08 Temmuz 2026

Trump’ın Değişim Silahını ABD Hegemonyası Değişmesin Diye Kullanıyor

Tarih, bize imparatorlukların emperyalist amaçlarının gerçek nedenlerini asla açıkça ortaya koyamayacaklarını söyler. Eğer savaşın nihayetinde hangi sınıfa fayda sağladığını açıkça dile getirirseniz, yoksul bir halkın çocuklarını savaşa gönderemezsiniz.

Platon, Devlet adlı eserinde, ekonomik temeli “ebediyete dek para kazanmak” üzerine kurulu devletlerin “komşularının topraklarından bazılarını ele geçirmek” zorunda kaldıklarını dile getiriyordu. Bu ekonomik dürtü, kaçınılmaz olarak savaşa yol açar. Jean Paul Sartre’ın dediği gibi, “zenginler savaş açtıklarında, ölenler yoksullardır.” Bu, sınıf tarafından parçalanmış tüm toplumlar için geçerlidir. Savaş zamanlarında her zaman kâr eden bir sınıf ve ölen bir sınıf vardır.

Savaşan devletlerin yönetici elitleri, savaşın ardındaki ekonomik nedenleri hiçbir zaman açıkça ilan edememiştir. Savaşın meşruiyeti, her zaman genel kamuoyunun aldatılmasını içermiştir. Aeschylus’un “savaşta ilkin gerçek, kurban edilir” sözü doğruydu. Savaşın sürdürülmesi, her zaman yönetilenlerin rızasını üretmek için kurgulanabilecek bir söyleme ihtiyaç duyar.

Antik Yunanlılar ve İngiliz İmparatorluğu, barbarları medenileştirme yönündeki asil, neredeyse insancıl çağrılarla savaş çabalarını ve sömürgeleştirmeyi haklı çıkarmıştır. Kendilerinden olanlar, her zaman tam anlamıyla insan olanlardı. Olmayanların üzerine ise barbar ötekiliğin kokusu sinmişti. Elenleşme sürecinden güneşin hiç batmadığı imparatorluğa dek, sömürgecilik eliyle başlatılıp sürdürülen tüm savaşlar, bizzat bir hayırseverlik ve iyi niyet eylemi olarak takdim edilmiştir. Neticede değerli kaynaklarımızı sizi “medenileştirmek” için harcadığımız için minnettar olmalısınız.

Paradoksal olarak, yayılmacı savaşlar, sıklıkla savunmacı savaş biçimini de almıştır. Roma İmparatorluğu, genişlemeyi haklı çıkarmak için sıklıkla barbar dış tehditlerden korunma ihtiyacına başvurmuştur. Saldırı, genellikle en iyi savunma biçimi olarak sunulmuştur. Fethetmek, halkımızı evde güvende tutmanın yoludur. Örneğin, Pön Savaşları sırasında, sömürgeci genişleme pratiği, Kartaca tehdidine karşı koyma girişimi olarak meşrulaştırılmıştır.

Yirminci yüzyılda o kadar da Soğuk olmayan Savaş’ın ideolojik meşruiyeti de aynı biçimi aldı. Bu biçim, komünizmin yayılmasını önlemeye yönelik savunma önlemleri olarak sunulan emperyalist yağma ve fetihlerde somutlaştı. Saldırı, bir kez daha savunma kılıfına büründürüldü.

Modern çağda, ABD imparatorluğunun her ikisini de tutarlı bir şekilde birleştirdiğini gördük. Ancak ABD imparatorluğu bağlamında, herhangi bir anda “savunma amaçlı saldırı” “insani fetih” anlayışına, “insani fetih” anlayışı “savunma amaçlı saldırı” anlayışına galebe çalabiliyordu.

Örneğin, Irak Savaşı sırasında “savunma amaçlı saldırı”, en etkili olan modeldi. Evet, hâlâ “ezilen kadınlara yardım etme” veya bölgeye “demokrasi getirme” ihtiyacına dayanan “insani fethi” gerekçelendirme modeline kısmen başvuruluyordu. Ancak bu, özellikle 11 Eylül’den sonra, egemen sınıfın halkta yaratmayı başardığı esmer, Müslüman “öteki” korkusunun yanında nihayetinde ikincil bir rol oynadı. Bu korku, savunma amaçlı saldırı modelinin meşruiyet kazanması için çok önemliydi. Bush, 1 Haziran 2002’deki West Point konuşmasında şunu söylüyordu: “Tehditlerin tamamen gerçekleşmesini beklersek, çok geç kalmış oluruz. Savaşı düşmanın yurduna taşımalı, planlarını bozmalı, en kötü tehditlerle ortaya çıkmadan önce onunla yüzleşmeliyiz.”

Saldırıyı savunma olarak gören modelin egemenliği, Amerikalıların ağzında kötü bir tat bıraktı. Zamanla Irak savaşına oybirliğiyle karşı çıktılar ve bunun kitle imha silahlarının uydurma tehlikelerinden bizi korumak değil, petrol ve petrol piyasalarının kontrolü için yapılan bir savaş olduğunu anladılar.

Bu durum, egemen sınıfın savaşın meşrulaştırılması için temel yöntem olarak insani yardım modeline yönelmesine imkân sağladı. Esad, “halkını zehirli gazla öldürdüğü” için devrilmeliydi. Küba, Miami fonlarıyla desteklenen San Isidro hareketinin “siyahi sanatçılarını” baskı altına aldığı için devrilmeliydi. Venezuela, Maduro’nun LGBTQ bireyleri baskı altına alan acımasız bir diktatör olduğu için devrilmeliydi; İran, Rusya vb. ülkeler için de aynı durum geçerliydi. Çin, Müslüman Uygur azınlığına karşı “soykırım” uyguladığı için devrilmeliydi. Kitle İmha Silahları konusunda olduğu gibi, bu suçlamaların hiçbirine dair gerçek bir kanıt, elbette hiçbir zaman sunulmadı.

İnsani fetih modeli, giderek “duyarcılık” denilen özel bir biçim aldı. Siyaset teorisyeni Marius Trotter, bu meseleyi gayet güzel dile döküyor:

“Yükselen Çin ve yeniden güçlenen Rusya karşısında, Amerikan egemen sınıfı, hem yurt içinde hem de yurt dışında düşmanlarına karşı saldırı için gerekli dürtüye kavuşmak adına, ahlaki bir haçlı seferine ihtiyaç duyuyor. Siyahilerin Hayatı Önemlidir pankartları, çok renkli Onur bayrakları ve doğru cinsiyet zamirlerini ilan eden trompetlerin gölgesinde Amerikan İmparatorluğu’nun silahları Duyarcı Emperyalizm inancını yayacak.”

Fakat bu duyarcılık meselesinin kendisi, aklı başında hiçbir insanın kabul edemeyeceği kadar absürt uç noktalara ulaştığında, savaş meşrulaştırması için bir model olarak hızla kutsallığını yitirdi. Kimse, ABD’nin Doğu ülkelerinde USAID tarafından savunulan trans hakları için savaşa girmekle ilgilenmiyor. Yüzyılın ilk 20 yılını Müslümanları bombalayarak, milyonlarcasını öldürerek geçiren ABD’nin şimdi Sincan’daki Müslümanları umursadığına dair temelsiz anlatıya kimse gerçekten inanmıyor. En başta sunmaları gereken o kanıtlar nerede?

Kübalı felsefeci Ruben Zardoya’nın da dediği gibi, tahakkümün çevirdiği dolapların üzerindeki perde yırtılınca tahakkümün kendisi zayıflar. Emperyalizmi meşrulaştıran duyarcılık da aynı durumla yüzleşti. Yaldızları döküldü. Emperyalist gücün ve tahakkümün daha fazla zayıflamasını önlemek adına, muktedir, sınıf rota değiştirmek zorunda kaldı.

Halkın bilinci, emperyalizmin bu duyarcı modelini çöpe attığında, hükümsüz kıldığında, muktedir sınıf, temiz bir sayfa açmak zorunda kaldı. Trump ve sahte muhalif sağcı yandaşları, duyarcılık karşıtı mücadele yürütürken, mükemmel bir alternatif haline geldiler. Amerikan halkı, muhalif ve müesses nizam karşıtı karşı olmak istediği bir dönemde, onlara aynı statüko muhaliflik ambalajı içinde sunuldu. Halkın karşısına, son birkaç yıldır emperyalist ideolojinin aldığı biçime karşı mücadele yürüten, ancak emperyalizmin kendisiyle, onu ilk etapta üreten sistemle mücadele etmeyen insanlar çıkartıldı.

Jackson Hinkle ve Haz El-Din’in daha önce de belirttiği gibi, “duyarcılığın” saçma sapan yönleri bilerek ve kasten öne çıkartıldı, böylelikle egemen düzenin en yüzeysel ve en sığ unsurları muhalifmiş gibi pazarlandı, böylelikle “muhalif sağ” diye bir balon şişirildi.

Daha önce de dediğim gibi, ABD’de bu çağa, hegemonyanın kendisini karşı hegemonya olarak sunma zorunluluğu damga vurdu. Yöneticiler, her zaman halkı maniple ederek, onun kendisini aşağılık ve güçsüz görmesini sağlar, bir yandan da baştakilerin elitlere karşı bir mücadele yürüttüğünü düşünmeleri için çaba sarf eder.

Muhafazakârlardan liberallere, çeşitli Troçkist “solculara” ve “demokratik sosyalistlere” kadar tüm Amerikan siyaseti, giderek daha fazla muhalif bir biçim almaktadır. Bunlar, sürekli olarak kendi bünyesinde iktidar için mücadele veriyormuş gibi davranarak varlığını sürdüren bir sermaye aristokrasisine mensupturlar. Kafka’nın Dava’sında olduğu gibi, saray bürokrasisi, tam da kendisini sistem tarafından boyun eğdirilmiş güçsüz özneler olarak takdim ederek yeniden üretilir; Amerikan siyasi otoritesine hâkim olan diyalektik uyarınca bugün sistemden kaynaklanan mutlak güçlerini muhafaza etmek adına birileri iktidarsız taklidi yapmaktadırlar. İktidar, güçsüzlük taklidiyle kendini sürdürmektedir.

Döndük dolaştık, bugünlere geldik. Trump başkanlığında, “insani emperyalizmin” sefil uşaklarından biri olan USAID’in tasfiye edildiği, muhtemelen Ulusal Demokrasi Vakfı ve emperyalist saldırıları meşrulaştırmanın ve yürütmenin modern biçimine bağlı birçok diğer kurumun da aynı şekilde tasfiyesinin gündeme geldiği bir dönemdeyiz.

Scott Ritter’ın dediği gibi, bunun ülkede cumhuriyetin iliğini kurutan asalak Derin Devlet’e karşı bir devrim olduğunu düşünmek isterdim. Umarım bu devrim gerçekleşiyordur, umarım, Ritter’ın bu “devrim” neticesinde borç yükünden kurtulacağımız süreç işliyordur.

Ama bendeki Marksist akıl, ABD emperyalizmini ideolojik olarak meşrulaştırmanın sürekli gelişen biçimlerine dair anlayışım, bana belki de başka bir şeyin olup bittiğini söylüyor: Önceden başvurulan bir meşrulaştırma biçimine geri dönülüyor.

Belki de Soğuk Savaş’ta ve bu yüzyılın ilk 25 yıllık kesitinde tanık olduğumuz, saldırıyı savunma olarak kullanan modelin egemenliğine bir geri dönüş söz konusu. Bu model, ABD’nin güvenliği ve jeopolitik konumu için “varoluşsal bir tehdit” olarak sunulan Çin hakkındaki söylemde tüm çıplaklığıyla görülüyor. Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Waltz, “Çin Komünist Partisi ile Soğuk Savaş halindeyiz” diyordu. Ayrıca, Çin’in “Otuzlardan bu yana hızla askeri yapısını güçlendirmek suretiyle ABD için varoluşsal bir tehdit haline geldiğini” söylüyordu. Dış politika çevrelerinde çok yaygın olan bu Çin’i varoluşsal bir tehdit olarak ele alan dil, emperyalizmi meşrulaştıran, saldırıyı savunma olarak kullanan modelin temelini oluşturuyor.

Bazı analistler, fetih gayesinin, ilahi bir buyruğa atıfta bulunan söylemle örtbas edildiği Monroe Doktrini tarzı bir emperyalizme dönüldüğünü öne sürdüler. Bu, imparatorluklar tarihinde gördüğümüz bir başka biçim. Bu söylem modelinin, ABD’nin Batı Yarımküre’deki dış politikasında kullanılan retorikte de kullanıldığı açık.

Aslında hiçbir şey bilmiyoruz. Ne olacağını bekleyip görmemiz gerekecek.

Bu belirsizlik, sadece mevcut duruma dair bilgimizle sınırlı değil. Bence şu anki sorun, dünyanın nasıl gelişeceği, ABD emperyalizminin önümüzdeki yıllarda nasıl şekilleneceği hakkındaki bilgimizle ilgili değil. Belirsizlik, dünyanın kendisiyle ilgili. ABD rejimi, Weltgeist’in (Dünyanın Ruhunun) doğuya doğru kaydığı bir dünyada en azından hegemonik güç görünümünü sürdürmek için neler yapabileceğini, sonraki adımlarını nasıl atacağını anlamaya çalışıyor.

Bence en emin olabileceğimiz şey şu: Bu, bizzat milyarderlerin eliyle emperyalizmin merkezinde cereyan eden bir anti-emperyalist devrim değil. Önde gelen milyarderlerin, STK’ların, düşünce kuruluşlarının ve finansal yatırım şirketlerinin bazılarının Trump yönetimine tamamen olumlu bakması, hatta onu desteklemesi, Trump’ın sisteme karşı büyük bir saldırı gerçekleştirdiği tezini boşa düşürüyor. Sonuçta, sistemi en iyi temsil edenler, Beyaz Saray’da kim olursa olsun, sürekli para kazanmaya devam eden bu vurguncular. Her yönetim değişikliğinde koltuğunu koruyan bu kişiler, seçimle iş başına gelmemiş yöneticiler topluluğunu meydana getiriyorlar. Çıkarlarına hizmet eden istihbarat teşkilâtıyla birlikte, ünlü “Derin Devlet”i oluşturuyorlar. BlackRock CEO’su Larry Fink, başkanlık kampanyaları sırasında ettiği lafa kulak vermek gerek: “Hep duyuyorum, ‘bu hayatınızın en önemli seçimi’ diyorlar. Bıktım bu laftan. Oysa zaman geçtikçe gerçekliğin bir önemi kalmaz.”

Emperyalist sisteme ve Derin Devlet’e yönelik bir saldırıdan ziyade, bunun yeni bir emperyalist yönetim ve meşrulaştırma biçimine doğru bir yönelim olması çok daha olası. Amerikan kapitalizmi, Büyük Buhran’dan sonra hayatta kalmak için yeni bir biçime bürünmek zorunda kaldı. Aynı şekilde, İmparatorluğun bugün yüzleştiği krizde de ABD aynı şeyi yapıyor. Trump burada, Franklin D. Roosevelt’e (FDR) benzer bir figür. FDR, kapitalizmi kurtarmak için serbest piyasa ideologlarının kitaba bağlı görüşlerinden koptu. Sistemi hayatta tutmak için o zamana dek aldığı biçimden uzaklaştı. Belki de Trump da benzer şekilde, Amerikan emperyalizmini çöküşün eşiğine getiren kitaba bağlı görüşlere ve kurumlara saldırarak, Amerikan emperyalizmini kurtarmaya çalışan bir figür.

Uzun vadede ABD hegemonyasını sürdürmeyi amaçlayan her parlak devlet adamı, imparatorluğu bu gerileme sürecinden kurtarmak için tam da aynı şeyi yapardı. Sonuçta, Giuseppe Tomasi di Lampedusa’nın Leopar adlı romanında dediği gibi, şeylerin aynı kalabilmesi için değişmesi gerek.

Umarım yanılıyorumdur, ancak bence gördüğümüz değişim, bu türden bir değişim. ABD emperyalizmi, temelini muhafaza edebilmek için yeni bir meşruiyet biçimine geçiş yapıyor.

Carlos L. Garrido
19 Şubat 2025
Kaynak

0 Yorum: