25 Temmuz 2026

Trump’ın Amerika’sı ve Dördüncü Reich’ın Yükselişi



Bugün dünyaya “Trampizm” olarak takdim edilen şey, bir sapma, kişisel bir patoloji veya Amerikan liberal demokrasisinin anlık bir bayağılaşması değil, tarihsel süreçte son evresine girmiş olan bir imparatorluğun kendisini tüm çıplaklığıyla faş etmesidir.

Donald Trump döneminde ABD, evrensel değerleri, birçok ülkenin kabul ettiği normları veya sözde “kurallara dayalı düzeni” temsil ediyormuş gibi davranmayı bıraktı. Maske düştü, altından, çürüyen tekelci finans kapitalin üretimsiz korumacılık, egemenliksiz milliyetçilik, zafersiz militarizm ve liberal ikiyüzlülüğün retorik disiplininden bile yoksun ırkçılıkla tanımlı çıplak mantığı çıktı.

Bu momentin mucidi Trump değil. O, sadece mevcut dönemin dili. İmparatorluk sisteminin maddi pratikte zaten dönüştüğü şeyi kaba bir dille ifade etti: kendi çöküşünü ertelemek için yağmalayacak, disipline edecek ve yeniden sömürgeleştirecek yeni alanlar arayan, gerileyen bir hegemon var karşımızda.

“Dördüncü Reich” benzetmesi, gazetecilik abartısı değil, tarihsel-materyalist bir teşhistir.

İki büyük savaş arası dönemin Almanya’sı gibi, bugünün ABD’si de muazzam askeri gücün göreceli ekonomik gerileme, sanayisizleşme, finansal asalaklık ve içi boşaltılmış bir toplumsal tabandan oluşan bir gerçeklikle karşı karşıya. Üretimi artırmak suretiyle birikimi yeniden sağlayamayan ülke, yeni saldırılarla yüzünü dışa, yoğunlaşmış otoriterlikle de içe dönüyor.

İki ülke arasında ölçek konusunda bir fark olduğuna hiç şüphe yok: Nazi Almanyası, Lebensraum’unu (“yaşam alanı”) Doğu Avrupa’da ararken; ABD, Latin Amerika ve Karayipler’de arıyor. Bu anlamda, yirmi birinci yüzyıl koşullarında Monroe Doktrini’nin eski sömürgeci dilini yeniden diriltiyor.

Tanık olduğumuz şey, tiyatro estetiği olarak faşizm değil. Karşımızda, çürüyen bir emperyalist merkez için, jeopolitika düzleminde bir zorunluluk olarak geliştirilmiş bir faşizm, yani gerilemenin dış politikası olarak faşizm duruyor.

Bu anlamda, yarıküreyi yeniden sömürgeleştirmek, ABD için bir tercih değil zorunluluk. Küresel Güney, bilhassa Latin Amerika, imparatorluğun artı değer, ucuz iş gücü, stratejik kaynaklar ve siyasi boyun eğdirme için en yakın ve en şiddetli şekilde erişilebilir rezervuarı olarak işlev görüyor. Küresel genişleme durduğunda, Çin boyun eğmeyi reddettiğinde, Avrasya kuşatmaya direndiğinde, Afrika kendi ortaklarını çeşitlendirdiğinde, imparatorluk “arka bahçesi”ne geri döner.

Darbeler, yaptırımlar, renkli devrimler, hukuk savaşı, uyuşturucu militarizasyonu, IMF şantajı ve doğrudan askeri tehditler, Washington’daki düşünce kuruluşlarında tartışılan politika seçenekleri değil, artık rıza yoluyla kendini yeniden üretemeyen bir sistemin otomatik refleksleridir. Trump, Obama’nın rafine ettiği, Biden’ın bürokratikleştirdiği şeyi sadece hızlandırdı ve bayağılaştırdı. Süreklilik emperyalizm için aslidir, bu süreçte sadece ton değişiyor.

Yanlış bir değerlendirme üzerinden sıklıkla izolasyonist olarak anlaşılan “Önce Amerika” söylemi, aslında son derece yayılmacıdır. Dünyadan çekilmeyi kastetmez. Dünyanın şiddet kullanımı üzerinden yeni bir hiyerarşiye kavuşturulmasını ifade eder. Uluslararası hukukun yalnızca zayıflara uygulandığı, egemenliğin koşullu olduğu ve insan haklarının itaatsiz devletlere karşı seçmeci bir yaklaşımla kullanılacak bir silah olduğu düzeni anlatır. Trump döneminde bu mantık, liberal emperyalizmin gizlemeyi tercih ettiği bir açıklığa kavuştu: Latin Amerika devletleri ortak değil, vasaldır. Hükümetler, ancak boyun eğdikleri ölçüde meşrudur. Özerk kalkınma girişimleri, güvenlik tehdidi olarak görülürler. Bu, insani kılıfından sıyrılmış emperyalist gerçekçiliktir.

Bu projenin faşist boyutu yalnızca dış politikada değil, Amerikan toplumunun kendi iç yeniden yapılanmasında da yatmaktadır. Tekelci finans kapital, kalan üretken tabanı yamyamlaştırırken, toplumsal sözleşme çöker. Altyapı bozulur, yaşam beklentisi düşer, uyuşturucu kullanımı bir salgın hastalık gibi işçi sınıfını kasıp kavurur, ırksallaştırılmış fazla nüfus, entegre edilmek yerine polis gözetimine sokulur.

Trump’ın otoriter söylemi (kurumlara duyduğu küçümseme, şiddetle flörtü, açık ırkçılığı) ideolojik bir sapma değil, bu maddi koşullara karşılık gelen kültürel üst yapıdır. Rıza artık göreceli refah yoluyla satın alınamadığında, korku, gösteri, iç ve dış düşmanlara karşı sürekli seferberlik yoluyla elde edilmelidir. Burada faşizm, dışarıdan gelen bir ithalat ürünü değil, geç dönem emperyalist kapitalizmin içsel bir unsurudur.

Bugün liberal yorumcuların sürekli olarak gözden kaçırdıkları, emperyalistlerle uyumlu solun yüzleşmeyi reddettiği gerçek üzerinde durulmalıdır: “Dördüncü Reich”, seleflerinden yapısal olarak daha zayıftır. Daha önceki emperyal genişlemelerin aksine, ABD, bugün alternatif birikim, teknoloji ve siyasi meşruiyet merkezlerinin var olduğu bir dünyayla karşı karşıyadır. Çin’in yükselişi, Avrasya’daki entegrasyon sürecinin yeniden başlaması, Küresel Güney’in artan iddialılığı, imparatorluğa karşı ahlaki itirazları değil, maddi sınırlamaları ifade etmektedir. Bu nedenle, yarıküreyi yeniden sömürgeleştirme girişimi, güven değil, çaresizlik temelli bir stratejidir. Giderek çok kutuplu hale gelen bir dünya sistemi karşısında küçülen egemenlik alanını güvence altına alma girişimidir.

Tarihsel materyalizm açısından bakıldığında, mevcut moment, görevlerimizi karmaşıklaştırmaktan ziyade netleştiriyor. Küresel Güney, Trampizmi liberal normalliğe dönüşle düzeltilmesi gereken bir anormallik olarak yorumlayamaz, çünkü liberal normalliğin kendisi, her zaman kibarlaştırılmış emperyalist şiddetti.

Küresel Güney, “daha iyi Demokratlar” veya “çok taraflı reform”un, hayatta kalması giderek cebre bağlı olan bir imparatorluğu dizginleyebileceği yanılsamasına da kapılamaz.

Tarihin dayattığı seçim nettir: ya yarımküre, yeniden sömürgeleştirmeye boyun eğecek ya da halkın iktidarı, sosyalist dönüşüm ve stratejik caydırıcılık yoluyla gerçek egemenlik inşa edilecek. Üçüncü bir yol yok, ahlakı temel alan bir kestirme yol yok. STK’lar, emperyalist gerilemenin yasalarından kurtulmamızı sağlayacak bir kaçış yolu açamazlar.

Bu anlamda, Trump’ın Amerikası, istemeden de olsa tarihsel bir hizmette bulunuyor. İdeolojik perdeyi aralayarak, ABD’yi kusurlu bir demokrasi değil, uzun zamandır olduğu gibi, ayrıcalıklarını korumak için dünyayı yakmaya hazır tekelci finans kapitalin merkezi organı olduğunu tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

“Dördüncü Reich”, geleceğe yönelik bir tehdit değil, eşitsiz bir şekilde ifade edilen, şiddetle uygulanan ve giderek istikrarsızlaşan mevcut bir gerçekliktir. Tüm bu rejimlerde olduğu gibi, görünürdeki gücü derin bir zayıflığı gizlemektedir. İmparatorluklar retorik olarak meydan okunduğunda değil, onları ayakta tutan maddi koşullar, örgütlü, bilinçli ve egemen alternatiflerce ortadan kaldırıldığında çökerler.

Tarih, her zaman olduğu gibi, tarafsız değildir. Güçleri hizaya getirir. Bu hizalanmada, Trump’ın Amerikası, emperyalizmin yeni yüzyılının başlangıcında değil, eski bir yüzyılın sarsıntılı sonundadır. Çırpınan Amerika, acımasız ve umutsuz bir haldeyken, ötesindeki dünya, yavaş, düzensiz ve acı verici bir şekilde emperyalizm sonrası bir ufka doğru ilerlemektedir.

Bişarat Abbasi
6 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: