Marksist
analizlerde devlet, “ezilen, sömürülen sınıfın bastırılması için kullanılan bir
mekanizma”[1] olarak ele alınır. Toplumun üstünde duran, yönetilenleri
boyunduruk altına alan, sınıf sömürüsünün koşullarını sürdüren ve üretim
araçlarının sahibi olan sınıfın ayrıcalıklarını koruyan genel otoriteyi ifade eder.
“Devlet, toplumun çözüme kavuşturulması mümkün olmayan bir çelişkiye düçar olmuş,
uzlaşmaz karşıtlıklar uyarınca bölünmüş gerçekliğinin somut bir tezahürüdür. [...]
bu haliyle toplum, kendi üzerindeymiş gibi görünen, onun üzerindeki etkiyi hafifleten
ve onu ‘sistem’in sınırları içinde tutan bir güce ihtiyaç duyar. Toplumdan
doğan, kendini onun üstüne koyan ve ondan giderek daha fazla ayrılan bu güç,
devlettir.”[2]
Bu
nedenle, devlet, toplumda toplumsal sınıfların ortaya çıkmasıyla birlikte
beliren, sınıflar geliştikçe evrimleşen, sınıfsal baskılama aygıtıdır. Üretim
güçlerinin sömürülmesi ve gelişmesi ne kadar derinleşirse, üretim araçlarının
sahipleri o kadar çok ayrıcalığa sahip olurlar, buna karşılık, üreticileri
kısıtlama ve üretim koşullarını olduğu gibi koruma ihtiyacı da o kadar artar.
Mülk sahibi sınıf, işçilerin, çiftçilerin ve kölelerin emeği üzerinden ne kadar
zenginleşirse zenginleşsin, üreticilerden gelen direnişe karşı şiddete
başvurmaya ve devlet mekanizmasını güçlendirmeye o kadar mecbur kalır.
Dolayısıyla, medeniyet tarihi, iki çelişkili eğilimle maluldür. Medeniyetin
hüküm sürdüğü çağlarda tanık olunan teknoloji, üretim ve bilimdeki ilerleme,
bir yandan baskı ve savaş mekanizmasını güçlendirmiş, böylece devletin
yönetilenler üzerindeki gücünü artırmıştır. Öte yandan, toplumlarda gerçek
özgürlükler giderek daralmıştır. Bu nedenle, sınıflı toplumlarda medeniyetin
gelişimi, özgürlüklerde genel bir azalmayı beraberinde getirmiştir.[3] Devleti
henüz tanımamış ilkel toplumlar, insanların muhalifleri bastırmak amacıyla
kurulmuş özel bir baskı mekanizmasına ihtiyaç duymadan yaşamlarını organize
ettikleri toplumlardır.
Bu
bağlamda, devletsiz ilkel toplumları incelemenin, devletin gerçekliğini anlamak
ve insan toplumunun örgütlü sosyal baskı olmadan nasıl işleyebileceğini
kavramak için özel bir öneme sahip olduğunu görüyoruz. Bu demek değil ki ilkel
toplumların şiddet ve savaşa tanık olmadı. Bu toplumlarda şiddet, ya bireylerin
intikam ve kişisel anlaşmazlıklar gibi konuları çözdüğü bireysel bir meseleydi
ya da bu toplumların dağılmasını ve üretim gelişimine ayak uyduramamalarını
veya yiyecek ve otlak ihtiyaçlarını ifade eden bir olguydu. Bununla birlikte,
bu toplumlar, gelişmiş toplumların incelenmesi için, embriyolojinin biyolojinin
incelenmesi için temsil ettiği şeyi temsil eder; yani Marx’ın ifadesiyle “en
eski olanda en modern olanı keşfetmek mümkündür”.[4] İslam öncesi dönemin
Cahiliye toplumları, Araplar arasında devletin ortaya çıkış süreçlerini ve
ardından İslam dönemindeki gelişimini incelemek için bize zengin bir alan
sunmaktadır.
1.
Cahiliye Döneminde Müşterek
İslam'ın
çağlar boyunca tarihi ve gelişimi, şarkiyatçıların sundukları kapsamlı
çalışmalar ve araştırmalara rağmen, bilimsel olarak incelenmekten hâlâ çok
uzaktır. Aslında, muhtemelen bu şarkiyatçı çalışmaların çoğu, İslam tarihine
dair bilimsel bir anlayışın ortaya çıkmasını geciktirdi. İslam öncesi toplumun
incelenmesi daha da zordur. Bununla birlikte, eski dilbilimciler tarafından
korunmuş olan şiir ve efsanelerden geriye kalanlar, İslam öncesi dönemin
özelliklerini ve İslam’dan önce var olan toplumsal örgütlenmelerin doğasını
anlamak için bol miktarda malzeme sunuyorlar.
Kur’an’da
“Cahiliye” [cehalet] terimi, İslam öncesi Arap toplumunu tanımlamak için
kullanılmıştır. Burada, herhangi bir yeni hareketin önceki veya eski bir duruma
karşı aldığı olağan tavır bağlamında kullanılmış olsa da, bu ilkel toplumda
bilinen bazı özellikler göz önüne alındığında, terim belli düzeyde haklılık
içermektedir. Bunlar arasında yaygın cehalet, kabile savaşları, putperestlik,
cinsiyete dayalı çocuk öldürme gibi uygulamalar yer almaktadır. Ancak, İslam
öncesi toplumun bu dar kapsamın ötesinde, bu belgenin amaçları açısından
incelenmeye değer yönleri de mevcuttu. Öte yandan, İslam’ın ortaya çıktığı
toplumun, Kur’an’da “ilk Cahiliye olarak anılan, lüks ve gösterişle
ilişkilendirilen önceki aşamadan daha az gelişmiş olduğunu söylemek mümkün. Burada
muhtemelen Yemen, Semud ve Nabatiler, Hatra ve Tihama’daki diğer şehirler gibi
ticaretle geçinen şehir devletlerindeki (MÖ 12. yüzyıldan MS 6. yüzyıla kadar
olan dönemde yaşamış) medeni toplumlara işaret edilmektedir. Her halükârda,
sonraki Cahiliye, çöküşün eşiğinde, kriz içinde bir toplumu ifade eder, bu da
İslam’ın ortaya çıkışında gerçekleşen, ona karşı bir devrimi tarihsel bir
zorunluluk haline getirir.
İslam
öncesi toplum, kabilelerin temel toplumsal birimi teşkil ettiği, akrabalık
temelli bir birliktelik olan bir kabile toplumuydu. Bu toplumsal birim içinde,
develer, koyunlar, otlaklar, kuyular ve su kaynakları gibi temel mülkler uzun
süreler boyunca ortak mülkiyet olarak kaldı. Cahiliye ahlakı, aileden daha
büyük bir gruba, yani kabileye ve bazen de hırsız çetelerine ait olmayı içeren cemaatçiliğe
dayanıyordu. Cemaatin mülkünü öne çıkartan eğilim, kendilerinin üstün yanlarını
anlattıkları methiye tarzı şiirlerinde belirgin bir şekilde görülmekteydi.
Örneğin, Urve bin Vard bir şiirinde “Ben tenceresi müşterek olan bir insanım”
diyordu. Cahiliye dönemine ait başka bir şair şunu söylüyordu: “Akrabalarıma
sorarsanız, ortak mülkiyete mensup biri olduğumu söyleyeceklerdir, dileyen
sorsun, sorsun ki emin olsun.”
Mera,
su ve ateş insanlar arasında paylaşılıyordu, doğal olarak bu paylaşım, ilkel
koşullara ve kabileler arasındaki barbar ilişkilere dayanıyordu. Cahiliye
dönemindeki cemaatçilik, genellikle kabile sınırlarının ötesine geçmiyordu. Diğer
kabileler, baskın yapılması ve mallarının yağmalanmasının caiz olduğu düşmanlar
olarak kabul ediliyordu. Bununla birlikte, hikâyeler, o toplumun savaşlarını,
toprakların özel mülkiyetinin başlangıcıyla, yani Himmet ile
ilişkilendirmektedir. Himmet, Cahiliye dönemindeki cemaatçiliğin
gelenekleriyle çatışıyordu, ve geleneklerin kabul ettiği bir uygulama değildi. İslam
ilk başta himmeti kaldırdı, ancak Osman'ın (Muhammed’den sonraki üçüncü halife)
halifeliği döneminde yeniden ortaya çıktı ve ona karşı yapılan devrimin
nedenlerinden biri oldu.
Ancak,
İslam’ın daha sonra ortaya çıktığı İslam öncesi şehirler, toplumsal sistemin
bazı kalıntılarını hâlâ muhafaza ediyordu; ancak bu şehirler, Bedevilerin
toplumsal yaşamından farklı bir kentleşme ve gelişme düzeyine tekabül
ediyorlardı. Ama gene de bir devletin kurulması için gerekli zemini teşkil
etmekten çok uzaktı. Mekke, Yesrib ve Taif şehirlerinde bazı örgütlenmeler
ortaya çıkmış olsa da, bunlar halktan ayrı silahlı bir varlığa dönüşmedi. Taif
hariç bu şehirlerin surları yoktu, bunun yerine Su'ded olarak bilinen ve büyük
ahlaki otoriteye sahip aşiret reisleri ve soylulardan oluşan bir konsey
tarafından yönetilen açık şehirlerdi. Kendi polisleri veya orduları yoktu, Yoksul
köleler haricinde tüm sakinler silahlıydı. Bireyin silahına bağlılığı, kişisel
onurun bir işaretiydi. Kimi Cahiliye insanları, canlarını kurtarmak için
yaylarını bile rehin veriyorlardı. Mekke, bu şehirlerin en gelişmişiydi. Şehrin
ileri gelenleri ve soylularından oluşan, Mala adı verilen bir sivil
konsey tarafından yönetiliyordu. Bu konsey, şehirle ilgili en önemli konulara
karar verdikleri büyük bir evde toplantılar düzenliyordu. Bu eve Darü’n-Nedve
deniyordu. Buradan ticaret kervanları yola çıkıyor, ittifaklar kuruluyor,
uzlaşmalar sağlanıyor, savaş seferleri düzenleniyordu.[5] Mekke, şehrin
dağlarının vadilerinde ve Kabe avlusunun etrafındaki ovalarda inşa edilmiş,
kendi kendini yöneten mahallelere bölünmüştü. Her vadi veya mahalle,
soylulardan veya “ağalardan” birinin başkanlık ettiği Kureyş kabilesinin bir
kolunu içeriyordu. Konsey üyeliği, sadece zenginliğe değil, yaşa ve bazen de
kişisel niteliklere dayanıyordu. Bazı kaynaklar, Kureyş’in yüksek rütbeli Ebu
Cehil’e (Mekke’de Muhammed’in şiddetle muhalefet eden, İslam’ın ilk savaşı olan
Bedr’de öldürülen kişi) sahip olduğunu ve gençken onu Darü’n-Nedve’ye kabul
ettiklerini hatırlatıyor.
Kaynaklar,
İslam öncesi dönemde Mekke ve Yesrib’de bir polis gücü, profesyonel ordu veya
hapishanelerin varlığından bahsetmemektedir. Mekke’nin, kervanlarının
güvenliğini sağlamak için Kureyş’in diğer kabilelerle kurduğu ittifaklara (îlâf)
güvendiği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, zaman zaman çıkan savaşlarda
Kureyş, yoksul Araplardan ve onların melez soyundan gelenlerden oluşan,
kaynaklarda "kanunsuzlar" olarak adlandırılan bir tür “milis gücünden”
istifade etmiştir. Bazı kabile grupları, tehlike zamanlarında Kureyş’e yardım
etmek için onlarla ittifak kurmuştur. Ahabiş olarak adlandırılan bu kabileler,
Mekke dışında ve yakınında ikamet etmektedirler. Bu kabile oluşumunun kökeni
konusunda kaynaklar farklılık göstermektedir, ancak adı tarih ve biyografi
kitaplarında Kureyş komutasında savaşlara katıldığı ve daha sonra Mekke’deki “milis
gücü”nün bir parçası haline geldiği şeklinde geçmektedir. Bu anlatılar, Kureyş’in
Mekke içinde veya sakinlerinden ayrı profesyonel bir askeri güce sahip
olmadığını ortaya koymaktadır.
Mekke’deki
hâkim ekonomik model, hac mevsimlerindeki ticaret ve yatırıma, ayrıca köleleri
ve bir ölçüde Usafâ adı verilen düşük ücretli işçileri kullanan bazı el
sanatları faaliyetlerine dayanıyordu. Mekke, neredeyse tüm şehir sakinlerinin
katıldığı yekpar bir ticari şirket gibiydi ve bu da onları, Cahiz’in dediği
gibi, “karma tüccarlar" haline getiriyordu. Arapçada “karma” kelimesi,
mülkiyet haklarında ortak anlamına gelir. Buradan, Mekke’deki ortaklığın (Müşterekliğin),
dış ticarete katılmaya dayalı olması nedeniyle Bedeviler ve göçebe kabilelerden
farklı olduğunu anlıyoruz.
Ana
güç, önceki nesillerin izlediği gelenek ve göreneklerdi. Bu nedenle, İslam,
şehirdeki hâkim geleneklerle çelişen değerler getirdiği için Mekke halkının direnciyle
karşılaştı. Ortaklık kavramı, Cahiliye toplumu için kardeşlik ilişkilerinin bir
uzantısıydı. “İhvanü’s-Safâ” [Sâfiyet Kardeşleri] terimi, İslam öncesi dönemin
şiirlerinde sıkça geçiyordu. Abbasi devletinin ilk döneminde Basra'da ve daha
sonra Hicri dördüncü yüzyılda Bağdat'ta ortaya çıkan Sâfiyet Kardeşleri
hareketi adını buradan aldı.
İslam’ın
erken dönemdeki canlılığının büyük bir kısmı, İslam öncesi Cahiliye döneminin
toplumsal, Müşterek sisteminin canlılığından kaynaklanıyordu; ancak bu sistem,
bireysel kabilenin çerçevesiyle sınırlı kalmıştı. Bu tür ilkel toplumsal
örgütlenmelerin, dünya ticaretinin büyümesiyle ortaya çıkan ve Arap Yarımadası’ndaki
toplumların büyük bir kısmının köy temelli ekonomilerden ticaret ve büyük
ticaret merkezleri arasındaki kervan taşımacılığına dayalı ekonomilere evrilmesine
sebep olan yeni ekonomik güçlere direnme yeteneğine sahip olmadığı
bilinmektedir. İslam'ın ortaya çıkışının arifesinde, Arap Yarımadası’ndan geçen
ana ticaret yollarını takip eden dünya ticaretindeki büyümeyle birlikte, kabile
sistemi ve İslam öncesi toplumsal sistem parçalanmaya başladı. Ticaretteki
büyüme, İslam’ın zuhuru sonrası gelişen yeni koşulların oluşması için gerekli
zemini hazırladı.
2.
İslam'da Müşterek
İslam’ın
ortaya çıkışı, Arap Yarımadası'nın medeniyetlerin buluşma noktası ve
yeryüzündeki büyük medeniyet merkezleri arasındaki ticaret yollarının merkezi
olarak sahip olduğu eşsiz coğrafi konumunu kabul etmeden anlaşılamaz. Sasaniler
ve Romalılar arasındaki savaşlar nedeniyle, Pers ve Irak üzerinden geçen
ticaret kervanlarının kapanmasından bu yana, bu ticaretin büyük bir kısmı Yemen
ve Kızıldeniz üzerinden Arap Yarımadası’na kaydı. Daha sonra Etiyopya’nın
Yemen'i işgali, Hicaz şehirleri üzerinden Roma’ya giden küresel ticaret yolunda
yeni bir engel meydana getirdi.[6] Bu ticaret yollarındaki değişiklik, kır ekonomisinin
bir ulaşım ve ticari aracılık ekonomisine dönüşmesine, develerin büyük bir
zenginlik kaynağı haline gelmesine, kimi kervan duraklarının müreffeh ticari
şehirlere dönüşmesine sebep oldu.
Küresel
ticaret ve medeniyetle olan bu bağlantı, İslam’ın küçük bir şehirde[7] ve bir
ölçüde Bedevi kültüründen etkilenen bir ortamda ortaya çıkmasına rağmen,
küresel emellerine de açıklık getirmektedir. İslam’ın ortaya çıkışı ve Araplar
arasında hızla yayılması, kabile bağlarının azalmasına ve kabile çerçevesinin
ötesinde daha geniş insani bağlantıların oluşmasına işaret etmiş, bu da sürekli
savaşlara ve ticaret yollarının engellenmesine, ardından da Arap Yarımadası’nı kuşatan
güçlü devletlerin onu kontrol etme hırsına yol açmıştır. Bununla birlikte,
kabile milliyetçiliği İslam’dan sonra ortadan kalkmamış, İslam’ın sonraki
gelişimini etkileyen bir toplumsal güç olarak varlığını sürdürmüştür.
Kabileciliğin
gücü ve putlara olan güçlü bağlılık, İslam’ı mutlak tek tanrıcılık kavramına
götüren faktörlerdi. İslam, Hegel gibi Avrupalı filozofların belirttiği gibi,
Hristiyan teslisini veya “seçilmiş halk” fikrini kabul etmedi. İslam’ın
benimsediği bu bakış açısı, özellikle İslam öncesi bazı gelenek ve görenekleri
korumaya devam etmesi nedeniyle, İslam devletinin oluşumunda ciddi sonuçlar
doğurdu. Bu durum, üretim araçlarının devlet iktidarıyla bütünleşmesinin yolunu
açarken, üçüncü halifenin ve sonraki İslam dönemlerinin saltanatı boyunca
kabile toplumunun demokratik yönleri azaldı.
Ancak
İslam, İslam öncesi kabile toplumunun bazı özelliklerinden etkilenmeye devam
etti ve Mekke’deki ilk dönem İslam, zengin ve varlıklı kesime karşı çıkarken,
yoksul ve zayıflara dayanan bir hareket için model teşkil etti. Kur’an’ın Mekke
ayetleri, daha sonra vahyedilen “Hadisler”de belirtilenlere ek olarak, bu
hususu yaklaşık 36 yerde dile dökmektedir.
İslam,
Müslümanlar arasında paylaşım ilkesini benimsemiş, toprak, madenler ve suyu
Allah’ın malı, yani tüm İslam ümmetinin ortak malı olarak kabul etmiştir. Hiç
kimsenin bunları tekeline alması veya tüm ümmetin kamu çıkarlarına aykırı bir
şekilde elden çıkarması, caiz değildir. Bu nedenle, Ömer ibn Hattab, Irak’ın
fethinden sonra şöyle demiştir: “Toprağın mülkiyeti bizdedir.”[8]
Bu
hüküm, İslam’da tarımın temelini oluşturan Haraç sisteminin temelini teşkil
etmiştir. Burada Haraç sisteminin gelişmiş bir ekonomik sistem olduğunu, modern
çağda ilk kez 1848 tarihli Komünist Manifesto'da, ikinci bölümündeki
diğer birçok talep arasında ilk talep olarak yer aldığını belirtmek önemlidir:
"1. Toprak mülkiyetinin kaldırılması ve tüm toprak kiralarının kamu
amaçlarına tahsis edilmesi.”
Bu
talep, Engels tarafından 1872’de Konut Sorunu adlı eserinde vurgulanmış,
komünizmin (sosyalizmin) ilk aşamasının görevlerine ilişkin olarak şunları
belirtmiştir: “Toprak üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılması, toprak kirasının
kaldırılması anlamına gelmez, aksine, toprak kirasının değiştirilmiş bir
biçimde topluma dönüştürülmesi anlamına gelir.”[9] Haraç sistemi, işgal
altındaki ülkelerde tarım arazilerinin tüm Müslümanlar nezdinde kamu malını
ifade ettiği, devletin bu arazileri, koşullara bağlı olarak ayni, nakit veya
her ikisi birden ödenen belirli bir kira karşılığında çiftçilere kiraladığı
fikrine atıfta bulunuyordu. Haraç, tüm toplumun katıldığı bir ortak yaşam
olarak kabul ediliyordu. Halifenin Haraç bünyesinde ele geçirilmiş toprakların
mülkiyetini devretme, onlara el koyma veya bu toprakları satma hakkı yoktu. Bu
sistemin, halifeler, Harac topraklarını yetkililer için manipüle etmeye ve
alıkoymaya başlayana kadar nispeten uzun süre devam ettiği bilinmektedir.
Bununla birlikte, işbirliğine dayalı bu toplumsal örgütlenme ilkesi devam etti;
İslam ekonomisinin önde gelen tarihçilerinden İbn Selâm’ın dediği gibi, “Ömer
ibn Hattab’ın doktrini, kazancın ortak mülkiyete ait olduğu fikrini temel
alıyordu.”[10]
Marx
da İslami Haraç sisteminin önemini kabul ederek, 14 Haziran 1853 tarihli bir
mektubunda, “Müslümanlar, tüm Asya’da toprakların özel mülkiyetine izin vermeme
ilkesini ilk getirenlerdir.”[11] diyordu.
Kaynaklar,
Araplara ait bu toplumsal geleneklerinin, eski sınıf temelli medeniyetlere
sahip işgal altındaki ülkelerde yaygın olarak görülen geleneklerle tezat teşkil
ettiğini ortaya koymaktadır. Örneğin, Cahiz şöyle yazmıştır: “Persler, Arapları
savaşa her şeyi eşit üleşme düsturuyla katıldıkları için eleştiriyorlardı, zira
bu fikir, savaş ganimetlerini, eşleri ve otoriteyi paylaşmayı öngörüyordu.”[12]
Bu
noktada, İslam’ın başlangıçta benimsediği Müşterek anlayışının yalnızca İslam
toplumuyla sınırlı olduğunu, diğer herkesi dışladığını vurgulamak gerekiyor.
Bunlar, toprakları fetheden, şehirlerin kontrolünü ele geçiren ve yeni
devletlerini kuran savaşçılardı. İslam’ı benimsemek, bu müştereğe dâhil olmanın
ön koşuluydu, gayrimüslimlerin ise cizye (vergi) ödemesi gerekiyordu. İslam, müştereği,
askeri üstünlüğe veya tarihçilerin ve İslam hukukçularının “askeriye temelli cemiyetçilik”[13]
olarak adlandırdığı şeye dayandırıyordu. Bu, temelde, otlakların, kuyuların,
yakacak odunların vb. ortak mülkiyetine dayanan İslam öncesi müşterekten farklıydı.
Ancak
İslam’ın müşterek anlayışı, önemli askeri işlerle sınırlı değildi. Bu anlayış, Küfe,
Basra [Irak], Fustat [eski Kahire’nin bir parçası] ve Kayrevan [Tunus] gibi
yeni şehirlerin planlanmasında da uygulamaya döküldü. Bu şehirlerin planlaması,
her bölge veya kabile için kendi kendini yöneten bir idari sisteme göre
organize edildiklerini ve bu sistemin liderleri aracılığıyla devleti temsil
eden şehir merkezine bağlandığını göstermektedir. Siyasi örgütlenme, merkezi otoriteyi
bölgeye bağlı sektörlerin bağımsızlığına bağlayan bir sisteme dayanıyordu. Her
sektörde, o bölümde oturanlar, özel hayatlarını kabile bağlarına göre organize
etmekle serbest bırakılmıştı; ancak tüm bu sektörlerin kavramsal planı benzerdi,
İslam ile ortaya çıkan yeni geleneklere dayanıyordu. Kökleri, İslam öncesi
Hicaz şehirlerindeki örgütsel yapıya uzanıyordu. Gösterdiğimiz gibi, Mekke, her
biri belirli bir Kureyş kabilesine ait olan mahallelere ve alt kabilelere
bölünmüştü; daha sonra bu alt kabileler, Kureyş kabilelerinin başkanlarından
oluşan Darü’n-Nedve aracılığıyla birbirine bağlanmıştı.
Yeni
topraklarda, kabile örgütlenmesi, her bölgenin özel koşullarına göre belirlenen
farklılıklarla birlikte, bölgeleri bölmenin temeli olarak muhafaza edildi.
Basra, ahma [beş parçaya bölünme] esasına göre organize edilmişti.
Şehir, ikinci yüzyılın ilk çeyreğinde her yöne doğru yaklaşık on kilometreye on
kilometre olarak tahmin edilen geniş bir alana yayılıp hızlı büyüse de, Abbasi
dönemine kadar önemli bir değişiklik olmaksızın bu bölünmeyi korudu. Bu alan,
büyük bir meyve bahçesi ve çorak araziyi de içerebiliyordu. Bununla birlikte, Küfe
şehri ise, bilhassa Hicri birinci yüzyılda, yerleşim düzeni yıllar içinde
değiştiği için çalkantılı tarihi değişimlere tanık oldu.[14] Anlatılanlara
göre, şehir için beş kez plan hazırlandı: ilk plan, Hicri 14 yılında ondalık
sisteme göre, ikincisi ise birkaç yıl sonra yedili sisteme göre yapıldı. Daha
sonra Osman’ın hilafeti döneminde üçüncü kez yeniden planlandı. Yeni plan,
şehri finansal yatırımlar için bir alan haline getirmeyi amaçlıyordu, bu
nedenle, Yemen kabileleri pazar alanından uzaklaştırıldılar, yerlerine ticari,
tarımsal ve el sanatları gelenekleriyle bilinen Sakif kabilesi yerleştirildi.
Bu plan, Küfe gibi bölgelerden halkın Medine’ye yönelmesi ve orada halifeyi
evinde kuşatıp öldürmesiyle sonuçlanan siyasi bir devrimin[15] başlıca
nedenlerinden biriydi. Bu devrimin sonucu olarak, şehir, Osman’ın
halifeliğinden önceki gibi yedi yıllık sisteme göre dördüncü kez yeniden
planlandı; bu yeni plan, dördüncü halife Ali bin Ebu Talib’in hilafeti
sırasında gerçekleşti. İslam’ın ilk döneminde yaşanan siyasi çatışmanın, yeni
toprakların yaşamı ve etkili grupların ticari faydaları tekelleştirme
girişimleriyle yakından ilişkili olduğu açık biçimde görülüyor.
Bu
alanda, ilk şehirlerin örgütlenmesine ilişkin temel planları gözden geçirmenin,
Ahma, Aşar, Asbaa ve Erbaa gibi tarihi kaynaklarda bahsedilen sivil bölümlerin
gerçekliğini tartışmanın kolay bir iş olmadığını belirtmek gerek. Zira, ilk
dönem İslam’ın tarihindeki bu önemli konular henüz incelenmemiştir. Şarkiyatçılar,
genelde bu hususların, ya anlamsız isimler ve sivil yaşamın örgütlenmesiyle
ilgisi olmayan askeri oluşumlar olduğunu ya da Romalıların askeri
örgütlenmesinden ödünç alındığını öne sürmeye çalışmışlardır. Ancak bu sorun,
ilk dönem İslam’daki sivil yönetimin sahip olduğu genel sistemi inceleyerek
açıklanabilir. Fakat bu, bizi konumuzdan uzaklaştırır. Dolayısıyla, burada bu
sivil örgütlenmelerin, merkezi devletin kurulmasından önce gelen ilk İslam
döneminde var olan kabile sistemini temel aldığını belirtmek kâfi olacaktır.
Basra’nın
beşinci bölgesi ile Küfe’nin yedinci bölgesi, bir kabileyi veya birbirine yakın
birkaç kabileden oluşan siyasi bir idari birimini temsil ediyordu. Bu birim,
kabilenin at kışlası, yerel camii ve türbelerini içeren büyük bir meydanın
etrafındaki bir grup konut planından oluşan bir yerleşim bölgesinde
bulunuyordu. Bu birimler daha sonra, merkezi caminin bulunduğu geniş bir
meydandan oluşan şehir merkezine bağlandı. Bazen avlu veya alan olarak da
adlandırılan bu meydanı, memurlar, aşiret reisleri ve soylular için ayrılmış
bir konut şeridi ayırıyordu. Bu kişiler, Aliye halkı olarak adlandırılıyordu.
Konut sektörlerinin (Beşinci ve yedinci sektörler vs.) dağıtımı, bir aşiretin
diğerine göre kayırılmaması veya şehrin zenginleşme veya emlak spekülasyonu
aracı olarak kullanılmaması için kura çekilerek, adil bir şekilde yapılıyordu.
Bu sistem, Halife Ömer bin Hattab ve Osman bin Affan’ın ilk hükümdarlığı
boyunca devam etti, ancak aşiretleri eşit gören sistemin artık Halife ve Küfe’nin
yeni valisi Said bin As’ın isteklerine uymadığı anlaşılıyor. Bu nedenle, kura
sisteminden vazgeçilmesine ve şehrin, ticaret yollarını ve pazarı kontrol eden
şehrin doğu tarafındaki belirli bir aşiret grubu ve müttefiklerine göre
planlanmasına karar verildi. Ancak, belirttiğimiz gibi, bu girişim uzun sürmedi
ve Küfe halkının halifeliğe karşı ayaklanmasıyla son buldu, böylece Yediler
sistemi yeniden kuruldu. Sonunda, yeni Emevi devletinin mutlak merkezileşme
yönündeki eğilimini izleyen Ziyad ibn Ebu Süfyan'ın yönetimine girmesi uzun
sürmedi.
Ziyad,
Küfe için beşinci bir plan hazırladı. Asbaa [Yediler sistemi] sistemini
kaldırarak yerine Erbaa [Dörtler] sistemini getirdi. Küfe’nin her bir köşesine,
biri Yemenli diğeri Mudar olmak üzere eşit kabul edilen iki kabile yerleştirdi.
Köşelerden birini merkezi otorite için bir üs olarak bıraktı ve onu Hicaz
halkıyla sınırladı. Ardından Muaviye, Irak bölgesinin başkentini Basra’ya
taşıdı ve Küfe valisini Ziyad'a bağladı. Bu yeni siyasi ve idari sistemle,
aşiret ortaklığı (müşterek) sistemi ortadan kaldırıldı, halk, soy bağı yerine toplumsal
sınıfa dayalı yeni bir bölünmeye yol açan sert önlemlere maruz kaldı. Bu yeni
gelişme, çeşitli aşiretlerin birbirleriyle kaynaşmasına yardımcı oldu, siyasi
çatışma yeni şehirlere yayıldı. Neticede Irak halkı Horasan’daki[16] uzantılarıyla
birleşti, zamanla tüm direniş hareketleri tek bir hareket haline geldi. Bu
hareket, nihayetinde Emevi yönetimini devirdi ve Küfe’de Abbasi devletinin
doğmasına yol açtı.
İbrahim Allavi
[Kaynak:
Reading in Al-Mushtarak: A System for Democratic Socialism, Yayına Hz.
ve Çeviren: Ali Al-Assam ve Majid Allawi, Iskra Book, 2024, s. 2-12.]
Dipnotlar:
[1] Engels, The Origin of the Family, Private Property and the State,
International Publishers, Moscow, 1942, s. 232.
[2]
A.g.e., s. 225.
[3]
Burada yazar, sınıflı toplumlarla sınıfsız, devletsiz “ilkel” toplumu
kıyaslıyor.
[4]
Bu alıntının kaynağını bulamadık. Ama gene de cümlenin Marx’ın tarihsel
materyalizmle ve toplumsal-ekonomik gelişimle ilgili fikirleriyle uyumlu
olduğunu söylemek gerek. Marx, tarihsel süreçlerin ve antik çağdaki toplumsal
formasyonların modern kapitalist toplumları nasıl etkileyip biçimlendirdiğini
anlamaya çalışan bir isimdi. Marx, bilhassa Grundrisse ve Politik Ekonomi
Eleştirisine Katkı çalışmalarında yaptığı analizler ile ömrünün sonuna
doğru kaleme aldığı etnografi çalışmaları toplumsal ilişkilerin zaman
içerisinde dönüşümünü ve süreklilik arz eden yönlerini keşfetmeye çalışmıştı.
[5]
Darü’n-Nedve, Kureyş kabilesinin önemli kararlar alırken ve önemli tartışmalar yürütürken
kullandığı şura evi veya meclisiydi. Bu meclis, kabileye bağlı muhtelif
boyların başlarının toplanıp ticaret, ittifaklar ve çatışmalar gibi herkesi
ilgilendiren meseleler üzerine kafa yordukları politik merkez olarak iş gördü. Konsey,
Mekke’nin yönetim ve idaresinde merkezi bir role sahipti.
[6]
Hicaz bölgesi bugün Suudi Arabistan’ın batı kısmındadır. Kızıldeniz sahiline
doğru uzanan bölge Mekke ve Medine gibi İslam için önem arz eden şehirleri de
içerir.
[7]
Günümüzün Mekke’si.
[8]
Al-Amwal: s. 354.
[9]
Lenin, Notebooks: Marxism and the State, Foreign Languages
Publishing House, 1935, s. 41.
[10]
Al-Amwal: s. 284.
[11]
Marx ve Engels, Selected Letters, Progress Publishers, Moskova, 1982, s.
80.
[12]
Rasa’il al-Jahidh: s. 33.
[13]
Al-Amwal, s. 291-298.
[14]
Hicret, Peygamber’in 622 yılında Mekke’den Medine’ye göç etmesiyle ilgili bir
kavramdır. Buna göre, hicretin üçüncü veya dördüncü yüzyılında yaşanan olaylar Batı
takvimine göre milattan sonra 900-1000 yıllarında gerçekleşmiş demektir.
[15]
Bu genelde “İlk Fitne” veya İslam’ın ilk iç savaşı olarak bilinir. 656-661 yılları
arasında cereyan etmiştir.
[16] Horasan İran’ın kuzeydoğusundadır. Ayrıca bugün Afganistan, Türkmenistan ve Özbekistan’a ait belirli kısımları da içerir.


0 Yorum:
Yorum Gönder