“Hangi
ülkeye ait olduğumu öğrenmek için yoksullarla birlikte yürüyorum.”
Ziad
Rahbani’nin bu sözü, bir tiyatro oyunundan ödünç alınmış bir cümle değil. Yoruma
yer bırakmayacak ölçüde net ve duru bir siyasi açıklama.
O
bu sözü, açlık çeken ama inançlarını kaybetmeyenlerin, onurlarından başka
hiçbir şeye sahip olmayan, seslerinden başka koruması olmayanların adına sarf etti.
Bugün
Ziad aramızdan ayrılıyor. Her daim gerçeği dile getiren o sahne, sessizliğe gömülüyor.
Kısa
süreliğine şişirilmiş balon sanatçılardan değildi o. Bilincin vücut bulmuş hali
olan Ziad, aramızdan ayrıldı.
Yaratıcılığın
düşünceyle, hicvin öfkeyle, müziğin inançla kesiştiği istisnai bir olguydu.
Ziad,
sadece bir sanat ortamının parçası değildi. Sanatın icra edildiği tüm ortamın
ta kendisiydi.
Tüm
hâkim teorik yaklaşımları eşsiz felsefesiyle aşan ayrıksı bir isimdi.
Che
Guevara ve Karl Marx’ın nadir görülen bir harmanıydı. O, hep kendi dilinde,
bizim dilimizde, hem sokaklarda hem de vicdanımızda yankılanan bir sesle konuştu.
Bilinçaltına
hızla nüfuz eden, oraya yerleşip bir daha asla ayrılmayan işinin ehli bir
hayaletti o.
Ziad,
her zaman baskı ve zulüm görenlerin yanında saf tuttu. Bu, gelip geçici bir
sempatinin ötesinde, totaliter yapılar, baskıcı rejimler ve sınıf sömürüsünün
tüm araçları karşısında sergilenmiş kararlı bir duruştu.
Ziad,
“Ben kâfir değilim, açlık kâfir, zillet ve zulüm kâfir” diyendi. Bu söz, konuşmanın
direnmek olduğunu, sistemi sarsabilecek gücüyle, samimi bir yerden
söylendiğinde kurşundan daha ölümcül bir silaha dönüşebildiğini bilen birinin
cesaretiyle söylenmişti.
Kıtlık
ve açık savaş zamanında, vatanların harap olduğu, halkların yok edildiği bir
dönemde, onun sözleri, sanki bu sabah yazılmış gibi yankılanıyor. Kehanetleri,
maskesi olmayan yeni bir Arap gerçekliğine işaret ediyor.
Ziad,
sözlerle yetinen biri değildi. Direnişin demirini sanatla dövdü.
Bestelediği
her ezgi bir duruş, her oyun bir siper, kâğıt üzerindeki her satır vicdana iletilmiş
bir mesajdı.
Bir
şarkısında, “Ey halkımın rüzgârları, ey barışın ruhu” diyordu. Bu, sadece br
şarkı değil, tarafsızlık sığınağını terk edip bir savaş cephesi haline gelen
sanata olan aleni bağlılığının bir ilanıydı.
Ziad,
pusulası asla sapmayan, Filistin davasına ve insanlık onuruna veda anında bile
sadık kalan diğer Lübnanlı ve Arap solcular gibi eğitim, düşünce ve sanat
alanında eşi benzeri görülmemiş bir isimdi.
Corc
Habaş’ın vefatı kaderin ihanetiydi. Ziad’ın onunla tanışma imkânı bulamadan vefat
etmesiyle de kader hepimizi sırtımızdan bıçakladı.
Corc,
Ziad’la hiç tanışmadı, Ziad da Corc’la. Ama bu ikisi arasındaki bağ çok güçlüydü.
O bağ Filistin’di, soldu, o ölümsüz fikirdi.
Ziad,
sadece bir sanatçı değil, aynı zamanda kanayan bir vicdan, alev alev yanan bir
ateş ve hafızalarda silinmez bir semboldü.
Ey
tiyatroyu bir çatışma arenasına, şakayı bir suçlamaya, müziği bir direnişe, öfkeyi
saf, tavizsiz bir sanata dönüştüren sizler, huzur içerisinde uyuyun.
Seni
içimizden kimse söküp alamayacak. Sesin de, kelimelerin de, yitip gittiklerinde
oturup ezber ettiğimiz vatanlarımız gibi aklımıza kazıdığımız şarkıların da
bizimle kalacak.
Aya Gassân Said
28
Temmuz 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder