Yoldaşlar,
Program Komisyonu’nda taslak programda mevcut dönemi finans-kapitalizm dönemi
olarak tanımlayan noktaya karşı çıktım. Bu dönemin emperyalizm dönemiyle
özdeşleştirilmesinin büyük bir hata olduğunu düşünüyorum. Hilferding'in
finans-kapitalizm teorisinin tamamen yanlış ve yapay bir teori olduğunu
söylemek istiyorum. Her halükarda, gerçekleri yansıtmıyor. Finans-kapitalizm
dönemi diye bir dönemin asla var olmadığına, hele ki sanayinin en yüksek
noktaya kadar merkezileştiği ve yoğunlaştığı şu anda, böyle bir dönemin var
olmadığına kesinlikle inanıyorum. Hilferding’in finans-kapitalizm tanımına
karşı çıktım, çünkü Buharin’in finans-kapitalizm hakkında söyledikleri ve taslak
programda belirtilenler, Hilferding’in söylediklerinden tamamen farklı. Yalnız
ben, bu hususa daha sonra değineceğim.
Hilferding,
kendi teorisini nasıl tanımlıyor? Şöyle diyor:
“Sanayi sermayesinin
giderek artan bir kısmı, onu kullanan sanayicilere ait olmaktan çıkıyor.
Sanayiciler, bu sermayeyi bankalar aracılığıyla kullanabiliyorlar. Bu şekilde
sanayiye yatırılan banka sermayesine ben finans sermayesi diyorum!”
Bu,
Hilferding’in finans sermayesinin, yani sanayiye yatırılmış banka sermayesinin
doğasına ilişkin sunduğu tanımdır, kendisi buna “finans sermayesi” adını
vermektedir. Hilferding, Finans Kapital adlı kitabının tamamında,
kapitalizmin mevcut gelişim aşamasının, finans sermayesinin egemenliğinin ve
sanayinin modern bankalara bağımlılığının muazzam bir boyuta ulaştığı aşama
olduğunu defalarca belirtmektedir. Kitabının sonunda Hilferding, bugünün
bankalarının büyük ölçekli sanayinin ana dalları üzerinde kontrol tesis
ettiğini, Alman proletaryasının altı büyük Berlin bankasını ele geçirmeyi
başarabilmesi durumunda, sanayinin ana dallarını kontrol altına alabileceğini
hiçbir koşul öne sürmeden söylemektedir. Hilferding, Maliye Bakanı olmuştur,
ancak teorisini pratiğe dökmeyi uygun görmemiştir.
Bana
göre, ne teoride ne de pratikte bankaların sanayiye hükmetmesi veya onu kontrol
etmesi mümkündür. Doğru bankacılık politikası açısından bu imkânsızdır.
Bildiğiniz gibi, yeniden üretimin bireysel unsurları Marx’ın Kapital’inde
mükemmel bir şekilde analiz edilmiştir. Marx, kapitalist yeniden üretimin bir
bütün olarak ne olduğunu, bileşenlerine nasıl ayrıldığını, dolaşım sürecinde
nasıl bağımsız biçimler aldığını, bu unsurların üretim gelişiminin yasalarına
tümüyle nasıl tabi olduğunu, kapitalist gelişmenin belirli dönemlerinde bir
veya diğerinin belirli bir bağımsızlık kazanabileceğini (para sermayesi, tüccar
sermayesi vb.) ancak bunların sanayinin yükselişine ve düşüşüne göre yükselip
alçaldığını, tümüyle sanayinin gelişimine bağlı olduğunu oldukça sarih bir
biçimde göstermiştir.
Bu
“finans-kapital” teorisi, yalnızca Marksist teoriyle çeliştiği için değil, aynı
zamanda temel bankacılık politikasının uygulamasıyla da çeliştiği için
yanlıştır, zira hiçbir büyük banka, sermayesinin büyük bir kısmını sanayiye
yatırmaz. Bankacılık tarihinde, bir bankanın sermayesinin büyük bir kısmını
sanayiye, şirket tanıtımına, spekülasyona vb. yatırdığı vakalar olmuştur. Ancak
bunlar, Fransa’daki “Credit-Mobilier” ve İtalya’daki “Credito Mobiliere”
örneğinde görüldüğü üzere, genellikle ciddi iflaslarla sonuçlanır. Alman
bankacılık tarihinden de biliyoruz ki, yirminci yüzyılın başlarında Leipziger
Bankası, diğer sanayi işletmelerinin hisselerini satın alma işine çok fazla
girmesi neticesinde iflas etmiştir. Bu acı deneyimler, bugünün bankalarını bu
tür maceralara girmeye teşvik etmez, kendi sermayelerini, hatta mevduatlarını
uzun süreler veya hatta yıllarca sanayiye bağlamazlar. Bir banka bunu yaparsa,
ilk sanayi krizinde iflasla karşılaşır.
Hilferding’in
belirttiği gibi, modern kapitalizmin gelişiminin banka sermayesinin finans
sermayesine dönüşmesine, mevcut dönemin finans sermayesi çağı olmasına ve
sanayinin gelişme eğiliminin bankalara daha bağımlı hale gelmesine yönelik
olduğu iddiasına şiddetle karşı çıkıyorum. Bu, özellikle savaştan sonra,
örneğin Deutsche Bank gibi büyük bankalar kurabilecek devasa sanayi
kuruluşlarının ortaya çıktığı bir dönemde, ne teknik ne de pratik açıdan mümkündür.
Almanya’da
kısa süre önce kurulan çelik tröstü, 1,5 milyar marklık bir sermayeye sahip ve
çelik sektöründeki en büyük 407 sanayi şirketinden oluşuyor. Bu kapitalist
grupların tamamı, doğrudan veya dolaylı olarak, tröste bağımlı durumda ve
tröst, bankaların yaptığı gibi yarı kontrol değil, tam anlamıyla gerçek bir
kontrol uygulayarak, toplamda 4,5 milyar marklık bir sermayeyi kontrol
edebiliyor. Bugün hangi banka, böylesi bir devi kontrol edebiliyor, soruyorum.
Başka
bir örnek ele alalım: 1.400.000.000 dolarlık sermayeye sahip Amerikan Çelik
Şirketi. New York’un en büyük bankasının sermayesi 200.000.000 doları geçmediği
için, New York Bankası’nın bu dev üzerinde kısmi bir kontrol tesis etmesi, hele
ki ona hükmetmesi mümkün mü? Böylesine bir devi kontrol etmekten bahsetmek,
tümüyle gülünç.
Hilferding,
bankanın sermayesini tek bir işletmeye yatıramayacağını, risklerini azaltmak
için sermayesini birçok işletmeye yatırması gerektiğini söylerken, haklıdır. Bu
durumda, bankanın sadece bir tröst değil, birçok tröst üzerinde kontrol sahibi
olması gerekir. Tekelci kapitalizmin hüküm sürdüğü günümüzde bunun saçmalığı
açıktır. Bugünün tekelci örgütlerinin yapısını inceleyen yoldaşların,
Hilferdingci teorinin destekçileri olsalar bile, bankaların bu örgütler
üzerindeki etkisinin azaldığını kabul etmek zorunda kalmaları dikkat çekicidir.
Tekelci
örgütlerin büyümesiyle birlikte, bankaların etkisi kaçınılmaz olarak azalacak,
kendilerini sanayi kapitalistlerinin muhasebe aygıtı, yani veznedarları olarak
sınırlama eğilimi içine gireceklerdir. Yoldaşlar, kapitalizmin savaş öncesi
gelişim döneminde, bir sanayi kapitalistinin veya büyük bir şirketin büyük
bankalara karşı açıkça mücadeleye giriştiği tek bir örneğe bile rastlamadık.
Ancak
şu anda bu türden çok sayıda vakaya şahit oluyoruz. Stinnes şirketinin Berlin
bankalarına karşı verdiği mücadeleyi hepimiz biliyoruz, Ford’un New York ve
diğer bankalara karşı sürdürdüğü aralıksız mücadeleyi de biliyoruz. Şu hususu
belirtmem gerek: sanayi kapitalistlerinin bankalara karşı yürüttükleri bu
mücadele, gerçekten epey başarılı ilerliyor, çünkü üretim alanının kendisinden
elde ettikleri muazzam maddi kaynaklara sahipler. Bankaların maddi kaynakları,
bu endüstriler üzerinde yüzeysel bir kontrolün ötesinde bir şey dayatmak için
yetersiz kalıyor.
Yoldaş
Buharin, Genel Kurul’da ve Program Komisyonu’nda benim görüşüme karşı çıktı.
Hilferding’in Marksizmin döneklerinden biri olduğu, işçilerin onu zaten hurda
yığınına attığı gibi onun teorisinin de hurda yığınına atılması gerektiği
yönündeki açıklamama karşılık Yoldaş Buharin, Marksizmin döneklerinden oldukça
fazla olduğunu, örneğin İktidar Yolu eserini kaleme alan Kautsky’nin
kendisinden hâlâ çok şey öğrenebileceğimiz bir yazar olduğunu, ancak Kautsky’nin
kendisinin de sosyalizme ihanet ettiğini söylüyor. Buna karşılık şunu
söylemeliyim ki, Kautsky, artık daha önce yazdıklarını reddediyor, oysa
Hilferding, bunu aklına bile getirmiyor, ancak öte yandan, Hilferding’in
teorisiyle birlikte belirli bir evrim sürecinden geçtiğini de belirtmek gerekiyor.
Yoldaş
Buharin, kapitalist sistemin toplumsal üst yapısı olarak tanımladığı devlet
kapitalizmini örnek gösterdi. Buna tamamen katılıyorum. Devlet kapitalizminin
kapitalist toplumu kendisine tabi kıldığı ve bunu yapabilecek güce sahip olduğu
doğrudur. Ancak benim söylediklerimle Yoldaş Buharin’in söyledikleri arasında
büyük bir fark var. Devlet kapitalizmi, gerçekten de toplumsal üst yapıdır,
ancak para sermayesi veya kredi, yeniden üretim sürecinin unsurlarından sadece
biridir. Kredi, yeniden üretilen sermayenin küçük bir parçasıdır, oysa devlet
kapitalizmi gerçekten de üst yapıdır. Devlet tarafından örgütlenmiş
burjuvazinin kapitalist ilişkilerin bir üst yapısını temsil etmesi ve toplumun
tamamının sınıf örgütlenmesini yönetmesi gibi, devlet kapitalizmi de kapitalist
toplumun üretimini bir bütün olarak yönetebilir. Ancak tartılan konu bu değil.
Bence kredi ilişkileri, yeniden üretim sürecinin bir parçası olarak, üretim
sürecinin tamamını, özellikle de bu üretim sürecinin temelini, yani endüstriyi
yönetemez.
Yoldaş
Buharin’in bana karşı gündeme getirdiği bir diğer husus şuydu: Yoldaş Buharin,
örneğin Almanya’nın Amerikan kredisi yardımıyla yeniden ayağa kalktığı bir
durumda, finans kapitalin rolünün nasıl küçümsenebileceğini soruyor. Bana
kalırsa, krediden bu kadar basit bir şekilde bahsedersek, meselenin özünü
anlamakta başarısız oluruz. Elbette bankaların sermayelerini yabancı kredilere
yatırdığını asla inkâr etmiyorum. Bankaların bugünün kapitalist ekonomisinde
yardımcı bir rol oynadığını, kapitalist ekonominin altın rezervlerini harekete
geçirmede önemli bir faktör olduğunu inkâr etmiyorum. Belirli bir anda
bankaların, Almanya’da olduğu gibi, daha yüksek kâr elde edebilecekleri
ülkelerde mevcut sermayelerinin bir kısmını yatırabileceklerini de inkâr
etmiyorum. Bu, tümüyle iskonto politikası meselesidir. Eğer bugün belirli bir
ülkedeki iskonto oranı Amerika’dakinden daha yüksekse, Amerikan
kapitalistlerinin mevcut sermayelerini sanayiye yatırmaları avantajlıdır, doğal
olarak sermayelerini en yüksek kârı elde edebilecekleri yerlere yatırmaya
çalışacaklardır. Ancak Alman sanayilerine verilen para, banka parası değil,
ellerinde kullanılabilir sermaye bulunan sanayi kapitalistlerinin parasıydı ve
bu sermayeyi bankaların Almanya’ya sanayi kredisi olarak yatırmasına izin
verdiler. Bankalar, mevduat sahiplerinin izni olmadan sermayelerini uzun süre
herhangi bir ülkede sanayi sermayesi şeklinde yatıramazlar.
Tekelci
kapitalizm çağında, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi çok yüksek bir
aşamaya ulaştığında, sanayiler, bankaların bu kadar pervasızca davranmasına
izin vermezdi. İşletmelerinde muazzam miktarda sermayeyi yoğunlaştıran modern
tröstler, sanayinin küçük işletmelere bölündüğü zamana göre çok daha güçlüdürler.
O zamanlar elbette bankalar, küçük işletmelerle istediklerini yapabilirlerdi.
Ancak tröstlerde konsolide olmuş büyük sermaye sahneye girdiğinde, durum
tamamen değişir. Bu nedenle, tekelci ekonomi çağında, bankalara düşen artı
değer payının azalması oldukça doğaldır.
Yoldaş
Buharin, argümanlarımı “çocukça” olarak nitelendirse de, bu çocukça sonuca bu
süreci dört yıl inceledikten sonra vardığımı söylemeliyim. Peki Hilferding,
teorisini nereden aldı? Savaştan on yıl önce ve on yıl sonraki döneme ait büyük
Berlin bankalarının bilançolarını inceledim ve bu bilançoların hiçbirinde
Hilferding’in bakış açısını haklı çıkaracak bir şey bulamadım.
Berlin’in
en büyük üç bankasının bilançolarını ele alalım: Dresdener Bank, Darmstadt Bank
ve Deutsche Bank. Bu bilançoların ne kadarının bankalar tarafından sanayiye
yatırıldığı sorusuna boşuna cevap arıyoruz. Bazı saf insanlar, bankaların bu
gerçeği kamuoyundan gizlediğine inanıyor, oysa bu, saçma bir yaklaşım. Berlin’in
büyük bankalarının tüm bilançolarında, “kalıcı yatırımlar” olarak adlandırılan “sermaye
yatırımları” ile ilgili özel bir kalem bulunmaktadır. Ayrıca bir de konsorsiyumlardaki paylar olarak adlandırılan başka bir kalem daha var. Bu
kalem, bankanın konsorsiyumlara katılımcı olarak konsorsiyum tarafından garanti
edilen sanayi hisselerine yatırdığı veya çeşitli belediye veya devlet
kredilerine yatırdığı tüm meblağları içerir. Bu iki kalem de bankaların
varlıklarının nispeten önemsiz bir bölümünü ifade etmektedir. Aşağıdaki tablo
bunu göstermektedir:
Ancak
şunu belirtmek gerekir ki, tüm bankalar söz konusu olduğunda, kalıcı yatırımlar
sanayiye değil, diğer bankalara yapılan yatırımları ifade etmektedir.
Hilferding, banka sermayesinin giderek artan bir kısmının sanayiye yatırıldığı
ve finans sermayesine dönüştürüldüğü iddiasını neye dayandırıyor? Ben, bunun
bir kurgu olduğunu söylüyorum.
Hilferding’in
diğer iddiası, her bankanın bir borsayı temsil ettiği iddiası da kurgudur. Hilferding,
haklı olarak, kapitalizmin son eğilimlerinin gelişmesiyle borsanın rolünün
azaldığına işaret eder, ancak bu, bankaların borsaya dönüşmesinden değil,
tekelci kapitalizmde borsaya sadece birkaç kapitalistin girmesinden
kaynaklanmaktadır, oysa eskiden borsaya binlerce kapitalist girerdi.
Dolayısıyla, eskiden borsa, kapitalist ekonominin düzenleyicisiydi. Ancak şimdi
bu rolü oynamayı bırakmıştır. Bunun nedeni, bankaların bu rolü oynaması değil,
tekelci kapitalizmin borsayı kapitalist makinenin daha düşük bir kademesine
indirgemesidir.
Şimdi
de Yoldaş Buharin’in açıkladığı gibi “finans-kapital” hakkında birkaç söz
söylemek istiyorum. Taslak Program’ın, Hilferding’in sunduğu tanımdan farklı
bir finans-kapital tanımı sunduğunu belirtmem gerek. Taslak Program’da şöyle
deniyor:
“Sanayi sermayesinin banka
sermayesiyle birleşmesi ve bu kapitalizm biçiminin tekelci niteliği, sanayi
sermayesi çağını finans sermayesi çağına dönüştürmüştür.”
Yoldaş
Buharin, finans-kapital tanımını yaparken de aynı şeyi söylemişti. Sanayi
sermayesinin birleşmesinin göz ardı edilemeyecek bir gerçek olduğunu söylüyor,
ancak bu doğru ifadeden, finans-kapitalin egemenliği konusunda tamamen yanlış
bir sonuca varılıyor. Finans-kapitalin hiç egemenliği olmadığını veya
bankaların sanayinin bir uzantısı haline geldiğini söylemiyorum, ancak sanayi
sermayesinin kendi bankalarını kurabileceğini ve bu şekilde sanayi sermayesi
ile banka sermayesinin birleştiğini söylüyorum. Tam olarak olan da bu. Ancak
şunu da belirtmeliyim ki, Yoldaş Buharin, kendi tanımıyla Hilferding’in
teorisini baş aşağı çeviriyor. Yoldaş Buharin’in finans-kapital tanımına bazı şerhlerle
birlikte katılıyorum. İlki, sanayi sermayesinin kendi bankalarını kurarak
kendini finanse etmesiyle ilgilidir. İkincisi de, sanayi sermayesinin banka
sermayesiyle birleşmesi, sanayinin kontrolü altında ve sanayiyi desteklemek
amacıyla gerçekleşir tespitiyle ilgilidir. Son şerhse, kapitalizmin gelişme
eğilimi, sanayinin bankalardan kurtulmasına ve bankaların sanayi
kapitalistlerinin muhasebe aygıtı ve veznedarı haline gelmesine dair tespitle
ilgilidir. Hilferding’in kendisi de bu konuda bir evrim sürecinden geçmiştir.
1927’deki
Alman Sosyal Demokrat Partisi Kongresi’nde, Hilferding ve Kautsky’nin de üyesi
olduğu bir program komisyonu kuruldu ve bu konu, burada çok hararetli bir
şekilde tartışıldı. Nihayetinde programa, kapitalistlerin tekelciliğe yönelik
çabalarının sanayi dallarının birleşmesine, üretim aşamalarının kaynaşmasına,
sanayinin karteller ve tröstler halinde örgütlenmesine yol açtığı yönünde bir
madde eklendi. Bu süreç, sanayi sermayesini, tüccar sermayesini ve banka
sermayesini finans sermayesine dönüştürür. Dolayısıyla, bu eski Marksistin
görüşüne göre, sanayi sermayesi, tüccar sermayesi ve banka sermayesi birlikte
finans sermayesini oluşturur. Peki, Hilferding’in finans sermayesini sanayiye
yatırılmış banka sermayesi olarak ele alan tanımına ne oldu? Bu teoriye ne
oldu? Bence Hilferding’in şimdi söyledikleri, daha önce söylediklerinin bir
parodisi, ama bu parodi bile yanlış. Böyle bir birleşme kural olarak
gerçekleşmez. Gerçekleştiğinde ise, tamamen sanayi sermayesinin kontrolü
altındadır.
Yoldaşlar,
kapitalizmin gelişim tarihinden biliyoruz ki, sanayi sermayesi adım adım tüccar
sermayesini nasıl alt etti ve birçok sanayi dalında tüccar kapitalistleri
mallarının satış temsilcileri olmaya nasıl zorladı. Modern sendikaların ve
depoların devasa gücü bunu kesin olarak kanıtlıyor. Bu evrim, kapitalizmin
kendi evriminden kaynaklanmaktadır. Aynı şekilde, bağımsız bankalar da sanayi
sermayesinin temsilcileri ve veznedarları haline dönüşüyor; bu da kapitalizmin
daha da gelişmesinin kaçınılmaz bir sonucudur.
Editörlerimiz,
çoğu vakit “finans-kapital” terimini son derece sorumsuz bir şekilde
kullanıyorlar, çünkü genellikle ne hakkında konuştuklarını bilmiyorlar.
Bence
bu terimi daha kesin hale getirmeli, onu anladığımız şekilde kullanmalıyız.
Tekrar ediyorum, Hilferding’in kendisi, artık “finans-kapital” terimi için
farklı bir tanım benimsiyor. Programımızda sanayi sermayesinin tüccar
sermayesiyle birleşmesiyle ilgili bir noktayı benimsemiş olmamız bile,
Hilferding’in teorisinden çok uzaklaştığımızı gösteriyor. Hilferding’in
teorisi de tıpkı devrimci proletarya eliyle tarihin çöplüğüne atılan Hilferding’in kendisi gibi,
tarihin çöplüğüne atılmalıdır.
Avetis Sultanzade
13 Ağustos 1928
Kaynak



0 Yorum:
Yorum Gönder