Tarih,
bize imparatorlukların emperyalist amaçlarının gerçek nedenlerini asla açıkça
ortaya koyamayacaklarını söyler. Eğer savaşın nihayetinde hangi sınıfa fayda
sağladığını açıkça dile getirirseniz, yoksul bir halkın çocuklarını savaşa
gönderemezsiniz.
Platon,
Devlet adlı eserinde, ekonomik temeli “ebediyete dek para kazanmak”
üzerine kurulu devletlerin “komşularının topraklarından bazılarını ele geçirmek”
zorunda kaldıklarını dile getiriyordu. Bu ekonomik dürtü, kaçınılmaz olarak
savaşa yol açar. Jean Paul Sartre’ın dediği gibi, “zenginler savaş açtıklarında,
ölenler yoksullardır.” Bu, sınıf tarafından parçalanmış tüm toplumlar için
geçerlidir. Savaş zamanlarında her zaman kâr eden bir sınıf ve ölen bir sınıf
vardır.
Savaşan
devletlerin yönetici elitleri, savaşın ardındaki ekonomik nedenleri hiçbir
zaman açıkça ilan edememiştir. Savaşın meşruiyeti, her zaman genel kamuoyunun
aldatılmasını içermiştir. Aeschylus’un “savaşta ilkin gerçek, kurban edilir”
sözü doğruydu. Savaşın sürdürülmesi, her zaman yönetilenlerin rızasını üretmek
için kurgulanabilecek bir söyleme ihtiyaç duyar.
Antik
Yunanlılar ve İngiliz İmparatorluğu, barbarları medenileştirme yönündeki asil,
neredeyse insancıl çağrılarla savaş çabalarını ve sömürgeleştirmeyi haklı
çıkarmıştır. Kendilerinden olanlar, her zaman tam anlamıyla insan olanlardı. Olmayanların
üzerine ise barbar ötekiliğin kokusu sinmişti. Elenleşme sürecinden güneşin hiç
batmadığı imparatorluğa dek, sömürgecilik eliyle başlatılıp sürdürülen tüm
savaşlar, bizzat bir hayırseverlik ve iyi niyet eylemi olarak takdim edilmiştir.
Neticede değerli kaynaklarımızı sizi “medenileştirmek” için harcadığımız için
minnettar olmalısınız.
Paradoksal
olarak, yayılmacı savaşlar, sıklıkla savunmacı savaş biçimini de almıştır. Roma
İmparatorluğu, genişlemeyi haklı çıkarmak için sıklıkla barbar dış tehditlerden
korunma ihtiyacına başvurmuştur. Saldırı, genellikle en iyi savunma biçimi
olarak sunulmuştur. Fethetmek, halkımızı evde güvende tutmanın yoludur.
Örneğin, Pön Savaşları sırasında, sömürgeci genişleme pratiği, Kartaca
tehdidine karşı koyma girişimi olarak meşrulaştırılmıştır.
Yirminci
yüzyılda o kadar da Soğuk olmayan Savaş’ın ideolojik meşruiyeti de aynı biçimi
aldı. Bu biçim, komünizmin yayılmasını önlemeye yönelik savunma önlemleri
olarak sunulan emperyalist yağma ve fetihlerde somutlaştı. Saldırı, bir kez
daha savunma kılıfına büründürüldü.
Modern
çağda, ABD imparatorluğunun her ikisini de tutarlı bir şekilde birleştirdiğini
gördük. Ancak ABD imparatorluğu bağlamında, herhangi bir anda “savunma amaçlı
saldırı” “insani fetih” anlayışına, “insani fetih” anlayışı “savunma amaçlı
saldırı” anlayışına galebe çalabiliyordu.
Örneğin,
Irak Savaşı sırasında “savunma amaçlı saldırı”, en etkili olan modeldi. Evet,
hâlâ “ezilen kadınlara yardım etme” veya bölgeye “demokrasi getirme” ihtiyacına
dayanan “insani fethi” gerekçelendirme modeline kısmen başvuruluyordu. Ancak
bu, özellikle 11 Eylül’den sonra, egemen sınıfın halkta yaratmayı başardığı
esmer, Müslüman “öteki” korkusunun yanında nihayetinde ikincil bir rol oynadı.
Bu korku, savunma amaçlı saldırı modelinin meşruiyet kazanması için çok
önemliydi. Bush, 1 Haziran 2002’deki West Point konuşmasında şunu söylüyordu: “Tehditlerin
tamamen gerçekleşmesini beklersek, çok geç kalmış oluruz. Savaşı düşmanın
yurduna taşımalı, planlarını bozmalı, en kötü tehditlerle ortaya çıkmadan önce onunla
yüzleşmeliyiz.”
Saldırıyı
savunma olarak gören modelin egemenliği, Amerikalıların ağzında kötü bir tat
bıraktı. Zamanla Irak savaşına oybirliğiyle karşı çıktılar ve bunun kitle imha
silahlarının uydurma tehlikelerinden bizi korumak değil, petrol ve petrol
piyasalarının kontrolü için yapılan bir savaş olduğunu anladılar.
Bu
durum, egemen sınıfın savaşın meşrulaştırılması için temel yöntem olarak insani
yardım modeline yönelmesine imkân sağladı. Esad, “halkını zehirli gazla
öldürdüğü” için devrilmeliydi. Küba, Miami fonlarıyla desteklenen San Isidro
hareketinin “siyahi sanatçılarını” baskı altına aldığı için devrilmeliydi.
Venezuela, Maduro’nun LGBTQ bireyleri baskı altına alan acımasız bir diktatör
olduğu için devrilmeliydi; İran, Rusya vb. ülkeler için de aynı durum
geçerliydi. Çin, Müslüman Uygur azınlığına karşı “soykırım” uyguladığı için
devrilmeliydi. Kitle İmha Silahları konusunda olduğu gibi, bu suçlamaların
hiçbirine dair gerçek bir kanıt, elbette hiçbir zaman sunulmadı.
İnsani
fetih modeli, giderek “duyarcılık” denilen özel bir biçim aldı. Siyaset teorisyeni
Marius Trotter, bu meseleyi gayet güzel dile döküyor:
“Yükselen Çin ve yeniden
güçlenen Rusya karşısında, Amerikan egemen sınıfı, hem yurt içinde hem de yurt
dışında düşmanlarına karşı saldırı için gerekli dürtüye kavuşmak adına, ahlaki
bir haçlı seferine ihtiyaç duyuyor. Siyahilerin Hayatı Önemlidir pankartları,
çok renkli Onur bayrakları ve doğru cinsiyet zamirlerini ilan eden trompetlerin
gölgesinde Amerikan İmparatorluğu’nun silahları Duyarcı Emperyalizm inancını
yayacak.”
Fakat
bu duyarcılık meselesinin kendisi, aklı başında hiçbir insanın kabul
edemeyeceği kadar absürt uç noktalara ulaştığında, savaş meşrulaştırması için
bir model olarak hızla kutsallığını yitirdi. Kimse, ABD’nin Doğu ülkelerinde
USAID tarafından savunulan trans hakları için savaşa girmekle ilgilenmiyor.
Yüzyılın ilk 20 yılını Müslümanları bombalayarak, milyonlarcasını öldürerek
geçiren ABD’nin şimdi Sincan’daki Müslümanları umursadığına dair temelsiz
anlatıya kimse gerçekten inanmıyor. En başta sunmaları gereken o kanıtlar
nerede?
Kübalı
felsefeci Ruben Zardoya’nın da dediği gibi, tahakkümün çevirdiği dolapların
üzerindeki perde yırtılınca tahakkümün kendisi zayıflar. Emperyalizmi meşrulaştıran
duyarcılık da aynı durumla yüzleşti. Yaldızları döküldü. Emperyalist gücün ve
tahakkümün daha fazla zayıflamasını önlemek adına, muktedir, sınıf rota
değiştirmek zorunda kaldı.
Halkın
bilinci, emperyalizmin bu duyarcı modelini çöpe attığında, hükümsüz kıldığında,
muktedir sınıf, temiz bir sayfa açmak zorunda kaldı. Trump ve sahte muhalif
sağcı yandaşları, duyarcılık karşıtı mücadele yürütürken, mükemmel bir
alternatif haline geldiler. Amerikan halkı, muhalif ve müesses nizam karşıtı
karşı olmak istediği bir dönemde, onlara aynı statüko muhaliflik ambalajı
içinde sunuldu. Halkın karşısına, son birkaç yıldır emperyalist ideolojinin
aldığı biçime karşı mücadele yürüten, ancak emperyalizmin kendisiyle, onu ilk
etapta üreten sistemle mücadele etmeyen insanlar çıkartıldı.
Jackson
Hinkle ve Haz El-Din’in daha önce de belirttiği gibi, “duyarcılığın” saçma
sapan yönleri bilerek ve kasten öne çıkartıldı, böylelikle egemen düzenin en
yüzeysel ve en sığ unsurları muhalifmiş gibi pazarlandı, böylelikle “muhalif
sağ” diye bir balon şişirildi.
Daha
önce de dediğim gibi, ABD’de bu çağa, hegemonyanın kendisini karşı hegemonya
olarak sunma zorunluluğu damga vurdu. Yöneticiler, her zaman halkı maniple ederek,
onun kendisini aşağılık ve güçsüz görmesini sağlar, bir yandan da baştakilerin
elitlere karşı bir mücadele yürüttüğünü düşünmeleri için çaba sarf eder.
Muhafazakârlardan
liberallere, çeşitli Troçkist “solculara” ve “demokratik sosyalistlere” kadar
tüm Amerikan siyaseti, giderek daha fazla muhalif bir biçim almaktadır. Bunlar,
sürekli olarak kendi bünyesinde iktidar için mücadele veriyormuş gibi
davranarak varlığını sürdüren bir sermaye aristokrasisine mensupturlar. Kafka’nın
Dava’sında olduğu gibi, saray bürokrasisi, tam da kendisini sistem
tarafından boyun eğdirilmiş güçsüz özneler olarak takdim ederek yeniden
üretilir; Amerikan siyasi otoritesine hâkim olan diyalektik uyarınca bugün
sistemden kaynaklanan mutlak güçlerini muhafaza etmek adına birileri iktidarsız
taklidi yapmaktadırlar. İktidar, güçsüzlük taklidiyle kendini sürdürmektedir.
Döndük
dolaştık, bugünlere geldik. Trump başkanlığında, “insani emperyalizmin” sefil
uşaklarından biri olan USAID’in tasfiye edildiği, muhtemelen Ulusal Demokrasi
Vakfı ve emperyalist saldırıları meşrulaştırmanın ve yürütmenin modern biçimine
bağlı birçok diğer kurumun da aynı şekilde tasfiyesinin gündeme geldiği bir
dönemdeyiz.
Scott
Ritter’ın dediği gibi, bunun ülkede cumhuriyetin iliğini kurutan asalak Derin
Devlet’e karşı bir devrim olduğunu düşünmek isterdim. Umarım bu devrim
gerçekleşiyordur, umarım, Ritter’ın bu “devrim” neticesinde borç yükünden
kurtulacağımız süreç işliyordur.
Ama
bendeki Marksist akıl, ABD emperyalizmini ideolojik olarak meşrulaştırmanın
sürekli gelişen biçimlerine dair anlayışım, bana belki de başka bir şeyin olup
bittiğini söylüyor: Önceden başvurulan bir meşrulaştırma biçimine geri dönülüyor.
Belki
de Soğuk Savaş’ta ve bu yüzyılın ilk 25 yıllık kesitinde tanık olduğumuz,
saldırıyı savunma olarak kullanan modelin egemenliğine bir geri dönüş söz
konusu. Bu model, ABD’nin güvenliği ve jeopolitik konumu için “varoluşsal bir
tehdit” olarak sunulan Çin hakkındaki söylemde tüm çıplaklığıyla görülüyor.
Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Waltz, “Çin Komünist Partisi ile
Soğuk Savaş halindeyiz” diyordu. Ayrıca, Çin’in “Otuzlardan bu yana hızla askeri
yapısını güçlendirmek suretiyle ABD için varoluşsal bir tehdit haline geldiğini”
söylüyordu. Dış politika çevrelerinde çok yaygın olan bu Çin’i varoluşsal bir
tehdit olarak ele alan dil, emperyalizmi meşrulaştıran, saldırıyı savunma
olarak kullanan modelin temelini oluşturuyor.
Bazı
analistler, fetih gayesinin, ilahi bir buyruğa atıfta bulunan söylemle örtbas
edildiği Monroe Doktrini tarzı bir emperyalizme dönüldüğünü öne sürdüler. Bu,
imparatorluklar tarihinde gördüğümüz bir başka biçim. Bu söylem modelinin, ABD’nin
Batı Yarımküre’deki dış politikasında kullanılan retorikte de kullanıldığı açık.
Aslında
hiçbir şey bilmiyoruz. Ne olacağını bekleyip görmemiz gerekecek.
Bu
belirsizlik, sadece mevcut duruma dair bilgimizle sınırlı değil. Bence şu anki
sorun, dünyanın nasıl gelişeceği, ABD emperyalizminin önümüzdeki yıllarda nasıl
şekilleneceği hakkındaki bilgimizle ilgili değil. Belirsizlik, dünyanın kendisiyle
ilgili. ABD rejimi, Weltgeist’in (Dünyanın Ruhunun) doğuya doğru kaydığı
bir dünyada en azından hegemonik güç görünümünü sürdürmek için neler
yapabileceğini, sonraki adımlarını nasıl atacağını anlamaya çalışıyor.
Bence
en emin olabileceğimiz şey şu: Bu, bizzat milyarderlerin eliyle emperyalizmin
merkezinde cereyan eden bir anti-emperyalist devrim değil. Önde gelen
milyarderlerin, STK’ların, düşünce kuruluşlarının ve finansal yatırım şirketlerinin bazılarının Trump yönetimine tamamen olumlu bakması, hatta onu desteklemesi, Trump’ın
sisteme karşı büyük bir saldırı gerçekleştirdiği tezini boşa düşürüyor.
Sonuçta, sistemi en iyi temsil edenler, Beyaz Saray’da kim olursa olsun,
sürekli para kazanmaya devam eden bu vurguncular. Her yönetim değişikliğinde
koltuğunu koruyan bu kişiler, seçimle iş başına gelmemiş yöneticiler
topluluğunu meydana getiriyorlar. Çıkarlarına hizmet eden istihbarat teşkilâtıyla
birlikte, ünlü “Derin Devlet”i oluşturuyorlar. BlackRock CEO’su Larry Fink,
başkanlık kampanyaları sırasında ettiği lafa kulak vermek gerek: “Hep
duyuyorum, ‘bu hayatınızın en önemli seçimi’ diyorlar. Bıktım bu laftan. Oysa zaman
geçtikçe gerçekliğin bir önemi kalmaz.”
Emperyalist
sisteme ve Derin Devlet’e yönelik bir saldırıdan ziyade, bunun yeni bir
emperyalist yönetim ve meşrulaştırma biçimine doğru bir yönelim olması çok daha
olası. Amerikan kapitalizmi, Büyük Buhran’dan sonra hayatta kalmak için yeni
bir biçime bürünmek zorunda kaldı. Aynı şekilde, İmparatorluğun bugün
yüzleştiği krizde de ABD aynı şeyi yapıyor. Trump burada, Franklin D. Roosevelt’e
(FDR) benzer bir figür. FDR, kapitalizmi kurtarmak için serbest piyasa
ideologlarının kitaba bağlı görüşlerinden koptu. Sistemi hayatta tutmak için o
zamana dek aldığı biçimden uzaklaştı. Belki de Trump da benzer şekilde,
Amerikan emperyalizmini çöküşün eşiğine getiren kitaba bağlı görüşlere ve
kurumlara saldırarak, Amerikan emperyalizmini kurtarmaya çalışan bir figür.
Uzun
vadede ABD hegemonyasını sürdürmeyi amaçlayan her parlak devlet adamı,
imparatorluğu bu gerileme sürecinden kurtarmak için tam da aynı şeyi yapardı.
Sonuçta, Giuseppe Tomasi di Lampedusa’nın Leopar adlı romanında dediği
gibi, şeylerin aynı kalabilmesi için değişmesi gerek.
Umarım
yanılıyorumdur, ancak bence gördüğümüz değişim, bu türden bir değişim. ABD
emperyalizmi, temelini muhafaza edebilmek için yeni bir meşruiyet biçimine
geçiş yapıyor.
Carlos L. Garrido
19
Şubat 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder