Sofokles,
Antigone’de, kendi zamanının karakteristik özelliği olan, ilahi hukuk
ile medeni hukuk, akrabalık temelli akılla politik topluluk temelli akıl
arasındaki toplumsal çatışmayı sahneye aktarır. Bertolt Brecht,
1947’de Zürih’teki sürgünü sırasında, Hölderlin’in 1804 tarihli çevirisinden
oyunu sahneye aktardı. Sanatsal bir model haline gelen klasik tiyatronun bu
evrimi ve dönüşümü, Brecht’e göre oyun, “ilk keşfin”, bireysel yaratıcı
eylemin, kolektif sanatsal üretim karşısında anlamını yitirdiği bir dönemin
işaretiydi. Antigone, modeli veya miti, kronolojik bağlamından sıyırıp,
tarihsel gerçeklik arayışı dâhilinde günümüze fırlatıyordu.
Brecht’in
oyununda, Berlin’e Kızıl Ordu’nun ilk bombalarının düştüğü Nisan 1945’te geçen
kısa bir prologla başlıyor. Bu uyarlamada Kreon’un yerine Hitler’i koyuyor, Teb’i
Nazi Almanyası’na dönüştürüyor. Ancak her şeyden önemlisi, hegemonya konusunda
yaşanan çatışmayı tarihsel düzlemde yeniden düzenleme imkânı buluyor. Alman
yazarın klasik metinde yaptığı diğer değişikliklerde asıl mesele, kendi
döneminde yaşanan çatışmayı görünür kılmak: emperyalist iktidar karşısında
itaatsizliğin meşruiyetini gündeme getiren Brecht, bu yeni formülasyon
üzerinden, Antigone isimli oyununda önemli şeylerin yaşandığı bir
dönemde faşizm ve hegemonya üzerine düşünmek için olağanüstü bir referans
noktası sunuyor.
I.
Savaş Yeni Bir Hukuk Meydana Getirir
Brehtvari
koro dâhilinde yaşlıların haini cezalandırma hakkının, kardeşini gömme hakkını öncelemesine
dair sitemleriyle yüzleşen Kreon, onlara şu cevabı verir: “Savaş yeni bir hukuk
meydana getirir.” Brecht, böylece tragedyadaki çelişkinin alanını ahlaki
düzlemden, meşruiyeti üreten koşullara kaydırır. Peki bu savaşın hukuku denilen
şey nemenem bir şeydir?
Clausewitz’in
savaşın, siyasetin başka araçlarla devamı olduğu yönündeki ünlü özdeyişine
uygun hareket eden kapitalizm, tekelci aşamasında hayatta kalabilmek için
muazzam ve çok yönlü politik, ekonomik ve askeri şiddet mekanizmalarının
harekete geçirilmesine ihtiyaç duyar. Üretim güçlerinin gelişimi, üretim
ilişkileriyle çatışır. Kapitalist rekabet cebri kural haline getirmiştir. Bu kuralın
işlediği düzende ücretli emekten elde edilen kârlar için yoğun bir mücadele
verilir. Üretim, oldukça yüksek toplumsallaşma ve beynelmilelleşme seviyelerine
ulaşmıştır, bu nedenle mücadele, küresel ölçekte gerçekleşmektedir. Bu iç
dinamik, giderek daha sık, yoğun ve koordineli döngüsel krizlere yol açar.
Kriz, yeni tarihsel içeriğin eski biçimleri parçaladığı noktadır: devrimci
geçmişi nedeniyle burjuva hukuku bile, belirli koşullarda burjuvazi için bir
engel haline gelir.
Yeni
kanun, ne pahasına olursa olsun, hayatta kalmaktır. Savaş, siyasetin bir
uzantısı olduğu gibi, siyaset de ekonominin yoğunlaşmış bir ifadesidir.
Burjuvazinin yönetim organları olan devletler, dış savaşlardan (diğer
devletlerle veya devlet ittifaklarıyla olan anlaşmazlıklardan) ve iç
savaşlardan (artan sömürüyü teşvik etmek ve düzeni sağlamaktan) sorumludur.
Savaş, Kreon’un kötü niyetlerinin sonucu değildir. Kreon’un kötü niyetleri,
tarihsel zorunlulukların bir tezahürüdür.
Bu
yeni gerçekliğin hukukta somutlaşması, derin bir ideolojik değişimin olası
biçimsel tezahürlerinden sadece biridir. György Lukács, İkinci Dünya Savaşı
sırasında yazdığı Akla Saldırı adlı eserinde, irrasyonalizmin yozlaşmış
burjuva felsefesine hâkim olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Bu eserde Lukács,
Schelling’den Hitler’e kadar uzanan çeşitli düşünce sistemlerinin etkilerini ve
iç bağlantılarını inceler. İrrasyonalizmin doğuşu ve siyasi doruk noktası için
kilit önem taşıyan Almanya’ya odaklanmasına rağmen, vardığı sonuçlar, diğer
gerçekliklere ve uluslara da uygulanabilir.
Lukács,
farklı dönemler ve yazarlar arasındaki teorik iç içe geçmeyi açıklığa kavuştursa
da, irrasyonalist felsefenin içsel gelişimine dair anlayıştan ısrarla uzak
durur: Macar düşünür, çeşitli felsefi yaklaşımların belirleyici hatlarının,
temel itici güçlerde, sınıf mücadelesinde aranması gerektiğini söyler. Temel
bağlantı, içsel ve dışlayıcı bir diyalektikte değil, ideolojik yapıyı tahrik
eden ve meşrulaştıran maddi belirlemelerde bulunmalıdır. Dahası, felsefeye dair
her türden tarihsel inceleme, diyalektik materyalizmi esas alıyorsa tam da böylesi
bir yaklaşıma sahip olmalıdır.
“Modern irrasyonalizmin
ilk önemli dönemi […] idealist, diyalektik-tarihsel ilerleme kavramına karşı
mücadelede ortaya çıkar; bu, Schelling’den Kierkegaard’a kadar uzanan, aynı
zamanda Fransız Devrimi’nin kışkırttığı feodal tepkiden burjuva sınıfının
ilerleme fikrine karşı düşmanlığına götüren yoldur.
Paris proletaryasının
Haziran ayında verdiği mücadelelerden, bilhassa Paris Komünü’nden bu yana durum
kökten değişti: Bundan böyle, proletaryanın ideolojisi, diyalektik ve tarihsel
materyalizm, irrasyonalizmin daha da gelişmesini belirleyecek temel nitelikteki
saldırıların hedefi olacaktır.”
Burjuvazinin
tamamen gerici bir sınıfa dönüşmesi, buna paralel olarak, yeni bir devrimci
özne olan proletaryanın oluşmasıyla birlikte, her türden rasyonaliteye giderek
daha fazla düşman olan bir dünya görüşü açığa çıkmıştır. Lukács, bu düşmanlığın
temel özelliklerinin şunlar olduğunu söyleyecektir: “İdraki ve aklı küçümseme,
sezginin açıktan yüceltilmesi, aristokratik bilgi teorisi, toplumsal
ilerlemenin reddi, mitomani vb.”
Bu
metin, ideolojik üretime dair indirgemeci ve araçsalcı bir anlayış sunmaz. O,
açıklayıcı bir sentezleme pratiği olarak görülmelidir. Lukács’ın eseri bu
türden gizli bir riskle maluldür. Araçsalcılık, ideolojik işleme ve genelleme
süreçlerinde mevcuttur, ancak onu nesnel bir toplumsal işlev ve pratik önceler.
Burjuva gerçekliğinin gizemlileştirilmesi, üzerinin örtülmesi, onu varsayan ve
sürekli olarak yeniden üreten toplumsal faaliyetten, bilhassa üretken
faaliyetten beslenir. Toplumsal gerçekliğin bu fetişleştirilmiş ve gerici
vizyonunun ortaya çıktığı unsurlar, emek-sermaye çelişkisinin keskinleşmesinin
bir sonucu olarak yoğunlaşırken, aynı zamanda dengeleyici unsurlar (dünyaya dair
bilimsel bir anlayışa kavuşmaya çalışanlar) da yoğunlaşır.
Bir
örnek verelim: Tekelci kapitalizm, toplumsal iş bölümünü, proletarya yaşamının
atomizasyonunu ve nesneleştirilmesini eşi görülmemiş seviyelere çıkarırken,
aynı zamanda dünyanın farklı bölgelerinden işçi sınıfını tek bir üretken bağda
birleştirerek, nesnel çıkarlarını birbirine kenetler. Kreon’un dediği gibi: “Otoritem
ve kılıcın gücü sayesinde onları hem bir arada tutuyorum hem de ayrı tutuyorum.”
II.
Kılıcın Gücü
Peki
gördüklerimizle belirli bir olgu olarak faşizm arasındaki bağı nasıl kurmalıyız?
İdeolojik düzeyde kalacak olursak, faşizmin senkretizmi göz önüne alındığında, onun
özel bir analitik zorluk sunduğunu söyleyebiliriz. İspanyol faşizmini çalışmış,
önde gelen düşünürlerden biri olan Ramiro Ledesma’nın bu konuda neler
söylediğine bakalım:
“Faşizmin kendisinin
evrensel özelliklere sahip olduğunu reddetme eğilimindeyiz. Aslında İspanya’da
açığa çıkmış olan faşizm, dünyadaki siyasi mücadeleler alanında ‘Faşizm’ olarak
bilinen şeyle tutarlılık arz eden bir politikadır. [...] Faşizmin küresel bir
olgu olarak tam şeklini mükemmel bir şekilde ortaya koyan bir dizi özellikten,
profilden, amaçtan ve tahayyülden söz edebiliriz. [...] Elbette tek faktör
olmamakla birlikte, faşizmin evrenselleşmesini önemli ölçüde etkileyen yalnızca
iki faktöre odaklanacağız:
Bu yaklaşım, yeni bir
devletin hukuki-politik keşfine yönelik bir eğilim sergiliyor ve tarihsel
olarak bu devletin, dönemin ruhu ve ihtiyaçları açısından, on dokuzuncu yüzyıl
boyunca, Birinci Dünya Savaşı’na kadar liberal-parlamenter devletin ifade
ettiği anlamı taşıması gerektiği iddiasında bulunuyor.
Onun stratejisi, toplumsal
bir güç olan Marksizme (proletaryanın sınıf partisine) karşı devrimci bir
şekilde mücadele etmek, onu, kitlelerin yanılsamasıyla ve coşkusuyla ikame
etmekti.”
Faşizmin
doktrin düzleminde yüzleştiği güçlük, her şeyden önce, kendi irrasyonalist
felsefi temelinde yatmaktadır: gerçekliğe dair rasyonel anlayış, kapitalist
üretim ilişkilerinin tarihsel sınırlarını ortaya koyar. Burjuvazinin çıkarları,
tutarlı ve kapsamlı her türden anlayışı reddeden tavırda ifadesine kavuşur. Bu,
aslında, çağımızdaki diğer baskın düşünce biçimleri için de geçerli bir
husustur. Rölativizm, demagoji, iradecilik gibi hususlar, zayıflayan burjuva
düşüncesinin temel özellikleridir. Dolayısıyla, her irrasyonalizm biçimi
faşizmle karşılaştırılabilir değildir, ancak tüm faşizm, zorunlu olarak
irrasyonalisttir.
Bu
içsel özelliğinin yanı sıra, şovenist ve üstünlükçü özü göz önüne alındığında,
faşizm evrensel bir sistem içinde yüzleşilen zorlukla tanınabilir. Faşizm,
tekelci kapitalizmin temel bir özelliğinin en keskin ifadesidir: ekonominin çok
yüksek derecede uluslararasılaşması ve karşılıklı bağımlılığı ile ulusal
çıkarların savunulması ve güvence altına alınması için ulusal temelin güçlendirilmesi
arasındaki paradoks. Faşizm, böylece sınıflar arasında oluşan, ulusal topluluk
fikrini güçlendirir, bir halkın kurucu kültürel özelliklerini öze yerleştirip
çarpıtır, gelenekler ve soyağaçları uydurur, bunları mitolojik ve kurtarıcı bir
anlatıya büründürür. Bütün bunlar, emperyalist ve yayılmacı bir amaç tarafından
yönlendirilir.
Faşizmin
çelişkili doğası, aynı zamanda belirli bir sınıfsal yapılanmadan, muhtelif
toplumsal tabakaların ürettiği ideolojik unsurların bir karışımından da
kaynaklanmaktadır. Faşizmin, özel bir gerici model olarak, temel
özelliklerinden bir,i kitle bileşenidir. Bu kitle bileşeni, özellikle kentli
küçük burjuvazinin radikalleşmesi ve artan seferberliğinin sonucudur. Yarı
doktrinsel formülasyonu, bu sektörler ile büyük burjuvazinin bir kesimi
arasındaki çıkar yakınlaşmasını sentezler. Politik örgütlerden ve ölüm
mangalarından devlet iktidarı olarak kurulmasına kadar olan evrimi boyunca
faşizm, tarihsel olarak en radikal, küçük burjuva unsurlarından arınarak,
finans kapitalle giderek daha güçlü bir ideolojik, politik ve operasyonel bağ
kurmuştur.
Yukarıdakilerden,
faşizmi ve onu meşrulaştıran hegemonya momentini anı anlamak için önemli bir
nokta ortaya çıkıyor: Faşizmin yükselişini destekleyen ve faşizmin yeniden
yorumladığı veya yoğunlaştırdığı tüm yapısal ve ideolojik unsurlar, parlamenter
demokraside veya diğer burjuva diktatörlüğü biçimlerinde zaten mevcuttur.
Emperyalist çağda, burjuvazi tamamen gerici bir sınıftır: Dünyasının üzerine
kurulduğu çelişkiler giderek yoğunlaşır. Bu nedenle kapitalizmin gericiliğe
yönelmesi kaçınılmazdır. Bu süreç, sermayenin sömürüsünü ve şiddetini yönetmek
için alternatif modeller öneren “ilerici” olarak adlandırılan burjuva
oluşumlarını da içerir.
Diğer
önemli çıkarım ise, her gerici politik biçim veya faaliyetin mutlaka faşist
olmadığıdır. Burjuvazinin gerici bir sınıf olarak egemenliğinin karakteristik
özelliklerini taşıyan politik olguları ve davranışları, onun en “abartılı” ve “vahşi”
versiyonuyla ilişkilendirmek, yaygın ve geniş çaplı bir yanılgıdır. Bu,
şüphesiz, burjuvazinin kendisinin yürüttüğü ideolojik operasyon dâhilinde
işlevlik kazanır. İlgili operasyon, sağcı oportünizm tarafından büyük bir
beceriyle yürütülür ve bu eylemlerin burjuva egemenliğinin dışından
kaynaklandığı şeklinde yorumlanmasına imkân sağlar. Bununla birlikte, burada
halk arasında faşizm karşıtı bir hafıza da söz konusudur. Bu kötülüğün yeniden
zirveye ulaşılacağından korkulur, eskiden ulaştığı zirve yeniden anımsanır. Bu
küçümsemeyla, alaycı tavırla ve elitist bir tutumla yumuşatılacak, incelikli
kılınacak veya görecelileştirilecek bir husus değildir. Kapitalizmin bütününe
karşı verilen mücadelede faşizme karşı duruşun kapsamı genişletilmeli, o duruş yaygınlaştırılmalı,
pratikte somutlaştırılmalıdır.
Eğer
burjuva terörünün her uygulaması mutlaka faşist değilse, eğer ona hayat veren
yapılar ve fikirler zaten “mevcut” kapitalist hükümette mevcutsa, eğer yeni “savaş
kanunu” faşizmden önce de vardıysa ve çöküşünden sonra da varlığını
sürdürdüyse, faşizmin ortaya çıkışını tanımlayan ve sağlayan gerçek ayırt edici
unsur nedir?
1.
Yukarıda bahsedilen tüm unsurların toplamına ihtiyaç vardır: irrasyonalizm,
şovenizm, emperyalist hırs, kitle tabanı, küçük ve büyük burjuvazinin ittifakı
vb.
2.
Faşizmin kendisini sermaye iktidarına karşı gerekli bir çözüm olarak ifade
etmesine imkân sağlayan özel bağlam: organik bir kriz bağlamı.
III.
Söz, Hakikatin Örsünde Dövülmesi Gereken Ham Demirdir
Bordiga,
faşizmin geleneksel burjuva programına hiçbir yenilik getirmediğini söylemiştir.
Faşizmin bir olgu olarak özgün ve ayırt edici yönlerinin bu şekilde yanlış
anlaşılması, aşırı solculuğun temsil ettiği teorik iflasın iyi bir örneğidir.
Olgunun yalnızca önceden var olan ideolojik anlayışlara en uygun olan verilerini
almak, soyutlama alanında kalmak ve sonuçları tarihsel gelişmenin kendisine
biçimsel ve dışsal olarak dayatılan sınırlar şeklinde ele almak, tüm devrimci
pratiğin ölümüne yol açar.
Faşizmi
“burjuvazinin zayıflığına dair bir alamet” olarak gören klasik tanım, çok daha
verimlidir. Gerçekten de, faşizmin yükselişi ve iktidara gelmesi, geleneksel
yollarla iktidarı sürdürmenin zorluğunun bir tezahürüdür. Kapitalizmin
tükenmesi, çelişkilerini yönetmenin muazzam yıkıcı güçlerin harekete
geçirilmesini gerektirmesinin yanı sıra, projesinin meşruiyetini de kalıcı
olarak baltalar. İçsel çelişkilerin yoğunlaşması, tek olası çözümün
düşmanlarının veya engellerinin yerinden edilmesi veya ortadan kaldırılması
olduğu, bir “geri dönüşü olmayan” noktaya ulaşabilir.
Burjuvazi,
başlangıçta uzlaşma yoluyla egemenlik kurar, ancak eskiyen burjuva iktidarı, onu
sisteminin birliğini garanti altına almak için giderek daha baskıcı
mekanizmalar ve müdahaleler kullanmaya zorlar. Çelişkilerinin yoğunlaşmasının
barışçıl bir şekilde çözülmesinin zorluğuyla karşı karşıya kalan burjuvazi,
kararlı ve güçlü bir müdahaleye ihtiyaç duyabilir. Basitçe ifade etmek
gerekirse, bu, Ledesma’nın yukarıda alıntılanan sözlerinde yer alan üç
programatik noktaya karşılık gelir: emperyalist savaş, devrimci hareketin yok
edilmesi ve yeni bir devlet modelinin kurulması.
Faşizm,
egemen sınıfta bir değişim ya da burjuva iktidar yönetiminin sadece bir
varyantı değildir. Ekonomik, politik ve ideolojik kriz bağlamından kaynaklanan,
tekelci aşamasındaki sermayenin siyasi biçiminde yaşanan önemli bir
değişikliktir. Bağlamsal faktör kilit önemdedir, çünkü tekelcilik ve faşizm
arasındaki organik bağlardan yola çıkarak bazıları, faşizmi sermayenin
emperyalist aşamasındaki egemenliğinin tercih edilen, doğal biçimi olarak
yorumlamıştır. Tarih, bu anlayışın deterministik sınırlamalarını fazlasıyla
göstermiştir. Faşizm, krizin üstesinden gelmek için gerekli eylemleri uygulamaya
dökme sürecinde finans kapitale karşı tüm muhalefeti doğrudan ortadan kaldırmak
ve etkisiz kılmak için iktidar bloğunun yeniden örgütlenmesini ifade eder.
Ancak,
daha önce de belirtildiği gibi, faşizm sadece araçsal bir olgu değildir:
Faşizmin yükseliş sürecini besleyen, nihayetinde burjuva hegemonyasının kısmen
yeniden kurulması için bir mekanizma görevi gören çok yönlü krizin kendisidir.
Ledesma, Marksizmin sadece yok edilmesinden değil, kitlelerin coşkusunda yerini
almasından bahsetmiştir. Kriz, finans kapital ile radikalleşmiş orta sınıflar
arasında fikir ve çıkarların geçici olarak yakınlaşmasını sağlayan
katalizördür: Devlet tapıncı, şovenizm, ekonomik milliyetçilik, aydın
düşmanlığı, elitizm, üstünlükçülük, korporatizm… bu istikrarsız ve eşitsiz
güçler, her iki sektörü de birleştirir ve diğer toplumsal gruplar içindeki
fraksiyonlar üzerinde etkilerini gösterir. Bu ittifak tarafından oluşturulan
kitle tabanı ve meşruiyet çerçevesi, büyük sermayenin girişiminin genişlemesine
imkân sağlar. Bu plan ilerledikçe, ittifak giderek daha fazla parçalanır:
Tekelci çıkarlar lehine olan politikaları, faşizmin sözünün gerçeğin örsü
karşısında kırıldığını ortaya koymaktadır.
IV.
Sorumlu Olana İtaat Edin ve Onun Emrettiğini Yapın.
Bense Geleneklerin Gerektirdiklerini Uygulayacağım
Kreon,
yaşlıların desteği ve yeni hukuk aracılığıyla egemenlik kurarken, Antigone de
itaatsizlik motivasyonunu gelenekte, yani egemen ideolojiyle çatışan
doğallaştırılmış bir ideolojik yapıda bulur. Faşizmin burjuva zayıflığının bir
belirtisi olduğu yönündeki önceki gözleme, aynı zamanda işçi sınıfının da bir
belirtisi olduğunu eklemeliyiz. Bu, proletarya içinde itaatsizliği ve isyankar
eylemi meşrulaştıracak bir ideolojik yapının sınırlı erişiminin ve
içselleştirilmesinin bir belirtisidir.
Zinovyev,
Bolşevizmin tarihini, “proletaryanın hegemonyası” fikrinin gerçekleştirilmesi
için sürdürülen bir mücadele olarak tanımlamıştır. “Hegemonya” terimini ilkin
Rus sosyalistleri yaygınlaştırmışlardır. Bu kavram, proletaryanın diğer
toplumsal tabakaları kendine çekme veya etkisiz kılma getirme sürecini
tanımlasa da, diğer sınıfların faaliyetlerine de uygulanabilir bir kavram
olduğu açıktır. Hegemonya temelli bakış açısı, toplumsal pratiğe dair
diyalektik bir anlayışı talep eder. Anlayış, fikirlerin sınıf mücadelesi
alanında üretildiğini, bu nedenle hegemonyanın tahakküm veya boyun eğme
mekanizmalarını ifade ettiğini söyler. Bolşevizm, bu anlayışın tutarlı bir
şekilde uygulanmasıyla sadece tarihteki ilk başarılı sosyalist devrimi yapmakla
kalmamış, aynı zamanda Marksizmi öğreti düzeyinde geliştirmiştir.
Bazı
güncel yorumlar, Bolşevizm ile önceki devrimci sosyal demokrasi geleneği
arasındaki ilişkinin, farklılaştırıcı unsurlardan, süreksizliklerden veya
gelişmelerden yoksun, yalnızca bir süreklilik ilişkisi olduğunu öne
sürmektedir. Oysa bu yorum, ancak oportünizmin epistemolojik kökenlerine
odaklanarak, toplumsal ve sınıfsal kökenlerini göz ardı ederek yapılabilir.
Tarihsel materyalist bir yaklaşım, 1914 ihanetini, sosyal demokrat faaliyetler
üzerinde iz bırakmış olan önceki ekonomik, politik ve ideolojik koşulların bir
tezahürü olarak anlar. Lenin, 1914-1918 döneminde tam olarak bunu yapar:
oportünizmi daha da derinlemesine tanımlamak adına sosyal demokrasinin yakın
tarihini gözden geçirir.
Leninizm,
yalnızca önceki hataların muhasebesini yapmakla kalmayıp, aynı zamanda bu
hataları muzaffer devrimci sürecin deneyimi ve yeni bir dönemin özgün
özellikleriyle sentezlediği için de doktrinsel bir gelişmeyi temsil eder. Bu
birleşimden, emperyalizm çağında proleter devrimin evrensel programı ortaya
çıkar. Bu program, temelde Komünist Enternasyonal’in yol gösterici ilkelerinde
ve analizlerinde bulunabilir.
Gramsci,
Lenin’in en büyük katkısının, yeni bir ideolojik zemin yaratabilecek bir
hegemonik aygıta duyulan ihtiyacı anlaması olduğunu söylüyordu. bu da
proletaryanın kendi dünya görüşünü içselleştirdiği ve diğer kesimleri de ona
çektiği bir dizi uygulama ve örgütlenme biçimi anlamına geliyordu. Bu vizyonun
kalbi ise komünist partiydi.
Komünist
parti, işçi sınıfının bir koludur. Proletaryadan resmen ayrı bir yapı olarak
ilk kuruluşu sadece zaruri atılması gereken bir adımdır. İşlevi, sadece
proletarya bilincini tutarlı ve bilimsel bir şekilde ifade etmek değil, aynı
zamanda sınıfın geri kalanıyla onu ilerleyecek şekilde kaynaşmasını sağlayacak
bir faaliyet geliştirmektir. Bu faaliyet, sınıf mücadelesinden bağımsız
değildir: potansiyelin gerçeğe dönüşebileceği yer, çatışmadır. Pratik deneyim
yoluyla işçi sınıfı, tarihsel süreçte bilinçli bir aktör haline gelir, burjuva
toplumuna alternatif bir dünya görüşü, bir toplum projesi ve bir politik program
sunar. Rasyonel bir anlayış, evrensel bir proje ve bir mücadele programı, gerekli
olan bunlardır.
Proletarya
kendi çıkarlarının farkına vardıkça ve bu farkındalığı mücadele biçimlerine
dönüştürdükçe, halkın lideri haline geleceği koşulları yaratır.
Ajitasyon,
propaganda, örgütsel meseleler ve partinin teorik gelişimi bu sürece tabidir.
Ancak bunun içinde, Lenin ve Bolşeviklerin özgün anlayışının anahtarı olan ve
her zaman yeterince vurgulanmayan, aşamacılık ve kendiliğindenlikten temel bir
kopuşu işaret eden önemli bir yön emvcuttur: politik inisiyatif.
Politik
inisiyatif; partinin somut gerçekliğe, verilen güçler dengesine, her an uygun
liderlik hamlesini gerçekleştirmek için pratikte yaptığı müdahaleden oluşur. Burada,
taktiklerin operasyonel ve aktif bir şekilde anlaşılmasına, hegemonya tesis
etme sürecinin gelişmesi için daha elverişli bir çerçeve oluşturmayı amaçlayan
bir dizi eyleme, slogana ve harekete ihtiyaç vardır. İnisiyatif, devrime
elverişli eğilimleri hızlandırmak, zamanın ruhuna uygun müdahalede bulunmak,
politik cesareti ve yaratıcılığı teşvik etmek demektir.
Faşizm
meselesine dönecek olursak, yalnızca gerici bir harekete indirgenemese de,
komünizmi yok etme vaadi, bazı ülkelerde zaferinin anahtarı olmuştur. Devrimci
bir işçi hareketinin yokluğu, kapitalist planlar için en büyük engeli ve
tehlikeyi ortadan kaldıracaktı. Ancak faşizmin zaferi, komünistlerin geri
çekilme veya gelişme eksikliği yoluyla bıraktığı belirli bir “boşluk” sayesinde
de mümkün olmuştur. Bu boşluk, bazı ara toplumsal kesimleri kendine çekebilecek
ve diğerlerini etkisiz hale getirebilecek bir proletarya cephesinin yokluğunun
bir sonucudur. Organik krizi, devrimci durumu, bir iktidar mücadelesine
dönüştürme konusunda yetersiz kalınmıştır.
Burjuva
toplumunun yeniden üretiminde ortaya çıkan çelişkiler ve çatlaklar ile bunların
edindiği politik ve ideolojik ifadelerin cesurca harekete geçirilebilmeleri
için bunların komünistler tarafından ele alınması ve analiz edilmesi gerekmektedir.
Faşizm, hem bir hareket olarak başlangıcında hem de bir devlet olarak son
aşamalarında, komünistlerin göz ardı edemeyeceği ve hegemonya sürecini
etkilediği için pratik sonuçları olması gereken bir dizi sorun ve sonuca yol
açmaktadır.
Kapitalizmin
olgunlaştığı ülkelerde, işçi sınıfı tam olarak tanımlanmış bir profile sahiptir.
İşçi sınıfı, devrim için ana ve belirleyici toplumsal aktördür. Bu nedenle,
anti-kapitalist bir bakış açısıyla faşizm karşıtı eylem için de hayati öneme
sahiptir. Dolayısıyla, ilk ve gerekli koşul, faşizme karşı mücadelenin ön
saflarında yer alabilecek tek sınıfın birleşmesi, ayağa kaldırılması ve
örgütlenmesidir.
Ancak
bu koşul, kendi cephesini güçlendirmek ve burjuva cephesini zayıflatmak
amacıyla diğer yoksul veya ezilmiş kesimler üzerinde faaliyet yürütme
ihtimalini ortadan kaldırmaz. Kapitalist gelişmenin ulaştığı düzey, bu
ittifakların elindeki imkânların sınırlarını tayin eder. Bu sınırlar kısmen, politik
momentlerin özelliklerine ve etkilerini artırma yeteneğine göre şekil alır.
Tepedeki çatışmalar ve çelişkiler bile, istismar edilebilir içsel zayıflıklar
yaratır.
Devrimi
örgütlenmesi gereken bir şey olarak ele almak, nihayetinde proletaryayı önder
bir sınıfa, var olan tüm devrimci ve gerçekten ilerici enerjileri
uyandırabilen, güçlendirebilen ve yönlendirebilen bir sınıfa dönüştürmeyi
amaçlayan bir politik pratiğin uygulanmasını gerektirir.
Ne
yazık ki, önümüzdeki görev, özellikle Komünist Parti’nin yeniden toparlanması
gibi daha temel yönlere odaklanmaktır. Ancak parti kurma süreci, halk
mücadelelerinden, kitlelerin endişelerinden ve tartışmalarından kopuk, bir
boşlukta gerçekleşmez.
Dimitrov
şöyle diyordu:
“Biz hayattan kopuk
tarihçiler değiliz. Milyonlarca işçiyi rahatsız eden şu soruyu cevaplamakla
yükümlü olan, işçi sınıfına mensup savaşçılarız: Faşizmin zaferi önlenebilir mi
ve hangi yollarla önlenebilir?”
Gericilik
ve faşizmin tanımını derinlikli bir yaklaşımla yapmak, bunların büyüdüğü
koşullarda, acil bir görevdir, ancak zorluk, bu açıklamadan, bilmesinlerciliğin,
gericiliğin karşısında aklı yeniden harekete geçirecek eylem hatları çıkarmakta
yatmaktadır.
Javier Martín Rodríguez
13 Temmuz 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder