26 Temmuz 2026

,

Şarkı Söyleyen ve Savaşan Kelimeler: Ziad Rahbani



“Hangi ülkeye ait olduğumu öğrenmek için yoksullarla birlikte yürüyorum.”

Ziad Rahbani’nin bu sözü, bir tiyatro oyunundan ödünç alınmış bir cümle değil. Yoruma yer bırakmayacak ölçüde net ve duru bir siyasi açıklama.

O bu sözü, açlık çeken ama inançlarını kaybetmeyenlerin, onurlarından başka hiçbir şeye sahip olmayan, seslerinden başka koruması olmayanların adına sarf etti.

Bugün Ziad aramızdan ayrılıyor. Her daim gerçeği dile getiren o sahne, sessizliğe gömülüyor.

Kısa süreliğine şişirilmiş balon sanatçılardan değildi o. Bilincin vücut bulmuş hali olan Ziad, aramızdan ayrıldı.

Yaratıcılığın düşünceyle, hicvin öfkeyle, müziğin inançla kesiştiği istisnai bir olguydu.

Ziad, sadece bir sanat ortamının parçası değildi. Sanatın icra edildiği tüm ortamın ta kendisiydi.

Tüm hâkim teorik yaklaşımları eşsiz felsefesiyle aşan ayrıksı bir isimdi.

Che Guevara ve Karl Marx’ın nadir görülen bir harmanıydı. O, hep kendi dilinde, bizim dilimizde, hem sokaklarda hem de vicdanımızda yankılanan bir sesle konuştu.

Bilinçaltına hızla nüfuz eden, oraya yerleşip bir daha asla ayrılmayan işinin ehli bir hayaletti o.

Ziad, her zaman baskı ve zulüm görenlerin yanında saf tuttu. Bu, gelip geçici bir sempatinin ötesinde, totaliter yapılar, baskıcı rejimler ve sınıf sömürüsünün tüm araçları karşısında sergilenmiş kararlı bir duruştu.

Ziad, “Ben kâfir değilim, açlık kâfir, zillet ve zulüm kâfir” diyendi. Bu söz, konuşmanın direnmek olduğunu, sistemi sarsabilecek gücüyle, samimi bir yerden söylendiğinde kurşundan daha ölümcül bir silaha dönüşebildiğini bilen birinin cesaretiyle söylenmişti.

Kıtlık ve açık savaş zamanında, vatanların harap olduğu, halkların yok edildiği bir dönemde, onun sözleri, sanki bu sabah yazılmış gibi yankılanıyor. Kehanetleri, maskesi olmayan yeni bir Arap gerçekliğine işaret ediyor.

Ziad, sözlerle yetinen biri değildi. Direnişin demirini sanatla dövdü.

Bestelediği her ezgi bir duruş, her oyun bir siper, kâğıt üzerindeki her satır vicdana iletilmiş bir mesajdı.

Bir şarkısında, “Ey halkımın rüzgârları, ey barışın ruhu” diyordu. Bu, sadece br şarkı değil, tarafsızlık sığınağını terk edip bir savaş cephesi haline gelen sanata olan aleni bağlılığının bir ilanıydı.

Ziad, pusulası asla sapmayan, Filistin davasına ve insanlık onuruna veda anında bile sadık kalan diğer Lübnanlı ve Arap solcular gibi eğitim, düşünce ve sanat alanında eşi benzeri görülmemiş bir isimdi.

Corc Habaş’ın vefatı kaderin ihanetiydi. Ziad’ın onunla tanışma imkânı bulamadan vefat etmesiyle de kader hepimizi sırtımızdan bıçakladı.

Corc, Ziad’la hiç tanışmadı, Ziad da Corc’la. Ama bu ikisi arasındaki bağ çok güçlüydü. O bağ Filistin’di, soldu, o ölümsüz fikirdi.

Ziad, sadece bir sanatçı değil, aynı zamanda kanayan bir vicdan, alev alev yanan bir ateş ve hafızalarda silinmez bir semboldü.

Ey tiyatroyu bir çatışma arenasına, şakayı bir suçlamaya, müziği bir direnişe, öfkeyi saf, tavizsiz bir sanata dönüştüren sizler, huzur içerisinde uyuyun.

Seni içimizden kimse söküp alamayacak. Sesin de, kelimelerin de, yitip gittiklerinde oturup ezber ettiğimiz vatanlarımız gibi aklımıza kazıdığımız şarkıların da bizimle kalacak.

Aya Gassân Said
28 Temmuz 2025
Kaynak

0 Yorum: