Müşterek, Irak
devriminden neşet edecek politik sistemin özel biçiminin önceden öngörülemeyeceğini,
zira bu biçimin halkın tarihsel iradesine ve kitle mücadelesinin seyrine bağlı
olduğunu savunmaktadır. Değişim güçlerinin görevi, gelecekteki toplum için
hayali politik örgütlenme biçimleri üretmek değil, halkın girişimlerindeki
yaratıcı olanı yeni sistemin çekirdeği ve temeli olacak şekilde geliştirmektir.
Amaç, bir politik sistem icat edip Irak toplumuna zorla dayatmaya çalışmak
değil, halkımızın tarihsel deneyimlerini araştırmak ve bunlardan bilimsel
dersler çıkarmaktır.
Halkımıza
zorla dayatılan bir politik örgütlenme modeli olarak önerilmeyen Müşterek,
halk kitlelerine herhangi bir şey dayatma amacı gütmemektedir. Aksine,
halkımızın tarihinden ilham alan, özellikle Bolşeviklerin devrimlerinin
şafağında kurdukları sovyetlerin deneyimiyle uyumlu, demokratik sosyalist bir
sistem formülü sunmaktadır. Dahası, Müşterek’in yazarları “Müşterek
Cumhuriyeti”ni gerçekleştirme görevini önerirken, bununla katı bir sosyalist politik
sistem biçimini kastetmemektedirler. Bunun yerine, halkımızın devrime
yaklaşırken, önceki yüzyılların enkazı arasında, aldatma ve sabotaj güçlerinin
başlattığı ve başlatmakta olduğu yanıltıcı çağrılar içinde özgürlüğe giden yolu
bulmasına yardımcı olacak geniş genel çizgiler sunmaktadırlar. Buna ek olarak,
küresel emperyalizmin ve yerel gerici güçlerin halkımızı köleleştirme,
demokratik haklarını güvence altına almaktan, topraklarını ve ulusal
zenginliklerini özgürleştirmekten alıkoyma çabalarında söz edilmektedir.
Müşterek
sisteminin temeli, halkın haklarını korumak, onları özyönetim konusunda eğitmek,
gerici ve emperyalist baskılara karşı koyma araçlarını sağlamak için etkili politik
kurumlarda örgütlenmesi gereken doğrudan halk demokrasisidir. Müşterek sistemi,
halkın doğrudan yönetme yeteneğini aşmayan, coğrafi veya ulusal olarak
bağlantılı alanlarda siyasi ve idari birimlerin kurulmasını varsayar. Bu
siyasi-idari birimlerin her biri, en azından nispeten büyük bir şehri ve
çevresindeki köyleri ve kırsal alanları içeren tek bir Müşterek’i meydana
getirir. Belirli bir Müşterek’in coğrafi alanı, halk ile seçilmiş temsilcileri
arasında doğrudan istişare yoluyla, devletin genel ekonomik ve politik
değerlendirmelerine göre belirlenir. Bir Müşterek, Irak’taki önceki idari
bölümlerden bir “vilayet” ve “ilçe”yi ya da devrim sırasında ülkenin
ihtiyaçlarına göre ortaya çıkabilecek yeni bölümlerin üreteceklerini
içerebilir. Bir Müşterek’in ana şehri, tüm Müşterek faaliyetlerinin yönetildiği
yerel siyasi ve idari merkezdir, bu merkez, köyler, kırsal alanlar ve küçük
kasabalarla bağlantılıdır. Tüm yerel eğitim ve idari kurumlar, halk tarafından
oluşturulan yerel milisleri ve askeri birlikleri denetleyen Müşterek’e
bağlıdır.
Müşterek’in
işleri, ilgili bölgedeki halk kitlelerinden seçilmiş, hem erkek hem de kadın
temsilcilerden oluşan bir konsey tarafından yönetilir. Bu temsilciler,
seçmenlerin çoğunluğunun onayına tabidir ve seçmenler istedikleri zaman onları
görevden alıp yerine başkalarını seçme hakkına sahiptir. Halk temsilcileri
konseyi, valiler ve ilçe yöneticileri gibi devletle ilgili tüm idari konumları
elinde bulundurur. Müşterek’teki polis ve halk milisleri, halk temsilcileri
konseyine bağlıdır ve onun emirlerini yerine getirir.
Müşterek’in
merkezi organları, her Müşterek’in halk kitlelerince özgür ve adil seçimlerle
doğrudan atanan yerel Müşterek temsilcilerinden oluşan Müşterek Yüksek Konseyi’nden
oluşur. Müşterek Yüksek Konseyi, devlet yetkililerini seçme, ülke için genel
yasalar çıkarma, ekonomik ve eğitim programlarını onay verme, devletin genel
politikasını benimseme yetkisine sahiptir.
Devlet
başkanlığı, Yüksek Müşterek Konseyi ile devletin tüm üst düzey merkezi
organları, devletin üst organlarının başkanlığına mümkün olan en yüksek
katılımı sağlamak ve her türden, efsaneleri temel alan iktidar otoritesini
ortadan kaldırmak için dönüşümlü olarak yönetilir. Vatandaşların özgürlüklerini
korumak ve yöneticilerin halka hükmetmesine mani olmak için, muteber bir konuma
sahip, halktan isimlerden oluşan bağımsız bir ulusal yüksek otorite kurulur. Bu
otorite, vatandaşların yetkililerin halkın haklarına yönelik saldırıları ile
ilgili şikâyetlerini değerlendirmekle görevlidir. Bu otorite, devlet ihlallerine
karşı koruma sağlayan politik ve hukuki dokunulmazlığa sahiptir.
Müştereklerin
birbirlerine nasıl bağlanacağı, onların ulusal birliğinin nasıl korunacağı
meselesi, daha önce Paris Komünü’nde, ayrıca Kufe ve Basra’daki eski İslami
Müştereklerin politik örgütlenme deneyimlerine göre ele alınacaktır. Önde gelen
politik partilerin yolsuzluğa, bürokrasiye ve iktidardaki devlet aygıtıyla
bütünleşme iğvasına yenik düşmelerini önlemek için, onların demokrasi temelinde
kurulması, üyeleri ve liderlerinin yürüttükleri tüm çalışmaların halk
tarafından denetlenmesi ve üyelerinin aday gösterme yoluyla halkın gözetimine
tabi olmaları gerekmektedir. Parti üyeliğinin herhangi bir özel ekonomik veya toplumsal
ayrıcalıkla ilişkilendirilmesini tamamen yasakladığı için, parti üyelerinin ve
kadrolarının statüsü, maaş, konut ve sosyal yaşamın tüm yönleri açısından tüm
halkla aynı olmalıdır.
Bunlar,
Müşterek sisteminin genel ilkeleridir. Ulusal savunma, vatandaşın hak ve
özgürlükleri gibi belirli alanlara gelince, bunlar, kitlelerin yaşamlarıyla
doğrudan ilişkili oldukları ve tarihsel deneyimler ışığında daha iyi
bilindikleri ve daha kapsamlı hale geldikleri için daha net bir belirlemeye
ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle, daha ayrıntılı olarak ele alınmalıdırlar.
1.
Ordunun Dağıtılması ve Yerine Silahlı Halkın Alması[1]
Marx
ve Engels’in de belirttiği gibi, başarılı bir devrimin ilk şartı eski orduyu
dağıtmak ve yeni bir ordu kurmaktır. Lenin, sosyalist devrimi ve aslında her muzaffer
devrimi tanımlarken bu görevi özetlemiştir.[2]
Şüphesiz
ki bu, yeni Irak devriminin en önemli görevi olacaktır. Sosyalizmi inşa etmeyi
ve sınıfsız bir topluma doğru ilerlemeyi hedefleyen demokratik bir sistem için
istikrarı sağlamak amacıyla, Amerikan işgali altında yeniden kurulan hükümete bağlı
ordunun dağıtılması zaruridir.
Mevcut
Irak hükümetine bağlı ordunun kökenlerinin, 1920 devrimini takiben İngiliz
sömürgeciliği döneminde kurulan orduya dayandığı herkesin malumudur. Ordu, Nuri
Said, Cafer Askeri ve sömürgecilikle ilişkili diğer isimlerin rehberliğinde kurulmuştur.
Zamanla Irak ordusu, halk ayaklanmalarını bastırmak için kullanılan baskıcı bir
araca dönüşmüştür. Sonrasında, oportünist maceracıların ve diktatörlerin
otoritelerini dayatmak için kullandıkları bir araç haline gelmiştir.
2014
yılında, 2003’teki Amerikan işgali sırasında kurulan ve karikatürize edilmiş
bir oluşum olan IŞİD’in yeni kurulan Irak ordusunu yenilgiye uğratması ve
işgalin planını bozarak IŞİD’i mağlup eden Halk Seferberlik Güçleri’nin ortaya
çıkması, Irak halkının kendilerini bağımsız bir yoldan nasıl savunacakları
konusunda bize çok şey söylemektedir. Bu pratik, silahlı halkın potansiyel
güçlerini ortaya koymakta, 1983 tarihli Müşterek çalışmasının sağladığı görüşlerle
örtüşmektedir.
Hükümete
bağlı orduya vatansever unsurların dâhil edilmiş olması, ordunun gerici niteliğini
de onun Irak halkının ulusal kurtuluş, demokrasi ve toplumsal ilerleme
özlemlerine yönelik düşmanlığını da ortadan kaldırmaz. Bu vatansever unsurlar
orduya katıldılar ve hayatlarını korudular, ancak bu gerçek bir
vatanseverlikten değil, iktidardaki gericiler tarafından hedef alınmamalarından
kaynaklanıyordu. Politik kimlikleri önemli bir anda silinip gitti, halkın
özgürlük özlemiyle olan bağları koptu. Bu durum muhtemelen ordudan ve belki de
hayatın kendisinden kopmaya sebep oldu. Bu nedenle, hükümete bağlı ordu içinde
bulunan vatansever unsurlar, askeri emirleri yerine getirerek, kurumun bir
parçası olarak varlıklarını sürdürdüler. Elbette bu noktada, ordudaki
vatansever unsurların genel devrimci mücadele içindeki rolünü görmezden gelmemeliyiz.
Bu unsurlar, kritik dönüm noktalarında ve halk devrimi olgunluğa ulaştığında
önemli rol oynarlar. Aynı hususlar, esasen ezilen halkın meydan okuyan
evlatları olan asker ve subaylardan oluşan ordunun liderleri için de
geçerlidir. Bir asker hükümet ordusuna katıldığında, kör bir araç haline gelir,
kişisel onuru ayaklar altına alınır, çeşitli aşağılamalara maruz kalır, askeri
kurum tarafından kendi amaçları için yönlendirilen sessiz bir araç olarak
hizmet eder. Bununla birlikte, genellikle işçi ve köylü saflarından gelen
asker, halkın evladı olmaya devam eder, halk hareketinin koşullarından etkilenir.
Bu
nedenle, hükümet ordusunun dağıtılmasını savunmak, halk devriminin zaferinden
ve ordunun dağıtılmasından sonra ulusal savunma teşkilatlarının kurulmasında
vatansever askerlerin ve subayların rolünü reddetmek anlamına gelmez.
Hükümet
Ordusunun Yerini Ne Alacak?
Modern
devrimlerin deneyimleri, silahlı halkın devrimci kazanımlarını koruma becerisine
dair delillerle yüklüdür. Silahlı halk, sadece silahlı bireylerin heterojen bir
karışımını ifade etmez, ulusal savunma görevi, yani askerlik hizmeti, her ay
veya her yıl birkaç gün süren sürekli eğitim ve kısa süreli hizmet sistemi,
acil durumlarda hızlı seferberlik sistemi uyarınca silah taşıyabilecek tüm
toplum üyelerinin görevidir. Modern bilim ve teknolojinin silah kullanımını
kolaylaştırması ve ulusal savunma görevini basitleştirmesi sayesinde, böyle bir
ulusal savunma sistemi, devrimci yapıların kullanımına açılmıştır. Geçmişte
ordular, süvarilere ve el silahlarının ve ilkel savaş aletlerinin kullanımında
yüksek beceriye dayanıyordu. Modern zırhlı araçlara ve hava silahlarına karşı
savunma yöntemlerinin gelişmesiyle, ulusal savunma görevleri, öncelikle el
becerilerine ve uzun eğitimlere değil, bilimsel bilgiye dayalı olarak, modern
savunma araçlarının kullanımında kısa sürede ustalaşabilen tüm öğrenciler için
erişilebilir hale gelmiştir. Doğal olarak, silahlı halka dayalı bir ulusal
savunma sistemi, yayılmacı savaşlar ve diğer ülkelerin işgali için uygun
değildir. Ayrıca, diğer halkların pahasına askeri yayılmayı isteyen “sosyalizmin”
sosyalizm olmadığı açıktır. Emperyalist yayılma, halkımızın arzuladığı şey
değildir. Müşterek sistemiyle kastedilen bu değildir. Ancak, silahlı halk
sisteminin amaçlanan görevi ulusal savunma, yabancı istilacıları püskürtme ve
gerici isyanları bastırmak ise, ulusal bağımsızlığı ve kitlelerin kazanımlarını
korumak için daha yüksek verimlilik ve daha düşük maliyet sağlar.
Şüphesiz
ki, silahlı bir nüfusa dayalı bir savunma sistemi, demokratik sosyalizmin genel
toplumsal-politik sisteminin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu sistem, bilimsel
eğitimin toplum genelinde yaygınlaşmasını varsayar. Bu da, ülkenin nüfusunun
azlığı ve yüksek verimlilik gerektiren geniş ulusal kaynaklar göz önüne
alındığında, Irak koşullarında tüm vatandaşlar için yüksek öğrenimi zorunlu
hale getirmek anlamına gelebilir. Toplumun bu kadar gelişmiş kültürel
seviyelerinde, askeri eğitimin lise ve üniversitelerde temel bir ders olarak
verilmesiyle ulusal savunma gereksinimleri kolayca sağlanabilir.
Silahlı
nüfusu esas alan bir sistem, dış tehlikeler devam ettiği sürece ulusal savunma
için kalıcı bir merkezi yapının varlığını gerekli kılar. Bu askeri yapının
görevi, askeri eğitim ve planlama için çalışma yürütmek, halk savunma aygıtının
çekirdeğini oluşturmak ve acil durumlarda nüfusun tüm savunma yeteneklerini
mümkün olan en kısa sürede seferber etmektir. İsviçre gibi bazı kapitalist
ülkelerde yıllardır böyle bir sistem uygulanmaktadır. Bu sistem, savunma
sistemini sürekli eğitim ve savaşa tam hazırlık üzerine kurmuş ve yirmi dört
saat içinde yarım milyon savaşçı toplayabilme yeteneğine sahip olmuştur. Bu
ülkelerdeki teknolojik gelişme seviyesinin böyle bir sisteme imkân sağlaması
doğaldır. Bu sistem, yüzyıllardır onları yabancı saldırılardan koruma konusunda
önemli bir rol oynamıştır.
Bu
demek değildir ki, böyle bir sistem, Irak toplumunun mevcut koşullarında bir
anda uygulanabilir. Ama gene de Irak halkının mevcut yetenekleri dâhilinde,
silahlı bir halka dayalı bir savunma sisteminin güvence altına alınması
mümkündür. Bu sistem, düşmanca girişimlere karşı başarılı bir savunma sağlar,
sosyalist toplumun tam özgürlüğe geçişini güvence altına alır,
bürokratik-askeri yolsuzluğun yolunu keser.
2.
Demokratik Özgürlükler
Halk
kitleleri için demokratik özgürlükler, Müşterek sisteminin temelini teşkil eder.
Doğrudan halk iktidarının bir biçimi olan bu sistem, halk kitlelerinin parti ve
meslek örgütlenmesinde, görüşlerini ifade etmede, yayın yapmada ve politik
gelişmeler hakkında bilgi edinmede kapsamlı politik özgürlüklere sahip olmadan
var olamaz.
Düşünce
özgürlüğü ve basın-yayın özgürlüğü, her türden demokratik sistemin temel
taşlarından biridir. Müşterek sistemi gibi halkı temel alan bir politik sistem,
halkın demokratik yönetimini esas alan geleneklerin ortaya çıkması ve kök
salması, kitlelerin kendi deneyimleri, deneme yanılma, eleştiri ve öz eleştiri
yoluyla siyaset sanatını öğrenmesi, bürokrasinin halkı cahil bırakma ve
yöneticilerin yönetilenler üzerindeki üstünlüğü efsanesini yayma girişimlerine
direnmesi için kapsamlı demokratik özgürlükler yoksa tahayyül dahi edilemez.
Komünist
sistemin amacı, sınıflardan ve devletten arınmış bir toplumsal sistem içinde,
komünist bir toplumda tam özgürlüğe ulaşmaktır. Böylesine gelişmiş bir toplum,
yüksek bir insan bilinci seviyesini ve baskıcı üst yapılar olmaksızın insan
topluluklarının kendi kendini yönetme geleneklerinin kurulmasını varsayar. Bu
gelenekler, geniş demokratik özgürlüklerin halk kitleleri tarafından uzun
vadeli olarak uygulanması ve özgürlüğün pratik uygulamadaki değerinin farkına
varılması olmadan var olamaz, yerleşemez veya toplum genelinde saygı kazanamaz.
Kafeslerde doğup büyüyen canlıların özgürlüğün tadını bilmediği aşikârdır. Bu
gerçek, cahil insanlar için olduğu kadar hayvanlar için de geçerlidir. Nitekim,
kölelik ilişkileri, köle sahiplerinin gücü ortadan kalktıktan sonra bile
tarihte uzun süreler boyunca devam etmiştir. Bununla birlikte, bazı köleler,
eski efendilerine boyun eğerek bakmaya devam etmiş, insan özgürlüklerini
kullanma fikrini reddetmişlerdir. Aşağılanmaya ve boyun eğmeye alışmış ve
acımasız güce körü körüne itaat alışkanlıkları derinden yerleşmiş olanlar, bir
anda aşağılanma ve alçalma karşısında tereddüt etmeden ölmeye hazır bir Bedevi’nin
gururlu ve özgür ruhunu kazanamazlar.
Bu
nedenle, komünist sistemdeki demokratik özgürlükler, sosyalizmin halk
kitlelerine sağladığı basit kazanımlar değil, sosyalizmin temel bileşenleridir.
Bunlar olmadan, kendisini ne olarak adlandırırsa adlandırsın, hangi isim ve
niteliklere sahip olduğunu iddia ederse etsin, karşımızda modern bir baskı
sistemi duruyordur.
Müşterek
sistemi gibi gelişmiş bir politik sistemin, herhangi bir eksiklik olmaksızın,
birdenbire tam olarak ortaya çıkamayacağı, çeşitli engeller, aksilikler ve
farklı derecelerde sınıf mücadeleleriyle dolu uzun bir gelişim ve büyüme
döneminden geçmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Küresel emperyalizmin ve iktidarlarını
yitirmiş olan gericilerin yeni sistemi barış içinde yaşamasına ve gelişmesine
izin verecekleri iddiası, ham hayalden ibarettir. İktidarını yitirmiş olan sınıfların
direnişinin yoğunlaşması ve kaybettikleri cenneti geri kazanma çabalarının,
açık direniş ya da kademeli casusluk ve yolsuzluk yoluyla devam etmesi
kaçınılmazdır.
Gerici
güçler, genellikle emperyalist çevrelerin desteğiyle, sabotaj da dâhil olmak
üzere, çeşitli taktikler kullanarak yeni devrimci sistemi baltalamayı
amaçlamaktadır. Kitlelerin sahip olduğu demokratik özgürlükleri sınırlamak için
sisteme baskı yapmaya çalışabilirler, bu da baskıyı haklı çıkaracak koşullar
yaratır. Sonuçta devrimci sistem, temel ilkelerini zayıflatma riskiyle karşı
karşıya kalır. Yerellikteki gericilerin ve emperyalist grupların, devrimci
sistemi sabote etmek için medya kaynaklarını ve karmaşık ağlarını
kullanacakları öngörülmelidir.
Bu
tür tehlikeler, her sosyalist devrimin karşı karşıya kaldığı büyük sorunlar
olmaya devam edecektir. Küresel kapitalizmin yetenekleri hafife alınmamalı, iktidarını
yitirmiş gericilere teslim olunmamalıdır.
Buna
karşın Müşterek sistemi, bu tehlikeler ve gerici komplolar karşısında etkili
silahlara sahiptir. Halk kitleleri devrimci kazanımlarına bağlıdır, ana
motivasyonları, bu demokratik kazanımları korumaya yöneliktir. Politik bilinç
de kitleleri karşı-devrimci girişimlere karşı harekete geçirmede önemli bir rol
oynayabilir. Müşterek sistemi, kitlelerin iradesini temsil ettiği kadar,
kitlelerin demokratik özgürlüklerini korurken aldatma ve sabotaj girişimlerine
de cevap sunabilir. Silaha silahla karşılık vermek gerekir. Bu tür durumlarda,
devrimci sistem, demokratik özgürlükleri kısıtlamak zorunda kalmamalı, sosyalist
inşa süreci ilerledikçe ve kitlelerin bilinci derinleşip Müşterek sistemini
güçlendirdikçe o özgürlüklerin alanını genişletmelidir. Devrimci sistem,
devletin kitlelere alternatif haline geldiği, böylece halkın iradesini devre
dışı bıraktığı tüm gerici eleştirilerle mücadele etmek için devlet gücünü
kullanmamaya dikkat etmelidir. Çünkü baskıcı yöntemler, gerici hükümetlere ve
sömürücü sınıflara hizmet eder, ancak baskıcı kurumlara hükmetmek ve halkın
iradesini devre dışı bırakmak suretiyle sosyalizmi baltalayabilir. Şu gerçeği
akıldan çıkarmamalıyız: Lenin’in de dediği gibi, modern sosyalist hareketin
nihai amacı, “devleti, yani tüm örgütlü ve sistematik şiddeti, genel olarak
insanlara karşı her türlü şiddet kullanımı ihtimalini ortadan kaldırmaktır.”[3]
3.
Müşterek Sisteminde Ulusal Ekonomi
Müşterek
sistemi, işçilerin adil ücretler veya sosyal hizmetlere erişim yoluyla
emeklerinin karşılığını tam olarak almalarını sağlayan bir sosyalist devrimin
kurulmasını varsayar. Irak bağlamında sosyalizmin öncelikle mülk sahibi
sınıfların mallarına el koymayı veya ulusal serveti millileştirmeyi
içermeyeceğini vurgular. Çünkü Irak ekonomisi, Baasçı yönetim sırasında, özel
sektör servetinin önemli bir kısmının zaten ele geçirildiği bürokratik bir
devlet kapitalizmi sistemi altında işliyordu. Bunun yerine, sosyalist devrimin
odağında öncelikle faşist kurumları ortadan kaldırma ve bir halk demokrasisi
sistemi kurma hedefi olacaktır.
2003
yılında ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin ardından, devlet kurumlarının
tasfiyesine ve neoliberalizmin teşvikine doğru bir değişime tanık olundu. Bu değişimle
birlikte mülkiyet sahası da değişti. Söz konusu değişim, Fuad Emir’in Irak’ta
kapitalist neoliberalizmin yükselişi üzerine yaptığı çalışmada somut
belgeleriyle ortaya konulmuştur.[4] Ayrıca, petrolün millileştirilmesine mani
olmak için de kimi adımlar atılmıştır.
Özel
ulusal sanayi sektörüyle ilgili olarak, Müşterek sistemi, ardı ardına gelen
hükümetler eliyle tasfiye ya da gasp edilip, sabotajlara maruz kaldıktan sonra bu
sektörü ele geçirmeyi veya zayıflatmayı amaçlamaz. Bunun yerine, Irak’taki
sosyalist yapılanmanın çıkarına olan şey, özel sanayi sektörünü destekler,
özellikle hafif sanayi ve yüksek kaliteli tüketim malları gibi alanlarda ulusal
sanayinin gelişimine teknik uzmanlığın katkıda bulunmasına izin verir. Bu
önlemler, sosyalist üretimi baltalamaz, aksine, halkın ihtiyaçlarını mümkün
olan en düşük maliyetle karşılamak için rekabeti teşvik eder, devletin ekonomik
kurumlarının verimliliğini artırır. Sovyet devleti, Lenin’in liderliği
döneminde sosyalist doğasından ödün vermeden, benzer bir sistemden istifade
etmiştir. Dahası, Irak ulusal burjuvazisi, o dönemin Rus burjuvazisine kıyasla
daha gelişmiştir. Irak’ın ulusal ekonomisinde devlet sektörünün hâkimiyeti göz
önüne alındığında, özel ulusal sektörün belirli bir süre için ekonomik
kalkınmaya dâhil edilmesi hem mümkün hem de faydalı olabilir. Bu tür bir
katılım, kapitalist gelişmeyi şeffaf bir şekilde yönlendirmenin ve halk
kitlelerinin bu doğrultuda hareket edebilmesinin bir yoludur. Bu anlamda,
karaborsa kapitalizminin büyümesi ve bunun yönetim sistemi ile siyasi istikrar
üzerindeki olumsuz etkisine nispetle daha az risk taşır.
Müşterek
sistemi, öncelikle Baas rejimi, sonrasında, 2003’teki ABD işgali tarafından
daha da kötüleştirilen Irak tarımını canlandırmaya yönelik önemli ulusal
çabalara öncelik vermelidir. Bu görev; sulama, drenaj ve elektrik üretimi için
entegre bir sistemin yanında, nüfus dağılımıyla koordineli ve uyumlu işleyen, Müşterek
topluluklarının çıkarlarına ve ulusal güvenlik ihtiyaçlarına hizmet eden, bilimi
temel alan bir tarım planlamasının oluşturulmasını gerekli kılar. Irak’ta
sosyalist bir tarım sistemi, ülkenin ekonomisinin omurgasını oluşturabilir, ulusal
sanayiler için güvenilir bir gıda ve hammadde kaynağı sağlayabilir.
Bu
türden bir sistem, konut sorununu çözer, kırsal ve küçük şehir nüfusları için
gelişmiş medeni koşullar sağlar. Bunların hepsi, kapsamlı bir ekonomik, nüfus
ve eğitim planlama programı içinde ele alınır. Irak’ın küçük nüfusu yüksek
verimlilik gerektirir. Bu da ancak yaşamın tüm alanlarında bilimsel devrimi
hayata geçirerek, üretim yöntemlerini güncelleyerek ve tüm toplumun kültürel
seviyesini yükselterek elde edilebilir. Sanayi, tarım ve bilimsel devrimler
arasındaki bağlantı, Irak’ın petrol zenginliği, tarımsal kaynakları, özgürlük
ve ilerlemeye susamış halkıyla üretim kapasitesini ikiye katlayabilir.
4.
Kürt Sorunu
Irak
Komünist Partisi (Merkezi Komutanlık), Irak’taki Kürt sorununu bir dizi belgede
ele almıştır. Bunların en yenisi, 1975 yılında yayınlanan “Irak’taki Kürt
Sorununu Çözmenin İki Yolu” başlıklı çalışmadır. Bu çalışma, Kürt sorununun
tarihsel-toplumsal yönlerini ele almış, partinin bu konudaki politikasını
özetlemiştir. Bu politika, Kürtleri kendi kaderlerini belirleme ve kendi ulusal
devletlerini kurma hakkına sahip ayrı bir ulus olarak gören yaklaşıma tabidir.
1983
yılında parti, Kürt halkının içinde bulunduğu mevcut durumun, Kürt halkının
meşru ulusal haklarını elde etmesi için Kürt halkı ile Kürtlerin yaşadığı her
ülkenin halkının tek bir devlette ortak mücadele vermesini gerekli kıldığına
inanmıştır. Bu nedenle parti, Irak’taki Arap ve Kürt halklarının emperyalizme
ve gericiliğe karşı ortak mücadelesinin her iki halkın da çıkarlarına hizmet
ettiğine, ulusal kurtuluş, demokrasi ve toplumsal ilerleme yolundaki ortak
davalarına hizmet ettiğine inanmaktadır. Parti, Irak’taki Kürt halkının, meşru
ulusal haklarını tanıyan ve Kürtlere yönelik şovenist ayrımcılığın tüm
kalıntılarını ortadan kaldıran, Kürt kültürünün gelişmesi için gerekli tüm
koşulları sağlayan, maruz kaldıkları zulüm, yerinden edilme ve yıkım için
tazminat ödeyen demokratik bir Irak devleti içinde kendi kendini yönetme
hakkını savunmaktadır.
Müşterek
sistemi, Irak’taki Kürt sorununun çözümü için uygun bir çerçeve sunmakta, Kürt
halkının kendi kaderini tayin hakkı ile demokratik haklarından, ilerleme
sürecinden ve refahtan yararlanma hakkının tanınmasını güvence altına
almaktadır. Müşterek sistemi, coğrafi veya etnik olarak bütünleşik bölgelerde
kendi kendini yöneten siyasi-idari birimlere dayandığı için, Irak Kürdistan’ında
uygulanması Kürt halkının ulusal kimliğinin korunmasını, ulusal kültürünün
geliştirilmesini ve tüm demokratik özgürlüklerden yararlanmasını garanti
edecektir.
Partimiz,
Irak’ta Müşterek sisteminin, Irak’taki Kürt bölgesinin Kürdistan’ın tüm
bileşenlerini içeren tek bir siyasi-idari birim halinde birleştirilmesiyle
birlikte kurulması gerektiğine inanmaktadır. Irak’taki Kürt bölgesinin geniş
alanı ve çeşitli kısımlarının coğrafi çeşitliliği, Irak’taki Kürt bölgesinin
her bir parçasının istek ve özlemlerine, Kürt halkının kendi kendini yönetme
arzusuna karşılık gelen birden fazla Müşterek biriminin kurulmasını gerekli
kılmaktadır. Bu hususlar göz önünde bulunduran partimiz, Irak’taki Kürt
bölgesinin Kürdistan Bölgesi adı altında tek bir bölge halinde
birleştirilmesini savunmaktadır.
“Eyalet”
terimi, Irak devleti çerçevesinde, ABD gibi ülkelerdeki duruma benzer şekilde,
bir dizi valilik veya bölgeyi içeren büyük, özerk bir idari ve siyasi birimi
ifade eder. Eyalet, bölgesinde geniş özerklik yetkilerine sahiptir, halktan
seçilmiş temsilciler aracılığıyla devletin merkezi otoritesinde ve tüm üst
organlarda yer alır. Kürdistan bölgesinin özel idari statüsü, Irak’taki Kürt
halkının benzersiz koşulları ve özerklik arzusundan kaynaklanmaktadır. Bu,
emperyalizme karşı ortak mücadele ve Irak devleti genelinde demokratik bir
sistem kurmak ve sosyalist bir topluma yönelik halk dayanışmasını sağlamak
amacıyla gereklidir.
Irak’ın
diğer bölgelerindeki Müşterek sistemi için geçerli olanlar, Kürdistan bölgesi
için de geçerlidir. Burada Kürt Müşterek topluluklarınca seçilen temsilciler,
tüm özerklik yetkilerine sahip bir bölge konseyi oluştururlar.
5.
Araplar Arası Dayanışma
Arap
milliyetçiliğine ait sloganlar, halk kitlelerinin artık ciddiye almadığı
noktaya varana dek istismar edilmişlerdir. Bu durum, bilhassa 1980’deki
Irak-İran savaşı sırasında görüldüğü gibi, Arap birliğinin acilen tesis edilmesini
ve Filistin’in kurtuluşunu savunan açıklamaların yerini hızla İran halkına savaş
açan işbirlikçi rejimlerin almasıyla açıkça ortaya çıkıyor. Dahası, Arap
milliyetçiliğinden faydalanan Saddam Hüseyin ve Ürdün Kralı Hüseyin gibi
emperyalizmle bağlantılı figürler, siyasi manzaraya hâkim olmaktadırlar.
Bütün
bunlar, Kahire’de Siyonist bayrağı dalgalanırken ve Golan Tepeleri dünyanın
gözü önünde açıktan ilhak edilirken, Filistin direnişini katletmek ve
uluslararası pazarlık masasına taşımak için hazırlıklar yürütülürken gerçekleşmektedir.
Dünyanın
bu bölgesindeki emperyalist çıkarların büyüklüğü, Arap halklarını boyunduruk
altına almayı ve ulusal enerjilerini dağıtmayı, onları emperyalist projelere,
Siyonist saldırganlığa ve petrol zenginliğinin sürekli yağmalanmasına karşı
koyamayacak hale getirmeyi amaçlayan yönetim sistemlerinin güç kazanmasına yol
açmıştır.
Dahası,
durum, zarfta ulusal çıkarlara düşkünmüş gibi görünen, ancak mazrufta emperyalizmin
verili nüfuzuna ve gücüne hizmet eden politik eğilimlerin varlığıyla daha da
karmaşık hale gelmiştir. Arapların birliği, Almanya ve İtalya gibi bazı Batı
Avrupa ülkelerindeki ulusal birliklerle aynı temelde elde edilebilecek bir
şeymiş gibi sunulmuştur. İşin aslı şu ki, bu milliyetçi eğilimlerin
temsilcileri, geçmişte Osmanlı devletinde konumlarını kaybetmiş, Batılı
sömürgeci güçlerce kurulan yeni sistemleri milliyetçi sloganlar altında kontrol
etmeye yönelmiş burjuva ve bürokratik çevrelere mensupturlar. Arap burjuva
milliyetçi hareketlerini kuran veya benimseyenlerin birçoğunun, Türk hareketi
gibi Arap olmayan milliyetçi hareketlere katılanlar veya misyoner okullarından
etkilenenler arasından çıktığı herkesin malumudur. Bu nedenle, bu akımlarla
birçok gerici ve şovenist eğilim arasında bağ mevcuttur.
Bu
haliyle, Mişel Eflak ve yandaşları türünden alenen hain olan birçok gerici ve
şovenist unsur, bu hareketlerle bağ kurdular. Nüfuzlu çevrelerden bazı Arap
gençleri de, bu hareketler ve Batı’dan aldıkları destek şahsında iktidarı ele
geçireceklerini düşünüp söz konusu hareketlere iştirak ettiler. Bu arada bazı
isimler de milliyetçi sloganlarla kandırıldı, ilgili hareketlerin Arap halkı
için meşru kurtuluş özlemlerini gerçekleştireceklerine inanıp bu hareketler
içinde çalışmaya başladılar.
Milliyetçi
hareketler, İslam ülkelerinin toplumsal formasyonları ile modern burjuva
milliyetçi eğiliminin ortaya çıktığı Avrupa toplumları arasındaki temel
farklılıkları göz ardı ettiler. İkincisinde, milliyetçi hareket, parçalanmış
bir feodal otoritenin yönetimi altında izole edilmiş ticari şehirlerde ortaya
çıkan bir burjuva sınıfının çıkarlarını ifade ediyordu. Hareket daha sonra
mutlak monarşilerle ittifak halinde gelişti. Gelişen Avrupa burjuvazisinin
çıkarları, ortak bir dil konuşan ülkelerde birleşik bir pazar oluşturma
eğilimiyle ilişkiliydi, zira bu, burjuvazinin dar sınırlarını aşarak, şehir
aşamasından ulus aşamasına geçmesini ve kapitalist gelişmenin önündeki feodal
engelleri kaldırmasını sağlıyordu. Bu, bir yandan Avrupa’daki her ulusu
kapsayan bir ulusal birliğin yaratılması, diğer yandan ise uluslar arasında
pazarlar ve hammaddeler üzerinde acımasız bir mücadele anlamına geliyordu.
Böylece Avrupa milliyetçiliği, kapitalist rekabetin etkilerini de beraberinde
taşıyan, şovenist, ırkçı bir milliyetçi eğilim olarak ortaya çıktı ve sömürge
arayışı içinde Avrupa’nın ötesine yayıldı. Milliyetçi hareket, emperyalist
burjuvazilerin halklarını yanıltmak, işçi sınıflarını yozlaştırmak ve diğer
halkların sömürgeci boyunduruğu altına alınmasını haklı çıkarmak için
kullanışlı bir araç haline geldi.
Uzun
bir medeniyet geçmişine ve eşsiz toplumsal formasyonlara sahip Arap ülkelerinde
bu tür durumlar ortaya çıkmamıştır. Modern Arap burjuvazisi, miras alınan
toplumsal kalıpların bir sonucu olarak değil, Batı kapitalist genişlemesinin ve
modern küresel pazarın gelişmesinin kıyısında ortaya çıkmıştır. Bu burjuvazi,
bürokratik ve bölgesel olarak oluşmuş olup, daha güçlü bölgesel burjuvazilerle
rekabet bağlamında açığa çıkan bölgesel çıkarlarına bir tehdit olarak gördüğü
için Arapların ulusal birliğinin en büyük düşmanı olmuştur. Ancak buna rağmen,
işçi sınıfı ve halkı temel alan hareketlere karşı milliyetçi sloganlarda kitleleri
aldatmak ve Batı emperyalist desteğini kazanmak için yararlı bir araç
bulmuştur. Söylemeye gerek yok ki, bu tür sloganlar, Arap kitlelerini bu
hareketlerden uzaklaştırmış, aldatma, siyasi ikiyüzlülük ve emperyalizmle
yapılan anlaşmalar nedeniyle Arap halkları arasında dayanışmanın tesis edilmesi
davasına zarar vermiştir.
Bu
durumlara ek olarak, en azından geçen yüzyıldan beri dünyaya hâkim olan küresel
emperyalizm, on dokuzuncu yüzyılda Avrupa’da olduğu gibi ulusal pazarı
birleştirmeyi kendine amaç edinen bir Arap ulusal burjuvazisinin gelişmesine
izin vermemiştir. Dahası, Arap ülkelerinde emperyalizm koşullarında ortaya
çıkan burjuvazi, doğası gereği parazit ve üretim sürecinden ve pazardan kopuktu,
bu da sanayi burjuvazisinin büyümesini engelleyen önemli bir faktördü. Bu
nedenlere bağlı olarak Arap burjuvazisi, genel olarak Araplar arasında gerçek
bir halk birliğine ve kitlelerin demokratik özlemlerine karşı düşmanca tavır
sergiledi.
Öte
yandan, Arap ülkelerindeki işçi sınıfları, ortaya çıkışlarından beri demokrasi
ve ulusal kurtuluş için mücadele etmektedirler. Devrimci bir sınıf olarak,
kendi kurtuluşlarının toplumun tüm ezilen kesimlerinin kurtuluşu olmadan elde
edilemeyeceğinin farkındadırlar. En yeni üretim güçleriyle bağlantılı olan işçi
sınıfı, iktidardaki bürokratik burjuvazi gibi dar sınıf çıkarları uyarınca
hareket etmez. İşçi sınıfı, ulusal kurtuluşa ve Arapların özgür kitlelerin
iradesini temel alan demokratik birliğinin tesis edilmesini isteyen, giderek
güçlenen bir toplumsal güçtür. Bu, 1930’larda Arap komünist partilerinin
oluşumunun ilk aşamalarında, 1935’te bir araya gelip Arap demokratik birliği
çağrısında bulunduklarında açıkça görülmüştür. Bu partiler, Filistin halkını
savunmak, Siyonizm, emperyalizm ve Batı’nın çıkarları tarafından kurulan kukla
hükümetlerle mücadele etmek için tüm enerjileriyle çaba sarf etmişlerdir.
Komünist
hareket içinde ortaya çıkan, teori ve pratiği tahrif eden eğilime rağmen gerçek
Arap komünistleri, emperyalizme, Siyonizme ve gericiliğe karşı mücadelenin ön
saflarında yer almış, almaya da devam etmektedir.
Burjuva
milliyetçi fikriyata yönelik çağrı, günümüzde Araplar için, parçalanmayı ve
kayıp dönemlerinin yaşandığı İslam öncesi zamanlara dönülmesi gibi gerici bir
arzuyu ifade etmektedir. İslam, dar milliyetçi düşünceyi aşmış, tüm insanlar
arasında farklılaşmanın temeli olarak takvayı (dindarlığı) kabul etmiştir. Takva,
şu veya bu millete ait olmaktan ziyade, önemli bir ayrım noktasıdır. Hicri
üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda İslam medeniyetinin daha sonraki gelişimi,
halklar arasında işbirliği için geniş ufuklar açmış, uluslar arasında işbirliğini,
kardeşliği ve eşitliğe dayalı evrensel bir birliği talep etmiştir. Bu talep ve
çağrı, tarihin ileri bir döneminde ortaya çıkmasına rağmen, Avrupa’daki
kapitalist gelişimin bilmediği bir çağrıdır. Bunu görmek için uzağa bakmamıza
gerek yok: Cahiz, İhvan-ı Safâ, Ebu Hayyân Tevdi ve diğerlerinin eserlerine
bakarak, fikirlerinin modern zamanlardaki burjuva Arap milliyetçisi
savunucularının yanı sıra günümüzdeki herhangi bir burjuva milliyetçiliği
savunucusunun fikirlerine göre daha ileri olduklarını görebiliriz.
Tüm
bu nedenlerden dolayı, Arap halklarının emperyalizme, Siyonizme ve gerilemeye
karşı dayanışma çağrısı, en büyük temsilcilerini ve en güçlü toplumsal
desteğini işçi sınıfında bulmaktadır. Bu çağrının meyve vermesi ve Arap
halkları için ulusal mücadelelerinde bir güç kaynağı olması için, onun geniş
kapsamlı bir demokrasi çağrısıyla bağlantılı olması gerekir. Müşterek sistemi,
demokrasi ve halk iradesine dayalı Arap halklarının dayanışmasını
sağlayabilecek, enerjilerini emperyalist projelere karşı etkili ve yetenekli
bir şekilde yönlendirebilecek, Siyonist ve gerici teşekküle son verebilecek bir
çerçevedir. Hiç şüphe yok ki bu dayanışmanın biçimleri, ulusal demokratik
mücadeleyle belirlenecektir.
Filistin
sorunu, Arapların emperyalizme ve Siyonizme karşı verdikleri ulusal kurtuluş
mücadelesinin en önemli cephesini temsil etmektedir, zira Filistin’deki
Siyonist işgal, Arap halklarının aleyhine Batı sömürgeciliğinin bir
uzantısıdır. İngiliz emperyalizmi, Arap toprakları üzerindeki kontrolünü
dayatmak için bir araç olarak Siyonist hareketi yaratmıştır, Filistin’deki
Siyonist işgal, Arap ulusal kurtuluş hareketine saldırmak ve Arap halklarının
yabancı emperyalistlerin kontrolüne karşı milliyetçi özlemlerini engellemek
için bir üs görevi görmektedir.
İşgal
altındaki vatanlarını geri kazanma ve demokratik bir devlet kurma mücadelesinde
Filistin halkını desteklemek için Arapların dayanışması çağrısında bulunan
Müşterek, gerici rejimlerin Filistin halkını katletme, Filistin direnişini
müzakere masasında boyun eğmeye zorlama ya da Filistin halkı üzerinde vesayet
kurma girişimlerini durdurmaya çağırıyor.
Filistin’in
kurtuluş mücadelesi, yalnızca Filistin halkıyla sınırlı değildir. Bu mücadele,
Arap kukla rejimlerinin devrilmesi ve Arap halklarının ilerlemesinin önünü
açan, kitlelerin potansiyelini ortaya çıkaran ve işgal altındaki topraklarını
özgürleştiren demokratik sistemlerin kurulmasıyla da ilgilidir.
İbrahim Allavi
[Kaynak: Reading in Al-Mushtarak: A System for Democratic
Socialism, Yayına Hz. ve Çeviren: Ali Al-Assam ve Majid Allawi, Iskra Book,
2024, s. 84-99.]
Dipnotlar:
[1] Bu bölüm 2003’te ABD’nin Irak’ı işgal etmesi üzerine belli ölçüde
güncellenmiştir. -yhn.
[2]
Lenin, Complete Works, 284:28.
[3]
Lenin, Collected Works, 1971, Progress Publishers, Moskova, Cilt. 25.
[4] Fouad Kassim Al-Amir, New Liberal Capitalism, Alghad publishers, Bağdat, Haziran 2019.


0 Yorum:
Yorum Gönder