Bugün
dünyaya “Trampizm” olarak takdim edilen şey, bir sapma, kişisel bir patoloji
veya Amerikan liberal demokrasisinin anlık bir bayağılaşması değil, tarihsel süreçte
son evresine girmiş olan bir imparatorluğun kendisini tüm çıplaklığıyla faş
etmesidir.
Donald
Trump döneminde ABD, evrensel değerleri, birçok ülkenin kabul ettiği normları
veya sözde “kurallara dayalı düzeni” temsil ediyormuş gibi davranmayı bıraktı.
Maske düştü, altından, çürüyen tekelci finans kapitalin üretimsiz korumacılık,
egemenliksiz milliyetçilik, zafersiz militarizm ve liberal ikiyüzlülüğün
retorik disiplininden bile yoksun ırkçılıkla tanımlı çıplak mantığı çıktı.
Bu
momentin mucidi Trump değil. O, sadece mevcut dönemin dili. İmparatorluk
sisteminin maddi pratikte zaten dönüştüğü şeyi kaba bir dille ifade etti: kendi
çöküşünü ertelemek için yağmalayacak, disipline edecek ve yeniden
sömürgeleştirecek yeni alanlar arayan, gerileyen bir hegemon var karşımızda.
“Dördüncü
Reich” benzetmesi, gazetecilik abartısı değil, tarihsel-materyalist bir
teşhistir.
İki
büyük savaş arası dönemin Almanya’sı gibi, bugünün ABD’si de muazzam askeri
gücün göreceli ekonomik gerileme, sanayisizleşme, finansal asalaklık ve içi
boşaltılmış bir toplumsal tabandan oluşan bir gerçeklikle karşı karşıya. Üretimi
artırmak suretiyle birikimi yeniden sağlayamayan ülke, yeni saldırılarla yüzünü
dışa, yoğunlaşmış otoriterlikle de içe dönüyor.
İki
ülke arasında ölçek konusunda bir fark olduğuna hiç şüphe yok: Nazi Almanyası, Lebensraum’unu
(“yaşam alanı”) Doğu Avrupa’da ararken; ABD, Latin Amerika ve Karayipler’de arıyor.
Bu anlamda, yirmi birinci yüzyıl koşullarında Monroe Doktrini’nin eski
sömürgeci dilini yeniden diriltiyor.
Tanık
olduğumuz şey, tiyatro estetiği olarak faşizm değil. Karşımızda, çürüyen bir
emperyalist merkez için, jeopolitika düzleminde bir zorunluluk olarak geliştirilmiş
bir faşizm, yani gerilemenin dış politikası olarak faşizm duruyor.
Bu
anlamda, yarıküreyi yeniden sömürgeleştirmek, ABD için bir tercih değil
zorunluluk. Küresel Güney, bilhassa Latin Amerika, imparatorluğun artı değer,
ucuz iş gücü, stratejik kaynaklar ve siyasi boyun eğdirme için en yakın ve en
şiddetli şekilde erişilebilir rezervuarı olarak işlev görüyor. Küresel
genişleme durduğunda, Çin boyun eğmeyi reddettiğinde, Avrasya kuşatmaya
direndiğinde, Afrika kendi ortaklarını çeşitlendirdiğinde, imparatorluk “arka
bahçesi”ne geri döner.
Darbeler,
yaptırımlar, renkli devrimler, hukuk savaşı, uyuşturucu militarizasyonu, IMF
şantajı ve doğrudan askeri tehditler, Washington’daki düşünce kuruluşlarında
tartışılan politika seçenekleri değil, artık rıza yoluyla kendini yeniden
üretemeyen bir sistemin otomatik refleksleridir. Trump, Obama’nın rafine ettiği,
Biden’ın bürokratikleştirdiği şeyi sadece hızlandırdı ve bayağılaştırdı.
Süreklilik emperyalizm için aslidir, bu süreçte sadece ton değişiyor.
Yanlış
bir değerlendirme üzerinden sıklıkla izolasyonist olarak anlaşılan “Önce
Amerika” söylemi, aslında son derece yayılmacıdır. Dünyadan çekilmeyi
kastetmez. Dünyanın şiddet kullanımı üzerinden yeni bir hiyerarşiye
kavuşturulmasını ifade eder. Uluslararası hukukun yalnızca zayıflara
uygulandığı, egemenliğin koşullu olduğu ve insan haklarının itaatsiz devletlere
karşı seçmeci bir yaklaşımla kullanılacak bir silah olduğu düzeni anlatır.
Trump döneminde bu mantık, liberal emperyalizmin gizlemeyi tercih ettiği bir
açıklığa kavuştu: Latin Amerika devletleri ortak değil, vasaldır. Hükümetler,
ancak boyun eğdikleri ölçüde meşrudur. Özerk kalkınma girişimleri, güvenlik
tehdidi olarak görülürler. Bu, insani kılıfından sıyrılmış emperyalist
gerçekçiliktir.
Bu
projenin faşist boyutu yalnızca dış politikada değil, Amerikan toplumunun kendi
iç yeniden yapılanmasında da yatmaktadır. Tekelci finans kapital, kalan üretken
tabanı yamyamlaştırırken, toplumsal sözleşme çöker. Altyapı bozulur, yaşam
beklentisi düşer, uyuşturucu kullanımı bir salgın hastalık gibi işçi sınıfını
kasıp kavurur, ırksallaştırılmış fazla nüfus, entegre edilmek yerine polis
gözetimine sokulur.
Trump’ın
otoriter söylemi (kurumlara duyduğu küçümseme, şiddetle flörtü, açık ırkçılığı)
ideolojik bir sapma değil, bu maddi koşullara karşılık gelen kültürel üst
yapıdır. Rıza artık göreceli refah yoluyla satın alınamadığında, korku, gösteri,
iç ve dış düşmanlara karşı sürekli seferberlik yoluyla elde edilmelidir. Burada
faşizm, dışarıdan gelen bir ithalat ürünü değil, geç dönem emperyalist
kapitalizmin içsel bir unsurudur.
Bugün
liberal yorumcuların sürekli olarak gözden kaçırdıkları, emperyalistlerle
uyumlu solun yüzleşmeyi reddettiği gerçek üzerinde durulmalıdır: “Dördüncü
Reich”, seleflerinden yapısal olarak daha zayıftır. Daha önceki emperyal
genişlemelerin aksine, ABD, bugün alternatif birikim, teknoloji ve siyasi
meşruiyet merkezlerinin var olduğu bir dünyayla karşı karşıyadır. Çin’in
yükselişi, Avrasya’daki entegrasyon sürecinin yeniden başlaması, Küresel Güney’in
artan iddialılığı, imparatorluğa karşı ahlaki itirazları değil, maddi
sınırlamaları ifade etmektedir. Bu nedenle, yarıküreyi yeniden sömürgeleştirme
girişimi, güven değil, çaresizlik temelli bir stratejidir. Giderek çok kutuplu
hale gelen bir dünya sistemi karşısında küçülen egemenlik alanını güvence
altına alma girişimidir.
Tarihsel
materyalizm açısından bakıldığında, mevcut moment, görevlerimizi
karmaşıklaştırmaktan ziyade netleştiriyor. Küresel Güney, Trampizmi liberal
normalliğe dönüşle düzeltilmesi gereken bir anormallik olarak yorumlayamaz,
çünkü liberal normalliğin kendisi, her zaman kibarlaştırılmış emperyalist
şiddetti.
Küresel
Güney, “daha iyi Demokratlar” veya “çok taraflı reform”un, hayatta kalması
giderek cebre bağlı olan bir imparatorluğu dizginleyebileceği yanılsamasına da
kapılamaz.
Tarihin
dayattığı seçim nettir: ya yarımküre, yeniden sömürgeleştirmeye boyun eğecek ya
da halkın iktidarı, sosyalist dönüşüm ve stratejik caydırıcılık yoluyla gerçek
egemenlik inşa edilecek. Üçüncü bir yol yok, ahlakı temel alan bir kestirme yol
yok. STK’lar, emperyalist gerilemenin yasalarından kurtulmamızı sağlayacak bir kaçış
yolu açamazlar.
Bu
anlamda, Trump’ın Amerikası, istemeden de olsa tarihsel bir hizmette bulunuyor.
İdeolojik perdeyi aralayarak, ABD’yi kusurlu bir demokrasi değil, uzun zamandır
olduğu gibi, ayrıcalıklarını korumak için dünyayı yakmaya hazır tekelci finans
kapitalin merkezi organı olduğunu tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
“Dördüncü
Reich”, geleceğe yönelik bir tehdit değil, eşitsiz bir şekilde ifade edilen,
şiddetle uygulanan ve giderek istikrarsızlaşan mevcut bir gerçekliktir. Tüm bu
rejimlerde olduğu gibi, görünürdeki gücü derin bir zayıflığı gizlemektedir.
İmparatorluklar retorik olarak meydan okunduğunda değil, onları ayakta tutan
maddi koşullar, örgütlü, bilinçli ve egemen alternatiflerce ortadan
kaldırıldığında çökerler.
Tarih,
her zaman olduğu gibi, tarafsız değildir. Güçleri hizaya getirir. Bu
hizalanmada, Trump’ın Amerikası, emperyalizmin yeni yüzyılının başlangıcında
değil, eski bir yüzyılın sarsıntılı sonundadır. Çırpınan Amerika, acımasız ve
umutsuz bir haldeyken, ötesindeki dünya, yavaş, düzensiz ve acı verici bir
şekilde emperyalizm sonrası bir ufka doğru ilerlemektedir.
Bişarat Abbasi
6 Ocak 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder