar, “Paranın dolaşımı, sürekliliği, artışı ve bolluğu, hepsi bu divanlara bağlıdır” demişlerdir. Aynı yazar, İslam”bürokratik” sisteminde matematiğin önemine işaret eder ve “Krallığın ekseni muhasebeye bağlıdır” der.

Abbasi döneminde devlet, İslam halifeliği altındaki tüm toprakları sömüren kolektif bir kapitalist haline geldi. O dönemde bilinen dünyayı da kapsayacak şekilde genişleyen küresel ticaretin gelişmesiyle birlikte, tekstil, fabrikalar, pazarlar ve bankacılık gibi endüstriyel üretim kurumları büyüdü. Şehirlerin nüfusu, geleneksel tarımın artık gıda ihtiyaçlarını ve sanayinin hammadde taleplerini karşılayamayacak noktaya kadar arttı. Bağdat, özellikle pamuk olmak üzere, çeşitli kumaş türlerinin ve pahalı ipek tekstil ürünlerinin üretiminde büyük bir merkez haline geldi. Bütün bunlar, ticari değişim araçları ihtiyacını karşılamak için yeni hammadde ve değerli metal kaynaklarına olan ihtiyacı doğurdu. Bu gelişmeler, devlet ile şehirler arasındaki önceki ilişkinin bozulmasıyla bağlantılıydı. İslam’da devlet, yeni şehirlerin kuruluş sürecini başlatır, planlar, ardından harac ve fetih politikasıyla onlara geçim kaynakları ve gıda sağlardı. Sivil sanayi üretiminin gelişmesi ve pazarların büyümesiyle, fetihlerin azalmasıyla birlikte devlet, işçilere yönelik sömürüyü ikiye katlamaya, tüccarlar ile pazarlara vergi koymaya yöneldi, ardından kısa süre sonra vakıf sistemi ve garantiler yoluyla ekonomik kurumlara ortak oldu. Son olarak, devlet, üst düzey yetkilileri ve bakanları ele geçirmeye ve zenginlerin mallarına el koymaya başladı. Bütün bunlar, şehir ve devlet arasındaki çelişkinin daha da derinleşmesine yol açtı.

Devlet ile başkent arasındaki bu gergin ilişki, Bağdat’ın dairesel şehrinin tasarımına bakıldığında bir bakışta gözlemlenebilir. Bu şehir, devasa demir kapılarla ayrılmış, iç içe geçmiş duvarlara sahip bir kale olarak tasarlanmıştır. Şehrin içine sızma girişimlerine karşı insan bariyerleri olarak bizzat şehir sakinleri kullanılmış, şehrin tamamı hendek ve demir kapılarla çevrilmiştir. Bu fiziksel tahkimatlara ek olarak, Halife’nin astronomları, duvarların her birini yedi yıldızdan bir gezegeni temsil edecek şekilde tasarlayarak göksel tahkimatlar oluşturmuş, Halife’nin sarayı, Abbasi krallarının gökyüzündeki tanrılar gibi oturduğu bu minyatür evrenin merkezi haline getirilmiştir. Halife, bu tahkimatlarla yetinmemiş; şehri birbirinden izole edilebilen bağımsız sektörlerle ve Yuvarlak Şehir’deki her bir sokakla bölmüş, bunların hepsini güvenli kapılar, kolayca izlenebilen ve kapatılabilen sınırlı giriş noktalarıyla donatmıştır.

Bu kentsel sistem, açıkça görüldüğü gibi, ilk dönem İslam şehirlerinin tasarımıyla, sursuz ve kapısız açık şehirleri esas alan tasarımıyla tam bir tezat teşkil etmektedir. Bu nedenle, halifeliğin sivil halkın korku ve şüphe ortamında yaşadığı, tüm siyasi sistemin istibdat ve baskı üzerine kurulduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

Devlet ile şehir arasındaki çatışmaya, ordunun rolünün dönüşümü de eşlik etmiştir. İlk Müslümanlar savaşçıydı, bu nedenle, ordu ile ilk İslam şehirlerinin sakinleri arasında bir ayrım söz konusu değildi. Daha sonra Irak halkından giderek daha fazla direnişle karşılaşan, Levant askerlerine güvenmek zorunda kalan Emevi devleti kurulduğunda, bu durum biraz değişti. Devamında bu askerler geri çekildiler. Bu askerler Irak halkının öfkesinden uzak kalsınlar diye onlara müstahkem bir şehir kuruldu. Bu nedenle, bir süre kamp veya saray olarak adlandırılan Vasit şehri inşa edildi. Saray, “büyük kale” anlamına gelir.

Bahsettiğimiz gibi, Abbasi devletinin kurulmasıyla birlikte, kabilelerin yeni devletteki konumu zayıfladı ve ordu, askeri seferlere katılan ve daha sonra sivil hayatlarına dönen gönüllülere ek olarak profesyonel askerlerden müteşekkil hale geldi. Bu sistem, genel halk ile askerler arasında artan bir birlikteliğe yol açarak, halifeliğin onları şehir sakinlerine karşı kullanmasını zorlaştırdı. Bu nedenle, Abbasi halifeleri ordularında köleleri kullanmaya yöneldiler ve şehir sakinlerinin dilini konuşmayanları halktan tamamen izole bir şekilde yaşamaları için tercih ettiler. Bu politika, Mansur’un köle satın alması ve kullanmasıyla başladı. Daha sonra Memûn döneminde, genel halkın siyasi ve askeri bir güç olarak yol açtığı tehlikeyi ve Horasan askerlerinin onlar üzerindeki etkisini hissettiğinde genişledi. Genel halk ile Türk köleler arasındaki sürtüşme, kanlı çatışmalarla neticelendi. Mutasım’ı Bağdat’ı terk etmeye ve halifeliğin güçlendirilebileceği büyük bir askeri kamp ve idari merkez olarak Samarra’yı kurmaya zorladı.

Bu politika, Memlüklerin iktidarı tekeline almasına, halifeleri yetkisiz, Memlükler tarafından keyfi olarak atanıp görevden alınan araçlara dönüştürmesine yol açtı. Askeri gücün devlet üzerindeki bu hâkimiyeti, tüm ülkenin yıkımına, nihayetinde kapılarının işgalcilere ve istilacılara açılmasına yol açtı. Böylece devlet, toplumu ezen ve emekçilerin emeğini yağmalayan asalak bir kuruma dönüştü.

Böylece İslam halifeliği, ekonomik rolü ve ahlaki statüsü İslam toplumunun farklı kesimleri arasında solmaya başlayarak bir gerileme ve bozulma evresine girdi. Bu durum, halifeliğin Samarra’dan Bağdat’a dönüşünden sonra belirginleşti; burada halifeler, bakanları ve tüccarları gasp ettikten sonra Bağdat’ı Deylam ve Türk ordusundan gelen maceracılara teslim ettiler. Bu maceracılar, ülke üzerindeki kontrollerini sıkılaştırmak için mezhepsel düşmanlıkları ve dini çatışmaları körüklediler. Bu koşullar sonucunda, işgalciler, istibdatı meşrulaştıran ve halkı yöneticiler için süt üreten uysal ineklere dönüştüren hukuk okullarının ortaya çıkmasını teşvik ettiler. Selçuklu bakanının “gece orduları” olarak adlandırdığı, sultanları iktidarda tutmak ve halkı aşağılamak için savaşan, müstebitler için yeni bir dalkavukluk ve tütsü yakma tarzı ortaya çıktı. Ancak, istibdatın bu gelişimi ve halifeliğin çöküşü, halk hareketlerinin yükselişiyle bağlantılı bir gelişmeydi.

4. Yeni İştirakçi Kendiliğinden Hareketlere Yönelik Çağrı

Kendiliğinden gelişen hareketlerden kastımız, Babek hareketi[24] gibi ilk İslam’a veya eski dinlere ve kanunlara dönmeyi amaçlayan, halkı temel alan, silahlı direniş hareketleridir. Bu demek değil ki ilgili hareketler kendilerine yol gösterecek fikirlerden mahrumlardı, bilâkis, bu hedefler, geleneksel toplumlar çerçevesinde anlaşılmıyorlardı. Kendiliğinden gelişen hareketler olarak adlandırdığımız hareketler, İslam’ın yol açtığı toplumsal dönüşümlerin bilinçli bir anlayışına sahip değildi, bu nedenle, yeni tarihsel görevlerini anlamadılar. Sadece yeni koşullara karşılık gelen yeni bir toplumsal alternatif sunmadan, zulme ve istibdata karşı direniş ruhunu takip ettiler.

Başlangıçta, bu hareketler olumsuz tavırlarıyla ortaya çıktılar. Hilafetin ve devletin sorumluluklarına göre hareket etmediler. Bu sorumluluklara göre hareket etmek, tebaanın zulmüne katkıda bulunmak, ilk İslam’ın şeriatını takip etmeye inananların idrak ettikleri İslami öğretilerle çelişmek demekti. Fakihlik veya siyasi liderlik pozisyonunu kabul etmeleri için ikna edilmeye çalışılırken hapsedilen veya öldürülen önemli sayıda fakih ve zahit vardı. Bunlara örnek olarak Ebu Hanife, Sufyan Sevri ve siyasi görevi reddettiği için Haccac tarafından başı kesilen Fadıl ibn Bazvan Advani gösterilebilir.[25] Aynı şekilde, tarihsel metinlerde tekrarlanan, kötü halifelere karşı dua eden birçok erken dönem zahitin iktidara olumsuz yaklaşan direnişlerine rastlıyoruz. Bu çağrılar, sadece tecrit ve ibadeti arzulayan dini duygular değil, aynı zamanda kitlelerin zalim devlete karşı öfkesini de ifade ediyordu. Birçoğunun sözlerinde demokratik bir ruha ve devrimci bir eğilime rastlamak mümkün. Misal, Beni Haşim’in kölesi Sadif bin Meymun’a atfedilen şu ifadeye bakılabilir:

“Yarabbi, servetimiz paylaşmak yerine azınlığın elinde dolaşıma girdi, liderlerimiz istişare değil, egemenlik yoluyla hareket eder oldu. Ahdimiz, milletin seçimi yerine miras haline geldi. Eğlence ve müzik aletleri yetim ve dulların parasıyla satın alındı. Müslümanlar, ahit ehli tarafından yönetiliyor. Her bölgede en yozlaşmış kişiler işlerini yürütüyordu. Yarabbi, haksızlık denilen mahsul hasat edilmeye hazır olduğuna göre... O vakit, Hakikat katından hasat için bir himmet eyle, zalimin birliğini dağıt, seslerini boğ ki, hakikat en güzel biçiminde ve en mükemmel nuruyla parlasın.”[26]

Şunu belirtmekte fayda var: zühd sahibi kişilerin duaları zalimlere karşı etkili değildi, neticde maddi zulme ancak kılıçla karşı konulabilirdi, sadece asil duygular kifayet etmiyordu. Bu, dine ve takvaya sıkı sıkıya bağlılıklarıyla bilinen ve kendilerine Şurat [satıcılar] adını veren, dünya hayatını ahiret hayatıyla takas eden Hariciler tarafından gayet iyi idrak edilmiş bir gerçekti. [27] Hariciler, Halifeliğe karşı çatışmacı bir yaklaşım izlediler. İşçi, zanaatkâr, Bedevi, devlete öfkeli kim varsa herkesi bir araya getirdiler. Özellikle Kureyş’in iktidar tekelini protesto ettiler. Hariciler, hilafetin, milletin seçimlerini kabul etmesi koşuluyla, Kureyş ve diğerleri için caiz olduğuna inanıyorlardı. Hariciler, dindarlık peşinde koşarken gösterdikleri cesaret ve cana aldırmamalarıyla biliniyorlardı. Birden fazla halife ve zorbanın tahtını sarstılar, ancak zorbalığa karşı çıkanları birleştirebilecek gerçek bir alternatif sunamadılar. Dahası, pratik yaklaşımları bir bakıma asalakçaydı; haraç toplama ve mülke el koymayı, emekçilerin haklarını dikkate almadan kendi hakları olarak görüyorlardı. Sonuç olarak, hareketleri toplumda marjinal gruplarla sınırlı kaldı ve hilafet koşullarında artan zulme ve kapitalizme karşı tarihsel bir seçenek oluşturamadılar.

Abbasi döneminde şehirler, Hilafeti tehdit eden başlıca toplumsal güç haline geldi. Bağdat’ın emekçileri, Emin ve Memûn arasındaki savaş sırasında hilafet ordularından daha güçlü ve kararlı bir askeri güç olarak ortaya çıktı. Kendilerini örgütleyerek, Bağdat halifeliğinin çöküşünden ve paralı askerlerinin dağılmasından sonra bile Memûn’un ordusuna karşı direnişi sürdürdüler. Halk direnişi, Memûn’un ordusunun girmesinden sonra da uzun süre devam etti. Bağdat pazarlarında, pazarları korumayı ve hırsızları bastırmayı üstlenen bir halk milis gücü oluşturuldu. Ancak, kendiliğinden gelişen bir hareket olarak, yüksek devrimci ruhunu sürdüremedi ve hilafet, bir süre sonra onu dağıtmayı başardı.

Bağdat’taki iç savaş ve Ayârrîn ayaklanmasının ortaya koyduğu zayıflık, tüm Abbasi devletinde derin yankılar uyandırdı. Bazı tarihsel kaynaklar, Azerbaycan’daki Babek hareketinin güçlenmesini Bağdat’taki olaylara ve Ayârrîn devrimine bağlar (İbn Kuteybe: Maarif, s. 170). Babek hareketi, eski ortakçı geleneklere bağlılığı ve insanları topraklarından eden, bölgelerini özellikle değerli metaller ve Bağdat halifesinin özel otlakları için kapitalist yatırımlara dönüştüren hilafet ordularına karşı direnişi savundu. Yirmi yıldan fazla süren Babek hareketi, ortak mülkiyete ve lider seçimine dayalı benzersiz bir toplumsal model kurdu. Abbasi devletini sarsan bu devrimci hareketin lideri Babek, hayvan otlatan sıradan bir gündelik işçiydi. Babası geçimini sağlamak için Madâin’den Azerbaycan’a gelmişti. Hareket, bazı şehirler ve askeri kaleler kurdu. Hilafet ordularını tehdit ederek, işçilerin adaletsizliğe ve baskıya karşı isyan etmede izleyebilecekleri silinmez bir yol açtı. Sebep olduğu etkiyi, hareketin gerçekliğinin farkında olan dönemin düşünürlerinin yazılarında bu harekete yapılan ihtiyatlı göndermelerde görmek mümkün. Ma’arri, bu gerçeği ihtiyatlı ve muğlâk ifadelerle aktarıyor:

“Babek, zorbalığa kapı araladı. Zorbalığın en kötü takipçileri arasındaki yerini aldı. Bence onun mücadelesi, herkesçe bilinmektedir.”[28]

Babekiyye hareketini, üçüncü yüzyılın ortalarında Basra’daki Zenc [köle] isyanı takip etti. İsyan Babek isyanından çok daha kapsamlı ve çok daha tehlikeliydi. Bu hareketin lideri, Babek çarmıha gerildiğinde Samarra’daydı, ancak bu idamdan ne kadar etkilendiğini tam olarak bilmiyoruz. Bununla birlikte, Haricilerin gelenekleri, zenc hareketinin liderinin öğretilerinde bariz bir ağırlığa sahipti. Bize ulaşan birkaç iz de bu gerçeği ortaya koyuyor. Aynı zamanda, o dönemde Bağdat ve Küfe’de ortaya çıkan ve Yahya ibn Ömer Zeydi önderliğindeki Zeydiyye hareketinden de etkilendi. Bu hareket, o dönemde Bağdatlılar arasında epey destek gördü. Bu destek, İbn Rûmi’nin şu dizelerle başlayan ünlü şiirinde de karşılık buluyor:

“Önüne bak, hangi yoldan gideceksin, bir düşün.
İki yol var, biri düz, biri dolambaçlı.”

Zenc hareketinin lideri, önceleri Samarra’da çocuklara öğretmenlik yapıyordu, ancak “zayıfların işi” dediği hayatından memnun değildi. Onun topluma dair özlemlerinin şu dizelerde dil bulduğu rivayet edilir:

“Ah zayıfların işini yapan adam, ölümün eşiğindesin.
Beni kurtaracak bir önerin var mı yoksa ailemin yanına mı gideyim?
Çocuklara ders vermek memnun etseydi beni
Bu aşağılayıcı kaderden de memnun olurdum.
Dünyada geçim araçlarının bol olduğunu öğreten
Hür bir adam ders vermekten memnun olabilir mi hiç.

İsyan eden zencilere gelince, bunlar, insanlık dışı koşullarda bataklıkları temizlemek ve yoğun tarımsal yatırım için toprak kazanmak amacıyla kullanılan kölelerdi. Basra, özel miras sistemine göre pamuk, şeker kamışı, hurma ağacı ve meyve yetiştirilen bu tür yoğun tarımsal yatırım sisteminin geliştiği bir merkezdi. Zencilerin (kölelerin) kullanımı, aslında İslam öncesi ve sonrası Arap Yarımadası’ndaki tarım sisteminin bir uzantısıydı. Birçok tarihi kayıt ve Suriye’deki son kazılar bunu doğrulamaktadır.

Ancak Zenc İsyanı, daha önceki isyanlarda bilinmeyen sivil ve askeri örgütlenme modelleri sergiledi. Ticari şehirler kurdular, Bağdat'taki Abbasi hilafetini tehdit eden küresel deniz ticaretinden yararlandılar. Ayrıca kendi paralarını bastılar. Irk ve renk ayrımı gözetmeksizin, isyanın tüm unsurlarının kardeş olduğuna vurgu yaptılar. Hareket, hilafetin isyancıları yenmeyi, şehirlerini yıkmayı ve güçlerini dağıtmayı başarana dek on dört yıl varlığını sürdürdü. İsyanın başarısızlığının nedenleri, sadece hilafet ordularının ve askeri teknolojisinin üstünlüğüyle sınırlı değildi, aynı zamanda hareketin doğası da bu süreçte etkiliydi. Şehir sakinlerinden geniş bir destek görmedi. Çünkü şehir sakinleri, zencileri düşman olarak görüyorlardı. Ayrıca, hareket, kölelik sisteminin bu zavallı zencilerinin köleleştirilmesinin nedeni olduğunu görmedi. Zenc hareketinin lideri, isyancılara köle sahipliği sözü vermeye devam etti!

Zenc devriminin ardından, daha büyük ve farklı bir devrimci hareket ortaya çıktı: Karmati hareketi. Bu hareket, Küfe kırsalında başladı. Bu bölge, Basra’da olduğu gibi köle emeğine değil, kapitalist tarıma ve ücretli emeğe dayanıyordu. Küfe bölgesindeki en büyük kapitalist, Bağdat’ta finansal işlerle uğraşan bir askeri yetkiliydi. Daha sonra hazine iflas edince, bu tüccar, birkaç yıl boyunca halifeliği finanse etmeyi üstlendi ve hilafet hazinesine olan borcunun karşılığı olarak vergi toplama hakkını kendisine vermek suretiyle büyük kârlar elde etti. Karmati devriminin ilk kıvılcımları, bu açgözlü kapitaliste karşı bileylenen öfke neticesinde çakıldı. Kırsal kesimdeki köylüler ve Küfe işçileri ayaklandılar. Kısa sürede Irak’ın kırsal kesimine (Sevvad –“kara ülke” olarak anılan Güney Irak’a) yayıldı. Hareket ayrıca, özellikle Bağdat’ta olmak üzere, kentli işçiler arasında da giderek artan bir destek buldu. Karmati hareketinin en önemli başarılarından biri de ortak şehirlerin kurulmasıydı. Kendi inşa ettikleri Darü’l-Hicret adlı bir şehirde üs kurdular ve etrafına surlar ördüler. Daha sonra tüm mallarını ve aletlerini paylaştılar. Hareket, halifeliğin Arap Yarımadası’ndaki şehirlerini dağıtıp yok edene kadar birkaç yıl devam etti. Ancak, Karmati hareketi, önceki kendiliğinden gelişen hareketlerden daha iyi örgütlenmişti. Hilafet ordularının üstünlüğünün daha çok farkındaydı, bu nedenle, üslerini Bağdat hilafetinin hâkimiyet sahasından uzak, güvenli bir yere taşımayı planladılar. Bahreyn bölgesinde Karmati devletini kurmayı başardılar. Hacer şehrini başkentleri yaptılar. Tarihi kayıtlar ve onları ziyaret eden, örgütlenmelerine tanık olan eski seyyahların gözlemleri, toplumsal işbirliği ve ortak zenginlik sistemiyle hareket ettiklerini ortaya koyuyor. Karmatilerin yaşadıkları siyasi ve askeri durumun farkında oldukları, Ma’arri’nin onlar hakkında söyledikleriyle doğrulanıyor: “Ceddi onlara bu topraklarda (Hacer ve Ahsa’da) kalmalarını, buraları sultanlardan uzak tutmalarını tavsiye etti.”[29]

Karmatiler, kendilerinden birkaç kat daha büyük orduları yenmelerini sağlayan gelişmiş askeri tekniklerden istifade ettiler. Bazı kayıtlardan anlaşıldığı üzere, savaşlarda düşmanlarını korkutmak için barut kullandılar. Karmati hareketinin en önemli başarılarından biri, istibdat ve zulüm içermeyen yeni bir siyasi sistemin kurulmasıydı.[30] Lider seçimle belirleniyordu. Daha sonraki dönemlerde devleti yönetmek için bir konsey oluşturdular. Toplumsal normları ve yasaları ihlal edenler için hapis ve işkence gibi fiziksel cezaları kaldırdılar. Bunun yerine, suçluları koyun ve deve çobanlığı yapmaya veya şehirde dilencilik yapmaya zorlayarak cezalandırdılar.

Karmati hareketi, kendi çağlarında açığa çıkan halk hareketlerini ve düşünce hareketlerini derinden etkiledi. Bu etkinin kimi örneklerine, Aydınlanma felsefecilerinin ve düşünürlerinin devletin, özel mülkiyetin kaldırılması, insanların kardeşleşmesi çağrılarında rastlamak mümkün. Bununla birlikte, bu hareket gizliydi ve zulüm gördü. Suçlu bulunanlar, çeşitli işkence ve cezalara maruz kaldılar, bu da hareketin etkisini elimizdeki tarihi metinler üzerinden ölçmemizi zorlaştıran bir durum.

Karmati hareketinin kökenlerine gelince, Mezopotamya vadisinin tarımsal geleneklerinin bir uzantısı gibi görünüyor. Bu gelenekler, Müslümanların Irak’a taşıdıkları İslami isyan ruhu ve eski komünizmle beslenip derinleştirildi. Hareket, İsmailî hareketinin etkisine girdi, aslında İsmailî hareketi, Karmati hareketinden temelde farklıydı. Eski ve modern tarihçiler, aynı dönemdeki örtüşmeleri nedeniyle iki hareketi sık sık karıştırırlar. Karmati hareketi, katılım, işbirliği ve liderlerin seçimine olan düşünce geleneklerini temel alıyordu. Oysa bu durum, İsmailî öğretilerinde söz konusu değildi. Bu nedenle, iki hareket daha sonra şiddetli çatışmalara girdi ve bu çatışmalar, eski tarih kitaplarında kaydedildiği gibi, Fatımi devletinin “Afrika”dan (Kuzey Afrika’dan) Mısır’a göç etmesine ve Kahire’nin inşasına yol açtı.

Karmati hareketi, Hicri dördüncü yüzyılda[31] görülen ve Mısır’da hilafetin derinleşen krizi ve Fatımi devletinin kurulmasıyla bütünleşen büyük bir düşünsel ve felsefi hareketin ortaya çıkmasına katkıda bulundu.

İbrahim Allavi

[Kaynak: Reading in Al-Mushtarak: A System for Democratic Socialism, Yayına Hz. ve Çeviren: Ali Al-Assam ve Majid Allawi, Iskra Book, 2024, s. 13-26.]

Dipnotlar:

[17] Neml Suresi, 33. Ayet.

[18] Jawad Ali 4: s. 92.

[19] Ibn Qutaybah: Al-Ma’arif, s. 279.

[20] Ansaab al-Ashraaf 49:s .1.

[22] Al-Amwal, s. 347.

[23] Ziyad bin Ebu Süfyan (MS 622-673), Ziyad ibn Ebihi olarak da bilinir, 665 yılında Halife I. Muaviye tarafından Basra valisi olarak atanmış, daha sonra Kûfe’nin kontrolü kendisine verilmiştir. Ubeydullah bin Ziyad (ölümü MS 686), Ziyad bin Ebu Süfyan’ın oğluydu ve Kûfe valisi olarak görev yaptı. En çok 680 yılında Kerbela Savaşı’ndaki rolüyle bilinir. Burada Hz. Muhammed’in torunu Hüseyin ibn Ali’nin öldürülmesini emretmiştir. Haccac bin Yusuf (MS 661-714), Emevi halifeliği döneminde güçlü ve tartışmalı bir valiydi. 694 yılında Irak valisi olarak atandı. İdari reformları ve isyanların acımasızca bastırılmasıyla hatırlanır, bu da onu hem etkili bir yönetici hem de korkulan bir uygulayıcı yapmıştır. Bu rakamlar Irak’ta Emevi yönetiminin önemli direniş ve huzursuzluk dönemlerinde sert bir şekilde uygulanmasıyla ilişkilidir. -yhn.

[24] Batı’nın takviminde MS 816 - 913 arası döneme denk düşüyor. -yhn.

[25] Babek hareketi olarak anılan Babek Hürremdin hareketi, İslam’ın ilk döneminde Abbasi hilafetine karşı gerçekleşen önemli bir ayaklanmadır. Harekete adını veren, Babek Hürremdin, isyana 816’dan 837’ye dek önderlik etmiştir.

[26] Ibn Qutaybah: ‘Uyun al-Akhbar 210:2.

[27] Ibn Qutaybah: Uyun al-Akhbar 94:2.

[28] Kur’an 4:74 ve 9:111.

[29] Risalat Al-Ghufran, s. 490.

[30] Zajr al-Nabih, s. 81.

[31] Burada Makrizi’nin İttiazü’l-Hünefa kitabının birinci cildinin 203. sayfasında dediklerine bakılabilir. 1967’de Kahire’de yapılan baskının 33. sayfası kıyaslama için incelenebilir.

0 Yorum: