10 Temmuz 2026

,

İslam’da Müşterek


Marksist analizlerde devlet, “ezilen, sömürülen sınıfın bastırılması için kullanılan bir mekanizma”[1] olarak ele alınır. Toplumun üstünde duran, yönetilenleri boyunduruk altına alan, sınıf sömürüsünün koşullarını sürdüren ve üretim araçlarının sahibi olan sınıfın ayrıcalıklarını koruyan genel otoriteyi ifade eder. “Devlet, toplumun çözüme kavuşturulması mümkün olmayan bir çelişkiye düçar olmuş, uzlaşmaz karşıtlıklar uyarınca bölünmüş gerçekliğinin somut bir tezahürüdür. [...] bu haliyle toplum, kendi üzerindeymiş gibi görünen, onun üzerindeki etkiyi hafifleten ve onu ‘sistem’in sınırları içinde tutan bir güce ihtiyaç duyar. Toplumdan doğan, kendini onun üstüne koyan ve ondan giderek daha fazla ayrılan bu güç, devlettir.”[2]

Bu nedenle, devlet, toplumda toplumsal sınıfların ortaya çıkmasıyla birlikte beliren, sınıflar geliştikçe evrimleşen, sınıfsal baskılama aygıtıdır. Üretim güçlerinin sömürülmesi ve gelişmesi ne kadar derinleşirse, üretim araçlarının sahipleri o kadar çok ayrıcalığa sahip olurlar, buna karşılık, üreticileri kısıtlama ve üretim koşullarını olduğu gibi koruma ihtiyacı da o kadar artar. Mülk sahibi sınıf, işçilerin, çiftçilerin ve kölelerin emeği üzerinden ne kadar zenginleşirse zenginleşsin, üreticilerden gelen direnişe karşı şiddete başvurmaya ve devlet mekanizmasını güçlendirmeye o kadar mecbur kalır. Dolayısıyla, medeniyet tarihi, iki çelişkili eğilimle maluldür. Medeniyetin hüküm sürdüğü çağlarda tanık olunan teknoloji, üretim ve bilimdeki ilerleme, bir yandan baskı ve savaş mekanizmasını güçlendirmiş, böylece devletin yönetilenler üzerindeki gücünü artırmıştır. Öte yandan, toplumlarda gerçek özgürlükler giderek daralmıştır. Bu nedenle, sınıflı toplumlarda medeniyetin gelişimi, özgürlüklerde genel bir azalmayı beraberinde getirmiştir.[3] Devleti henüz tanımamış ilkel toplumlar, insanların muhalifleri bastırmak amacıyla kurulmuş özel bir baskı mekanizmasına ihtiyaç duymadan yaşamlarını organize ettikleri toplumlardır.

Bu bağlamda, devletsiz ilkel toplumları incelemenin, devletin gerçekliğini anlamak ve insan toplumunun örgütlü sosyal baskı olmadan nasıl işleyebileceğini kavramak için özel bir öneme sahip olduğunu görüyoruz. Bu demek değil ki ilkel toplumların şiddet ve savaşa tanık olmadı. Bu toplumlarda şiddet, ya bireylerin intikam ve kişisel anlaşmazlıklar gibi konuları çözdüğü bireysel bir meseleydi ya da bu toplumların dağılmasını ve üretim gelişimine ayak uyduramamalarını veya yiyecek ve otlak ihtiyaçlarını ifade eden bir olguydu. Bununla birlikte, bu toplumlar, gelişmiş toplumların incelenmesi için, embriyolojinin biyolojinin incelenmesi için temsil ettiği şeyi temsil eder; yani Marx’ın ifadesiyle “en eski olanda en modern olanı keşfetmek mümkündür”.[4] İslam öncesi dönemin Cahiliye toplumları, Araplar arasında devletin ortaya çıkış süreçlerini ve ardından İslam dönemindeki gelişimini incelemek için bize zengin bir alan sunmaktadır.

1. Cahiliye Döneminde Müşterek

İslam'ın çağlar boyunca tarihi ve gelişimi, şarkiyatçıların sundukları kapsamlı çalışmalar ve araştırmalara rağmen, bilimsel olarak incelenmekten hâlâ çok uzaktır. Aslında, muhtemelen bu şarkiyatçı çalışmaların çoğu, İslam tarihine dair bilimsel bir anlayışın ortaya çıkmasını geciktirdi. İslam öncesi toplumun incelenmesi daha da zordur. Bununla birlikte, eski dilbilimciler tarafından korunmuş olan şiir ve efsanelerden geriye kalanlar, İslam öncesi dönemin özelliklerini ve İslam’dan önce var olan toplumsal örgütlenmelerin doğasını anlamak için bol miktarda malzeme sunuyorlar.

Kur’an’da “Cahiliye” [cehalet] terimi, İslam öncesi Arap toplumunu tanımlamak için kullanılmıştır. Burada, herhangi bir yeni hareketin önceki veya eski bir duruma karşı aldığı olağan tavır bağlamında kullanılmış olsa da, bu ilkel toplumda bilinen bazı özellikler göz önüne alındığında, terim belli düzeyde haklılık içermektedir. Bunlar arasında yaygın cehalet, kabile savaşları, putperestlik, cinsiyete dayalı çocuk öldürme gibi uygulamalar yer almaktadır. Ancak, İslam öncesi toplumun bu dar kapsamın ötesinde, bu belgenin amaçları açısından incelenmeye değer yönleri de mevcuttu. Öte yandan, İslam’ın ortaya çıktığı toplumun, Kur’an’da “ilk Cahiliye olarak anılan, lüks ve gösterişle ilişkilendirilen önceki aşamadan daha az gelişmiş olduğunu söylemek mümkün. Burada muhtemelen Yemen, Semud ve Nabatiler, Hatra ve Tihama’daki diğer şehirler gibi ticaretle geçinen şehir devletlerindeki (MÖ 12. yüzyıldan MS 6. yüzyıla kadar olan dönemde yaşamış) medeni toplumlara işaret edilmektedir. Her halükârda, sonraki Cahiliye, çöküşün eşiğinde, kriz içinde bir toplumu ifade eder, bu da İslam’ın ortaya çıkışında gerçekleşen, ona karşı bir devrimi tarihsel bir zorunluluk haline getirir.

İslam öncesi toplum, kabilelerin temel toplumsal birimi teşkil ettiği, akrabalık temelli bir birliktelik olan bir kabile toplumuydu. Bu toplumsal birim içinde, develer, koyunlar, otlaklar, kuyular ve su kaynakları gibi temel mülkler uzun süreler boyunca ortak mülkiyet olarak kaldı. Cahiliye ahlakı, aileden daha büyük bir gruba, yani kabileye ve bazen de hırsız çetelerine ait olmayı içeren cemaatçiliğe dayanıyordu. Cemaatin mülkünü öne çıkartan eğilim, kendilerinin üstün yanlarını anlattıkları methiye tarzı şiirlerinde belirgin bir şekilde görülmekteydi. Örneğin, Urve bin Vard bir şiirinde “Ben tenceresi müşterek olan bir insanım” diyordu. Cahiliye dönemine ait başka bir şair şunu söylüyordu: “Akrabalarıma sorarsanız, ortak mülkiyete mensup biri olduğumu söyleyeceklerdir, dileyen sorsun, sorsun ki emin olsun.”

Mera, su ve ateş insanlar arasında paylaşılıyordu, doğal olarak bu paylaşım, ilkel koşullara ve kabileler arasındaki barbar ilişkilere dayanıyordu. Cahiliye dönemindeki cemaatçilik, genellikle kabile sınırlarının ötesine geçmiyordu. Diğer kabileler, baskın yapılması ve mallarının yağmalanmasının caiz olduğu düşmanlar olarak kabul ediliyordu. Bununla birlikte, hikâyeler, o toplumun savaşlarını, toprakların özel mülkiyetinin başlangıcıyla, yani Himmet ile ilişkilendirmektedir. Himmet, Cahiliye dönemindeki cemaatçiliğin gelenekleriyle çatışıyordu, ve geleneklerin kabul ettiği bir uygulama değildi. İslam ilk başta himmeti kaldırdı, ancak Osman'ın (Muhammed’den sonraki üçüncü halife) halifeliği döneminde yeniden ortaya çıktı ve ona karşı yapılan devrimin nedenlerinden biri oldu.

Ancak, İslam’ın daha sonra ortaya çıktığı İslam öncesi şehirler, toplumsal sistemin bazı kalıntılarını hâlâ muhafaza ediyordu; ancak bu şehirler, Bedevilerin toplumsal yaşamından farklı bir kentleşme ve gelişme düzeyine tekabül ediyorlardı. Ama gene de bir devletin kurulması için gerekli zemini teşkil etmekten çok uzaktı. Mekke, Yesrib ve Taif şehirlerinde bazı örgütlenmeler ortaya çıkmış olsa da, bunlar halktan ayrı silahlı bir varlığa dönüşmedi. Taif hariç bu şehirlerin surları yoktu, bunun yerine Su'ded olarak bilinen ve büyük ahlaki otoriteye sahip aşiret reisleri ve soylulardan oluşan bir konsey tarafından yönetilen açık şehirlerdi. Kendi polisleri veya orduları yoktu, Yoksul köleler haricinde tüm sakinler silahlıydı. Bireyin silahına bağlılığı, kişisel onurun bir işaretiydi. Kimi Cahiliye insanları, canlarını kurtarmak için yaylarını bile rehin veriyorlardı. Mekke, bu şehirlerin en gelişmişiydi. Şehrin ileri gelenleri ve soylularından oluşan, Mala adı verilen bir sivil konsey tarafından yönetiliyordu. Bu konsey, şehirle ilgili en önemli konulara karar verdikleri büyük bir evde toplantılar düzenliyordu. Bu eve Darü’n-Nedve deniyordu. Buradan ticaret kervanları yola çıkıyor, ittifaklar kuruluyor, uzlaşmalar sağlanıyor, savaş seferleri düzenleniyordu.[5] Mekke, şehrin dağlarının vadilerinde ve Kabe avlusunun etrafındaki ovalarda inşa edilmiş, kendi kendini yöneten mahallelere bölünmüştü. Her vadi veya mahalle, soylulardan veya “ağalardan” birinin başkanlık ettiği Kureyş kabilesinin bir kolunu içeriyordu. Konsey üyeliği, sadece zenginliğe değil, yaşa ve bazen de kişisel niteliklere dayanıyordu. Bazı kaynaklar, Kureyş’in yüksek rütbeli Ebu Cehil’e (Mekke’de Muhammed’in şiddetle muhalefet eden, İslam’ın ilk savaşı olan Bedr’de öldürülen kişi) sahip olduğunu ve gençken onu Darü’n-Nedve’ye kabul ettiklerini hatırlatıyor.

Kaynaklar, İslam öncesi dönemde Mekke ve Yesrib’de bir polis gücü, profesyonel ordu veya hapishanelerin varlığından bahsetmemektedir. Mekke’nin, kervanlarının güvenliğini sağlamak için Kureyş’in diğer kabilelerle kurduğu ittifaklara (îlâf) güvendiği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, zaman zaman çıkan savaşlarda Kureyş, yoksul Araplardan ve onların melez soyundan gelenlerden oluşan, kaynaklarda "kanunsuzlar" olarak adlandırılan bir tür “milis gücünden” istifade etmiştir. Bazı kabile grupları, tehlike zamanlarında Kureyş’e yardım etmek için onlarla ittifak kurmuştur. Ahabiş olarak adlandırılan bu kabileler, Mekke dışında ve yakınında ikamet etmektedirler. Bu kabile oluşumunun kökeni konusunda kaynaklar farklılık göstermektedir, ancak adı tarih ve biyografi kitaplarında Kureyş komutasında savaşlara katıldığı ve daha sonra Mekke’deki “milis gücü”nün bir parçası haline geldiği şeklinde geçmektedir. Bu anlatılar, Kureyş’in Mekke içinde veya sakinlerinden ayrı profesyonel bir askeri güce sahip olmadığını ortaya koymaktadır.

Mekke’deki hâkim ekonomik model, hac mevsimlerindeki ticaret ve yatırıma, ayrıca köleleri ve bir ölçüde Usafâ adı verilen düşük ücretli işçileri kullanan bazı el sanatları faaliyetlerine dayanıyordu. Mekke, neredeyse tüm şehir sakinlerinin katıldığı yekpar bir ticari şirket gibiydi ve bu da onları, Cahiz’in dediği gibi, “karma tüccarlar" haline getiriyordu. Arapçada “karma” kelimesi, mülkiyet haklarında ortak anlamına gelir. Buradan, Mekke’deki ortaklığın (Müşterekliğin), dış ticarete katılmaya dayalı olması nedeniyle Bedeviler ve göçebe kabilelerden farklı olduğunu anlıyoruz.

Ana güç, önceki nesillerin izlediği gelenek ve göreneklerdi. Bu nedenle, İslam, şehirdeki hâkim geleneklerle çelişen değerler getirdiği için Mekke halkının direnciyle karşılaştı. Ortaklık kavramı, Cahiliye toplumu için kardeşlik ilişkilerinin bir uzantısıydı. “İhvanü’s-Safâ” [Sâfiyet Kardeşleri] terimi, İslam öncesi dönemin şiirlerinde sıkça geçiyordu. Abbasi devletinin ilk döneminde Basra'da ve daha sonra Hicri dördüncü yüzyılda Bağdat'ta ortaya çıkan Sâfiyet Kardeşleri hareketi adını buradan aldı.

İslam’ın erken dönemdeki canlılığının büyük bir kısmı, İslam öncesi Cahiliye döneminin toplumsal, Müşterek sisteminin canlılığından kaynaklanıyordu; ancak bu sistem, bireysel kabilenin çerçevesiyle sınırlı kalmıştı. Bu tür ilkel toplumsal örgütlenmelerin, dünya ticaretinin büyümesiyle ortaya çıkan ve Arap Yarımadası’ndaki toplumların büyük bir kısmının köy temelli ekonomilerden ticaret ve büyük ticaret merkezleri arasındaki kervan taşımacılığına dayalı ekonomilere evrilmesine sebep olan yeni ekonomik güçlere direnme yeteneğine sahip olmadığı bilinmektedir. İslam'ın ortaya çıkışının arifesinde, Arap Yarımadası’ndan geçen ana ticaret yollarını takip eden dünya ticaretindeki büyümeyle birlikte, kabile sistemi ve İslam öncesi toplumsal sistem parçalanmaya başladı. Ticaretteki büyüme, İslam’ın zuhuru sonrası gelişen yeni koşulların oluşması için gerekli zemini hazırladı.

2. İslam'da Müşterek

İslam’ın ortaya çıkışı, Arap Yarımadası'nın medeniyetlerin buluşma noktası ve yeryüzündeki büyük medeniyet merkezleri arasındaki ticaret yollarının merkezi olarak sahip olduğu eşsiz coğrafi konumunu kabul etmeden anlaşılamaz. Sasaniler ve Romalılar arasındaki savaşlar nedeniyle, Pers ve Irak üzerinden geçen ticaret kervanlarının kapanmasından bu yana, bu ticaretin büyük bir kısmı Yemen ve Kızıldeniz üzerinden Arap Yarımadası’na kaydı. Daha sonra Etiyopya’nın Yemen'i işgali, Hicaz şehirleri üzerinden Roma’ya giden küresel ticaret yolunda yeni bir engel meydana getirdi.[6] Bu ticaret yollarındaki değişiklik, kır ekonomisinin bir ulaşım ve ticari aracılık ekonomisine dönüşmesine, develerin büyük bir zenginlik kaynağı haline gelmesine, kimi kervan duraklarının müreffeh ticari şehirlere dönüşmesine sebep oldu.

Küresel ticaret ve medeniyetle olan bu bağlantı, İslam’ın küçük bir şehirde[7] ve bir ölçüde Bedevi kültüründen etkilenen bir ortamda ortaya çıkmasına rağmen, küresel emellerine de açıklık getirmektedir. İslam’ın ortaya çıkışı ve Araplar arasında hızla yayılması, kabile bağlarının azalmasına ve kabile çerçevesinin ötesinde daha geniş insani bağlantıların oluşmasına işaret etmiş, bu da sürekli savaşlara ve ticaret yollarının engellenmesine, ardından da Arap Yarımadası’nı kuşatan güçlü devletlerin onu kontrol etme hırsına yol açmıştır. Bununla birlikte, kabile milliyetçiliği İslam’dan sonra ortadan kalkmamış, İslam’ın sonraki gelişimini etkileyen bir toplumsal güç olarak varlığını sürdürmüştür.

Kabileciliğin gücü ve putlara olan güçlü bağlılık, İslam’ı mutlak tek tanrıcılık kavramına götüren faktörlerdi. İslam, Hegel gibi Avrupalı filozofların belirttiği gibi, Hristiyan teslisini veya “seçilmiş halk” fikrini kabul etmedi. İslam’ın benimsediği bu bakış açısı, özellikle İslam öncesi bazı gelenek ve görenekleri korumaya devam etmesi nedeniyle, İslam devletinin oluşumunda ciddi sonuçlar doğurdu. Bu durum, üretim araçlarının devlet iktidarıyla bütünleşmesinin yolunu açarken, üçüncü halifenin ve sonraki İslam dönemlerinin saltanatı boyunca kabile toplumunun demokratik yönleri azaldı.

Ancak İslam, İslam öncesi kabile toplumunun bazı özelliklerinden etkilenmeye devam etti ve Mekke’deki ilk dönem İslam, zengin ve varlıklı kesime karşı çıkarken, yoksul ve zayıflara dayanan bir hareket için model teşkil etti. Kur’an’ın Mekke ayetleri, daha sonra vahyedilen “Hadisler”de belirtilenlere ek olarak, bu hususu yaklaşık 36 yerde dile dökmektedir.

İslam, Müslümanlar arasında paylaşım ilkesini benimsemiş, toprak, madenler ve suyu Allah’ın malı, yani tüm İslam ümmetinin ortak malı olarak kabul etmiştir. Hiç kimsenin bunları tekeline alması veya tüm ümmetin kamu çıkarlarına aykırı bir şekilde elden çıkarması, caiz değildir. Bu nedenle, Ömer ibn Hattab, Irak’ın fethinden sonra şöyle demiştir: “Toprağın mülkiyeti bizdedir.”[8]

Bu hüküm, İslam’da tarımın temelini oluşturan Haraç sisteminin temelini teşkil etmiştir. Burada Haraç sisteminin gelişmiş bir ekonomik sistem olduğunu, modern çağda ilk kez 1848 tarihli Komünist Manifesto'da, ikinci bölümündeki diğer birçok talep arasında ilk talep olarak yer aldığını belirtmek önemlidir: "1. Toprak mülkiyetinin kaldırılması ve tüm toprak kiralarının kamu amaçlarına tahsis edilmesi.”

Bu talep, Engels tarafından 1872’de Konut Sorunu adlı eserinde vurgulanmış, komünizmin (sosyalizmin) ilk aşamasının görevlerine ilişkin olarak şunları belirtmiştir: “Toprak üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılması, toprak kirasının kaldırılması anlamına gelmez, aksine, toprak kirasının değiştirilmiş bir biçimde topluma dönüştürülmesi anlamına gelir.”[9] Haraç sistemi, işgal altındaki ülkelerde tarım arazilerinin tüm Müslümanlar nezdinde kamu malını ifade ettiği, devletin bu arazileri, koşullara bağlı olarak ayni, nakit veya her ikisi birden ödenen belirli bir kira karşılığında çiftçilere kiraladığı fikrine atıfta bulunuyordu. Haraç, tüm toplumun katıldığı bir ortak yaşam olarak kabul ediliyordu. Halifenin Haraç bünyesinde ele geçirilmiş toprakların mülkiyetini devretme, onlara el koyma veya bu toprakları satma hakkı yoktu. Bu sistemin, halifeler, Harac topraklarını yetkililer için manipüle etmeye ve alıkoymaya başlayana kadar nispeten uzun süre devam ettiği bilinmektedir. Bununla birlikte, işbirliğine dayalı bu toplumsal örgütlenme ilkesi devam etti; İslam ekonomisinin önde gelen tarihçilerinden İbn Selâm’ın dediği gibi, “Ömer ibn Hattab’ın doktrini, kazancın ortak mülkiyete ait olduğu fikrini temel alıyordu.”[10]

Marx da İslami Haraç sisteminin önemini kabul ederek, 14 Haziran 1853 tarihli bir mektubunda, “Müslümanlar, tüm Asya’da toprakların özel mülkiyetine izin vermeme ilkesini ilk getirenlerdir.”[11] diyordu.

Kaynaklar, Araplara ait bu toplumsal geleneklerinin, eski sınıf temelli medeniyetlere sahip işgal altındaki ülkelerde yaygın olarak görülen geleneklerle tezat teşkil ettiğini ortaya koymaktadır. Örneğin, Cahiz şöyle yazmıştır: “Persler, Arapları savaşa her şeyi eşit üleşme düsturuyla katıldıkları için eleştiriyorlardı, zira bu fikir, savaş ganimetlerini, eşleri ve otoriteyi paylaşmayı öngörüyordu.”[12]

Bu noktada, İslam’ın başlangıçta benimsediği Müşterek anlayışının yalnızca İslam toplumuyla sınırlı olduğunu, diğer herkesi dışladığını vurgulamak gerekiyor. Bunlar, toprakları fetheden, şehirlerin kontrolünü ele geçiren ve yeni devletlerini kuran savaşçılardı. İslam’ı benimsemek, bu müştereğe dâhil olmanın ön koşuluydu, gayrimüslimlerin ise cizye (vergi) ödemesi gerekiyordu. İslam, müştereği, askeri üstünlüğe veya tarihçilerin ve İslam hukukçularının “askeriye temelli cemiyetçilik”[13] olarak adlandırdığı şeye dayandırıyordu. Bu, temelde, otlakların, kuyuların, yakacak odunların vb. ortak mülkiyetine dayanan İslam öncesi müşterekten farklıydı.

Ancak İslam’ın müşterek anlayışı, önemli askeri işlerle sınırlı değildi. Bu anlayış, Küfe, Basra [Irak], Fustat [eski Kahire’nin bir parçası] ve Kayrevan [Tunus] gibi yeni şehirlerin planlanmasında da uygulamaya döküldü. Bu şehirlerin planlaması, her bölge veya kabile için kendi kendini yöneten bir idari sisteme göre organize edildiklerini ve bu sistemin liderleri aracılığıyla devleti temsil eden şehir merkezine bağlandığını göstermektedir. Siyasi örgütlenme, merkezi otoriteyi bölgeye bağlı sektörlerin bağımsızlığına bağlayan bir sisteme dayanıyordu. Her sektörde, o bölümde oturanlar, özel hayatlarını kabile bağlarına göre organize etmekle serbest bırakılmıştı; ancak tüm bu sektörlerin kavramsal planı benzerdi, İslam ile ortaya çıkan yeni geleneklere dayanıyordu. Kökleri, İslam öncesi Hicaz şehirlerindeki örgütsel yapıya uzanıyordu. Gösterdiğimiz gibi, Mekke, her biri belirli bir Kureyş kabilesine ait olan mahallelere ve alt kabilelere bölünmüştü; daha sonra bu alt kabileler, Kureyş kabilelerinin başkanlarından oluşan Darü’n-Nedve aracılığıyla birbirine bağlanmıştı.

Yeni topraklarda, kabile örgütlenmesi, her bölgenin özel koşullarına göre belirlenen farklılıklarla birlikte, bölgeleri bölmenin temeli olarak muhafaza edildi. Basra, ahma [beş parçaya bölünme] esasına göre organize edilmişti. Şehir, ikinci yüzyılın ilk çeyreğinde her yöne doğru yaklaşık on kilometreye on kilometre olarak tahmin edilen geniş bir alana yayılıp hızlı büyüse de, Abbasi dönemine kadar önemli bir değişiklik olmaksızın bu bölünmeyi korudu. Bu alan, büyük bir meyve bahçesi ve çorak araziyi de içerebiliyordu. Bununla birlikte, Küfe şehri ise, bilhassa Hicri birinci yüzyılda, yerleşim düzeni yıllar içinde değiştiği için çalkantılı tarihi değişimlere tanık oldu.[14] Anlatılanlara göre, şehir için beş kez plan hazırlandı: ilk plan, Hicri 14 yılında ondalık sisteme göre, ikincisi ise birkaç yıl sonra yedili sisteme göre yapıldı. Daha sonra Osman’ın hilafeti döneminde üçüncü kez yeniden planlandı. Yeni plan, şehri finansal yatırımlar için bir alan haline getirmeyi amaçlıyordu, bu nedenle, Yemen kabileleri pazar alanından uzaklaştırıldılar, yerlerine ticari, tarımsal ve el sanatları gelenekleriyle bilinen Sakif kabilesi yerleştirildi. Bu plan, Küfe gibi bölgelerden halkın Medine’ye yönelmesi ve orada halifeyi evinde kuşatıp öldürmesiyle sonuçlanan siyasi bir devrimin[15] başlıca nedenlerinden biriydi. Bu devrimin sonucu olarak, şehir, Osman’ın halifeliğinden önceki gibi yedi yıllık sisteme göre dördüncü kez yeniden planlandı; bu yeni plan, dördüncü halife Ali bin Ebu Talib’in hilafeti sırasında gerçekleşti. İslam’ın ilk döneminde yaşanan siyasi çatışmanın, yeni toprakların yaşamı ve etkili grupların ticari faydaları tekelleştirme girişimleriyle yakından ilişkili olduğu açık biçimde görülüyor.

Bu alanda, ilk şehirlerin örgütlenmesine ilişkin temel planları gözden geçirmenin, Ahma, Aşar, Asbaa ve Erbaa gibi tarihi kaynaklarda bahsedilen sivil bölümlerin gerçekliğini tartışmanın kolay bir iş olmadığını belirtmek gerek. Zira, ilk dönem İslam’ın tarihindeki bu önemli konular henüz incelenmemiştir. Şarkiyatçılar, genelde bu hususların, ya anlamsız isimler ve sivil yaşamın örgütlenmesiyle ilgisi olmayan askeri oluşumlar olduğunu ya da Romalıların askeri örgütlenmesinden ödünç alındığını öne sürmeye çalışmışlardır. Ancak bu sorun, ilk dönem İslam’daki sivil yönetimin sahip olduğu genel sistemi inceleyerek açıklanabilir. Fakat bu, bizi konumuzdan uzaklaştırır. Dolayısıyla, burada bu sivil örgütlenmelerin, merkezi devletin kurulmasından önce gelen ilk İslam döneminde var olan kabile sistemini temel aldığını belirtmek kâfi olacaktır.

Basra’nın beşinci bölgesi ile Küfe’nin yedinci bölgesi, bir kabileyi veya birbirine yakın birkaç kabileden oluşan siyasi bir idari birimini temsil ediyordu. Bu birim, kabilenin at kışlası, yerel camii ve türbelerini içeren büyük bir meydanın etrafındaki bir grup konut planından oluşan bir yerleşim bölgesinde bulunuyordu. Bu birimler daha sonra, merkezi caminin bulunduğu geniş bir meydandan oluşan şehir merkezine bağlandı. Bazen avlu veya alan olarak da adlandırılan bu meydanı, memurlar, aşiret reisleri ve soylular için ayrılmış bir konut şeridi ayırıyordu. Bu kişiler, Aliye halkı olarak adlandırılıyordu. Konut sektörlerinin (Beşinci ve yedinci sektörler vs.) dağıtımı, bir aşiretin diğerine göre kayırılmaması veya şehrin zenginleşme veya emlak spekülasyonu aracı olarak kullanılmaması için kura çekilerek, adil bir şekilde yapılıyordu. Bu sistem, Halife Ömer bin Hattab ve Osman bin Affan’ın ilk hükümdarlığı boyunca devam etti, ancak aşiretleri eşit gören sistemin artık Halife ve Küfe’nin yeni valisi Said bin As’ın isteklerine uymadığı anlaşılıyor. Bu nedenle, kura sisteminden vazgeçilmesine ve şehrin, ticaret yollarını ve pazarı kontrol eden şehrin doğu tarafındaki belirli bir aşiret grubu ve müttefiklerine göre planlanmasına karar verildi. Ancak, belirttiğimiz gibi, bu girişim uzun sürmedi ve Küfe halkının halifeliğe karşı ayaklanmasıyla son buldu, böylece Yediler sistemi yeniden kuruldu. Sonunda, yeni Emevi devletinin mutlak merkezileşme yönündeki eğilimini izleyen Ziyad ibn Ebu Süfyan'ın yönetimine girmesi uzun sürmedi.

Ziyad, Küfe için beşinci bir plan hazırladı. Asbaa [Yediler sistemi] sistemini kaldırarak yerine Erbaa [Dörtler] sistemini getirdi. Küfe’nin her bir köşesine, biri Yemenli diğeri Mudar olmak üzere eşit kabul edilen iki kabile yerleştirdi. Köşelerden birini merkezi otorite için bir üs olarak bıraktı ve onu Hicaz halkıyla sınırladı. Ardından Muaviye, Irak bölgesinin başkentini Basra’ya taşıdı ve Küfe valisini Ziyad'a bağladı. Bu yeni siyasi ve idari sistemle, aşiret ortaklığı (müşterek) sistemi ortadan kaldırıldı, halk, soy bağı yerine toplumsal sınıfa dayalı yeni bir bölünmeye yol açan sert önlemlere maruz kaldı. Bu yeni gelişme, çeşitli aşiretlerin birbirleriyle kaynaşmasına yardımcı oldu, siyasi çatışma yeni şehirlere yayıldı. Neticede Irak halkı Horasan’daki[16] uzantılarıyla birleşti, zamanla tüm direniş hareketleri tek bir hareket haline geldi. Bu hareket, nihayetinde Emevi yönetimini devirdi ve Küfe’de Abbasi devletinin doğmasına yol açtı.

İbrahim Allavi

[Kaynak: Reading in Al-Mushtarak: A System for Democratic Socialism, Yayına Hz. ve Çeviren: Ali Al-Assam ve Majid Allawi, Iskra Book, 2024, s. 2-12.]

Dipnotlar:
[1] Engels, The Origin of the Family, Private Property and the State, International Publishers, Moscow, 1942, s. 232.

[2] A.g.e., s. 225.

[3] Burada yazar, sınıflı toplumlarla sınıfsız, devletsiz “ilkel” toplumu kıyaslıyor.

[4] Bu alıntının kaynağını bulamadık. Ama gene de cümlenin Marx’ın tarihsel materyalizmle ve toplumsal-ekonomik gelişimle ilgili fikirleriyle uyumlu olduğunu söylemek gerek. Marx, tarihsel süreçlerin ve antik çağdaki toplumsal formasyonların modern kapitalist toplumları nasıl etkileyip biçimlendirdiğini anlamaya çalışan bir isimdi. Marx, bilhassa Grundrisse ve Politik Ekonomi Eleştirisine Katkı çalışmalarında yaptığı analizler ile ömrünün sonuna doğru kaleme aldığı etnografi çalışmaları toplumsal ilişkilerin zaman içerisinde dönüşümünü ve süreklilik arz eden yönlerini keşfetmeye çalışmıştı.

[5] Darü’n-Nedve, Kureyş kabilesinin önemli kararlar alırken ve önemli tartışmalar yürütürken kullandığı şura evi veya meclisiydi. Bu meclis, kabileye bağlı muhtelif boyların başlarının toplanıp ticaret, ittifaklar ve çatışmalar gibi herkesi ilgilendiren meseleler üzerine kafa yordukları politik merkez olarak iş gördü. Konsey, Mekke’nin yönetim ve idaresinde merkezi bir role sahipti.

[6] Hicaz bölgesi bugün Suudi Arabistan’ın batı kısmındadır. Kızıldeniz sahiline doğru uzanan bölge Mekke ve Medine gibi İslam için önem arz eden şehirleri de içerir.

[7] Günümüzün Mekke’si.

[8] Al-Amwal: s. 354.

[9] Lenin, Notebooks: Marxism and the State, Foreign Languages Publishing House, 1935, s. 41.

[10] Al-Amwal: s. 284.

[11] Marx ve Engels, Selected Letters, Progress Publishers, Moskova, 1982, s. 80.

[12] Rasa’il al-Jahidh: s. 33.

[13] Al-Amwal, s. 291-298.

[14] Hicret, Peygamber’in 622 yılında Mekke’den Medine’ye göç etmesiyle ilgili bir kavramdır. Buna göre, hicretin üçüncü veya dördüncü yüzyılında yaşanan olaylar Batı takvimine göre milattan sonra 900-1000 yıllarında gerçekleşmiş demektir.

[15] Bu genelde “İlk Fitne” veya İslam’ın ilk iç savaşı olarak bilinir. 656-661 yılları arasında cereyan etmiştir.

[16] Horasan İran’ın kuzeydoğusundadır. Ayrıca bugün Afganistan, Türkmenistan ve Özbekistan’a ait belirli kısımları da içerir.

0 Yorum: