23 Temmuz 2026

Müteharrik Akıl: Proletaryanın Hegemonyasına Karşı Burjuvazinin İrrasyonalizmi

Sofokles, Antigone’de, kendi zamanının karakteristik özelliği olan, ilahi hukuk ile medeni hukuk, akrabalık temelli akılla politik topluluk temelli akıl arasındaki toplumsal çatışmayı sahneye aktarır. Bertolt Brecht, 1947’de Zürih’teki sürgünü sırasında, Hölderlin’in 1804 tarihli çevirisinden oyunu sahneye aktardı. Sanatsal bir model haline gelen klasik tiyatronun bu evrimi ve dönüşümü, Brecht’e göre oyun, “ilk keşfin”, bireysel yaratıcı eylemin, kolektif sanatsal üretim karşısında anlamını yitirdiği bir dönemin işaretiydi. Antigone, modeli veya miti, kronolojik bağlamından sıyırıp, tarihsel gerçeklik arayışı dâhilinde günümüze fırlatıyordu.

Brecht’in oyununda, Berlin’e Kızıl Ordu’nun ilk bombalarının düştüğü Nisan 1945’te geçen kısa bir prologla başlıyor. Bu uyarlamada Kreon’un yerine Hitler’i koyuyor, Teb’i Nazi Almanyası’na dönüştürüyor. Ancak her şeyden önemlisi, hegemonya konusunda yaşanan çatışmayı tarihsel düzlemde yeniden düzenleme imkânı buluyor. Alman yazarın klasik metinde yaptığı diğer değişikliklerde asıl mesele, kendi döneminde yaşanan çatışmayı görünür kılmak: emperyalist iktidar karşısında itaatsizliğin meşruiyetini gündeme getiren Brecht, bu yeni formülasyon üzerinden, Antigone isimli oyununda önemli şeylerin yaşandığı bir dönemde faşizm ve hegemonya üzerine düşünmek için olağanüstü bir referans noktası sunuyor.

I. Savaş Yeni Bir Hukuk Meydana Getirir

Brehtvari koro dâhilinde yaşlıların haini cezalandırma hakkının, kardeşini gömme hakkını öncelemesine dair sitemleriyle yüzleşen Kreon, onlara şu cevabı verir: “Savaş yeni bir hukuk meydana getirir.” Brecht, böylece tragedyadaki çelişkinin alanını ahlaki düzlemden, meşruiyeti üreten koşullara kaydırır. Peki bu savaşın hukuku denilen şey nemenem bir şeydir?

Clausewitz’in savaşın, siyasetin başka araçlarla devamı olduğu yönündeki ünlü özdeyişine uygun hareket eden kapitalizm, tekelci aşamasında hayatta kalabilmek için muazzam ve çok yönlü politik, ekonomik ve askeri şiddet mekanizmalarının harekete geçirilmesine ihtiyaç duyar. Üretim güçlerinin gelişimi, üretim ilişkileriyle çatışır. Kapitalist rekabet cebri kural haline getirmiştir. Bu kuralın işlediği düzende ücretli emekten elde edilen kârlar için yoğun bir mücadele verilir. Üretim, oldukça yüksek toplumsallaşma ve beynelmilelleşme seviyelerine ulaşmıştır, bu nedenle mücadele, küresel ölçekte gerçekleşmektedir. Bu iç dinamik, giderek daha sık, yoğun ve koordineli döngüsel krizlere yol açar. Kriz, yeni tarihsel içeriğin eski biçimleri parçaladığı noktadır: devrimci geçmişi nedeniyle burjuva hukuku bile, belirli koşullarda burjuvazi için bir engel haline gelir.

Yeni kanun, ne pahasına olursa olsun, hayatta kalmaktır. Savaş, siyasetin bir uzantısı olduğu gibi, siyaset de ekonominin yoğunlaşmış bir ifadesidir. Burjuvazinin yönetim organları olan devletler, dış savaşlardan (diğer devletlerle veya devlet ittifaklarıyla olan anlaşmazlıklardan) ve iç savaşlardan (artan sömürüyü teşvik etmek ve düzeni sağlamaktan) sorumludur. Savaş, Kreon’un kötü niyetlerinin sonucu değildir. Kreon’un kötü niyetleri, tarihsel zorunlulukların bir tezahürüdür.

Bu yeni gerçekliğin hukukta somutlaşması, derin bir ideolojik değişimin olası biçimsel tezahürlerinden sadece biridir. György Lukács, İkinci Dünya Savaşı sırasında yazdığı Akla Saldırı adlı eserinde, irrasyonalizmin yozlaşmış burjuva felsefesine hâkim olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Bu eserde Lukács, Schelling’den Hitler’e kadar uzanan çeşitli düşünce sistemlerinin etkilerini ve iç bağlantılarını inceler. İrrasyonalizmin doğuşu ve siyasi doruk noktası için kilit önem taşıyan Almanya’ya odaklanmasına rağmen, vardığı sonuçlar, diğer gerçekliklere ve uluslara da uygulanabilir.

Lukács, farklı dönemler ve yazarlar arasındaki teorik iç içe geçmeyi açıklığa kavuştursa da, irrasyonalist felsefenin içsel gelişimine dair anlayıştan ısrarla uzak durur: Macar düşünür, çeşitli felsefi yaklaşımların belirleyici hatlarının, temel itici güçlerde, sınıf mücadelesinde aranması gerektiğini söyler. Temel bağlantı, içsel ve dışlayıcı bir diyalektikte değil, ideolojik yapıyı tahrik eden ve meşrulaştıran maddi belirlemelerde bulunmalıdır. Dahası, felsefeye dair her türden tarihsel inceleme, diyalektik materyalizmi esas alıyorsa tam da böylesi bir yaklaşıma sahip olmalıdır.

“Modern irrasyonalizmin ilk önemli dönemi […] idealist, diyalektik-tarihsel ilerleme kavramına karşı mücadelede ortaya çıkar; bu, Schelling’den Kierkegaard’a kadar uzanan, aynı zamanda Fransız Devrimi’nin kışkırttığı feodal tepkiden burjuva sınıfının ilerleme fikrine karşı düşmanlığına götüren yoldur.

Paris proletaryasının Haziran ayında verdiği mücadelelerden, bilhassa Paris Komünü’nden bu yana durum kökten değişti: Bundan böyle, proletaryanın ideolojisi, diyalektik ve tarihsel materyalizm, irrasyonalizmin daha da gelişmesini belirleyecek temel nitelikteki saldırıların hedefi olacaktır.”

Burjuvazinin tamamen gerici bir sınıfa dönüşmesi, buna paralel olarak, yeni bir devrimci özne olan proletaryanın oluşmasıyla birlikte, her türden rasyonaliteye giderek daha fazla düşman olan bir dünya görüşü açığa çıkmıştır. Lukács, bu düşmanlığın temel özelliklerinin şunlar olduğunu söyleyecektir: “İdraki ve aklı küçümseme, sezginin açıktan yüceltilmesi, aristokratik bilgi teorisi, toplumsal ilerlemenin reddi, mitomani vb.”

Bu metin, ideolojik üretime dair indirgemeci ve araçsalcı bir anlayış sunmaz. O, açıklayıcı bir sentezleme pratiği olarak görülmelidir. Lukács’ın eseri bu türden gizli bir riskle maluldür. Araçsalcılık, ideolojik işleme ve genelleme süreçlerinde mevcuttur, ancak onu nesnel bir toplumsal işlev ve pratik önceler. Burjuva gerçekliğinin gizemlileştirilmesi, üzerinin örtülmesi, onu varsayan ve sürekli olarak yeniden üreten toplumsal faaliyetten, bilhassa üretken faaliyetten beslenir. Toplumsal gerçekliğin bu fetişleştirilmiş ve gerici vizyonunun ortaya çıktığı unsurlar, emek-sermaye çelişkisinin keskinleşmesinin bir sonucu olarak yoğunlaşırken, aynı zamanda dengeleyici unsurlar (dünyaya dair bilimsel bir anlayışa kavuşmaya çalışanlar) da yoğunlaşır.

Bir örnek verelim: Tekelci kapitalizm, toplumsal iş bölümünü, proletarya yaşamının atomizasyonunu ve nesneleştirilmesini eşi görülmemiş seviyelere çıkarırken, aynı zamanda dünyanın farklı bölgelerinden işçi sınıfını tek bir üretken bağda birleştirerek, nesnel çıkarlarını birbirine kenetler. Kreon’un dediği gibi: “Otoritem ve kılıcın gücü sayesinde onları hem bir arada tutuyorum hem de ayrı tutuyorum.”

II. Kılıcın Gücü

Peki gördüklerimizle belirli bir olgu olarak faşizm arasındaki bağı nasıl kurmalıyız? İdeolojik düzeyde kalacak olursak, faşizmin senkretizmi göz önüne alındığında, onun özel bir analitik zorluk sunduğunu söyleyebiliriz. İspanyol faşizmini çalışmış, önde gelen düşünürlerden biri olan Ramiro Ledesma’nın bu konuda neler söylediğine bakalım:

“Faşizmin kendisinin evrensel özelliklere sahip olduğunu reddetme eğilimindeyiz. Aslında İspanya’da açığa çıkmış olan faşizm, dünyadaki siyasi mücadeleler alanında ‘Faşizm’ olarak bilinen şeyle tutarlılık arz eden bir politikadır. [...] Faşizmin küresel bir olgu olarak tam şeklini mükemmel bir şekilde ortaya koyan bir dizi özellikten, profilden, amaçtan ve tahayyülden söz edebiliriz. [...] Elbette tek faktör olmamakla birlikte, faşizmin evrenselleşmesini önemli ölçüde etkileyen yalnızca iki faktöre odaklanacağız:

Bu yaklaşım, yeni bir devletin hukuki-politik keşfine yönelik bir eğilim sergiliyor ve tarihsel olarak bu devletin, dönemin ruhu ve ihtiyaçları açısından, on dokuzuncu yüzyıl boyunca, Birinci Dünya Savaşı’na kadar liberal-parlamenter devletin ifade ettiği anlamı taşıması gerektiği iddiasında bulunuyor.

Onun stratejisi, toplumsal bir güç olan Marksizme (proletaryanın sınıf partisine) karşı devrimci bir şekilde mücadele etmek, onu, kitlelerin yanılsamasıyla ve coşkusuyla ikame etmekti.”

Faşizmin doktrin düzleminde yüzleştiği güçlük, her şeyden önce, kendi irrasyonalist felsefi temelinde yatmaktadır: gerçekliğe dair rasyonel anlayış, kapitalist üretim ilişkilerinin tarihsel sınırlarını ortaya koyar. Burjuvazinin çıkarları, tutarlı ve kapsamlı her türden anlayışı reddeden tavırda ifadesine kavuşur. Bu, aslında, çağımızdaki diğer baskın düşünce biçimleri için de geçerli bir husustur. Rölativizm, demagoji, iradecilik gibi hususlar, zayıflayan burjuva düşüncesinin temel özellikleridir. Dolayısıyla, her irrasyonalizm biçimi faşizmle karşılaştırılabilir değildir, ancak tüm faşizm, zorunlu olarak irrasyonalisttir.

Bu içsel özelliğinin yanı sıra, şovenist ve üstünlükçü özü göz önüne alındığında, faşizm evrensel bir sistem içinde yüzleşilen zorlukla tanınabilir. Faşizm, tekelci kapitalizmin temel bir özelliğinin en keskin ifadesidir: ekonominin çok yüksek derecede uluslararasılaşması ve karşılıklı bağımlılığı ile ulusal çıkarların savunulması ve güvence altına alınması için ulusal temelin güçlendirilmesi arasındaki paradoks. Faşizm, böylece sınıflar arasında oluşan, ulusal topluluk fikrini güçlendirir, bir halkın kurucu kültürel özelliklerini öze yerleştirip çarpıtır, gelenekler ve soyağaçları uydurur, bunları mitolojik ve kurtarıcı bir anlatıya büründürür. Bütün bunlar, emperyalist ve yayılmacı bir amaç tarafından yönlendirilir.

Faşizmin çelişkili doğası, aynı zamanda belirli bir sınıfsal yapılanmadan, muhtelif toplumsal tabakaların ürettiği ideolojik unsurların bir karışımından da kaynaklanmaktadır. Faşizmin, özel bir gerici model olarak, temel özelliklerinden bir,i kitle bileşenidir. Bu kitle bileşeni, özellikle kentli küçük burjuvazinin radikalleşmesi ve artan seferberliğinin sonucudur. Yarı doktrinsel formülasyonu, bu sektörler ile büyük burjuvazinin bir kesimi arasındaki çıkar yakınlaşmasını sentezler. Politik örgütlerden ve ölüm mangalarından devlet iktidarı olarak kurulmasına kadar olan evrimi boyunca faşizm, tarihsel olarak en radikal, küçük burjuva unsurlarından arınarak, finans kapitalle giderek daha güçlü bir ideolojik, politik ve operasyonel bağ kurmuştur.

Yukarıdakilerden, faşizmi ve onu meşrulaştıran hegemonya momentini anı anlamak için önemli bir nokta ortaya çıkıyor: Faşizmin yükselişini destekleyen ve faşizmin yeniden yorumladığı veya yoğunlaştırdığı tüm yapısal ve ideolojik unsurlar, parlamenter demokraside veya diğer burjuva diktatörlüğü biçimlerinde zaten mevcuttur. Emperyalist çağda, burjuvazi tamamen gerici bir sınıftır: Dünyasının üzerine kurulduğu çelişkiler giderek yoğunlaşır. Bu nedenle kapitalizmin gericiliğe yönelmesi kaçınılmazdır. Bu süreç, sermayenin sömürüsünü ve şiddetini yönetmek için alternatif modeller öneren “ilerici” olarak adlandırılan burjuva oluşumlarını da içerir.

Diğer önemli çıkarım ise, her gerici politik biçim veya faaliyetin mutlaka faşist olmadığıdır. Burjuvazinin gerici bir sınıf olarak egemenliğinin karakteristik özelliklerini taşıyan politik olguları ve davranışları, onun en “abartılı” ve “vahşi” versiyonuyla ilişkilendirmek, yaygın ve geniş çaplı bir yanılgıdır. Bu, şüphesiz, burjuvazinin kendisinin yürüttüğü ideolojik operasyon dâhilinde işlevlik kazanır. İlgili operasyon, sağcı oportünizm tarafından büyük bir beceriyle yürütülür ve bu eylemlerin burjuva egemenliğinin dışından kaynaklandığı şeklinde yorumlanmasına imkân sağlar. Bununla birlikte, burada halk arasında faşizm karşıtı bir hafıza da söz konusudur. Bu kötülüğün yeniden zirveye ulaşılacağından korkulur, eskiden ulaştığı zirve yeniden anımsanır. Bu küçümsemeyla, alaycı tavırla ve elitist bir tutumla yumuşatılacak, incelikli kılınacak veya görecelileştirilecek bir husus değildir. Kapitalizmin bütününe karşı verilen mücadelede faşizme karşı duruşun kapsamı genişletilmeli, o duruş yaygınlaştırılmalı, pratikte somutlaştırılmalıdır.

Eğer burjuva terörünün her uygulaması mutlaka faşist değilse, eğer ona hayat veren yapılar ve fikirler zaten “mevcut” kapitalist hükümette mevcutsa, eğer yeni “savaş kanunu” faşizmden önce de vardıysa ve çöküşünden sonra da varlığını sürdürdüyse, faşizmin ortaya çıkışını tanımlayan ve sağlayan gerçek ayırt edici unsur nedir?

1. Yukarıda bahsedilen tüm unsurların toplamına ihtiyaç vardır: irrasyonalizm, şovenizm, emperyalist hırs, kitle tabanı, küçük ve büyük burjuvazinin ittifakı vb.

2. Faşizmin kendisini sermaye iktidarına karşı gerekli bir çözüm olarak ifade etmesine imkân sağlayan özel bağlam: organik bir kriz bağlamı.

III. Söz, Hakikatin Örsünde Dövülmesi Gereken Ham Demirdir

Bordiga, faşizmin geleneksel burjuva programına hiçbir yenilik getirmediğini söylemiştir. Faşizmin bir olgu olarak özgün ve ayırt edici yönlerinin bu şekilde yanlış anlaşılması, aşırı solculuğun temsil ettiği teorik iflasın iyi bir örneğidir. Olgunun yalnızca önceden var olan ideolojik anlayışlara en uygun olan verilerini almak, soyutlama alanında kalmak ve sonuçları tarihsel gelişmenin kendisine biçimsel ve dışsal olarak dayatılan sınırlar şeklinde ele almak, tüm devrimci pratiğin ölümüne yol açar.

Faşizmi “burjuvazinin zayıflığına dair bir alamet” olarak gören klasik tanım, çok daha verimlidir. Gerçekten de, faşizmin yükselişi ve iktidara gelmesi, geleneksel yollarla iktidarı sürdürmenin zorluğunun bir tezahürüdür. Kapitalizmin tükenmesi, çelişkilerini yönetmenin muazzam yıkıcı güçlerin harekete geçirilmesini gerektirmesinin yanı sıra, projesinin meşruiyetini de kalıcı olarak baltalar. İçsel çelişkilerin yoğunlaşması, tek olası çözümün düşmanlarının veya engellerinin yerinden edilmesi veya ortadan kaldırılması olduğu, bir “geri dönüşü olmayan” noktaya ulaşabilir.

Burjuvazi, başlangıçta uzlaşma yoluyla egemenlik kurar, ancak eskiyen burjuva iktidarı, onu sisteminin birliğini garanti altına almak için giderek daha baskıcı mekanizmalar ve müdahaleler kullanmaya zorlar. Çelişkilerinin yoğunlaşmasının barışçıl bir şekilde çözülmesinin zorluğuyla karşı karşıya kalan burjuvazi, kararlı ve güçlü bir müdahaleye ihtiyaç duyabilir. Basitçe ifade etmek gerekirse, bu, Ledesma’nın yukarıda alıntılanan sözlerinde yer alan üç programatik noktaya karşılık gelir: emperyalist savaş, devrimci hareketin yok edilmesi ve yeni bir devlet modelinin kurulması.

Faşizm, egemen sınıfta bir değişim ya da burjuva iktidar yönetiminin sadece bir varyantı değildir. Ekonomik, politik ve ideolojik kriz bağlamından kaynaklanan, tekelci aşamasındaki sermayenin siyasi biçiminde yaşanan önemli bir değişikliktir. Bağlamsal faktör kilit önemdedir, çünkü tekelcilik ve faşizm arasındaki organik bağlardan yola çıkarak bazıları, faşizmi sermayenin emperyalist aşamasındaki egemenliğinin tercih edilen, doğal biçimi olarak yorumlamıştır. Tarih, bu anlayışın deterministik sınırlamalarını fazlasıyla göstermiştir. Faşizm, krizin üstesinden gelmek için gerekli eylemleri uygulamaya dökme sürecinde finans kapitale karşı tüm muhalefeti doğrudan ortadan kaldırmak ve etkisiz kılmak için iktidar bloğunun yeniden örgütlenmesini ifade eder.

Ancak, daha önce de belirtildiği gibi, faşizm sadece araçsal bir olgu değildir: Faşizmin yükseliş sürecini besleyen, nihayetinde burjuva hegemonyasının kısmen yeniden kurulması için bir mekanizma görevi gören çok yönlü krizin kendisidir. Ledesma, Marksizmin sadece yok edilmesinden değil, kitlelerin coşkusunda yerini almasından bahsetmiştir. Kriz, finans kapital ile radikalleşmiş orta sınıflar arasında fikir ve çıkarların geçici olarak yakınlaşmasını sağlayan katalizördür: Devlet tapıncı, şovenizm, ekonomik milliyetçilik, aydın düşmanlığı, elitizm, üstünlükçülük, korporatizm… bu istikrarsız ve eşitsiz güçler, her iki sektörü de birleştirir ve diğer toplumsal gruplar içindeki fraksiyonlar üzerinde etkilerini gösterir. Bu ittifak tarafından oluşturulan kitle tabanı ve meşruiyet çerçevesi, büyük sermayenin girişiminin genişlemesine imkân sağlar. Bu plan ilerledikçe, ittifak giderek daha fazla parçalanır: Tekelci çıkarlar lehine olan politikaları, faşizmin sözünün gerçeğin örsü karşısında kırıldığını ortaya koymaktadır.

IV. Sorumlu Olana İtaat Edin ve Onun Emrettiğini Yapın.
Bense Geleneklerin Gerektirdiklerini Uygulayacağım

Kreon, yaşlıların desteği ve yeni hukuk aracılığıyla egemenlik kurarken, Antigone de itaatsizlik motivasyonunu gelenekte, yani egemen ideolojiyle çatışan doğallaştırılmış bir ideolojik yapıda bulur. Faşizmin burjuva zayıflığının bir belirtisi olduğu yönündeki önceki gözleme, aynı zamanda işçi sınıfının da bir belirtisi olduğunu eklemeliyiz. Bu, proletarya içinde itaatsizliği ve isyankar eylemi meşrulaştıracak bir ideolojik yapının sınırlı erişiminin ve içselleştirilmesinin bir belirtisidir.

Zinovyev, Bolşevizmin tarihini, “proletaryanın hegemonyası” fikrinin gerçekleştirilmesi için sürdürülen bir mücadele olarak tanımlamıştır. “Hegemonya” terimini ilkin Rus sosyalistleri yaygınlaştırmışlardır. Bu kavram, proletaryanın diğer toplumsal tabakaları kendine çekme veya etkisiz kılma getirme sürecini tanımlasa da, diğer sınıfların faaliyetlerine de uygulanabilir bir kavram olduğu açıktır. Hegemonya temelli bakış açısı, toplumsal pratiğe dair diyalektik bir anlayışı talep eder. Anlayış, fikirlerin sınıf mücadelesi alanında üretildiğini, bu nedenle hegemonyanın tahakküm veya boyun eğme mekanizmalarını ifade ettiğini söyler. Bolşevizm, bu anlayışın tutarlı bir şekilde uygulanmasıyla sadece tarihteki ilk başarılı sosyalist devrimi yapmakla kalmamış, aynı zamanda Marksizmi öğreti düzeyinde geliştirmiştir.

Bazı güncel yorumlar, Bolşevizm ile önceki devrimci sosyal demokrasi geleneği arasındaki ilişkinin, farklılaştırıcı unsurlardan, süreksizliklerden veya gelişmelerden yoksun, yalnızca bir süreklilik ilişkisi olduğunu öne sürmektedir. Oysa bu yorum, ancak oportünizmin epistemolojik kökenlerine odaklanarak, toplumsal ve sınıfsal kökenlerini göz ardı ederek yapılabilir. Tarihsel materyalist bir yaklaşım, 1914 ihanetini, sosyal demokrat faaliyetler üzerinde iz bırakmış olan önceki ekonomik, politik ve ideolojik koşulların bir tezahürü olarak anlar. Lenin, 1914-1918 döneminde tam olarak bunu yapar: oportünizmi daha da derinlemesine tanımlamak adına sosyal demokrasinin yakın tarihini gözden geçirir.

Leninizm, yalnızca önceki hataların muhasebesini yapmakla kalmayıp, aynı zamanda bu hataları muzaffer devrimci sürecin deneyimi ve yeni bir dönemin özgün özellikleriyle sentezlediği için de doktrinsel bir gelişmeyi temsil eder. Bu birleşimden, emperyalizm çağında proleter devrimin evrensel programı ortaya çıkar. Bu program, temelde Komünist Enternasyonal’in yol gösterici ilkelerinde ve analizlerinde bulunabilir.

Gramsci, Lenin’in en büyük katkısının, yeni bir ideolojik zemin yaratabilecek bir hegemonik aygıta duyulan ihtiyacı anlaması olduğunu söylüyordu. bu da proletaryanın kendi dünya görüşünü içselleştirdiği ve diğer kesimleri de ona çektiği bir dizi uygulama ve örgütlenme biçimi anlamına geliyordu. Bu vizyonun kalbi ise komünist partiydi.

Komünist parti, işçi sınıfının bir koludur. Proletaryadan resmen ayrı bir yapı olarak ilk kuruluşu sadece zaruri atılması gereken bir adımdır. İşlevi, sadece proletarya bilincini tutarlı ve bilimsel bir şekilde ifade etmek değil, aynı zamanda sınıfın geri kalanıyla onu ilerleyecek şekilde kaynaşmasını sağlayacak bir faaliyet geliştirmektir. Bu faaliyet, sınıf mücadelesinden bağımsız değildir: potansiyelin gerçeğe dönüşebileceği yer, çatışmadır. Pratik deneyim yoluyla işçi sınıfı, tarihsel süreçte bilinçli bir aktör haline gelir, burjuva toplumuna alternatif bir dünya görüşü, bir toplum projesi ve bir politik program sunar. Rasyonel bir anlayış, evrensel bir proje ve bir mücadele programı, gerekli olan bunlardır.

Proletarya kendi çıkarlarının farkına vardıkça ve bu farkındalığı mücadele biçimlerine dönüştürdükçe, halkın lideri haline geleceği koşulları yaratır.

Ajitasyon, propaganda, örgütsel meseleler ve partinin teorik gelişimi bu sürece tabidir. Ancak bunun içinde, Lenin ve Bolşeviklerin özgün anlayışının anahtarı olan ve her zaman yeterince vurgulanmayan, aşamacılık ve kendiliğindenlikten temel bir kopuşu işaret eden önemli bir yön emvcuttur: politik inisiyatif.

Politik inisiyatif; partinin somut gerçekliğe, verilen güçler dengesine, her an uygun liderlik hamlesini gerçekleştirmek için pratikte yaptığı müdahaleden oluşur. Burada, taktiklerin operasyonel ve aktif bir şekilde anlaşılmasına, hegemonya tesis etme sürecinin gelişmesi için daha elverişli bir çerçeve oluşturmayı amaçlayan bir dizi eyleme, slogana ve harekete ihtiyaç vardır. İnisiyatif, devrime elverişli eğilimleri hızlandırmak, zamanın ruhuna uygun müdahalede bulunmak, politik cesareti ve yaratıcılığı teşvik etmek demektir.

Faşizm meselesine dönecek olursak, yalnızca gerici bir harekete indirgenemese de, komünizmi yok etme vaadi, bazı ülkelerde zaferinin anahtarı olmuştur. Devrimci bir işçi hareketinin yokluğu, kapitalist planlar için en büyük engeli ve tehlikeyi ortadan kaldıracaktı. Ancak faşizmin zaferi, komünistlerin geri çekilme veya gelişme eksikliği yoluyla bıraktığı belirli bir “boşluk” sayesinde de mümkün olmuştur. Bu boşluk, bazı ara toplumsal kesimleri kendine çekebilecek ve diğerlerini etkisiz hale getirebilecek bir proletarya cephesinin yokluğunun bir sonucudur. Organik krizi, devrimci durumu, bir iktidar mücadelesine dönüştürme konusunda yetersiz kalınmıştır.

Burjuva toplumunun yeniden üretiminde ortaya çıkan çelişkiler ve çatlaklar ile bunların edindiği politik ve ideolojik ifadelerin cesurca harekete geçirilebilmeleri için bunların komünistler tarafından ele alınması ve analiz edilmesi gerekmektedir. Faşizm, hem bir hareket olarak başlangıcında hem de bir devlet olarak son aşamalarında, komünistlerin göz ardı edemeyeceği ve hegemonya sürecini etkilediği için pratik sonuçları olması gereken bir dizi sorun ve sonuca yol açmaktadır.

Kapitalizmin olgunlaştığı ülkelerde, işçi sınıfı tam olarak tanımlanmış bir profile sahiptir. İşçi sınıfı, devrim için ana ve belirleyici toplumsal aktördür. Bu nedenle, anti-kapitalist bir bakış açısıyla faşizm karşıtı eylem için de hayati öneme sahiptir. Dolayısıyla, ilk ve gerekli koşul, faşizme karşı mücadelenin ön saflarında yer alabilecek tek sınıfın birleşmesi, ayağa kaldırılması ve örgütlenmesidir.

Ancak bu koşul, kendi cephesini güçlendirmek ve burjuva cephesini zayıflatmak amacıyla diğer yoksul veya ezilmiş kesimler üzerinde faaliyet yürütme ihtimalini ortadan kaldırmaz. Kapitalist gelişmenin ulaştığı düzey, bu ittifakların elindeki imkânların sınırlarını tayin eder. Bu sınırlar kısmen, politik momentlerin özelliklerine ve etkilerini artırma yeteneğine göre şekil alır. Tepedeki çatışmalar ve çelişkiler bile, istismar edilebilir içsel zayıflıklar yaratır.

Devrimi örgütlenmesi gereken bir şey olarak ele almak, nihayetinde proletaryayı önder bir sınıfa, var olan tüm devrimci ve gerçekten ilerici enerjileri uyandırabilen, güçlendirebilen ve yönlendirebilen bir sınıfa dönüştürmeyi amaçlayan bir politik pratiğin uygulanmasını gerektirir.

Ne yazık ki, önümüzdeki görev, özellikle Komünist Parti’nin yeniden toparlanması gibi daha temel yönlere odaklanmaktır. Ancak parti kurma süreci, halk mücadelelerinden, kitlelerin endişelerinden ve tartışmalarından kopuk, bir boşlukta gerçekleşmez.

Dimitrov şöyle diyordu:

“Biz hayattan kopuk tarihçiler değiliz. Milyonlarca işçiyi rahatsız eden şu soruyu cevaplamakla yükümlü olan, işçi sınıfına mensup savaşçılarız: Faşizmin zaferi önlenebilir mi ve hangi yollarla önlenebilir?”

Gericilik ve faşizmin tanımını derinlikli bir yaklaşımla yapmak, bunların büyüdüğü koşullarda, acil bir görevdir, ancak zorluk, bu açıklamadan, bilmesinlerciliğin, gericiliğin karşısında aklı yeniden harekete geçirecek eylem hatları çıkarmakta yatmaktadır.

Javier Martín Rodríguez
13 Temmuz 2026
Kaynak

0 Yorum: