15 Temmuz 2026

, ,

Demokratik Sosyalizmin Temel Bileşeni Olarak Müşterek



Müşterek, Irak devriminden neşet edecek politik sistemin özel biçiminin önceden öngörülemeyeceğini, zira bu biçimin halkın tarihsel iradesine ve kitle mücadelesinin seyrine bağlı olduğunu savunmaktadır. Değişim güçlerinin görevi, gelecekteki toplum için hayali politik örgütlenme biçimleri üretmek değil, halkın girişimlerindeki yaratıcı olanı yeni sistemin çekirdeği ve temeli olacak şekilde geliştirmektir. Amaç, bir politik sistem icat edip Irak toplumuna zorla dayatmaya çalışmak değil, halkımızın tarihsel deneyimlerini araştırmak ve bunlardan bilimsel dersler çıkarmaktır.

Halkımıza zorla dayatılan bir politik örgütlenme modeli olarak önerilmeyen Müşterek, halk kitlelerine herhangi bir şey dayatma amacı gütmemektedir. Aksine, halkımızın tarihinden ilham alan, özellikle Bolşeviklerin devrimlerinin şafağında kurdukları sovyetlerin deneyimiyle uyumlu, demokratik sosyalist bir sistem formülü sunmaktadır. Dahası, Müşterek’in yazarları “Müşterek Cumhuriyeti”ni gerçekleştirme görevini önerirken, bununla katı bir sosyalist politik sistem biçimini kastetmemektedirler. Bunun yerine, halkımızın devrime yaklaşırken, önceki yüzyılların enkazı arasında, aldatma ve sabotaj güçlerinin başlattığı ve başlatmakta olduğu yanıltıcı çağrılar içinde özgürlüğe giden yolu bulmasına yardımcı olacak geniş genel çizgiler sunmaktadırlar. Buna ek olarak, küresel emperyalizmin ve yerel gerici güçlerin halkımızı köleleştirme, demokratik haklarını güvence altına almaktan, topraklarını ve ulusal zenginliklerini özgürleştirmekten alıkoyma çabalarında söz edilmektedir.

Müşterek sisteminin temeli, halkın haklarını korumak, onları özyönetim konusunda eğitmek, gerici ve emperyalist baskılara karşı koyma araçlarını sağlamak için etkili politik kurumlarda örgütlenmesi gereken doğrudan halk demokrasisidir. Müşterek sistemi, halkın doğrudan yönetme yeteneğini aşmayan, coğrafi veya ulusal olarak bağlantılı alanlarda siyasi ve idari birimlerin kurulmasını varsayar. Bu siyasi-idari birimlerin her biri, en azından nispeten büyük bir şehri ve çevresindeki köyleri ve kırsal alanları içeren tek bir Müşterek’i meydana getirir. Belirli bir Müşterek’in coğrafi alanı, halk ile seçilmiş temsilcileri arasında doğrudan istişare yoluyla, devletin genel ekonomik ve politik değerlendirmelerine göre belirlenir. Bir Müşterek, Irak’taki önceki idari bölümlerden bir “vilayet” ve “ilçe”yi ya da devrim sırasında ülkenin ihtiyaçlarına göre ortaya çıkabilecek yeni bölümlerin üreteceklerini içerebilir. Bir Müşterek’in ana şehri, tüm Müşterek faaliyetlerinin yönetildiği yerel siyasi ve idari merkezdir, bu merkez, köyler, kırsal alanlar ve küçük kasabalarla bağlantılıdır. Tüm yerel eğitim ve idari kurumlar, halk tarafından oluşturulan yerel milisleri ve askeri birlikleri denetleyen Müşterek’e bağlıdır.

Müşterek’in işleri, ilgili bölgedeki halk kitlelerinden seçilmiş, hem erkek hem de kadın temsilcilerden oluşan bir konsey tarafından yönetilir. Bu temsilciler, seçmenlerin çoğunluğunun onayına tabidir ve seçmenler istedikleri zaman onları görevden alıp yerine başkalarını seçme hakkına sahiptir. Halk temsilcileri konseyi, valiler ve ilçe yöneticileri gibi devletle ilgili tüm idari konumları elinde bulundurur. Müşterek’teki polis ve halk milisleri, halk temsilcileri konseyine bağlıdır ve onun emirlerini yerine getirir.

Müşterek’in merkezi organları, her Müşterek’in halk kitlelerince özgür ve adil seçimlerle doğrudan atanan yerel Müşterek temsilcilerinden oluşan Müşterek Yüksek Konseyi’nden oluşur. Müşterek Yüksek Konseyi, devlet yetkililerini seçme, ülke için genel yasalar çıkarma, ekonomik ve eğitim programlarını onay verme, devletin genel politikasını benimseme yetkisine sahiptir.

Devlet başkanlığı, Yüksek Müşterek Konseyi ile devletin tüm üst düzey merkezi organları, devletin üst organlarının başkanlığına mümkün olan en yüksek katılımı sağlamak ve her türden, efsaneleri temel alan iktidar otoritesini ortadan kaldırmak için dönüşümlü olarak yönetilir. Vatandaşların özgürlüklerini korumak ve yöneticilerin halka hükmetmesine mani olmak için, muteber bir konuma sahip, halktan isimlerden oluşan bağımsız bir ulusal yüksek otorite kurulur. Bu otorite, vatandaşların yetkililerin halkın haklarına yönelik saldırıları ile ilgili şikâyetlerini değerlendirmekle görevlidir. Bu otorite, devlet ihlallerine karşı koruma sağlayan politik ve hukuki dokunulmazlığa sahiptir.

Müştereklerin birbirlerine nasıl bağlanacağı, onların ulusal birliğinin nasıl korunacağı meselesi, daha önce Paris Komünü’nde, ayrıca Kufe ve Basra’daki eski İslami Müştereklerin politik örgütlenme deneyimlerine göre ele alınacaktır. Önde gelen politik partilerin yolsuzluğa, bürokrasiye ve iktidardaki devlet aygıtıyla bütünleşme iğvasına yenik düşmelerini önlemek için, onların demokrasi temelinde kurulması, üyeleri ve liderlerinin yürüttükleri tüm çalışmaların halk tarafından denetlenmesi ve üyelerinin aday gösterme yoluyla halkın gözetimine tabi olmaları gerekmektedir. Parti üyeliğinin herhangi bir özel ekonomik veya toplumsal ayrıcalıkla ilişkilendirilmesini tamamen yasakladığı için, parti üyelerinin ve kadrolarının statüsü, maaş, konut ve sosyal yaşamın tüm yönleri açısından tüm halkla aynı olmalıdır.

Bunlar, Müşterek sisteminin genel ilkeleridir. Ulusal savunma, vatandaşın hak ve özgürlükleri gibi belirli alanlara gelince, bunlar, kitlelerin yaşamlarıyla doğrudan ilişkili oldukları ve tarihsel deneyimler ışığında daha iyi bilindikleri ve daha kapsamlı hale geldikleri için daha net bir belirlemeye ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle, daha ayrıntılı olarak ele alınmalıdırlar.

1. Ordunun Dağıtılması ve Yerine Silahlı Halkın Alması[1]

Marx ve Engels’in de belirttiği gibi, başarılı bir devrimin ilk şartı eski orduyu dağıtmak ve yeni bir ordu kurmaktır. Lenin, sosyalist devrimi ve aslında her muzaffer devrimi tanımlarken bu görevi özetlemiştir.[2]

Şüphesiz ki bu, yeni Irak devriminin en önemli görevi olacaktır. Sosyalizmi inşa etmeyi ve sınıfsız bir topluma doğru ilerlemeyi hedefleyen demokratik bir sistem için istikrarı sağlamak amacıyla, Amerikan işgali altında yeniden kurulan hükümete bağlı ordunun dağıtılması zaruridir.

Mevcut Irak hükümetine bağlı ordunun kökenlerinin, 1920 devrimini takiben İngiliz sömürgeciliği döneminde kurulan orduya dayandığı herkesin malumudur. Ordu, Nuri Said, Cafer Askeri ve sömürgecilikle ilişkili diğer isimlerin rehberliğinde kurulmuştur. Zamanla Irak ordusu, halk ayaklanmalarını bastırmak için kullanılan baskıcı bir araca dönüşmüştür. Sonrasında, oportünist maceracıların ve diktatörlerin otoritelerini dayatmak için kullandıkları bir araç haline gelmiştir.

2014 yılında, 2003’teki Amerikan işgali sırasında kurulan ve karikatürize edilmiş bir oluşum olan IŞİD’in yeni kurulan Irak ordusunu yenilgiye uğratması ve işgalin planını bozarak IŞİD’i mağlup eden Halk Seferberlik Güçleri’nin ortaya çıkması, Irak halkının kendilerini bağımsız bir yoldan nasıl savunacakları konusunda bize çok şey söylemektedir. Bu pratik, silahlı halkın potansiyel güçlerini ortaya koymakta, 1983 tarihli Müşterek çalışmasının sağladığı görüşlerle örtüşmektedir.

Hükümete bağlı orduya vatansever unsurların dâhil edilmiş olması, ordunun gerici niteliğini de onun Irak halkının ulusal kurtuluş, demokrasi ve toplumsal ilerleme özlemlerine yönelik düşmanlığını da ortadan kaldırmaz. Bu vatansever unsurlar orduya katıldılar ve hayatlarını korudular, ancak bu gerçek bir vatanseverlikten değil, iktidardaki gericiler tarafından hedef alınmamalarından kaynaklanıyordu. Politik kimlikleri önemli bir anda silinip gitti, halkın özgürlük özlemiyle olan bağları koptu. Bu durum muhtemelen ordudan ve belki de hayatın kendisinden kopmaya sebep oldu. Bu nedenle, hükümete bağlı ordu içinde bulunan vatansever unsurlar, askeri emirleri yerine getirerek, kurumun bir parçası olarak varlıklarını sürdürdüler. Elbette bu noktada, ordudaki vatansever unsurların genel devrimci mücadele içindeki rolünü görmezden gelmemeliyiz. Bu unsurlar, kritik dönüm noktalarında ve halk devrimi olgunluğa ulaştığında önemli rol oynarlar. Aynı hususlar, esasen ezilen halkın meydan okuyan evlatları olan asker ve subaylardan oluşan ordunun liderleri için de geçerlidir. Bir asker hükümet ordusuna katıldığında, kör bir araç haline gelir, kişisel onuru ayaklar altına alınır, çeşitli aşağılamalara maruz kalır, askeri kurum tarafından kendi amaçları için yönlendirilen sessiz bir araç olarak hizmet eder. Bununla birlikte, genellikle işçi ve köylü saflarından gelen asker, halkın evladı olmaya devam eder, halk hareketinin koşullarından etkilenir.

Bu nedenle, hükümet ordusunun dağıtılmasını savunmak, halk devriminin zaferinden ve ordunun dağıtılmasından sonra ulusal savunma teşkilatlarının kurulmasında vatansever askerlerin ve subayların rolünü reddetmek anlamına gelmez.

Hükümet Ordusunun Yerini Ne Alacak?

Modern devrimlerin deneyimleri, silahlı halkın devrimci kazanımlarını koruma becerisine dair delillerle yüklüdür. Silahlı halk, sadece silahlı bireylerin heterojen bir karışımını ifade etmez, ulusal savunma görevi, yani askerlik hizmeti, her ay veya her yıl birkaç gün süren sürekli eğitim ve kısa süreli hizmet sistemi, acil durumlarda hızlı seferberlik sistemi uyarınca silah taşıyabilecek tüm toplum üyelerinin görevidir. Modern bilim ve teknolojinin silah kullanımını kolaylaştırması ve ulusal savunma görevini basitleştirmesi sayesinde, böyle bir ulusal savunma sistemi, devrimci yapıların kullanımına açılmıştır. Geçmişte ordular, süvarilere ve el silahlarının ve ilkel savaş aletlerinin kullanımında yüksek beceriye dayanıyordu. Modern zırhlı araçlara ve hava silahlarına karşı savunma yöntemlerinin gelişmesiyle, ulusal savunma görevleri, öncelikle el becerilerine ve uzun eğitimlere değil, bilimsel bilgiye dayalı olarak, modern savunma araçlarının kullanımında kısa sürede ustalaşabilen tüm öğrenciler için erişilebilir hale gelmiştir. Doğal olarak, silahlı halka dayalı bir ulusal savunma sistemi, yayılmacı savaşlar ve diğer ülkelerin işgali için uygun değildir. Ayrıca, diğer halkların pahasına askeri yayılmayı isteyen “sosyalizmin” sosyalizm olmadığı açıktır. Emperyalist yayılma, halkımızın arzuladığı şey değildir. Müşterek sistemiyle kastedilen bu değildir. Ancak, silahlı halk sisteminin amaçlanan görevi ulusal savunma, yabancı istilacıları püskürtme ve gerici isyanları bastırmak ise, ulusal bağımsızlığı ve kitlelerin kazanımlarını korumak için daha yüksek verimlilik ve daha düşük maliyet sağlar.

Şüphesiz ki, silahlı bir nüfusa dayalı bir savunma sistemi, demokratik sosyalizmin genel toplumsal-politik sisteminin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu sistem, bilimsel eğitimin toplum genelinde yaygınlaşmasını varsayar. Bu da, ülkenin nüfusunun azlığı ve yüksek verimlilik gerektiren geniş ulusal kaynaklar göz önüne alındığında, Irak koşullarında tüm vatandaşlar için yüksek öğrenimi zorunlu hale getirmek anlamına gelebilir. Toplumun bu kadar gelişmiş kültürel seviyelerinde, askeri eğitimin lise ve üniversitelerde temel bir ders olarak verilmesiyle ulusal savunma gereksinimleri kolayca sağlanabilir.

Silahlı nüfusu esas alan bir sistem, dış tehlikeler devam ettiği sürece ulusal savunma için kalıcı bir merkezi yapının varlığını gerekli kılar. Bu askeri yapının görevi, askeri eğitim ve planlama için çalışma yürütmek, halk savunma aygıtının çekirdeğini oluşturmak ve acil durumlarda nüfusun tüm savunma yeteneklerini mümkün olan en kısa sürede seferber etmektir. İsviçre gibi bazı kapitalist ülkelerde yıllardır böyle bir sistem uygulanmaktadır. Bu sistem, savunma sistemini sürekli eğitim ve savaşa tam hazırlık üzerine kurmuş ve yirmi dört saat içinde yarım milyon savaşçı toplayabilme yeteneğine sahip olmuştur. Bu ülkelerdeki teknolojik gelişme seviyesinin böyle bir sisteme imkân sağlaması doğaldır. Bu sistem, yüzyıllardır onları yabancı saldırılardan koruma konusunda önemli bir rol oynamıştır.

Bu demek değildir ki, böyle bir sistem, Irak toplumunun mevcut koşullarında bir anda uygulanabilir. Ama gene de Irak halkının mevcut yetenekleri dâhilinde, silahlı bir halka dayalı bir savunma sisteminin güvence altına alınması mümkündür. Bu sistem, düşmanca girişimlere karşı başarılı bir savunma sağlar, sosyalist toplumun tam özgürlüğe geçişini güvence altına alır, bürokratik-askeri yolsuzluğun yolunu keser.

2. Demokratik Özgürlükler

Halk kitleleri için demokratik özgürlükler, Müşterek sisteminin temelini teşkil eder. Doğrudan halk iktidarının bir biçimi olan bu sistem, halk kitlelerinin parti ve meslek örgütlenmesinde, görüşlerini ifade etmede, yayın yapmada ve politik gelişmeler hakkında bilgi edinmede kapsamlı politik özgürlüklere sahip olmadan var olamaz.

Düşünce özgürlüğü ve basın-yayın özgürlüğü, her türden demokratik sistemin temel taşlarından biridir. Müşterek sistemi gibi halkı temel alan bir politik sistem, halkın demokratik yönetimini esas alan geleneklerin ortaya çıkması ve kök salması, kitlelerin kendi deneyimleri, deneme yanılma, eleştiri ve öz eleştiri yoluyla siyaset sanatını öğrenmesi, bürokrasinin halkı cahil bırakma ve yöneticilerin yönetilenler üzerindeki üstünlüğü efsanesini yayma girişimlerine direnmesi için kapsamlı demokratik özgürlükler yoksa tahayyül dahi edilemez.

Komünist sistemin amacı, sınıflardan ve devletten arınmış bir toplumsal sistem içinde, komünist bir toplumda tam özgürlüğe ulaşmaktır. Böylesine gelişmiş bir toplum, yüksek bir insan bilinci seviyesini ve baskıcı üst yapılar olmaksızın insan topluluklarının kendi kendini yönetme geleneklerinin kurulmasını varsayar. Bu gelenekler, geniş demokratik özgürlüklerin halk kitleleri tarafından uzun vadeli olarak uygulanması ve özgürlüğün pratik uygulamadaki değerinin farkına varılması olmadan var olamaz, yerleşemez veya toplum genelinde saygı kazanamaz. Kafeslerde doğup büyüyen canlıların özgürlüğün tadını bilmediği aşikârdır. Bu gerçek, cahil insanlar için olduğu kadar hayvanlar için de geçerlidir. Nitekim, kölelik ilişkileri, köle sahiplerinin gücü ortadan kalktıktan sonra bile tarihte uzun süreler boyunca devam etmiştir. Bununla birlikte, bazı köleler, eski efendilerine boyun eğerek bakmaya devam etmiş, insan özgürlüklerini kullanma fikrini reddetmişlerdir. Aşağılanmaya ve boyun eğmeye alışmış ve acımasız güce körü körüne itaat alışkanlıkları derinden yerleşmiş olanlar, bir anda aşağılanma ve alçalma karşısında tereddüt etmeden ölmeye hazır bir Bedevi’nin gururlu ve özgür ruhunu kazanamazlar.

Bu nedenle, komünist sistemdeki demokratik özgürlükler, sosyalizmin halk kitlelerine sağladığı basit kazanımlar değil, sosyalizmin temel bileşenleridir. Bunlar olmadan, kendisini ne olarak adlandırırsa adlandırsın, hangi isim ve niteliklere sahip olduğunu iddia ederse etsin, karşımızda modern bir baskı sistemi duruyordur.

Müşterek sistemi gibi gelişmiş bir politik sistemin, herhangi bir eksiklik olmaksızın, birdenbire tam olarak ortaya çıkamayacağı, çeşitli engeller, aksilikler ve farklı derecelerde sınıf mücadeleleriyle dolu uzun bir gelişim ve büyüme döneminden geçmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Küresel emperyalizmin ve iktidarlarını yitirmiş olan gericilerin yeni sistemi barış içinde yaşamasına ve gelişmesine izin verecekleri iddiası, ham hayalden ibarettir. İktidarını yitirmiş olan sınıfların direnişinin yoğunlaşması ve kaybettikleri cenneti geri kazanma çabalarının, açık direniş ya da kademeli casusluk ve yolsuzluk yoluyla devam etmesi kaçınılmazdır.

Gerici güçler, genellikle emperyalist çevrelerin desteğiyle, sabotaj da dâhil olmak üzere, çeşitli taktikler kullanarak yeni devrimci sistemi baltalamayı amaçlamaktadır. Kitlelerin sahip olduğu demokratik özgürlükleri sınırlamak için sisteme baskı yapmaya çalışabilirler, bu da baskıyı haklı çıkaracak koşullar yaratır. Sonuçta devrimci sistem, temel ilkelerini zayıflatma riskiyle karşı karşıya kalır. Yerellikteki gericilerin ve emperyalist grupların, devrimci sistemi sabote etmek için medya kaynaklarını ve karmaşık ağlarını kullanacakları öngörülmelidir.

Bu tür tehlikeler, her sosyalist devrimin karşı karşıya kaldığı büyük sorunlar olmaya devam edecektir. Küresel kapitalizmin yetenekleri hafife alınmamalı, iktidarını yitirmiş gericilere teslim olunmamalıdır.

Buna karşın Müşterek sistemi, bu tehlikeler ve gerici komplolar karşısında etkili silahlara sahiptir. Halk kitleleri devrimci kazanımlarına bağlıdır, ana motivasyonları, bu demokratik kazanımları korumaya yöneliktir. Politik bilinç de kitleleri karşı-devrimci girişimlere karşı harekete geçirmede önemli bir rol oynayabilir. Müşterek sistemi, kitlelerin iradesini temsil ettiği kadar, kitlelerin demokratik özgürlüklerini korurken aldatma ve sabotaj girişimlerine de cevap sunabilir. Silaha silahla karşılık vermek gerekir. Bu tür durumlarda, devrimci sistem, demokratik özgürlükleri kısıtlamak zorunda kalmamalı, sosyalist inşa süreci ilerledikçe ve kitlelerin bilinci derinleşip Müşterek sistemini güçlendirdikçe o özgürlüklerin alanını genişletmelidir. Devrimci sistem, devletin kitlelere alternatif haline geldiği, böylece halkın iradesini devre dışı bıraktığı tüm gerici eleştirilerle mücadele etmek için devlet gücünü kullanmamaya dikkat etmelidir. Çünkü baskıcı yöntemler, gerici hükümetlere ve sömürücü sınıflara hizmet eder, ancak baskıcı kurumlara hükmetmek ve halkın iradesini devre dışı bırakmak suretiyle sosyalizmi baltalayabilir. Şu gerçeği akıldan çıkarmamalıyız: Lenin’in de dediği gibi, modern sosyalist hareketin nihai amacı, “devleti, yani tüm örgütlü ve sistematik şiddeti, genel olarak insanlara karşı her türlü şiddet kullanımı ihtimalini ortadan kaldırmaktır.”[3]

3. Müşterek Sisteminde Ulusal Ekonomi

Müşterek sistemi, işçilerin adil ücretler veya sosyal hizmetlere erişim yoluyla emeklerinin karşılığını tam olarak almalarını sağlayan bir sosyalist devrimin kurulmasını varsayar. Irak bağlamında sosyalizmin öncelikle mülk sahibi sınıfların mallarına el koymayı veya ulusal serveti millileştirmeyi içermeyeceğini vurgular. Çünkü Irak ekonomisi, Baasçı yönetim sırasında, özel sektör servetinin önemli bir kısmının zaten ele geçirildiği bürokratik bir devlet kapitalizmi sistemi altında işliyordu. Bunun yerine, sosyalist devrimin odağında öncelikle faşist kurumları ortadan kaldırma ve bir halk demokrasisi sistemi kurma hedefi olacaktır.

2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin ardından, devlet kurumlarının tasfiyesine ve neoliberalizmin teşvikine doğru bir değişime tanık olundu. Bu değişimle birlikte mülkiyet sahası da değişti. Söz konusu değişim, Fuad Emir’in Irak’ta kapitalist neoliberalizmin yükselişi üzerine yaptığı çalışmada somut belgeleriyle ortaya konulmuştur.[4] Ayrıca, petrolün millileştirilmesine mani olmak için de kimi adımlar atılmıştır.

Özel ulusal sanayi sektörüyle ilgili olarak, Müşterek sistemi, ardı ardına gelen hükümetler eliyle tasfiye ya da gasp edilip, sabotajlara maruz kaldıktan sonra bu sektörü ele geçirmeyi veya zayıflatmayı amaçlamaz. Bunun yerine, Irak’taki sosyalist yapılanmanın çıkarına olan şey, özel sanayi sektörünü destekler, özellikle hafif sanayi ve yüksek kaliteli tüketim malları gibi alanlarda ulusal sanayinin gelişimine teknik uzmanlığın katkıda bulunmasına izin verir. Bu önlemler, sosyalist üretimi baltalamaz, aksine, halkın ihtiyaçlarını mümkün olan en düşük maliyetle karşılamak için rekabeti teşvik eder, devletin ekonomik kurumlarının verimliliğini artırır. Sovyet devleti, Lenin’in liderliği döneminde sosyalist doğasından ödün vermeden, benzer bir sistemden istifade etmiştir. Dahası, Irak ulusal burjuvazisi, o dönemin Rus burjuvazisine kıyasla daha gelişmiştir. Irak’ın ulusal ekonomisinde devlet sektörünün hâkimiyeti göz önüne alındığında, özel ulusal sektörün belirli bir süre için ekonomik kalkınmaya dâhil edilmesi hem mümkün hem de faydalı olabilir. Bu tür bir katılım, kapitalist gelişmeyi şeffaf bir şekilde yönlendirmenin ve halk kitlelerinin bu doğrultuda hareket edebilmesinin bir yoludur. Bu anlamda, karaborsa kapitalizminin büyümesi ve bunun yönetim sistemi ile siyasi istikrar üzerindeki olumsuz etkisine nispetle daha az risk taşır.

Müşterek sistemi, öncelikle Baas rejimi, sonrasında, 2003’teki ABD işgali tarafından daha da kötüleştirilen Irak tarımını canlandırmaya yönelik önemli ulusal çabalara öncelik vermelidir. Bu görev; sulama, drenaj ve elektrik üretimi için entegre bir sistemin yanında, nüfus dağılımıyla koordineli ve uyumlu işleyen, Müşterek topluluklarının çıkarlarına ve ulusal güvenlik ihtiyaçlarına hizmet eden, bilimi temel alan bir tarım planlamasının oluşturulmasını gerekli kılar. Irak’ta sosyalist bir tarım sistemi, ülkenin ekonomisinin omurgasını oluşturabilir, ulusal sanayiler için güvenilir bir gıda ve hammadde kaynağı sağlayabilir.

Bu türden bir sistem, konut sorununu çözer, kırsal ve küçük şehir nüfusları için gelişmiş medeni koşullar sağlar. Bunların hepsi, kapsamlı bir ekonomik, nüfus ve eğitim planlama programı içinde ele alınır. Irak’ın küçük nüfusu yüksek verimlilik gerektirir. Bu da ancak yaşamın tüm alanlarında bilimsel devrimi hayata geçirerek, üretim yöntemlerini güncelleyerek ve tüm toplumun kültürel seviyesini yükselterek elde edilebilir. Sanayi, tarım ve bilimsel devrimler arasındaki bağlantı, Irak’ın petrol zenginliği, tarımsal kaynakları, özgürlük ve ilerlemeye susamış halkıyla üretim kapasitesini ikiye katlayabilir.

4. Kürt Sorunu

Irak Komünist Partisi (Merkezi Komutanlık), Irak’taki Kürt sorununu bir dizi belgede ele almıştır. Bunların en yenisi, 1975 yılında yayınlanan “Irak’taki Kürt Sorununu Çözmenin İki Yolu” başlıklı çalışmadır. Bu çalışma, Kürt sorununun tarihsel-toplumsal yönlerini ele almış, partinin bu konudaki politikasını özetlemiştir. Bu politika, Kürtleri kendi kaderlerini belirleme ve kendi ulusal devletlerini kurma hakkına sahip ayrı bir ulus olarak gören yaklaşıma tabidir.

1983 yılında parti, Kürt halkının içinde bulunduğu mevcut durumun, Kürt halkının meşru ulusal haklarını elde etmesi için Kürt halkı ile Kürtlerin yaşadığı her ülkenin halkının tek bir devlette ortak mücadele vermesini gerekli kıldığına inanmıştır. Bu nedenle parti, Irak’taki Arap ve Kürt halklarının emperyalizme ve gericiliğe karşı ortak mücadelesinin her iki halkın da çıkarlarına hizmet ettiğine, ulusal kurtuluş, demokrasi ve toplumsal ilerleme yolundaki ortak davalarına hizmet ettiğine inanmaktadır. Parti, Irak’taki Kürt halkının, meşru ulusal haklarını tanıyan ve Kürtlere yönelik şovenist ayrımcılığın tüm kalıntılarını ortadan kaldıran, Kürt kültürünün gelişmesi için gerekli tüm koşulları sağlayan, maruz kaldıkları zulüm, yerinden edilme ve yıkım için tazminat ödeyen demokratik bir Irak devleti içinde kendi kendini yönetme hakkını savunmaktadır.

Müşterek sistemi, Irak’taki Kürt sorununun çözümü için uygun bir çerçeve sunmakta, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı ile demokratik haklarından, ilerleme sürecinden ve refahtan yararlanma hakkının tanınmasını güvence altına almaktadır. Müşterek sistemi, coğrafi veya etnik olarak bütünleşik bölgelerde kendi kendini yöneten siyasi-idari birimlere dayandığı için, Irak Kürdistan’ında uygulanması Kürt halkının ulusal kimliğinin korunmasını, ulusal kültürünün geliştirilmesini ve tüm demokratik özgürlüklerden yararlanmasını garanti edecektir.

Partimiz, Irak’ta Müşterek sisteminin, Irak’taki Kürt bölgesinin Kürdistan’ın tüm bileşenlerini içeren tek bir siyasi-idari birim halinde birleştirilmesiyle birlikte kurulması gerektiğine inanmaktadır. Irak’taki Kürt bölgesinin geniş alanı ve çeşitli kısımlarının coğrafi çeşitliliği, Irak’taki Kürt bölgesinin her bir parçasının istek ve özlemlerine, Kürt halkının kendi kendini yönetme arzusuna karşılık gelen birden fazla Müşterek biriminin kurulmasını gerekli kılmaktadır. Bu hususlar göz önünde bulunduran partimiz, Irak’taki Kürt bölgesinin Kürdistan Bölgesi adı altında tek bir bölge halinde birleştirilmesini savunmaktadır.

“Eyalet” terimi, Irak devleti çerçevesinde, ABD gibi ülkelerdeki duruma benzer şekilde, bir dizi valilik veya bölgeyi içeren büyük, özerk bir idari ve siyasi birimi ifade eder. Eyalet, bölgesinde geniş özerklik yetkilerine sahiptir, halktan seçilmiş temsilciler aracılığıyla devletin merkezi otoritesinde ve tüm üst organlarda yer alır. Kürdistan bölgesinin özel idari statüsü, Irak’taki Kürt halkının benzersiz koşulları ve özerklik arzusundan kaynaklanmaktadır. Bu, emperyalizme karşı ortak mücadele ve Irak devleti genelinde demokratik bir sistem kurmak ve sosyalist bir topluma yönelik halk dayanışmasını sağlamak amacıyla gereklidir.

Irak’ın diğer bölgelerindeki Müşterek sistemi için geçerli olanlar, Kürdistan bölgesi için de geçerlidir. Burada Kürt Müşterek topluluklarınca seçilen temsilciler, tüm özerklik yetkilerine sahip bir bölge konseyi oluştururlar.

5. Araplar Arası Dayanışma

Arap milliyetçiliğine ait sloganlar, halk kitlelerinin artık ciddiye almadığı noktaya varana dek istismar edilmişlerdir. Bu durum, bilhassa 1980’deki Irak-İran savaşı sırasında görüldüğü gibi, Arap birliğinin acilen tesis edilmesini ve Filistin’in kurtuluşunu savunan açıklamaların yerini hızla İran halkına savaş açan işbirlikçi rejimlerin almasıyla açıkça ortaya çıkıyor. Dahası, Arap milliyetçiliğinden faydalanan Saddam Hüseyin ve Ürdün Kralı Hüseyin gibi emperyalizmle bağlantılı figürler, siyasi manzaraya hâkim olmaktadırlar.

Bütün bunlar, Kahire’de Siyonist bayrağı dalgalanırken ve Golan Tepeleri dünyanın gözü önünde açıktan ilhak edilirken, Filistin direnişini katletmek ve uluslararası pazarlık masasına taşımak için hazırlıklar yürütülürken gerçekleşmektedir.

Dünyanın bu bölgesindeki emperyalist çıkarların büyüklüğü, Arap halklarını boyunduruk altına almayı ve ulusal enerjilerini dağıtmayı, onları emperyalist projelere, Siyonist saldırganlığa ve petrol zenginliğinin sürekli yağmalanmasına karşı koyamayacak hale getirmeyi amaçlayan yönetim sistemlerinin güç kazanmasına yol açmıştır.

Dahası, durum, zarfta ulusal çıkarlara düşkünmüş gibi görünen, ancak mazrufta emperyalizmin verili nüfuzuna ve gücüne hizmet eden politik eğilimlerin varlığıyla daha da karmaşık hale gelmiştir. Arapların birliği, Almanya ve İtalya gibi bazı Batı Avrupa ülkelerindeki ulusal birliklerle aynı temelde elde edilebilecek bir şeymiş gibi sunulmuştur. İşin aslı şu ki, bu milliyetçi eğilimlerin temsilcileri, geçmişte Osmanlı devletinde konumlarını kaybetmiş, Batılı sömürgeci güçlerce kurulan yeni sistemleri milliyetçi sloganlar altında kontrol etmeye yönelmiş burjuva ve bürokratik çevrelere mensupturlar. Arap burjuva milliyetçi hareketlerini kuran veya benimseyenlerin birçoğunun, Türk hareketi gibi Arap olmayan milliyetçi hareketlere katılanlar veya misyoner okullarından etkilenenler arasından çıktığı herkesin malumudur. Bu nedenle, bu akımlarla birçok gerici ve şovenist eğilim arasında bağ mevcuttur.

Bu haliyle, Mişel Eflak ve yandaşları türünden alenen hain olan birçok gerici ve şovenist unsur, bu hareketlerle bağ kurdular. Nüfuzlu çevrelerden bazı Arap gençleri de, bu hareketler ve Batı’dan aldıkları destek şahsında iktidarı ele geçireceklerini düşünüp söz konusu hareketlere iştirak ettiler. Bu arada bazı isimler de milliyetçi sloganlarla kandırıldı, ilgili hareketlerin Arap halkı için meşru kurtuluş özlemlerini gerçekleştireceklerine inanıp bu hareketler içinde çalışmaya başladılar.

Milliyetçi hareketler, İslam ülkelerinin toplumsal formasyonları ile modern burjuva milliyetçi eğiliminin ortaya çıktığı Avrupa toplumları arasındaki temel farklılıkları göz ardı ettiler. İkincisinde, milliyetçi hareket, parçalanmış bir feodal otoritenin yönetimi altında izole edilmiş ticari şehirlerde ortaya çıkan bir burjuva sınıfının çıkarlarını ifade ediyordu. Hareket daha sonra mutlak monarşilerle ittifak halinde gelişti. Gelişen Avrupa burjuvazisinin çıkarları, ortak bir dil konuşan ülkelerde birleşik bir pazar oluşturma eğilimiyle ilişkiliydi, zira bu, burjuvazinin dar sınırlarını aşarak, şehir aşamasından ulus aşamasına geçmesini ve kapitalist gelişmenin önündeki feodal engelleri kaldırmasını sağlıyordu. Bu, bir yandan Avrupa’daki her ulusu kapsayan bir ulusal birliğin yaratılması, diğer yandan ise uluslar arasında pazarlar ve hammaddeler üzerinde acımasız bir mücadele anlamına geliyordu. Böylece Avrupa milliyetçiliği, kapitalist rekabetin etkilerini de beraberinde taşıyan, şovenist, ırkçı bir milliyetçi eğilim olarak ortaya çıktı ve sömürge arayışı içinde Avrupa’nın ötesine yayıldı. Milliyetçi hareket, emperyalist burjuvazilerin halklarını yanıltmak, işçi sınıflarını yozlaştırmak ve diğer halkların sömürgeci boyunduruğu altına alınmasını haklı çıkarmak için kullanışlı bir araç haline geldi.

Uzun bir medeniyet geçmişine ve eşsiz toplumsal formasyonlara sahip Arap ülkelerinde bu tür durumlar ortaya çıkmamıştır. Modern Arap burjuvazisi, miras alınan toplumsal kalıpların bir sonucu olarak değil, Batı kapitalist genişlemesinin ve modern küresel pazarın gelişmesinin kıyısında ortaya çıkmıştır. Bu burjuvazi, bürokratik ve bölgesel olarak oluşmuş olup, daha güçlü bölgesel burjuvazilerle rekabet bağlamında açığa çıkan bölgesel çıkarlarına bir tehdit olarak gördüğü için Arapların ulusal birliğinin en büyük düşmanı olmuştur. Ancak buna rağmen, işçi sınıfı ve halkı temel alan hareketlere karşı milliyetçi sloganlarda kitleleri aldatmak ve Batı emperyalist desteğini kazanmak için yararlı bir araç bulmuştur. Söylemeye gerek yok ki, bu tür sloganlar, Arap kitlelerini bu hareketlerden uzaklaştırmış, aldatma, siyasi ikiyüzlülük ve emperyalizmle yapılan anlaşmalar nedeniyle Arap halkları arasında dayanışmanın tesis edilmesi davasına zarar vermiştir.

Bu durumlara ek olarak, en azından geçen yüzyıldan beri dünyaya hâkim olan küresel emperyalizm, on dokuzuncu yüzyılda Avrupa’da olduğu gibi ulusal pazarı birleştirmeyi kendine amaç edinen bir Arap ulusal burjuvazisinin gelişmesine izin vermemiştir. Dahası, Arap ülkelerinde emperyalizm koşullarında ortaya çıkan burjuvazi, doğası gereği parazit ve üretim sürecinden ve pazardan kopuktu, bu da sanayi burjuvazisinin büyümesini engelleyen önemli bir faktördü. Bu nedenlere bağlı olarak Arap burjuvazisi, genel olarak Araplar arasında gerçek bir halk birliğine ve kitlelerin demokratik özlemlerine karşı düşmanca tavır sergiledi.

Öte yandan, Arap ülkelerindeki işçi sınıfları, ortaya çıkışlarından beri demokrasi ve ulusal kurtuluş için mücadele etmektedirler. Devrimci bir sınıf olarak, kendi kurtuluşlarının toplumun tüm ezilen kesimlerinin kurtuluşu olmadan elde edilemeyeceğinin farkındadırlar. En yeni üretim güçleriyle bağlantılı olan işçi sınıfı, iktidardaki bürokratik burjuvazi gibi dar sınıf çıkarları uyarınca hareket etmez. İşçi sınıfı, ulusal kurtuluşa ve Arapların özgür kitlelerin iradesini temel alan demokratik birliğinin tesis edilmesini isteyen, giderek güçlenen bir toplumsal güçtür. Bu, 1930’larda Arap komünist partilerinin oluşumunun ilk aşamalarında, 1935’te bir araya gelip Arap demokratik birliği çağrısında bulunduklarında açıkça görülmüştür. Bu partiler, Filistin halkını savunmak, Siyonizm, emperyalizm ve Batı’nın çıkarları tarafından kurulan kukla hükümetlerle mücadele etmek için tüm enerjileriyle çaba sarf etmişlerdir.

Komünist hareket içinde ortaya çıkan, teori ve pratiği tahrif eden eğilime rağmen gerçek Arap komünistleri, emperyalizme, Siyonizme ve gericiliğe karşı mücadelenin ön saflarında yer almış, almaya da devam etmektedir.

Burjuva milliyetçi fikriyata yönelik çağrı, günümüzde Araplar için, parçalanmayı ve kayıp dönemlerinin yaşandığı İslam öncesi zamanlara dönülmesi gibi gerici bir arzuyu ifade etmektedir. İslam, dar milliyetçi düşünceyi aşmış, tüm insanlar arasında farklılaşmanın temeli olarak takvayı (dindarlığı) kabul etmiştir. Takva, şu veya bu millete ait olmaktan ziyade, önemli bir ayrım noktasıdır. Hicri üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda İslam medeniyetinin daha sonraki gelişimi, halklar arasında işbirliği için geniş ufuklar açmış, uluslar arasında işbirliğini, kardeşliği ve eşitliğe dayalı evrensel bir birliği talep etmiştir. Bu talep ve çağrı, tarihin ileri bir döneminde ortaya çıkmasına rağmen, Avrupa’daki kapitalist gelişimin bilmediği bir çağrıdır. Bunu görmek için uzağa bakmamıza gerek yok: Cahiz, İhvan-ı Safâ, Ebu Hayyân Tevdi ve diğerlerinin eserlerine bakarak, fikirlerinin modern zamanlardaki burjuva Arap milliyetçisi savunucularının yanı sıra günümüzdeki herhangi bir burjuva milliyetçiliği savunucusunun fikirlerine göre daha ileri olduklarını görebiliriz.

Tüm bu nedenlerden dolayı, Arap halklarının emperyalizme, Siyonizme ve gerilemeye karşı dayanışma çağrısı, en büyük temsilcilerini ve en güçlü toplumsal desteğini işçi sınıfında bulmaktadır. Bu çağrının meyve vermesi ve Arap halkları için ulusal mücadelelerinde bir güç kaynağı olması için, onun geniş kapsamlı bir demokrasi çağrısıyla bağlantılı olması gerekir. Müşterek sistemi, demokrasi ve halk iradesine dayalı Arap halklarının dayanışmasını sağlayabilecek, enerjilerini emperyalist projelere karşı etkili ve yetenekli bir şekilde yönlendirebilecek, Siyonist ve gerici teşekküle son verebilecek bir çerçevedir. Hiç şüphe yok ki bu dayanışmanın biçimleri, ulusal demokratik mücadeleyle belirlenecektir.

Filistin sorunu, Arapların emperyalizme ve Siyonizme karşı verdikleri ulusal kurtuluş mücadelesinin en önemli cephesini temsil etmektedir, zira Filistin’deki Siyonist işgal, Arap halklarının aleyhine Batı sömürgeciliğinin bir uzantısıdır. İngiliz emperyalizmi, Arap toprakları üzerindeki kontrolünü dayatmak için bir araç olarak Siyonist hareketi yaratmıştır, Filistin’deki Siyonist işgal, Arap ulusal kurtuluş hareketine saldırmak ve Arap halklarının yabancı emperyalistlerin kontrolüne karşı milliyetçi özlemlerini engellemek için bir üs görevi görmektedir.

İşgal altındaki vatanlarını geri kazanma ve demokratik bir devlet kurma mücadelesinde Filistin halkını desteklemek için Arapların dayanışması çağrısında bulunan Müşterek, gerici rejimlerin Filistin halkını katletme, Filistin direnişini müzakere masasında boyun eğmeye zorlama ya da Filistin halkı üzerinde vesayet kurma girişimlerini durdurmaya çağırıyor.

Filistin’in kurtuluş mücadelesi, yalnızca Filistin halkıyla sınırlı değildir. Bu mücadele, Arap kukla rejimlerinin devrilmesi ve Arap halklarının ilerlemesinin önünü açan, kitlelerin potansiyelini ortaya çıkaran ve işgal altındaki topraklarını özgürleştiren demokratik sistemlerin kurulmasıyla da ilgilidir.

İbrahim Allavi

[Kaynak: Reading in Al-Mushtarak: A System for Democratic Socialism, Yayına Hz. ve Çeviren: Ali Al-Assam ve Majid Allawi, Iskra Book, 2024, s. 84-99.]

KitaPDF

Dipnotlar:
[1] Bu bölüm 2003’te ABD’nin Irak’ı işgal etmesi üzerine belli ölçüde güncellenmiştir. -yhn.

[2] Lenin, Complete Works, 284:28.

[3] Lenin, Collected Works, 1971, Progress Publishers, Moskova, Cilt. 25.

[4] Fouad Kassim Al-Amir, New Liberal Capitalism, Alghad publishers, Bağdat, Haziran 2019.

0 Yorum: