Eylül
2025’te, veri ağası ve Trump başkanlığının perde arkasındaki etkili ismi Peter
Thiel, San Fransisko’da, kapalı kapılar ardında, Silikon Vadisi ölçütlerine
göre alabildiğine tuhaf olan Deccal konusu ile ilgili bir dizi konferans
düzenledi. Konu başlığı, fazlasıyla uygunsuzdu. Ya da belki de yatırımcıların
yapay zekâ balonu ve mevcut ekonomik döngünün yaklaşan sonuna dair endişeleri
göz önüne alındığında, fazlasıyla uygundu. Cep telefonları yasak olduğundan,
konferanslar kayıt altına alınamadı, bu da kimi şehir efsanelerine yol açtı.
Mart 2026’da Thiel, konferansları Vatikan’dan birkaç yüz metre uzaklıktaki Roma’da
yeniden düzenlemeye çalıştı. Bir zamanlar Papa Francis’in yapay zekâ danışmanı
olan Peder Paolo Benanti, Thiel’in planına karşı çıktı ve bunun “teolojik bir
rejim değişikliği”[1] olduğunu söyledi.
Tartışılan
konuları anlamak için bu özel derslerin içeriğini tekrar gözden geçirmeye gerek
yok.[2] En az yirmi yıldır düşman anlayışı üzerine kurulu bir siyaset teorisi ile
düşmanlığı esas alan bir kozmoloji inşa eden Thiel, bir yandan “duyarcılık”
kültürünce yönetilen tek dünya hükümeti ile ilgili paranoyak görüşü besledi,
bir yandan da devlet aygıtlarındaki özel istihbarat şirketlerinin işini yaptı. Neticede
Thiel, kutsal metinleri tahrif eden, Deccal figürünü ABD’nin hasımları yerine
iş hayatındaki rakiplerini temsil edecek şekilde tanımlayan bir isim. Bu “kafa
karıştırma amacı güden” stratejisinde Deccal, Avrupa sosyal demokrasisi, çevre
hareketleri, kamu sektörü çalışanları ve koronavirüs araştırmacıları da dâhil
olmak üzere, bir dizi sahte düşmanı ifade ediyor. Ama aynı Thiel, ABD
hegemonyasına ve egemen veri tekeline meydan okuyabilecek tek güç olan gerçek küresel
düşman Çin’i hiç aklından çıkarmıyor.
Stanford’da
Fransız felsefeci René Girard’dan felsefe eğitimi almış olan Thiel, Deccal ile
ilgili açıklamalarında Nasyonal Sosyalizmin hukuk teorisyenlerinden Alman
hukukçu Carl Schmitt’in Kıyamet’e dair sunduğu sofistike yorumlardan istifade
ediyor. Thiel’in ABD’yi mevcut jeopolitik düzende konumlandırma girişimine
benzer şekilde, Schmitt de Almanya’yı komünist tehdide karşı konumlandırmak ve
düşman figürünü inşa etmekle meşguldü.
Peki
bugün Thiel denen bu adamın dünya savaşlarına dair tefekkürünün sonuçları bizi
neden ilgilendirsin? Thiel, Schmitt’e atıfta bulunurken, aslında İkinci Dünya
Savaşı felaketinin eşiğine gelmiş olan Weimar Almanyası ile bugün benzer bir
felaketin eşiğinde olan günümüz ABD’si arasında paralellik kuruyor.
Bu
yeniden diriltilen Deccal motifi, ABD’deki politik dile pelesenk olmuş bir laf.
Ama aynı zamanda Deccal, sanayide ve dijital âlemde yaşanan ekonomik krizin,
Silikon Vadisi’nin eski gnostik alt yapısıyla ve yeni yeni savaş çığırtkanlığı
yapmaya başlayan tekno-milliyetçilikle[3] kaynaştığı sağcı ajitasyonun
semptomatik bir örneğini de temsil ediyor.
Thiel’in
yürüttüğü operasyon, belirli bir mantığı izliyor: bu operasyon dâhilinde Thiel,
ABD ve Batı ülkelerinde sinyal istihbaratının (SIGINT) özelleştirilmesi için
kılıf örüyor, bir yandan da Çin ile yapay zekâ temelli silahlar konusunda süren
yarışta dijital üstünlüğü güvence altına alacağı vaadinde bulunuyor. Bu
anlamda, Thiel’in yürüttüğü operasyon, Obama’nın SIGINT doktrininin bir
uzantısı ve ABD dış politikasında “düşmanın ontolojisi”nin uzun operasyonel
araştırma ve sibernetik analizleri tarihinin bir parçası.[4] Bu arada, Thiel’in
şirketi Palantir, ABD’de ICE’a (Göç ve Gümrük Muhafaza Dairesi) göçmenlerin
profillerini çıkarma, İsrail’de IDF’e (İsrail Savunma Kuvvetleri) Filistinlileri
hedef alma, ayrıca İngiltere’nin NHS’sine (Ulusal Sağlık Hizmetleri Sistemi)
hastaları “tedavi etme” konusunda yardımcı olmak gibi, şaibeli girişimler
dâhilinde kendisine bahşedilen cömert kamu sözleşmelerinden istifade ediyor.[5]
Thiel’in
fikri sistemini çözmek için, kökenine, Schmitt’in “katehon” olarak
adlandırdığı teolojik kavrama dair yorumuna bakmamız gerekiyor. Bu kavram,
Deccal’e (ve küresel iç savaşa) karşı koymakla ilgili olan, kutsal kitaptan
alınmış, anlaşılması güç bir kavram. Ayrıca politik teolojiyi, politik ekonomi,
dünya algoritmasının işleyişi, Batı’daki dijital kapitalizminin yüzleştiği durgunluk,
dünya işçi sınıfının ve bağlantısız ülkelerin mücadeleleri üzerinden okumamız
gerekiyor. Sonuç olarak, bu noktada iki kutbun çatıştığı sistemin ötesine
bakılmalı.
Aziz
Pavlus’un Katehon’u:
Roma İmparatorluğu’nda Kaosu Dizginleyen Politik Güç
Selâniklilere
İkinci Mektup’ta Aziz Pavlus, geleneksel olarak Deccal olarak
tanımlanan bir “düşmanın” gelişini “engelleyen” (katehon) gizemli bir
figürden bahseder:
“Vakti gelince ortaya
çıkarılacak olan bu adamı şimdilik neyin engellediğini biliyorsunuz. Evet, yasa
tanımazlığın gizli gücü, şu anda bile etkindir; ama bu gücü şimdilik engelleyen
ortadan kaldırılıncaya dek görevini sürdürecektir.”
Katehon,
sıklıkla Roma İmparatorluğu ve başındaki imparatorla özdeşleştirilmiştir:
Deccal’in (kaosun) gelişini engelleyen devlet güçleri, ancak bu nedenle zamanın
sonunda Deccal’i yenmek için gelen Mesih’in gelişini de engeller. Katehon, bir
anlamda, Hristiyan şehir devletinin (polis) olağan ikiliğine işaret eder. Burada
ruhani otorite (Kilise), dünyevi gücü (devlet) ayrı ama gene de kendi
hizmetinde olup dünyaya hizmet eden bir güç olarak kabul eder. Yirminci
yüzyılın başlarında, insan uygarlığının kıyametini geciktiren bir devlet biçimi
olan katehon fikri, Schmitt’in gerici projesi tarafından yeniden ele alındı ve
sahiplenildi. Yirminci yüzyılın sonunda
bu tema, İtalyan siyaset felsefesi içinde bir kez daha gündeme geldi. Mario
Tronti, Carlo Galli ve Massimo Cacciari gibi yazarlar, katehon’u
toplumsal ve politik çatışmayı çözüme kavuşturması gereken bir güç olarak okurken; Giorgio Agamben onu her bir iktidarın
gayrimeşruluğunu
gizleyen bir güç şeklinde yorumluyordu.[6]
Bugün katehon popülizm tarafından yeniden gündeme getiriliyor. Burada katehon,
tekno-milliyetçi devrimi dizginleyen bir güç olarak tahayyül ediliyor.
Politik
teolojide kimi yazarlar, katehonu kötülüğün (yani insan doğasının yıkıcı
içgüdülerinin) ortaya çıkışını “engelleyen” olumlu bir devlet biçimiyle eşdeğer
görürken, bazıları da onu iyiliğin ortaya çıkışını “engelleyen” olumsuz bir
devlet biçimiyle özdeş görüyorlar. Bu iyilik başta Mesih’in gelişi, sonrasında seküler
bir benzetme çabasıyla, modern devrimlerin gelişi olarak anlaşılıyor.
Thomas
Hobbes gibi Schmitt de devleti, her an insanlığın çatışmacı dürtülerini
bastırarak uygarlığın dağılmasını önleyen bir güç olarak görüyor. Thiel bu
fikri, kamusal ve beynelmilel kurumların ABD kapitalizminin aleni kaderine
karşı çıktığı fantezisini beslemek için kullanıyor. ABD’deki politik dilde “katehon”
gibi bir Yunanca terim, halk arasında yaygınlık kazanabilecek bir terim değildi.
Bu nedenle Thiel, onun yerine, “Deccal”i kullanıyor, böylece onu kötücül bir
imge olarak sunuyor. Thiel’in zihninde birbiriyle alakası olmayan özneler, Deccal
rolünü üstlenebilecek unsurlar olarak öne çıkıyorlar. Aynı zamanda, kendisinin
de teyit ettiği biçimiyle Thiel’in zihninde Deccal, ABD kapitalizminin en büyük
rakibi Çin’e denk düşüyor.
Schmitt’in
Katehonu: Avrupa’da Komünizmi Dizginleyen Politik Güç
Schmitt’in
katehonu yeniden yorumluyor. Bu yorum, kaleme alındığı dönemin bağlamı
dâhilinde anlaşılmalı.
Müttefiklerin
Nazi rejimiyle işbirliği yapmakla suçladıkları Schmitt, beynelmilel sistem
dâhilinde İkinci Dünya Savaşı’nın tetiklediği dönüşümlerin orta yerinde, bir
hapishane hücresinde Ex Captivitate Salus [“Esaretten Kurtuluş”] isimli
çalışmasını kaleme aldı. Kitap, bir öz savunma gibi görünse de, aynı zamanda
kaybeden tarafın bakış açısından tarih yazma girişimidir. Ölüm arzusuyla oynaşan
Schmitt intihara meyleder ama o iğvadan kurtarır kendini. Seneca’nın ve Stoacı
intiharın vakti çoktan geçmiştir, çünkü o zamanlar kutsal ayinler yoktu ve Hristiyanlığa
has dünyanın sonuna dair görüşle tanışılmamıştı. Daha da önemlisi, intihar söz
konusu bile olamaz, çünkü intihar etse, yalnızlığına kapanmış, diğer insanları
ve her şeyden önce onu reddedecek gibi görünen diğerini, yani düşmanı tanımayan
adam, kendisini aldatmış olurdu.
Peki
düşman kimdir? “Beni sorgulayabilecek olandır.” Peki beni kim sorgulayabilir? “Sadece
ben sorgulayabilirim. Ya da kardeşim sorgulayabilir. Öteki kardeşimdir,
kardeşim düşmanımdır.” Bunlar diyalektik hamlelermiş gibi görünse de, aynı
zamanda Yaratılış’a da atıfta bulunmaktadırlar: “Âdem ve Havva’nın iki oğlu
oldu: Kâbil ve Habil. İnsanlığın tarihi böyle başlar. Her şeyin babası işte
böyle görünür. Dünya tarihini hareket halinde tutan diyalektik gerilim budur,
dünya tarihi henüz sona ermemiştir.”[7]
Schmitt’e
göre düşmanlık, insani gerçekliğin temel olgusudur; çünkü insanlar kendilerini ancak
düşman aracılığıyla tanıyabilirler. Aynı zamanda, düşmanlık bir şekilde
disipline edilmelidir. Bu, sadece kontrolsüz saldırganlık gibi tehlikeli
sonuçlardan kaçınmak değil, aynı zamanda insanlar arasında birincil tanıma
potansiyelini korumak için de gereklidir. Bu potansiyel, insan toplumlarında
çatışma sürecini düzenleme pratiğinin en üstün biçimi olan hukukta ifadesini
bulur. Ancak insanlığın büyük bir kısmı, çatışmayı hukukun rasyonel aracıyla
düzenlemekle yetinmez. Ütopyalar icat ederler, insan türünün birliğini ve
evrensel kardeşliğin onaylanmasını öngören (“dünyanın işçileri, birleşin!” gibi)
siyasi doktrinler oluştururlar; bu da ancak merkezi planlama yoluyla
gerçekleştirilebilecek bir şeydir.
Schmitt,
kendi döneminde dini evrenselciliğin zayıfladığını, insanlığın uluslararası
hukuk yoluyla siyasi bir özneye dönüştüğünü gözlemliyor. Bu nedenle, insanlığın
bir düşmana ihtiyacı olacağını düşünüyor. Peki ama bu ne tür bir düşman olacak?
İnsanlık
siyasi bir özne haline geldiğinde, düşmanı tanım gereği insan ve kişi olmayan
bir varlık olmalıdır. Suçlu, insan olmayan asalak ve serseri varlıklardır. Dolayısıyla
bu varlıklar ayrımcılığa uğramalı, yok edilmelidirler. Jeopolitik düzeyde, bir
devlet veya devletler grubu, “haklı” bir savaş yürütmek amacıyla uluslararası
hukuka başvurduğunda, insanlığın tamamının çıkarlarını temsil ederler. Diğer
tüm devletler ve onlara ait bireyler insan ve kişi olmayan varlıklar olarak
kabul edilecektir. Bu gerçekleştiğinde, insanlık tarihi nereye doğru ilerler?
Bir olasılık, insan türünün gerçek birliğidir. Bu da bir Hristiyan için İsa'nın
son gelişine benzer. Aziz Pavlus’un tanımladığı gibi, bir diğer olasılık da
katehonu içerir:
“Rabbimiz İsa Mesih’in
gelişine ve O’nunla birlikte olmak üzere toplanmamıza gelince: Kardeşler, size
rica ediyoruz, Rabbin gününün geldiğini ileri süren herhangi bir ruh, bir söz
ya da bizden gelmiş gibi gösterilen bir mektup hemen aklınızı karıştırmasın,
sizi telaşlandırmasın. Hiç kimse hiçbir şekilde
sizi aldatmasın. Çünkü imandan
dönüş başlamadıkça, mahvolacak olan o yasa tanımaz adam ortaya çıkmadıkça o gün
gelmeyecektir. Bu adam, tanrı diye anılan ya da tapılan her şeye karşı gelerek
kendini hepsinden yüce gösterecek, hatta kendisini Tanrı ilan ederek Tanrı’nın Tapınağı’nda
oturacaktır. Daha yanınızdayken
bunları size söylediğimi hatırlamıyor musunuz? Zamanı gelince ortaya çıkarılacak
olan bu adamı şimdilik neyin engellediğini biliyorsunuz. Evet, yasa tanımazlığın
gizli gücü şu anda bile etkindir; ama bu gücü şimdilik engelleyen ortadan
kaldırılıncaya dek görevini sürdürecektir.”[8]
Schmitt,
1942 tarihli “İstem Dışı Hızlandırıcılar veya: Batı Yarımküre Sorunu” adlı
makalesinde ilk kez “engelleyen şey” (to katehon) ve “engelleyen kişi” (ho
katehon) ifadelerini kullanmıştır. Bu ifadeler, düşmanı, Deccal’i, helâk oğlunu
(filius perditionis), anomiyi, Tanrı gibi davranarak kendini
göstermesini, böylece Tapınak’taki yerini almasını engelleyen gücü belirtir.
Schmitt, bu kendine özgü ve gizemli gücün, katehon’un farklı donlara büründüğünü
söyler. Tertullian ve Hristiyan patristik geleneğinin diğer birçok temsilcisi,
bu sonu geciktirici gücün Roma İmparatorluğu olduğunu savunmuştur. Orta Çağ’da
bu unvan, tüm imparatorluk tarihini Roma İmparatorluğu’ndaki kökenine yeniden
bağlayan translatio imperii doktrini aracılığıyla Kutsal Roma
İmparatorluğu’na devredilmiştir.[9]
Schmitt’in
katehona kazandırdığı anlam, İstemsiz Hızlandırıcılar yazısında sunulan
son üç örnekte ortaya konulmaktadır. Bunlardan ilki, neredeyse tarihsel bir
merak konusu olan İmparator Franz Joseph’tir. Bu kişi, sadece fiziksel
varlığıyla Habsburg İmparatorluğu’nun dağılmasını “engellemiştir”. Diğer iki
örnek ise Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Tomáš Masaryk ve Polonyalı mareşal
Józef Piłsudski’dir. Her ikisi de komünizmin ilerleme sürecini yavaşlatma konusunda
çok önemli bir rol oynamıştır. Masaryk, Schmitt’in 1947’de esaretten
kurtulduktan hemen sonra yazdığı günlük notları olan Glossarium’da
oldukça ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır:
“Baba Masaryk, gerçek bir
Avrupalı din adamıydı. Batı liberal
demokrasisinin din adamıydı. O, hayranlık uyandıran bir tarihsel farkındalıkla
hareket etti. O dönemde Alman politikacıların, felsefecilerin
ve tarihçilerin gösterebildiklerinden
sonsuz derecede üstün ve Batı için çok akıllıca bir seçim yaptı.”[10]
Avrupa
tarihinin hassas bir döneminde, Almanya’da Konsey Devrimi şiddetle devam
ederken, Masaryk ılımlı bir seçim yaparak, Çek Cumhuriyeti’ni Batı liberal
demokrasisiyle aynı hizaya getirdi ve uluslararası komünizmden uzak durdu. Bu,
Batı Avrupa’nın kalbinde komünizmin ilerlemesine “mani oldu”.
“Schmitt’te
Deccal, işçi hareketi ve uluslararası komünizme mi denk düşüyordu?” sorusu meşru
bir sorudur. Bir bakıma evet, çünkü Schmitt açısından en büyük kâbus,
bütünleşik ekonomik ve teknik planlamanın tüm dünyayı birleştirdiği kurgu idi.
Ama hepsi bu değil. Schmitt, kültürel açıdan vasat düzeyde olan Batılıdan çok
daha net bir şekilde, çağdaş tarihin dönüm noktasının 1848 ile 1917 yılları
arasında, Komünist Manifesto’nun yayınlandığı günle Ekim Devrimi’nin
zaferiyle birlikte Leninizmin onaylandığı moment arasında uzanan dönem olduğunu
görüyor. Komünizmin “kurucu metni” olarak Manifesto sayesinde
sosyalistler ve komünistler, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılların tarihinin
anlamı konusunda, 1848 devrimi ile Birinci Dünya Savaşı arasındaki süreklilik
üzerinde tekel sahibi oldular.
Yirminci
yüzyılın büyük yangınının ateşleyicisi olarak Lenin, Katoliklerin ve Orta Çağ’ın
“haklı savaş” doktrinini alıp, Sosyalizm ve Savaş (1915) adlı eserinde
eşi benzeri görülmemiş amaçlara teksif etti. Lenin’in dünya savaşını dünya iç
savaşına, yani işçi sınıfının kapitalizme karşı dünya savaşına dönüştürme
sloganı, “iç savaş”ı tarihin merkezine taşır. Schmitt’e göre iç savaş, en kötü
savaş türüdür, çünkü tıpkı Kâbil ve Habil’inki gibi,
“kardeşler arasında cereyan
eden bir savaştır. Bu savaş, rakibi aynı hukuk düzeni içinde tutan müşterek bir
siyasi varlık içinde yürütülmektedir ve mücadelenin her iki tarafı da bu müşterek
siyasi varlığı mutlak anlamda hem sahiplenmekte hem de reddetmektedir. Her
ikisi de rakibi mutlak ve koşulsuz olarak haksız yere suçlamaktadır. Rakibin
haklarını askıya alırlar, ancak bunu adalet adına yaparlar.”[11]
Dahası,
dünya iç savaşı (veya dünya çapında savaş), düşmanı insanlığın dışında
konumlandırır, böylece varoluşun (veya düşmanlığın) temel gerçeğinin
düzenlenmesi olarak hukuka karşı bir savaş ilan eder. Bu da iki düşmanın
birbirini evrensel insanlığın üyeleri olarak tanımasını sağlar. Leninizm, bu
nedenle, stratejisinin temel bir unsuru dâhilinde Katoliktir, ancak aynı
zamanda Katolikliğin en derin düşmanıdır. Kendini, Pavlusvari bir şekilde, “Tanrı’nın
tapınağı”na yerleştirmiş ve “kendini Tanrı olarak” takdim etmiştir. Peki
komünizm, karşısına katehonun çıkartılamsı gereken düşman, yani antikeimenos
mudur ? Bir anlamda öyledir. Ancak göreceğimiz gibi, meseleler çok daha
karmaşıktır.
Glossarium’da Schmitt,
Pierre Linn’den gelen bir mektuba verdiği cevabı şöyle aktarır: “1932’de geliştirdiğim
katehon teorimi biliyor musunuz?”[12]
1932’de
ne oldu veya olgunlaştı da Schmitt’in zihninde Roma İmparatorluğu’nun sonundan
günümüze uzanan tarihsel sürekliliği anlamanın bir aracı olarak katehon imgesi
oluştu? Burada sadece bazı hipotezler dile dökülebilir.
Aynı
yıl Schmitt, kırklar ve ellilerde uygulamada olan uluslararası hukuk üzerine
yazdığı denemelerinin ve Yeryüzünün Nomosu eserinin kimi temel
tezlerinin önceden haber veren “Uluslararası Hukukta Modern Emperyalizmin
Biçimleri” çalışmasını kaleme aldı. Neredeyse Marksist bir üslupla Schmitt,
burada modern emperyalizmin kendisini (insanlığın, uluslararası hukukun,
barışın vb. savunulması gibi) evrenselci ideolojik gerekçelerin ardına
gizlediğini, ancak her şeyden önce ekonomik egemenliğini savunması gerektiğini
söyler. Schmitt’e göre ABD, bunu 1823’ten beri, yani kendi nüfuz alanını tesis
etmek için Batı yarımküresinde Avrupa’nın her türden müdahalesini savuşturacak
Monroe Doktrini’ni ilan ettiği günden beri yapmaktadır.
ABD’nin
emperyalist enternasyonalizmi yeni bir türdür, çünkü artık eski jus publicum
europaeum’da (Avrupa kamu hukukunda) olduğu gibi Hristiyan ve Hristiyan
olmayan halklar arasındaki ayrıma değil, alacaklılar ve borçlular arasındaki
ayrımı temel almaktadır.[13] O dönemin büyük alacaklıları ve borçluları
kimlerdi?
Lozan
Konferansı'nın yapıldığı 1932 yılında bunlar, ABD ve Almanya idi. Schmitt’in
Weimar Cumhuriyeti şansölyesi Kurt von Schleicher ile işbirliği yaptığı yıl da
o yıldı. Weimar Cumhuriyeti’nin son aşamasında bulunan ama henüz Hitlerci
olmayan Almanya, büyük Avrupa alanını yok ederek dünya hegemonyasını dayatan
Amerikan düşmanına karşı bir kalkan mıydı?
Elbette
Schmitt, bir dönem ABD’nin savaşa girmemesini ya da en azından Almanya’yla
savaşmamasını umdu. Bu düşünce, 1939 ile 1941 yılları arasında yazdığı uzun bir
makalede (“Uluslararası Hukukun Büyük Alan Düzeni ve Mekânsal Olarak Yabancı
Güçlerin Müdahalesinin Yasaklanması”) yer almaktadır. Schmitt burada, Avrupa
devletleri arasında tesis edilecek mutlu mesut dengeyi temel alan ancak gene de
kendi içinde düzene kavuşturulmuş çatışma sürecine sömürgeleştirilmiş ülkeleri
katan jus publicum europaeum’da yaşanan krizden bahseder. Artık yeni bir
uluslararası hukukun vakit gelmiştir.
Neticede
ABD, Monroe Doktrini’ni ilan ederek bunun öncüsü olmuştu. Onun örneğini
izleyerek, her biri baskın bir güç tarafından yönetilen, kendi somut siyasi
ilkesine sahip ve dış müdahaleyi sınırlayabilen diğer büyük jeopolitik bloklar (“büyük
alanlar”) oluşmalıdır.[14]
Schmitt’in
umudu uzun sürmedi: Yukarıda bahsedilen 1942 tarihli “İstemsiz Hızlandırıcılar”
makalesinde, Roosevelt’in “hareket tarzındaki içsel karar eksikliği” nedeniyle
ABD’nin katehon gibi davranmasını engellediğini, bunun yerine, onu istemsiz
hızlandırıcılar tarafına çektiğini söylüyor.[15] Bu hızlanma, dünyanın
birliğine, antikeimenos’un gerçek yüzüne doğruydu.
ABD
aslında SSCB ile anti-faşist bir ittifaka girmek üzereydi. 1940’ta seçime giren
Cumhuriyetçi başkan adayı Wendell Willkie’nin aynı adlı kitabında bahsettiği “tek
dünya”nın eşiğindeydi. BM-Çin eksenini bu projenin çağdaş bir tezahürü olarak tahayyül
eden Thiel’in asıl kafayı taktığı konu da bu.[16]
Schmitt’in
1945’te tamamlanıp 1950’ye kadar yayımlanmayan Yeryüzünün Nomosu adlı
eserinde ABD ve Sovyetler Birliği arasında teşkil edilen anti-faşist ittifakın
orta yerinde oluşan büyük mekânların heterojen çoğulluğundan söz edilir.
Schmitt, Soğuk Savaş’ın, dolayısıyla Doğu-Batı ikiliğinin önemi üzerinde hiçbir
zaman durmadı. O, bir “Soğuk Savaş”çı da değildi. Bilâkis, ilk dönem
çalışmalarında yönetimsel devrimin tüm gelişmiş ülkeleri kapsadığını savunan
James Burnham’ın ve “endüstriyel toplum”un kitlesel mal üretimini kapitalizm ve
sosyalizm arasındaki karşıtlığı aşacak düzeye taşıdığını söyleyen Raymond Aron’un
fikirlerine bağlı kaldı. Bunlar, aynı zamanda belirli düzeyde Frankfurt Okulu’na,
misal, Sovyet Marksizmi kitabının yazarı Herbert Marcuse’ye ait fikirlerdi.[17]
Eğer Schmitt bu okulu ve fikirleri bilseydi, muhtemelen takdir ederdi.
Schmitt
için çok daha belirleyici olan, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 1956
Yirminci Kongresi’nin ardından Sovyetler Birliği ile Çin arasında yaşanan ayrışmaydı.
Schmitt, bu ayrışmanın beynelmilel komünizm tarihinde yeni bir dönemi işaret
ettiğini görüyordu. Bu ayrışma neticesinde, jeopolitikada sadece Çin’in değil,
aynı zamanda 1955’te düzenlenen Bandung Konferansı’nda bir araya gelen
bağlantısız eski sömürge ülkelerinin de yer aldığı üçüncü bir alan açıldı.
Büyük alanlar teorisi yeniden önem kazanmıştı, ancak güvenilirliğini yeniden
tesis etmek için, üçüncü büyük alanın somut bir düzene dayanan kendi siyasi
ilkesiyle donatılmış olduğunu göstermesi gerekiyordu. (Alman dilinin imkânlarından
yararlanan Schmitt, her Ordnung’un (siyasi düzenin) aynı zamanda bir Ortung,
(mekânsal yerelleşme) olduğunu söylüyordu.
Partizan
Teorisi (1963) adlı eserinde, Maoizmi Leninizmin toplumsal savaşının
dünya iç savaşı olarak yoğunlaşması olarak gören Schmitt siyasi düzenle
mekânsal yerelleşme arasındaki bağa dair tezini derinleştirdi. Ona göre söz
konusu yoğunlaşma, komünist militanı bir partizana, göçebe ve düzensiz bir
askeri oluşumun serbest bırakılmış bir üyesine dönüştüren özel bir dile sahipti.
Partizanın, işgalciye karşı hararetle savunduğu kendi toprakları ve o
toprakları işleyen hakikatli insanları (justissima tellusi) ile
derin bir ilişkisi vardı.[18] Partizanın kendi topraklarına olan bağlılığının, gezegeni
teknolojik düzeyde birleştirecek süreci gönüllü olarak (SSCB) ve gönülsüzce
(ABD) hızlandıranlara karşı başlıca panzehirlerden biri olduğu öne sürülebilir.
Mao’nun Çin'i, Leninizmin son evresi miydi, Leninizmi yeniden yorumlayıp
sınırlayarak onu boğan bir başkalaşım mıydı?
Thiel’in
Katehonu: Çin’i Dizginleyen Siyasi Güç
11
Eylül saldırılarının ardından ABD’nin ekonomik, siyasi ve askeri aygıtları
kendilerini yeniden organize etti. Temmuz 2004’te, bu ortamda, Peter Thiel ve
Robert Hamerton-Kelly, hocaları Girard ile siyasi durumu tartışmak üzere
Stanford Üniversitesi’nde “Siyaset ve Kıyamet” konferansını düzenlediler.
Thiel, sonraki on yıllarda dikkat çekici bir kadere sahip olacak olan “Strauss
An” adlı makalesini sundu. Thiel, “Sağın Milletlerin Zenginliği kitabından
solun Das Kapital’ine ve arada bir yerlerde duran Hegel ve Kant ile
onların birçok takipçisine ait eserleri üzerinden 11 Eylül’ün bu acımasız
gerçekleri, modern siyasetin temellerinin yeniden incelenmesini gerekli kılıyor”
diyordu.[19]
Konferansın
amacı, yeni bir jeopolitik düşmanın varlığını açıklığa kavuşturmaktı. Thiel,
sunumunda bunun için Schmitt’i ve düşmanın siyasi merkeziliğine teorisini
kullandı: “Siyasetin doruk noktaları, düşmanın somut bir açıklıkla düşman
olarak tanındığı anlardır”[20] diyen Thiel, Schmitt’in çatışmacı dünya görüşünü,
ABD vatandaşlarının ve Batı halklarının yozlaşması hakkında ahlaki bir ders
olarak yeniden yorumluyordu. “Halkın bir kısmı artık düşman tanımadığını ilan
ederse, o zaman, duruma bağlı olarak, onların tarafına geçer ve onlara yardım
eder.”
Thiel
buradan, eski polemos pater panton (“savaş her şeyin babasıdır”) ilkesi
ve evrensel bir düşmanlık diniyle canlandırılan kozmolojik bir vizyona ulaştı:
“Uzaydan gelen uzaylıların istilası olmadıkça, tüm insanlığı siyasi olarak
birleştiren bir dünya devleti asla olamaz. Bu, mantıksal bir imkânsız.”[21]
Schmitt’in
antropolojisi, uluslararası kurumlar mimarisi ve Tek Dünya Hükümeti komplosuyla
Batı’yı yıkıma sürüklediği iddia edilen Aydınlanma’nın evrenselciliğine karşıydı.
Thiel,
ABD ve müttefik hükümetlerin “terörizmi” yenmek için istihbarat servislerine ve
dijital üstünlüğe büyük yatırımlar yapması gerektiğini söylüyor. Thiel böylece,
bir yıl önce kurucu ortaklarından olduğu Palantir gibi bir şirketin
gerekliliğini teorik kılıfa kavuşturuyor (ve bu kılıfı kamuoyuna ilân ediyor):
“Uzun ve hiçbir sonuç
üretmeyen parlamento tartışmalarıyla dolu, aptallar tarafından anlatılan
Shakespeare masallarına tanık olunan Birleşmiş Milletler yerine, dünya
istihbarat servislerinin gizli koordinasyonunu ifade eden hiyerarşik yapıyı gezegende
Amerikan barışını tesis edecek yol olarak görmek zorundayız.”[22]
Bu
şekilde Thiel aslında Schmitt’i düşmana karşı çok şeffaf olmakla eleştiriyor ve
Strauss’u gizliliğe dayalı siyasi stratejisi nedeniyle övüyor.
Thiel,
2004’teki bu konferansta katehonu tartışmaya ve onu kendi dünya görüşüne dâhil
etmeye başladı. Katehon temasını, Avusturyalı ilahiyatçı Wolfgang Palaver
aracılığıyla keşfetti. Palaver’in “Hobbes ve Katehon: Kurbanı Öne Çıkartan Hristiyanlığın
Sekülerleşmesi” başlıklı makalesi, Girard’ın katehon okumasına ilham kaynağı
oldu.[23]
Stanford
konferansında Palaver, “Carl Schmitt’in Küresel İç Savaşa Karşı Kıyametçi
Direniş” başlıklı bir bildiri sundu. Konferansın gerici düşünsel ortamında,
Girard’ın “taklitçi şiddet” ilkesi, Schmitt’in katehonuyla birleşerek,
farklılık ve düşmanlığın dünyanın dengesini güvence altına aldığı bir düzen meydana
getiriyordu. Agape’yi (Hristiyanların komşuya duyduğu sevgiyi) küfür olarak
gören Palaver, savaşın tam da dayanışmanın hâkim olduğu yerde patlak verdiğini
iddia etti. Ona göre, küreselleşme “tek düşünce”siyle farklılıkları ortadan kaldırıyor,
böylece insanlığı iç savaşa doğru sürüklüyordu:
“Taklit teorisi, bize
alternatif bir paradigma sunuyor. Bu teori, farklılıkların ortadan kalkması ve
eşitliğin insan ilişkilerini karakterize etmeye başlaması durumunda insanlararası
çatışmaların ortaya çıkma ihtimalinin daha yüksek olduğunu varsayar. Yabancıların
değil, kardeşlerin düşman olma ihtimali daha yüksektir. Taklit teorisine göre,
küreselleşen dünyamızda en büyük tehdit, farklılıkların ortadan kalkmasıdır.”[24]
Bu
anlamda Palaver’in, daha sonra Girard tarafından geliştirilecek, sonraki on
yıllarda Thiel tarafından benimsenecek olan temel ilkelerin taslağını hazırladığını
söylemek mümkün.
Thiel’in
Antropolojik Durgunluk Anlayışı
Gerçekten
de, dünyanın sonunu tahayyül etmek, kapitalizmin sonunu tahayyül etmekten daha
kolaydır. Şüphesiz ki, Thiel’in Deccal’i merkeze alan provokasyon girişimi, (Breitbart’ın
“siyaset kültürden neşet eder” sloganında özetlenen strateji anlamında) devlet
aktörlerinin siyasi hegemonya mücadelesinde kültürel arketipleri tekrar tekrar namluya
sürdükleri, ABD’de cereyan eden ekonomik krizin ideolojik yansımasıdır. Thiel’in
teoloji temelli pazarlama faaliyeti, hem işçileri hem de yatırımcıları, veri
tekellerinin krizinden kaynaklanan durgunluğun gerçek nedenlerinden
uzaklaştırmaya hizmet etmektedir.
Enerji
gelirleriyle belirlenen kalıcı bir savaş ekonomisinde, iş dünyasını yönlendiren
tek yeni sektör yapay zekâ gibi görünüyor, ancak bu da bir büyüme krizi
ve ölçek sınırlarıyla karşı karşıya. Yapay zekâ modelleri oluşturmak için
algoritmaların geliştirilmesi, yapay zekâ altyapısının yalnızca basit bir
bileşenidir. Tüketici davranışı hakkında toplanan veriler, genelde kamu ve özel
kütüphanelerden dijitalleştirilmiş kayıtların (çoğu zaman korsan yollardan)
toplanmasıyla oluşturulan yüksek kaliteli eğitim veri kümeleri, daha da önemli
varlıklardır.
Büyük
yapay zekâ modelleri, felaket niteliğinde ekolojik etkileri olan giderek daha
büyük ve daha hızlı veri merkezlerine ihtiyaç duyarlar. Yapay zekâ temelli iş
modeli, ChatGPT ve Claude gibi uygulamaların başarısıyla henüz telafi
edilememiş bir altyapı sınırına ulaşmış gibi görünüyor.
Nobel
ödüllü ekonomist Daron Acemoğlu, ortada yapay zekânın verimliliği artırdığına
dair hiçbir göstergenin bulunmadığını söylüyor.[25] Bu sebeple, büyük bütçe
açıklarıyla uğraşan OpenAI gibi büyük yapay zekâ şirketleri, büyük bir
spekülatif yapay zekâ balonuna ilişkin endişeleri körükleyen bir duraklama süreci
içindeymiş gibi görünüyor.[26]
Bu
bağlamda, dijital ekonomideki krizle tekno-milliyetçilik ideolojisi arasındaki
bağı, yani Algoritma ile Deccal arasındaki ilişkiyi idrak edebilmek için, devletin
fiilen elinde bulundurduğu veri tekelinden istifade eden Çin’in yapay zekâ ile
ilgili hedeflerine de bakmak zorundayız. Çin, DeepSeek gibi ücretsiz, “açık ağırlık”lı
yapay zekâ modellerini stratejik olarak piyasaya sürdü. (Açık ağırlıklı, açık
kaynak anlamına gelmez, çünkü eğitim verilerinin bileşimini açıklamazlar; veri,
yapay zekâ alanındaki rekabette gerçek farkı yaratan şeydir.)
Çin’in
devlet tekelini taklit etmeye çalışan Silikon Vadisi şirketleri, ABD’deki
devlet kurumlarına hücum edip buralara sızmaya çalıştı. Batı hükümetleri, hatta
yerel belediyeler için veri analizi konusunda uzmanlaşan, en büyük özel askeri
istihbarat şirketi Palantir, bu çabanın ön saflarında yer alıyor. Piyasa değeri
açısından Palantir, Lockheed Martin’den daha büyük; bu da yapay zekâ balonunun
büyüklüğü hakkında bir fikir veriyor. Palantir’in kullandığı çalışma modeli, çoğunlukla
ordu kaynaklı devlet sözleşmelerine ve Avrupa’daki kamu kurumlarının verilerine
ayrıcalıklı erişim imkânını temel alıyor.
Thiel’in
Deccal hakkındaki derslerini çürütmek için, bunları mevcut ekonomik durgunlukla
alakalı görüşleriyle kıyaslamak kâfi gelecektir. Muhafazakâr bir düşünce
kuruluşu olan ve Stanford Üniversitesi bünyesinde faaliyet yürüten Hoover
Enstitüsü’nde 2022’de yapılan bir röportajda Thiel, durgunlukla ilgili
tezlerini, ekonomik nedenlerden ziyade antropolojik nedenlere bağlıyordu.
Ekonomik ve teknolojik ilerlemenin yavaşlamasını parçalı ve çelişkili bir
şekilde açıklayan Thiel, neoliberalizmin sosyo-ekonomik bir düzen olarak
başarısızlığından ziyade, Batı’nın ahlaki ve bilimsel çöküşüne işaret ediyordu.
İlerleme sürecindeki yavaşlamanın nedeninin bilimin yalnızca bilgi
teknolojilerine odaklanması olduğunu söyleyen (“bize uçan arabalar vaat edildi,
bunun yerine 140 karakter aldık” diyen) Thiel, bilgi teknolojilerinin (kendi
şirketleri de dâhil olmak üzere) "daha az karizmatik" hale
geldiğinden yakınıyor, bunların yol açtığı toplumsal krizi gönülsüzce kabul ediyordu:
“Bence bilgisayar ve
internet devrimi, büyük bir istisnaydı. Son altı yedi yılda cazibesini hızla
yitirdi. Hatta San Fransisko’da veya Silikon Vadisi’nde bile, çoğu insanın bir
şekilde geride kalıp dışlandığı, bunun hiç de ütopi ve kapsayıcı bir gelecek
olmadığı hissi hâkim.”[27]
Thiel’in
durgunluğun nedenlerini açıklamaya çalışırken “hükümetteki katılaşma ve aşırı
düzenleme” ile “eğitim kurumlarındaki bozulma sürecinin aldığı biçimler”den
bahsetmesi sorunun içeriğine dair bir şeyler söylüyor. Ardından, “insan doğası”nın
günümüz dünyasının sorunlarının gerçek nedeni olduğu, kapitalizmin
hızlanmasının ise bu sorunlarla mücadeleye yardımcı olduğu karanlık bir tablo
çiziyor. İlerlemenin yavaşlamasını, bilimin tehlikeleri etrafındaki genel bir
kolektif fobiye bağlıyor. Bu suçlamayı, MAGA tabanının Covid-19’un kökeni ve
aşılar hakkındaki tutumu göz önüne alındığında, Thiel’in dikkatlice
değerlendirmesi gerekiyor. Thiel, Covid bağlamında biyoteknolojinin zararlarını
tartışırken, zorunlu günah keçisi olarak Çin’e işaret ediyor:
“mRNA aşısını icat eden
bilim insanları için bir kutlama töreni düzenlemeliyiz. Bu, biyoteknolojinin
attığı epey etkileyici bir adım. Önemli bir atılım. Ancak bence onlara böyle
bir tören düzenlemek konusunda içimiz pek rahat değil, çünkü mRNA aşısının
hemen yanı başında, Wuhan laboratuvarında yürütülen işlev kazanımı
araştırmaları duruyor.”
Bu
gözlemler, bilimsel araştırmanın önemi ile MAGA tabanının bilim karşıtlığı
arasında sıkışıp kalmış, muhtemelen siyasi ilerlemenin gerçek engelleyicisi
olan ABD tekno-milliyetçiliğinin çelişkili karakterine dair bir bakış açısı sunuyor.
Silikon
Vadisi, zaten toplum üzerinde teknolojik hegemonyaya sahip olsa da (ki bu
durum, diğer sorunların yanı sıra, sosyal ağların neden olduğu kitlesel
yabancılaşmaya yol açıyor), kültürel hegemonya, Thiel için merkezi bir savaş
alanı olmaya devam ediyor. “Duyarcılık” kültürünü durgunluğa neden olan bir
katehon benzeri bir güç olarak görüyor. Ayrıca Roma Kulübü’nü ve Büyümenin
Sınırları raporunu da bu “durgunluk kültürü”ne dâhil ediyor.
Röportajın
neredeyse üçte biri, aynı anda şeytanlaştırılan ve kapalı odalarda değerli bir
rakip olarak övülen Çin’le alakalı. Çin, ABD’nin alter egosudur; bilinçsiz bir
aşağılık kompleksi içinde, Thiel, Çin’i yabancı düşmanlığıyla suçlarken, görünen
o ki aslında ABD’nin bizatihi kendisini tanımlıyor. Nüfus büyüklüğü göz önüne
alındığında (ABD’nin yaklaşık dört katı olan) Çin’in askeri olarak
yenilemeyeceğini kabul eden Thiel, ABD’nin bilimsel ve teknolojik üstünlük
kazanmak için kullanması gereken stratejik bir silah olarak inovasyonu öne
çıkartıyor. Bu önerisi, röportajın başka yerlerinde teknofobiye ve yapay zekâ
düzenlemelerine yönelik saldırısını izah ediyor.
Schmitt’in
durgunlukla ilgili tezleri, (“Deccal” etiketi altında toplanan) temel katehonvari
güçlerin Schmitt’e göre Tek Dünya Hükümeti projesinin ayrılmaz bir parçası
olduğu daha geniş bir jeopolitik ve tarihsel okumayla bağlantılı: “Eğer kutsal
kitap terminolojisini kullanacak olursanız, bu Deccal, tek dünya totaliter
devletidir ve bence en az Armageddon kadar Deccal’den de korkmalıyız.”
Genel
olarak Thiel, ilk sanayi çağından bu yana en az beş kez benzer genişleme,
durgunluk ve gerileme döngülerinin yaşandığını hatırlamadan, mevcut
ekonomik-teknolojik döngünün potansiyel sonuçları hakkında felaket senaryoları
çiziyor. Yapay zekâ çağını, uzun bir yüzyıl süren endüstriyel otomasyon ve enformasyon
teknolojileri dönemine yerleştirmek gerekiyor.[28]
Thiel,
Silikon Vadisi’nin yeni tekno-milliyetçiliğinin fiili lideridir. Yani, dijital
kapitalizmin ve ABD ekonomisinin krizine cevap olarak yakın dönemde sağa dümen
kıran birçok teknoloji şirketinin lideridir. Katehon üzerine yürüttüğü teolojik
tartışma, zamanın sonunu değil, ABD’nin emperyal yayılmayı hak ve görev olarak
gören “Aşikâr Kader” anlatısının yokoluşun eşiğine geldiğini ortaya koyuyor.
ABD, teknolojik sınırına ulaşırken eski teolojik tartışmalarla yüzleşmek
zorunda. Bu kez Deccal, Algoritmanın kalıntılarından doğuyor.
Üçüncü
Mekândan Sistem Ötesi Hareketlere
Günümüz
dünya düzenindeki ana aktörler iç içe geçmiştir ve birbirlerine düşmandırlar.
Örneğin sosyolog Giovanni Arrighi, son dönemde Çin’in yaşadığı yükselişi Batı’ya
karşı sömürgecilik karşıtı mücadelesinin bir sonucu olarak okumuş, bu
yükselişin siyasi özgürleşme sürecinin ekonomik dönüşümünün motoru olduğunu öne
sürmüştür. Bu görüşe göre, hiyerarşik açıdan altta konumlanan Doğu, hegemonik
Batı’nın egemenliğini dönüştürmüş, uzun süreli finansal birikim döngüsünü
tersine çevirmiştir. Bununla birlikte, bu tür Batı kaynaklı okumalar, Çin
düşüncesinin sürece dair kendi açıklamalarıyla birlikte ele alınmalıdır.
Görebildiğimiz
kadarıyla bugün Çin, İkinci Dünya Savaşı sonrası, yeni ölçütleri temel alan “evrensel”i
savunmayı merkeze koyan bir yeniden yapılanma süreci içindedir. Batı’ya ait
siyasi doktrinler, ulus devletlerin rolünü yeniden canlandırmaya çalışırken, felsefeci
Vang Hui, Çin tarihinin “sistem ötesi toplumlar” ve “toplum ötesi sistemler”
arasındaki bir dinamik olarak daha iyi kavranabileceğini söylemektedir.
Birinciler, tek bir birleşik mantık altında işlemek yerine, birden fazla
yönetim, hukuk ve toplumsal örgütlenme sistemini içerirken, ikinciler (ticaret
ağları ve dini gelenekler gibi unsurları da kapsayan) birden fazla toplumu
kapsar ve onları tek bir siyasi yapıya kaynaştırmadan birbirine bağlar. Küresel
ölçekte, toplumlar arası sistemler, Çin’in çok ötesine uzanır, öylesine
karmaşık bir prizmatik düzen oluşturur ki, Thiel’in indirgemeci katehonunun
onları bölmesi imkânsızdır.
Schmitt,
Almanya’yı ABD’ye olan savaş borçları ve SSCB’nin komünist tehdidi arasında
sıkıştığı jeopolitik köşeden kurtarmaya çalışırken, Thiel de aynı teorik
cephaneliği kullanarak, ABD’nin ekonomik durgunluk ve Çin ile hegemonik bir
çatışmayla karşı karşıya kaldığı bir dönemde bir strateji önermeye çalışıyor.
Ancak Thiel, kısa yirminci yüzyılın sonuçlarını gözden kaçırıyor.
Schmitt,
ABD’nin Almanya’ya SSCB’ye karşı yardım edebileceğini hayal etmişti. Tam tersi
oldu: Amerikalılar ve Sovyetler, nihayetinde Almanya’ya karşı anti-faşist bir
ittifak kurdular. Yeni bir güç dengesi, yeni bir jeopolitik üçgen hayali
dâhilinde Schmitt, nihayetinde Çin’i dünya düzeninin dengesi için gerekli bir
unsur olarak kurguya dâhil etti. O zamanki ve şimdiki arasındaki (Thiel’in
kavrayamadığı) temel fark şu: Avrupa artık güvenli bir müttefik değil. Ayrıca,
Rusya, Çin’in nüfuz alanına girdiğinden, bugün ABD’ye yardım edebilecek yeni
bir aktör bulunmamaktadır. Mevcut güçler arasında denge kurabilecek üçüncü bir
alan henüz oluşum aşamasındadır. Yükselen ve bağlantısız ülkelerden oluşan “Üçüncü
Blok”u, ayrıca, savaşa ve otoriter politikalara karşı yeni küresel hareketleri
saymazsak tabii.
Tekno-milliyetçilik,
altyapılarının eski analog altyapılardan daha kırılgan olduğunu fark edemeyerek
dijital üstünlüğe bel bağladı. Ukrayna, Gazze ve İran’daki savaşlar, enerji ve
bilgi altyapılarının giderek artan bir şekilde askeri saldırıların ve sabotaj
operasyonlarının hedefi olacağını herkese hatırlattı. Bu durum, petrol
rafinerileri ve enerji santralleri için olduğu kadar mobil ağlar ve veri
merkezleri için de geçerlidir. (İnternet söz konusu olduğunda, bu kırılganlık,
merkezi olmayan bir mimarinin herhangi bir düğümüne yapılan bir saldırıdan sağ
çıkmasını sağlayacağı yönündeki orijinal tasarımına aykırıdır.) Özellikle veri
merkezleri, küresel çatışma ve çelişkinin düğüm noktaları haline geldi: enerji
ve su tüketiminde çok yüksek maliyetlerle birlikte emek otomasyona tabi kılındı,
emek yönetimi, bilgi çıkartma, askeri istihbarat ve finansal spekülasyon
belirli merkezlere bağlandı. Endişe verici derecede kırılgan bir güç
yoğunlaşmasına tanık olundu.
Dijital
kapitalizmin gerçek zayıflığı, altyapısının kırılganlığı değil, üzerine
kurulduğu toplumsal bağın çökme ihtimaliyle alakalı bir meseledir. Dijital
ekonomide yüzleşilen kriz, daha önceleri sanayi ekonomisinde yaşanan krizi ve
çağdaş kapitalizmin fazla nüfusu absorbe edememe ve refahı garanti edememe
yetersizliğini daha da ağırlaştırıyor.
MAGA
hareketi başlangıçta, yeni yapay zekâ ekonomisi tarafından giderek daha fazla
yerinden edilen mavi yakalı ve beyaz yakalı işçilerin kızgınlığını kendi
çıkarları için kullanarak ivme kazandı. Ancak ABD’deki sınıfsal yapıyı
radikalleştirme projesi tükenme noktasına ulaşıyor. Gezegenin her yerindeki
insanları, özellikle de genç nesilleri etkileyen yeni emek biçimi (serbest
çalışma ve mikro çalışma) dağılmak üzere. Siyaset, yeni otoriter ajandadan
kolay kolay kurtulamayacak.
Veri
merkezi ekonomisi, yapay zekâ üzerinden oluşan finansal balonun patlaması
nedeniyle değil, büyük olasılıkla platform kapitalizminin serbest çalışanları
ve mikro çalışanlarıyla yapılan toplumsal anlaşmanın çökmesi nedeniyle çökecek.
Bilindiği üzere, yapay zekâ alanındaki uluslararası iş bölümü, Küresel Güney’deki
veri etiketleme atölyelerini Küresel Kuzey’deki veri merkezlerine bağlayan eski
sömürgeci hatlar boyunca ilerliyor.
Yeryüzünün
“lanetliler”i, dijital dünyanın “lanetliler”iyle yeniden birleşip, geç
kapitalizmin militarizasyon ve jeopolitik kampçılığa karşı içte gelişen
toplumsal düşmanlığı yeniden canlandıracak mı?
Evrenselcilik,
taraflı bir projedir. Mevcut durum, düşmanlığı temel alan kozmolojiye karşı
koymak için evrenselliğin yeni bir nesil tarafından savunulmasını gerekli
kılıyor. Ulusötesi, kurumlar arası ve sistemler arası düzlemde yeni nesil,
eksik olan evrenseli aşağıdan yukarıya doğru inşa edecek mi?
Giorgio Cesarale
Matteo Pasquinelli
Haziran
2026
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Paolo Benanti, “L’hérésie américaine: faut-il brûler Peter Thiel?” Le
Grand Continent, 14 Mart 2026. Grand.
[2]
Bu işi Guardian halletti: Johana Bhuiyan, Dara Kerr, and Nick
Robins-Early, “Inside Tech Billionaire Peter Thiel’s Off-the-Record Lectures
About the Antichrist,” 10 Ekim 2025. Guardian.
[3]
Erik Davis, TechGnosis: Myth, Magic, and Mysticism in the Age of Information
(North Atlantic Books, 2015).
[4]
Peter Galison, “The Ontology of the Enemy: Norbert Wiener and the Cybernetic
Vision,” Critical Inquiry 21, Sayı. 1 (1994).
[5]
Rory Rowan ve Tristan Sturm, “Peter Thiel's Apocalyptic Worldview Is a
Dangerous Fantasy,” Jacobin, 30 Kasım 2025. Palantir’in
İngiltere’deki sağlık sistemiyle yaptığı sözleşme konusunda bkz.: Amnesty.
[6]
Mario Tronti, “Karl und Carl,” The Demon of Politics içinde, Cilt. 2,
1985–2023, yh. M. Filippini vd. (Routledge 2025); Massimo Cacciari, The
Withholding Power: An Essay on Political Theology, çev. Edi Pucci
(Bloomsbury, 2018); Giorgio Agamben, The Time That Remains: A Commentary on
the Letter to the Romans, trans. Patricia Dailey (Stanford University
Press, 2005); Carlo Galli, Genealogia della politica: Carl Schmitt e la
crisi del pensiero politico moderno (Milano, 2010).
[7]
Carl Schmitt, Ex Captivitate Salus, yh. Andreas Kalyvas ve Frederico
Finchelstein, çev. Matthew Hannah (Polity Press, 2017), 71.
[8]
2 Thessalonians 2:6–7.
[9]
Nietzsche de bu hikâyeye atıfta bulunur. Hatta Hegel’in bile bir katehona sahip
olduğu sonucuna ulaşır. Zira o, Alman ruhunun tarihini durdurmakta, onun doğal
ateist hedefe doğru hızla ilerlemesine mani olmaktadır. Carl Schmitt,
“Beschleuniger wider Willen, oder: Problematik der westlichen Hemisphäre,” Staat,
Grossraum, Nomos: Arbeiten aus den Jahren 1916–1969 içinde, yh. Günter
Maschke (Duncker & Humblot, 1995), 436. Aksi belirtilmedikçe tüm çeviriler
bize ait.
[10]
Carl Schmitt, Glossarium: Aufzeichnungen aus den Jahren 1947 bis 1958 (Duncker
& Humblot, 2015), 85.
[11]
Schmitt, Ex Captivitate Salus, 47.
[12]
Schmitt, Glossarium, 61.
[13]
Spatiality, Sovereignty and Carl Schmitt: Geographies of the Nomos, yh.
Stephen Legg (Routledge, 2011), 29–45.
[14]
Carl Schmitt, “The Großraum Order of International Law with a Ban on
Intervention for Spatially Foreign Powers: A Contribution to the Concept of
Reich in International Law (1939–1941),” Carl Schmitt, Writings on War
içinde, çev. Timothy Nunan (Polity, 2011).
[15]
Schmitt, “Beschleuniger wider Willen, oder,” 436.
[16]
Wendell L. Willkie, One World (Simon & Schuster, 1943).
[17]
Herbert Marcuse, Soviet Marxism: A Critical Analysis (Columbia
University Press, 1958).
[18]
Carl Schmitt, Theory of the Partisan, çev. G. L. Ulmen (Telos Press
2007), 74.
[19]
Peter Thiel, “The Straussian Moment,” Politics and Apocalypse içinde, yh.
Robert Hamerton-Kelly (Michigan State University Press, 2007), 191.
[20]
Thiel, “Straussian Moment,” 199.
[21]
Thiel, “Straussian Moment,” 199.
[22]
Thiel, “Straussian Moment,” 208.
[23]
René Girard, I See Satan Fall Like Lightning, çev. James G. Williams
(Orbis Books, 2001); ayrıca bkz.: Girard, The One by Whom Scandal Comes (Michigan
State University Press, 2014).
[24]
Wolfgang Palaver, “Hobbes and the Katéchon: The Secularization of Sacrificial
Christianity,” Contagion: Journal of Violence, Mimesis, and Culture 2, Sayı.
1 (1995): 71.
[25]
Daron Acemoglu ve Simon Johnson, Power and Progress: Our Thousand-Year
Struggle Over Technology and Prosperity (Public Affairs, 2023).
[26]
YZ balonuna dair son dönemde kaleme alınmış bir değerlendirme için bkz.: Cédric
Durand, “Overaccumulating AI: Rationale, Faultlines, and Politics,” World
Algorithm Symposium, ERC project AIMODELS, Ca’ Foscari University Venice, Unive, 3 Şubat 2026.
[27]
“Peter Thiel: The Contrarian Thesis on Stagnation,” interview, 3 Aralık 2022, Euprime,
YouTube.
[28] Andreas Malm, “Long Waves of Fossil Development: Periodizing Energy and Capital,” Mediations 31, Sayı. 2 (2018); Matteo Pasquinelli, “Vectors for Workers: Models of Automation and Autonomy in the Long AI Century,” Historical Materialism.


0 Yorum:
Yorum Gönder