16 Temmuz 2026

,

Komünist Enternasyonal Programı Üzerine


Yoldaşlar, Program Komisyonu’nda taslak programda mevcut dönemi finans-kapitalizm dönemi olarak tanımlayan noktaya karşı çıktım. Bu dönemin emperyalizm dönemiyle özdeşleştirilmesinin büyük bir hata olduğunu düşünüyorum. Hilferding'in finans-kapitalizm teorisinin tamamen yanlış ve yapay bir teori olduğunu söylemek istiyorum. Her halükarda, gerçekleri yansıtmıyor. Finans-kapitalizm dönemi diye bir dönemin asla var olmadığına, hele ki sanayinin en yüksek noktaya kadar merkezileştiği ve yoğunlaştığı şu anda, böyle bir dönemin var olmadığına kesinlikle inanıyorum. Hilferding’in finans-kapitalizm tanımına karşı çıktım, çünkü Buharin’in finans-kapitalizm hakkında söyledikleri ve taslak programda belirtilenler, Hilferding’in söylediklerinden tamamen farklı. Yalnız ben, bu hususa daha sonra değineceğim.

Hilferding, kendi teorisini nasıl tanımlıyor? Şöyle diyor:

“Sanayi sermayesinin giderek artan bir kısmı, onu kullanan sanayicilere ait olmaktan çıkıyor. Sanayiciler, bu sermayeyi bankalar aracılığıyla kullanabiliyorlar. Bu şekilde sanayiye yatırılan banka sermayesine ben finans sermayesi diyorum!”

Bu, Hilferding’in finans sermayesinin, yani sanayiye yatırılmış banka sermayesinin doğasına ilişkin sunduğu tanımdır, kendisi buna “finans sermayesi” adını vermektedir. Hilferding, Finans Kapital adlı kitabının tamamında, kapitalizmin mevcut gelişim aşamasının, finans sermayesinin egemenliğinin ve sanayinin modern bankalara bağımlılığının muazzam bir boyuta ulaştığı aşama olduğunu defalarca belirtmektedir. Kitabının sonunda Hilferding, bugünün bankalarının büyük ölçekli sanayinin ana dalları üzerinde kontrol tesis ettiğini, Alman proletaryasının altı büyük Berlin bankasını ele geçirmeyi başarabilmesi durumunda, sanayinin ana dallarını kontrol altına alabileceğini hiçbir koşul öne sürmeden söylemektedir. Hilferding, Maliye Bakanı olmuştur, ancak teorisini pratiğe dökmeyi uygun görmemiştir.

Bana göre, ne teoride ne de pratikte bankaların sanayiye hükmetmesi veya onu kontrol etmesi mümkündür. Doğru bankacılık politikası açısından bu imkânsızdır. Bildiğiniz gibi, yeniden üretimin bireysel unsurları Marx’ın Kapital’inde mükemmel bir şekilde analiz edilmiştir. Marx, kapitalist yeniden üretimin bir bütün olarak ne olduğunu, bileşenlerine nasıl ayrıldığını, dolaşım sürecinde nasıl bağımsız biçimler aldığını, bu unsurların üretim gelişiminin yasalarına tümüyle nasıl tabi olduğunu, kapitalist gelişmenin belirli dönemlerinde bir veya diğerinin belirli bir bağımsızlık kazanabileceğini (para sermayesi, tüccar sermayesi vb.) ancak bunların sanayinin yükselişine ve düşüşüne göre yükselip alçaldığını, tümüyle sanayinin gelişimine bağlı olduğunu oldukça sarih bir biçimde göstermiştir.

Bu “finans-kapital” teorisi, yalnızca Marksist teoriyle çeliştiği için değil, aynı zamanda temel bankacılık politikasının uygulamasıyla da çeliştiği için yanlıştır, zira hiçbir büyük banka, sermayesinin büyük bir kısmını sanayiye yatırmaz. Bankacılık tarihinde, bir bankanın sermayesinin büyük bir kısmını sanayiye, şirket tanıtımına, spekülasyona vb. yatırdığı vakalar olmuştur. Ancak bunlar, Fransa’daki “Credit-Mobilier” ve İtalya’daki “Credito Mobiliere” örneğinde görüldüğü üzere, genellikle ciddi iflaslarla sonuçlanır. Alman bankacılık tarihinden de biliyoruz ki, yirminci yüzyılın başlarında Leipziger Bankası, diğer sanayi işletmelerinin hisselerini satın alma işine çok fazla girmesi neticesinde iflas etmiştir. Bu acı deneyimler, bugünün bankalarını bu tür maceralara girmeye teşvik etmez, kendi sermayelerini, hatta mevduatlarını uzun süreler veya hatta yıllarca sanayiye bağlamazlar. Bir banka bunu yaparsa, ilk sanayi krizinde iflasla karşılaşır.

Hilferding’in belirttiği gibi, modern kapitalizmin gelişiminin banka sermayesinin finans sermayesine dönüşmesine, mevcut dönemin finans sermayesi çağı olmasına ve sanayinin gelişme eğiliminin bankalara daha bağımlı hale gelmesine yönelik olduğu iddiasına şiddetle karşı çıkıyorum. Bu, özellikle savaştan sonra, örneğin Deutsche Bank gibi büyük bankalar kurabilecek devasa sanayi kuruluşlarının ortaya çıktığı bir dönemde, ne teknik ne de pratik açıdan mümkündür.

Almanya’da kısa süre önce kurulan çelik tröstü, 1,5 milyar marklık bir sermayeye sahip ve çelik sektöründeki en büyük 407 sanayi şirketinden oluşuyor. Bu kapitalist grupların tamamı, doğrudan veya dolaylı olarak, tröste bağımlı durumda ve tröst, bankaların yaptığı gibi yarı kontrol değil, tam anlamıyla gerçek bir kontrol uygulayarak, toplamda 4,5 milyar marklık bir sermayeyi kontrol edebiliyor. Bugün hangi banka, böylesi bir devi kontrol edebiliyor, soruyorum.

Başka bir örnek ele alalım: 1.400.000.000 dolarlık sermayeye sahip Amerikan Çelik Şirketi. New York’un en büyük bankasının sermayesi 200.000.000 doları geçmediği için, New York Bankası’nın bu dev üzerinde kısmi bir kontrol tesis etmesi, hele ki ona hükmetmesi mümkün mü? Böylesine bir devi kontrol etmekten bahsetmek, tümüyle gülünç.

Hilferding, bankanın sermayesini tek bir işletmeye yatıramayacağını, risklerini azaltmak için sermayesini birçok işletmeye yatırması gerektiğini söylerken, haklıdır. Bu durumda, bankanın sadece bir tröst değil, birçok tröst üzerinde kontrol sahibi olması gerekir. Tekelci kapitalizmin hüküm sürdüğü günümüzde bunun saçmalığı açıktır. Bugünün tekelci örgütlerinin yapısını inceleyen yoldaşların, Hilferdingci teorinin destekçileri olsalar bile, bankaların bu örgütler üzerindeki etkisinin azaldığını kabul etmek zorunda kalmaları dikkat çekicidir.

Tekelci örgütlerin büyümesiyle birlikte, bankaların etkisi kaçınılmaz olarak azalacak, kendilerini sanayi kapitalistlerinin muhasebe aygıtı, yani veznedarları olarak sınırlama eğilimi içine gireceklerdir. Yoldaşlar, kapitalizmin savaş öncesi gelişim döneminde, bir sanayi kapitalistinin veya büyük bir şirketin büyük bankalara karşı açıkça mücadeleye giriştiği tek bir örneğe bile rastlamadık.

Ancak şu anda bu türden çok sayıda vakaya şahit oluyoruz. Stinnes şirketinin Berlin bankalarına karşı verdiği mücadeleyi hepimiz biliyoruz, Ford’un New York ve diğer bankalara karşı sürdürdüğü aralıksız mücadeleyi de biliyoruz. Şu hususu belirtmem gerek: sanayi kapitalistlerinin bankalara karşı yürüttükleri bu mücadele, gerçekten epey başarılı ilerliyor, çünkü üretim alanının kendisinden elde ettikleri muazzam maddi kaynaklara sahipler. Bankaların maddi kaynakları, bu endüstriler üzerinde yüzeysel bir kontrolün ötesinde bir şey dayatmak için yetersiz kalıyor.

Yoldaş Buharin, Genel Kurul’da ve Program Komisyonu’nda benim görüşüme karşı çıktı. Hilferding’in Marksizmin döneklerinden biri olduğu, işçilerin onu zaten hurda yığınına attığı gibi onun teorisinin de hurda yığınına atılması gerektiği yönündeki açıklamama karşılık Yoldaş Buharin, Marksizmin döneklerinden oldukça fazla olduğunu, örneğin İktidar Yolu eserini kaleme alan Kautsky’nin kendisinden hâlâ çok şey öğrenebileceğimiz bir yazar olduğunu, ancak Kautsky’nin kendisinin de sosyalizme ihanet ettiğini söylüyor. Buna karşılık şunu söylemeliyim ki, Kautsky, artık daha önce yazdıklarını reddediyor, oysa Hilferding, bunu aklına bile getirmiyor, ancak öte yandan, Hilferding’in teorisiyle birlikte belirli bir evrim sürecinden geçtiğini de belirtmek gerekiyor.

Yoldaş Buharin, kapitalist sistemin toplumsal üst yapısı olarak tanımladığı devlet kapitalizmini örnek gösterdi. Buna tamamen katılıyorum. Devlet kapitalizminin kapitalist toplumu kendisine tabi kıldığı ve bunu yapabilecek güce sahip olduğu doğrudur. Ancak benim söylediklerimle Yoldaş Buharin’in söyledikleri arasında büyük bir fark var. Devlet kapitalizmi, gerçekten de toplumsal üst yapıdır, ancak para sermayesi veya kredi, yeniden üretim sürecinin unsurlarından sadece biridir. Kredi, yeniden üretilen sermayenin küçük bir parçasıdır, oysa devlet kapitalizmi gerçekten de üst yapıdır. Devlet tarafından örgütlenmiş burjuvazinin kapitalist ilişkilerin bir üst yapısını temsil etmesi ve toplumun tamamının sınıf örgütlenmesini yönetmesi gibi, devlet kapitalizmi de kapitalist toplumun üretimini bir bütün olarak yönetebilir. Ancak tartılan konu bu değil. Bence kredi ilişkileri, yeniden üretim sürecinin bir parçası olarak, üretim sürecinin tamamını, özellikle de bu üretim sürecinin temelini, yani endüstriyi yönetemez.

Yoldaş Buharin’in bana karşı gündeme getirdiği bir diğer husus şuydu: Yoldaş Buharin, örneğin Almanya’nın Amerikan kredisi yardımıyla yeniden ayağa kalktığı bir durumda, finans kapitalin rolünün nasıl küçümsenebileceğini soruyor. Bana kalırsa, krediden bu kadar basit bir şekilde bahsedersek, meselenin özünü anlamakta başarısız oluruz. Elbette bankaların sermayelerini yabancı kredilere yatırdığını asla inkâr etmiyorum. Bankaların bugünün kapitalist ekonomisinde yardımcı bir rol oynadığını, kapitalist ekonominin altın rezervlerini harekete geçirmede önemli bir faktör olduğunu inkâr etmiyorum. Belirli bir anda bankaların, Almanya’da olduğu gibi, daha yüksek kâr elde edebilecekleri ülkelerde mevcut sermayelerinin bir kısmını yatırabileceklerini de inkâr etmiyorum. Bu, tümüyle iskonto politikası meselesidir. Eğer bugün belirli bir ülkedeki iskonto oranı Amerika’dakinden daha yüksekse, Amerikan kapitalistlerinin mevcut sermayelerini sanayiye yatırmaları avantajlıdır, doğal olarak sermayelerini en yüksek kârı elde edebilecekleri yerlere yatırmaya çalışacaklardır. Ancak Alman sanayilerine verilen para, banka parası değil, ellerinde kullanılabilir sermaye bulunan sanayi kapitalistlerinin parasıydı ve bu sermayeyi bankaların Almanya’ya sanayi kredisi olarak yatırmasına izin verdiler. Bankalar, mevduat sahiplerinin izni olmadan sermayelerini uzun süre herhangi bir ülkede sanayi sermayesi şeklinde yatıramazlar.

Tekelci kapitalizm çağında, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi çok yüksek bir aşamaya ulaştığında, sanayiler, bankaların bu kadar pervasızca davranmasına izin vermezdi. İşletmelerinde muazzam miktarda sermayeyi yoğunlaştıran modern tröstler, sanayinin küçük işletmelere bölündüğü zamana göre çok daha güçlüdürler. O zamanlar elbette bankalar, küçük işletmelerle istediklerini yapabilirlerdi. Ancak tröstlerde konsolide olmuş büyük sermaye sahneye girdiğinde, durum tamamen değişir. Bu nedenle, tekelci ekonomi çağında, bankalara düşen artı değer payının azalması oldukça doğaldır.

Yoldaş Buharin, argümanlarımı “çocukça” olarak nitelendirse de, bu çocukça sonuca bu süreci dört yıl inceledikten sonra vardığımı söylemeliyim. Peki Hilferding, teorisini nereden aldı? Savaştan on yıl önce ve on yıl sonraki döneme ait büyük Berlin bankalarının bilançolarını inceledim ve bu bilançoların hiçbirinde Hilferding’in bakış açısını haklı çıkaracak bir şey bulamadım.

Berlin’in en büyük üç bankasının bilançolarını ele alalım: Dresdener Bank, Darmstadt Bank ve Deutsche Bank. Bu bilançoların ne kadarının bankalar tarafından sanayiye yatırıldığı sorusuna boşuna cevap arıyoruz. Bazı saf insanlar, bankaların bu gerçeği kamuoyundan gizlediğine inanıyor, oysa bu, saçma bir yaklaşım. Berlin’in büyük bankalarının tüm bilançolarında, “kalıcı yatırımlar” olarak adlandırılan “sermaye yatırımları” ile ilgili özel bir kalem bulunmaktadır. Ayrıca bir de konsorsiyumlardaki paylar olarak adlandırılan başka bir kalem daha var. Bu kalem, bankanın konsorsiyumlara katılımcı olarak konsorsiyum tarafından garanti edilen sanayi hisselerine yatırdığı veya çeşitli belediye veya devlet kredilerine yatırdığı tüm meblağları içerir. Bu iki kalem de bankaların varlıklarının nispeten önemsiz bir bölümünü ifade etmektedir. Aşağıdaki tablo bunu göstermektedir:

Ancak şunu belirtmek gerekir ki, tüm bankalar söz konusu olduğunda, kalıcı yatırımlar sanayiye değil, diğer bankalara yapılan yatırımları ifade etmektedir. Hilferding, banka sermayesinin giderek artan bir kısmının sanayiye yatırıldığı ve finans sermayesine dönüştürüldüğü iddiasını neye dayandırıyor? Ben, bunun bir kurgu olduğunu söylüyorum.

Hilferding’in diğer iddiası, her bankanın bir borsayı temsil ettiği iddiası da kurgudur. Hilferding, haklı olarak, kapitalizmin son eğilimlerinin gelişmesiyle borsanın rolünün azaldığına işaret eder, ancak bu, bankaların borsaya dönüşmesinden değil, tekelci kapitalizmde borsaya sadece birkaç kapitalistin girmesinden kaynaklanmaktadır, oysa eskiden borsaya binlerce kapitalist girerdi. Dolayısıyla, eskiden borsa, kapitalist ekonominin düzenleyicisiydi. Ancak şimdi bu rolü oynamayı bırakmıştır. Bunun nedeni, bankaların bu rolü oynaması değil, tekelci kapitalizmin borsayı kapitalist makinenin daha düşük bir kademesine indirgemesidir.

Şimdi de Yoldaş Buharin’in açıkladığı gibi “finans-kapital” hakkında birkaç söz söylemek istiyorum. Taslak Program’ın, Hilferding’in sunduğu tanımdan farklı bir finans-kapital tanımı sunduğunu belirtmem gerek. Taslak Program’da şöyle deniyor:

“Sanayi sermayesinin banka sermayesiyle birleşmesi ve bu kapitalizm biçiminin tekelci niteliği, sanayi sermayesi çağını finans sermayesi çağına dönüştürmüştür.”

Yoldaş Buharin, finans-kapital tanımını yaparken de aynı şeyi söylemişti. Sanayi sermayesinin birleşmesinin göz ardı edilemeyecek bir gerçek olduğunu söylüyor, ancak bu doğru ifadeden, finans-kapitalin egemenliği konusunda tamamen yanlış bir sonuca varılıyor. Finans-kapitalin hiç egemenliği olmadığını veya bankaların sanayinin bir uzantısı haline geldiğini söylemiyorum, ancak sanayi sermayesinin kendi bankalarını kurabileceğini ve bu şekilde sanayi sermayesi ile banka sermayesinin birleştiğini söylüyorum. Tam olarak olan da bu. Ancak şunu da belirtmeliyim ki, Yoldaş Buharin, kendi tanımıyla Hilferding’in teorisini baş aşağı çeviriyor. Yoldaş Buharin’in finans-kapital tanımına bazı şerhlerle birlikte katılıyorum. İlki, sanayi sermayesinin kendi bankalarını kurarak kendini finanse etmesiyle ilgilidir. İkincisi de, sanayi sermayesinin banka sermayesiyle birleşmesi, sanayinin kontrolü altında ve sanayiyi desteklemek amacıyla gerçekleşir tespitiyle ilgilidir. Son şerhse, kapitalizmin gelişme eğilimi, sanayinin bankalardan kurtulmasına ve bankaların sanayi kapitalistlerinin muhasebe aygıtı ve veznedarı haline gelmesine dair tespitle ilgilidir. Hilferding’in kendisi de bu konuda bir evrim sürecinden geçmiştir.

1927’deki Alman Sosyal Demokrat Partisi Kongresi’nde, Hilferding ve Kautsky’nin de üyesi olduğu bir program komisyonu kuruldu ve bu konu, burada çok hararetli bir şekilde tartışıldı. Nihayetinde programa, kapitalistlerin tekelciliğe yönelik çabalarının sanayi dallarının birleşmesine, üretim aşamalarının kaynaşmasına, sanayinin karteller ve tröstler halinde örgütlenmesine yol açtığı yönünde bir madde eklendi. Bu süreç, sanayi sermayesini, tüccar sermayesini ve banka sermayesini finans sermayesine dönüştürür. Dolayısıyla, bu eski Marksistin görüşüne göre, sanayi sermayesi, tüccar sermayesi ve banka sermayesi birlikte finans sermayesini oluşturur. Peki, Hilferding’in finans sermayesini sanayiye yatırılmış banka sermayesi olarak ele alan tanımına ne oldu? Bu teoriye ne oldu? Bence Hilferding’in şimdi söyledikleri, daha önce söylediklerinin bir parodisi, ama bu parodi bile yanlış. Böyle bir birleşme kural olarak gerçekleşmez. Gerçekleştiğinde ise, tamamen sanayi sermayesinin kontrolü altındadır.

Yoldaşlar, kapitalizmin gelişim tarihinden biliyoruz ki, sanayi sermayesi adım adım tüccar sermayesini nasıl alt etti ve birçok sanayi dalında tüccar kapitalistleri mallarının satış temsilcileri olmaya nasıl zorladı. Modern sendikaların ve depoların devasa gücü bunu kesin olarak kanıtlıyor. Bu evrim, kapitalizmin kendi evriminden kaynaklanmaktadır. Aynı şekilde, bağımsız bankalar da sanayi sermayesinin temsilcileri ve veznedarları haline dönüşüyor; bu da kapitalizmin daha da gelişmesinin kaçınılmaz bir sonucudur.

Editörlerimiz, çoğu vakit “finans-kapital” terimini son derece sorumsuz bir şekilde kullanıyorlar, çünkü genellikle ne hakkında konuştuklarını bilmiyorlar.

Bence bu terimi daha kesin hale getirmeli, onu anladığımız şekilde kullanmalıyız. Tekrar ediyorum, Hilferding’in kendisi, artık “finans-kapital” terimi için farklı bir tanım benimsiyor. Programımızda sanayi sermayesinin tüccar sermayesiyle birleşmesiyle ilgili bir noktayı benimsemiş olmamız bile, Hilferding’in teorisinden çok uzaklaştığımızı gösteriyor. Hilferding’in teorisi de tıpkı devrimci proletarya eliyle tarihin çöplüğüne atılan Hilferding’in kendisi gibi, tarihin çöplüğüne atılmalıdır.

Avetis Sultanzade
13 Ağustos 1928
Kaynak

0 Yorum: