İran Diasporasının Yeni Aidiyet Politikası
Eylül
1980’de, şehzadelik makamından sadece bir yıl önce azledilmiş olan Rıza
Pehlevi, artık var olmayan bir hanedanın kraliyet antetli kâğıdını kullanarak
bir mektup yazdı. Mektup, destekçilerine veya herhangi bir yabancı hükümete
değil, anavatanı İslam Cumhuriyeti’nin yeni hükümetine hitaben kaleme alınmıştı.
Mektupta Pehlevi, vatanseverliğini “kanını dökerek” göstereceğine söz veriyor, “sınırların
ve vatanın kutsallığına olan bağlılığını” ifade etme fırsatının kendisine
verilmesini istiyordu. Mektubunda Pehlevi, sadece Saddam Hüseyin ve Irak
Cumhuriyeti güçlerinin ülkesini birkaç gün önce işgal etmesinden dolayı öfkeli
ve kızgın bir İranlı değil, potansiyel bir stratejik varlık olarak da konuşuyordu.
Pehlevi, devrim onu başka
yerlere gitmeye zorlamadan önce, İran Hava Kuvvetleri’nde subay adayı olarak Teksas’ta pilot eğitimi alıyordu.
Mesajında,
“bir subay olarak, ulusal ve vatansever görevlerini yerine getireceğini ve her
İranlı asker gibi buna göre hareket edeceğini” söyledi. Babası İran’da
iktidarda olanlarca devrilmiş olsa da, Pehlevi, ülkeyi savunmayı her şeye
rağmen bir zorunluluk olarak görüyordu.
“Umarım, bir İranlı ve
vatanına derin bir sevgiyle dolu, İran’ın büyüklüğü, ilerlemesi ve onurundan
başka bir amacı olmayan genç bir pilot olarak, silah arkadaşlarımla birlikte
İran’ın karasularını ve topraklarını savunmak için hayatımı feda ederim.”
Mektubuna
cevap verilmedi.
Mart
2026’da Pehlevi, Teksas eyaletinin Grapevine kentindeki Muhafazakâr Siyasi
Eylem Konferansı’nda (CPAC) sahneye çıktı. Ülkesi neredeyse bir aydır savaş
halindeydi. Savaşın ilk gününde Minab ve Lamerd’deki saldırılarda yaklaşık 124
çocuk katledilmişti. Amerikan ve İsrail hava saldırılarında yaklaşık bin beş
yüz sivil öldürülmüştü.
Konferans
bittikten sonra yüzlerce kişi daha öldürüldü. Hastaneler, apartmanlar,
stadyumlar, kütüphaneler, nükleer reaktörler, üniversiteler, müzeler, İran
toplumunun dokusuna dair her şey, yıllar önce İran’ın kültürel alanlarını
intikam amacıyla yok etmekle tehdit eden ve Pehlevi’nin konuşmasından sadece
birkaç gün sonra İran medeniyetini yok etmekle tehdit eden bir düşman
tarafından hedef alınmıştı.
Pehlevi,
İran’a karşı yürütülen savaşta yaşanan sivil kayıpları veya İran topraklarını
işgal etme ve binlerce İranlının yaşadığı Hark Adası gibi yerleri ele geçirme
tehditlerini konuşmasının hiçbir yerinde dile getirmedi. Bunun yerine, “milyonlarca
İranlı adına” gösterdiği “kararlılık” sebebiyle, Başkan Trump’a ve “sergiledikleri
cesaret sebebiyle, Amerikan askerlerine” teşekkür etti.
2023’te
Gazze savaşının başlarında Amerikalı siyasetçilerin Gazze’ye atfen yaptıkları
açıklamaları rahatsız edici bir şekilde yankılayan ifadesinde Pehlevi, “işi
bitirme” çağrısında bulundu. Bu çağrısında Pehlevi, İranlı protestocularla
Amerikan askerlerini birbirine bağladı.
Seksenlerin
Rıza Pehlevi’si, Irak işgaline karşı savaşmak için İslam Cumhuriyeti Hava
Kuvvetleri’ne hizmetlerini sunan, yirmili yaşlarında Amerikan eğitimli savaş
pilotu, artık mevta ve medfun. 2020’lerin Rıza Pehlevi’si ise herkesi ülkeye
davet etmeye hazır. “Başkan Trump, Amerika’yı yeniden büyük yapıyor. Ben de
İran’ı yeniden büyük yapmayı amaçlıyorum.”
Bu
hikâye, sadece Rıza Pehlevi ile ilgili değil. CPAC’nin düzenlediği konferansta Pehlevi,
yalnız değildi. Beyaz Saray’a yakın olan ve dikkatlerini çekmek için can attığı
kişilerin gözüne girmek için uğraşan Pehlevi, kongre merkezinin içinde kendi
dalkavuklarından oluşan bir grup tarafından coşkuyla ve sürekli alkışlandı. Bu
kişiler, sürekli olarak adını haykırarak, “Yaşasın Şah” ve “Kral Rıza Pehlevi”
diye bağırdılar. Hem Pehlevi hem de adını haykıran kalabalık, hepsinin üstünde
olan adama, Donald Trump’a bağlılıklarını ortaya koydu. Bir noktada, bazıları,
kraliyet amblemli tişörtler giymiş, diğerleri kraliyetçi bayraklarla sarılmış
katılımcılar, hep bir ağızdan “Teşekkürler, Trump” diye bağırdılar.
Örneğin,
Gazze’ye karşı savaş sırasında, Filistinli gruplar, İsrail bayrakları sallamamış,
İsrail Savunma Kuvvetleri’nin daha ileri gitmesini talep eden eylemler gerçekleştirmemişlerdi.
İran örneğinde ise, Amerika ve Avrupa şehirlerinde ABD, İsrail ve kraliyetçi
İran bayraklarını birlikte sallayan, bazı durumlarda İsrail Savunma Kuvvetleri ile
Şah’ın gizli polis teşkilâtı Savak’ın bayraklarını bile sallayan sayısız
göstericiye tanıklık edildi.
İran
diasporasının güçlü, sesi çok çıkan, alabildiğine savaş yanlısı kesimi, İran’a
karşı savaşa şiddetle karşı çıkan birçok kişiyi derin bir şaşkınlık içinde
bıraktı.
Savaş
uzadıkça İran kökenli Amerikalı nüfus içinde savaşa verilen destek düştü, ancak
Mart sonlarında yapılan bir anket, savaşın başındaki yaklaşık yarı yarıya olan
oranın yüzde 32,7’ye gerilediğini ortaya koydu. En azından soyut olarak, aslen
İranlı olan Amerikalı nüfusun neredeyse yarısı, kültürel ve ailevi bağlara
sahip oldukları vatanlarına yönelik savaşa destek sundu. Çatışmanın başlarında,
Beyaz Saray, sosyal medya sayfasında yayınladığı ve bazılarında Trump’ın çok
sevdiği Village People grubuna ait “YMCA” isimli şarkının eşlik ettiği, İran
diasporası üyelerine ait kutlama videolarıyla savaşı haklı çıkarmaya çalıştı.
Amerika
ve İsrail’in yurtdışında yürüttüğü savaşlara karşı muhalefet, genellikle saldırıya
uğrayan insanların, yani bu ülkelerin korkunç durumlarından dehşete düşen
diaspora üyelerinin desteğine sırtını yaslardı. İranlıların Trump'a ve İsrail
Savunma Kuvvetleri’ne (IDF) çalışmalarından dolayı teşekkür eden pankartlar
taşıdığı, savaşa karşı protesto edenlere hakaret ettiği ve gazetecilere Minab’daki
katliamların hükümeti devirmek için “değerli” olduğunu söylediği sahneler,
savaş karşıtı solun nirengi noktası belirlerken güçlük yaşamasına neden oldu.
Keyvan Gulsorhi, Nisan ortasında Nation dergisine yazdığı yazıda, İran’a
karşı savaşın artık diasporanın büyük bir kısmı tarafından “felâket” olarak
görülmediğini dile getiriyordu.
“Gelgelelim dış müdahale,
özgürlüğün gerekli ön koşullarından biri olarak görülüyor. Bu yaklaşım, şiddeti
haklı çıkarmaktan öte, onun anlamını yeniden tanımlıyor. Dış müdahale ile
demokratik seferberlik arasındaki ayrımı ortadan kaldırıyor, dış gücü bir
kurtuluş aracı olarak yeniden şekillendiriyor. Bu çerçeve dâhilinde, savaş,
karşı konulması gereken bir trajedi değil, kucaklanması gereken bir durum
olarak görülüyor.”
Gulsorhi’nin
de belirttiği gibi, durum, her zaman böyle değildi, ancak bunun tohumları çok
uzun zaman önce ekilmişti.
Sonrasında
inşa edilen sistemi kabul edenlerce “İslam Devrimi” olarak da bilinen İran
Devrimi, oldukça kısa bir sürede yeni bir yönetim biçimi ortaya çıkardı. Ana
protesto dalgası, 1978’in sonlarında başladı, Şah, Ocak 1979’da ülkeden ayrıldı.
İslam Cumhuriyeti’ni kurmak için gerekli görülen adım olarak referandum, aynı
yılın Mart ayında yapıldı. Seküler, liberal ve sesi en çok çıkan üst sınıf
için, halkın büyük bir kısmı tarafından desteklenen İslami değerlerin kamusal
hayata aniden dâhil edilmesi, onları şaşkına çevirdi, kaygılandırdı. Sanki
ulusal bir travma yaşamış gibi hisseden bu kesim, doğup büyüdükleri ülkeyi
tanıyamadılar ve ulusun yakında izleyeceği yolu öngöremediler.
Devrimi
destekleyenlerden bazıları, özellikle solcu kadrolardan, feminist örgütlerden
ve diğer seküler gruplardan olanlar, pişman oldular. Devrimden önce hâkim olan
ve görevinden alınan Şirin Ebadi, 2020 yılında Washington Post’ta devrime
katıldığı için pişman olduğunu söyledi, “keşke şahı (anayasal monarşiyi) destekleseydim”
dedi:
“Geriye dönüp
baktığımızda, çoğumuz, 1979’un devrim için doğru zaman olmadığı konusunda
hemfikiriz. En çok ihtiyacımız olan şey, sistemin tamamen yıkılması değil,
reformdu.”
2026’da
Ebadi, Pehlevi’nin İran’da iktidara gelmesi durumunda İslam Cumhuriyeti
yetkililerini yargılayacak bir adalet sistemi kurma sözü verdi. Bu hamle, Mart
ayında üç yüzden fazla İranlı akademisyen ve sivil toplum üyesi tarafından bir
mektupta eleştirildi. Bu yılın başlarında, İsrail’in 2024’te Tahran’da Hamas
siyasi büro lideri İsmail Heniyye’yi öldürmesini örnek gösteren Nobel Barış
Ödülü sahibi Ebadi, İslam Cumhuriyeti yetkililerinin öldürülmesini savundu.
Minab’daki ilkokula yönelik Amerikan bombardımanında en az 150 öğrencinin
ölümünden ardından Ebadi, İslam Cumhuriyeti’nin bir askeri üsse bu kadar yakın
bir okul inşa etmesini eleştirdi ve öldürülen kızların çocuk askerlere benzer
şekilde kullanıldığı imasında bulundu.
Batı’da
birçok kişi, edebiyattaki diaspora kaynaklı anlatıların devrim ve sonrasına
dair algılarını etkilediğini düşünüyor. Belki de bu örneklerin en önemlisi Tahran'da
Lolita Okumak isimli kitap. Azer Nefisi’nin yazdığı kitap, 2003’te yayımlandı.
Nefisi’nin
babası altmışların başlarında Tahran belediye başkanı, annesi ise şah yanlısı
bir milletvekiliydi. Nefisi, devrim ve sonrasında yaşadığı deneyimi ve
çevresindekilerin deneyimlerini “vatanlarında yabancı gibi hissetmek” olarak
tanımlıyor: Hem yeni hem de eski olan, ortaya çıkan garip gelenekleri anlayamıyor,
liderlerini kendi halkından ve ülkesinden farklı bir halkın ve ülkenin
temsilcileri olarak görüyor. Kendisi ve Allame Tabatabai Üniversitesi’ndeki
öğrencileri, yetmişler ve seksenler boyunca kendi durumlarını anlamalarına
katkıda bulunan Batılı yazarların ve düşünürlerin kitaplarında teselli buluyorlar.
2006
yılında İranlı akademisyen Hamid Dabaşi, Tahran’da Lolita Okumak adlı
eseri Amerika’nın “işbirlikçi aydınlarının” sembolü olarak nitelendirmiş, , “ABD’nin
emperyalist emellerini, bu ulusları kendi kötülüklerinden kurtarmak olarak gösterip
meşrulaştıran Nefisi’nin kamuoyunun tahayyülünde İran’la gelecekte yapılacak
savaşın zemininin hazırlanmasına katkıda bulunduğunu iddia etmiştir.
İsrailli
yönetmen Eran Riklis’in yönettiği Tahran’da Lolita Okumak’ın film
uyarlaması 2024 yılında gösterime girdi. Nefisi ise savaşın sivilleri öldürmesi
ve kritik altyapıyı bombalaması nedeniyle savaşa karşı çıktı, ancak Mart ayı
sonlarında Guardian gazetesine yazdığı yazıda “çatışmanın halkı
özgürleştireceğini” umduğunu, İslam Cumhuriyeti’nin “İran kültürünü” yok edememiş
olmasının övgüye değer bulduğunu, bu kültürün savaş bittikten ve rejim ortadan
kalktıktan sonra da var olacağını söyledi.
Son
on yılda İranlı şah yanlısı muhalefet arasında yaygın bir kanaat ortaya çıktı. Bu
kanaat, Batı müdahalesinin ve savaşın gerekli olduğuna, İran’ın sadece
özgürlükleri ezmeye ve insan haklarını kısıtlamaya çalışan İslamcılar
tarafından yönetilmediğine, aynı zamanda İranlı olmayanların işgali altında
olduğuna, toplumunun, geleneklerinin, hatta dilinin yabancılar tarafından
istila edilip ele geçirildiğine, İslam Cumhuriyeti’nin kökleşmesiyle birlikte
tek çözümün, eski İran medeniyetinin gelenek ve inançlarıyla çok daha uyumlu
başka bir yabancı gücün bu hükümeti ulusun yüzünden silmesi olduğuna dair
militan bir görüşü temel alıyordu.
Rıza
Pehlevi, İran ve Batı kültürleri arasında resmi bağlantılar kurmaya çalışıyordu.
İran ve Yahudi halkının Büyük Kuros’a kadar uzanan bin yıllık bir ittifakın
parçası olduğu, Yahudi halkının devleti ve bu tarihin doğal varisi olan İsrail’in,
finansmanı ve teknolojisiyle İran’ın büyük bir güç haline gelmesine yardımcı
olabileceği gerekçesiyle İsrail’e ziyaretler gerçekleştirdi. Onun önderliğinde
gelecekte İran, İbrahim Anlaşmaları’nın İranlılara has versiyonu olan ve
ilişkilerinin önemini ortaya koyan “Kuros Anlaşmaları”nı imzalayacaktı.
Son
Şah Muhammed Rıza Pehlevi, saltanatı sırasında “Aryanların Işığı” anlamına
gelen Aryamehr unvanını aldı. Bu unvan, diğer geleneksel unvanlarla birlikte,
Şah ve oğlunun destekçilerince hâlâ kullanılmaktadır. Ölen Şah’ı düzenli olarak
“Aryamehr” diye çağıran önemli isimlerden biri de, savaş sırasında İsrail
ordusu adına Tahran’daki mahalleler için tahliye emirleri veren ateşli bir
monarşist olan İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Farsça sözcüsü Kemal Penhasi’dir.
İran
bağlamında Aryan olmak, Nazilerin daha sonraki kullanımından farklı bir anlama
sahipti. Terim, İslam öncesi dönemde İranlıların kendilerinin nasıl
tanımlandığını ifade ediyordu, ancak gerçek ulusçuluk ve daha kaba bir ifadeyle,
ırksal saflık çağrışımları varlığını hâlâ hissettirmektedir. Diasporanın
eylemlerinde, İranlıların Arap olmadığını ısrarla savunan sloganlar atıldı.
Berlin’deki bir etkinlikte göstericilerin “Biz Aryanız, Araplara tapmıyoruz”
diye slogan attığı görüldü. Monarşist sosyal medyada zaman zaman yeniden
dolaşan ve Pahlavi yanlısı hashtag’lerle birlikte kullanılan bir slogan, 2016’daki
bir protestodan kaynaklanıyor: “Kötü olan her şeyin kaynağı Araplar.”
İran’ın
Filistinli ve Lübnanlı silahlı grupları silahlandırmasından ve Suriye İç Savaşı’na
yönelik askeri müdahalesinden vazgeçmesini savunanlar, “Ne Gazze ne Lübnan,
hayatım İran için” gibi genel olarak milliyetçi sloganlar etrafında
birleştiler, ancak bu duygunun monarşistler arasında sonraki yıllarda nasıl
tezahür ettiği çok daha açık bir şekilde ortaya çıktı. İsrail Savunma
Kuvvetleri’ne bağlı olarak görev yapan monarşist haber ağı Iran
International’ın İsrail muhabiri Babek İshaki, Ekim 2024’te Gazze Şeridi’ndeki
Netzarim Koridoru’ndan yaptığı haberde, muhtemelen İran hazinesinden gelen “milyarlarca
dolar”ın bile Gazze’yi İsrail’in 7 Ekim sonrası yaptığı saldırılarla harap
etmeye başlamasından önceki haline geri getiremeyeceğini söyledi. Görev
başındayken İshaki, Gazze’nin etnik temizliğe uğramış bir bölgesinde, yıkılmış
halde bulunan bir evin duvarına yaklaştı ve enkazın üzerine bir kalemle “Kadın,
Yaşam, Özgürlük” yazdı. Bu, Kürt bir kadın olan Jina (Mehsa) Emini’nin
başörtüsünü düzgün takmadığı için dövüldükten sonra İran polisinin gözetiminde
ölmesinin ardından ortaya çıkan İran protesto hareketinin sloganıydı. İshaki,
bu ifadeyi yazdıktan sonra, “Bence bu, İran ulusundan alınabilecek en iyi yadigâr”
dedi.
Monarşizm,
İran diasporası, özellikle İran muhalefeti içinde nispeten marjinal bir
hareketti. Doksanlar ve iki binler boyunca, hatta 2010’ların ortalarına kadar,
birçok kişi, reformizme meyyal ve meftundu. Ancak bu kesim, Muhammed Hatemi’nin
başkanlığı, 2009’daki Yeşil Hareket’in uğradığı başarısızlık ve Cumhurbaşkanı
Hasan Ruhani ile birlikte yükselen ılımlı siyasetin tavizleriyle birlikte,
sayısız kez hayal kırıklığına uğradı. Hem reformist hem de muhafazakâr
yönetimlerde yaygın olan ekonomik özelleştirme politikaları, her yönetim
altında huzursuzluğa ve sağcı milliyetçiliğe yol açtı. Batı kaynaklı yaptırımların
ülkeyi boğması ve kemer sıkmayı birkaç uygulanabilir seçenekten biri haline
getirmesi, milyonlarca insanın herhangi bir geçim kaynağına sahip olmaya dair
özlemine ölümcül bir darbe vurdu. Ülke içinde siyasi manevra alanının çok az
olduğu hissiyle ve dayatılan ekonomik savaşın muazzam ağırlığıyla, içeriden ve
dışarıdan durumu değiştirme umudu, tutarlı bir yapıya sahip olan az sayıdaki
hareketten biri tarafından ele geçirildi.
Eski
Şah döneminde liberal muhalefet hareketlerinin sistematik olarak tasfiye
edilmesine, Humeyni döneminde solcu muhalefetin tasfiyesi eşlik edince, Rıza
Pehlevi’nin ülke içinde ve dışında çok az örgütlü rakibi kaldı, böylece Pehlevi’nin
manevra alanı genişledi. Suudi parası, başta Iran International ve
Manoto olmak üzere uydudan yayın yapan televizyon kanalları olmak üzere,
büyüyen monarşist medya kuruluşlarına aktı. İran nükleer anlaşmasının sonuçsuz
kalması ve ekonominin yurtdışı müdahalesiyle felâkete sürüklenmesiyle birlikte,
yönetime düşman bir medya oluştu ve kendini İran halkına dayattı.
Pehlevi’yi
destekleyenler, kendi polis devletini temel alan görüşlerini ortaya koymaya
başladılar. Bu kesim, sürekli, halkın içinde faaliyet yürüten rejim yanlısı
ajanlardan (ki bunların çoğu İslam Cumhuriyeti karşıtıydı) bahsediyor, İslam
Cumhuriyeti ile her türlü ilişkiyi eleştiriyor, hükümeti sürekli takip ediyor, her
fırsatta Pehlevi’ye bağlılık talep ediyordu.
2023’te,
yurtdışında bir muhalefet koalisyonu kurma girişimi başarısız olduktan sonra, eşi
ve kızı İran Devrim Muhafızları’nın yanlışlıkla attığı bir füze saldırısı
sonucu uçak kazasında ölen eski müttefikleri Hamid İsmailyon, Londra’da destekçilerinden
oluşan bir kalabalığa yaptığı konuşmada “İmparatorluğa ait kanın şehzadesi sizin
efendinizdir” dediğinde Pehlevi destekçileri onu azarladılar. Avrupa
sokaklarında duyulan bazı sloganlar, İranlı olmanın kendisini monarşinin
yeniden kurulmasını istemekle ilişkilendiriyordu: “Liderimiz Pehlevi’dir. Bunu
söylemeyen gâvurdur.”
Nefisi’nin
ifade ettiği gibi, “vatanlarında yabancı olma” duygusu, tüm bu söylemin
üzerinde bir sarkaç gibi asılı duruyor. İran’a “kemoterapi” uygulanmasını
savunanlar gibi dışarıdan savaş isteyenlerde bile, İran şehirlerine ait
manzaralara, İran müziğine, İran tarihine, İran dinlerine ve İran kültürüne yönelik
sevgi dil buluyor. Bunlarda, Ernst Bloch’un “tarih öncesi” olarak tanımladığı
şeye, yani “dünyanın adil ve gerçek yaratılışından önceki aşamaya” geri
dönebileceklerine dair derin bir inanç söz konusu. Bloch, gerçek bir vatana
kavuşmanın tek yolunun, mevcut hale dair radikal, işçi sınıfına ait anlayıştan,
yani onun “tarihin gerçek kökeni” olarak gördüğü şeyden geçtiğine inanıyordu.
Yetmişlerin
İran işçi sınıfını başka bir gezegenden gelen işgalciler olarak görenler için
bu anlayış neredeyse imkânsız. Bu vatanın ve tarihin gerçek doğasıyla bağlantı
kurmak, diğer sistemlerin etkileriyle, azınlıklarıyla, İslam’ın ve Arap
tarihinin diline ve geleneklerine bıraktığı silinmez izlerle yüzleşmek demek.
İran
medeniyetini yok etme tehdidini gerçek bir tehlike olarak görmeyen, bunun
yerine, Tahran sokaklarına “Arap savaşçıların salındığına” dair asılsız
söylentileri büyük bir ilgiyle takip edenler için böylesi bir seçenek yok. Önlerindeki
tek yol, umutsuzca arzuladıkları vatana saldırmak, onu uzlaşma süreciyle değil,
tahakküm süreciyle birleştirmek, yaşayan, sürekli değişen vatanı kendi
arzularının statik bir görüntüsüne dönüştürmek ve dolayısıyla, vatana sahip
olma ihtimalini ortadan kaldırmaktır.
Aktivistler,
bu savaş uzadıkça rejimin çökmesi ihtimali karşılığında ellerindeki her şeyi
efendilerine sunmaya başladılar. Televizyon ve sosyal medyada birçok kişi, Trump’ın
kendilerine hasret duydukları, nihai kaderlerinin anahtarı olduğuna inandıkları
şeyi vermesi koşuluyla, İran’ın petrolünden vazgeçmeye, camilerin bombalanarak
yerle bir edilmesine ve türbelerin Trump için kişisel mülk haline
getirilmesine, İran’ın doğal kaynaklarına veya kültürel mirasına ait her şeyden
vazgeçmeye razı olduklarını söylüyorlar.
BBC’ye
konuşan Tahranlı bir İranlının verdiği cevap, okurların şok edici tepkileri
üzerine, yayınlandıktan sonra alelacele sansürlendi:
“Enerji altyapısına
saldırmaları, atom bombası kullanmaları veya İran’ı yerle bir etmeleri
konusunda sorulan soruya gerçek samimi cevap şudur: bunların hepsine razıyım. Akıllarında
başka ne varsa hepsi başım gözüm üstüne.”
Bu
görüşlerin sadece İran diasporasında mevcut olmadığı gerçeğini göz ardı etmemek
gerek. Uzun süre sadece Los Angeles veya Londra gibi İran haricindeki yerlerde
dile getirilen görüşler olarak bu görüşler, internet ve uydudan yayın yapan
televizyon kanalları sayesinde İran içindeki muhalefetle de etkileşime girerek,
nükleer anlaşmasının başarısızlığına ve siyasi ufuklardaki daralmaya tanıklık
eden, artık yetişkin olan birçok genç İranlıya hitap etmeye başladı. Ocak
ayındaki son protesto dalgasında, monarşistler, 1979’dan beri ilk kez birçok
farklı şehirde büyük sayılarda harekete geçtiler. Birçoğu açıkça Şah’ın geri
dönmesini istedi ve Rıza Pehlevi ile annesi eski İmparatoriçe Farah Şahbanu’nun
portrelerini taşıdı. Bunun ardından, hükümetin kendi asgari rakamlarına göre
bile, İslam Cumhuriyeti tarihinin en ölümcül baskısına tanıklık edildi. Binlerce
protestocu ve yüzlerce polis memuru öldürüldü. Protestocular, sadece bankaları,
radyo istasyonlarını ve pazar yerlerini değil, protestolar sırasında nadiren
hedef alınan camileri de birkaç gece boyunca ağır saldırılara maruz bıraktılar.
Akademik
dönem başlarken, savaşın İran kıyılarına ulaşmasından birkaç gün önce, öğrenci eylemciler,
monarşist bayraklarla kampüslere akın ederek, daha önce sadece Avrupa
başkentlerinin sokaklarında duyulan sağcı sloganları attılar. Daha önce hem
“Şah hem de Yüksek Lider”e karşı protestoların yaşandığı üniversitelerde, artık
“Üç Yoza Ölüm: Molla, Solcu ve Mücahit” sloganları yankılanıyor. Mücahitler,
Arnavutluk’ta bulunan İslamcı-Marksist siyasi tarikat Halkın Mücahitleri’ne
atıfta bulunuyor.
Bir
yandan da Trump’ın Nobel Barış Ödülü’nü alması isteniyordu. Monarşist
öğrenciler arasında, üniversitelerinin devrimden önceki isimlerine geri
döndürüldüğü bir gelecek için varsayımsal logolar dolaşıyordu. Örneğin Şerif
Üniversitesi’nin Aryamehr Üniversitesi olarak adlandırılması talep ediliyordu.
6
Nisan'da Şerif Üniversitesi, ABD-İsrail’e ait güçlerin gerçekleştirdiği hava
saldırısının doğrudan hedefi oldu. Bu okul da Şehid Beheşti Üniversitesi,
İsfahan Teknoloji Üniversitesi ve Amirkabir Teknoloji Üniversitesi gibi
protestoların ardından hava saldırılarına maruz kalan diğer üniversiteler
arasına katıldı.
Bu
savaş devam ederken, başlarda kutlama yapanların çoğu, İslam Cumhuriyeti’nin
devrilmesinin umdukları kadar hızlı veya temiz bir şekilde gerçekleşmemesi
karşısında duydukları şoku ve hayal kırıklığını dile getirdi. Financial
Times gazetesinin Tahran’da yaptığı bir röportajda bir kadın, Mart
başlarında şaşkınlığını şu sözlerle dile getiriyordu:
“Bizim ülkemiz
bombalanmamalıydı. Şehrimiz, ülkemiz, bu hale gelmemeliydi. Venezuela’da temiz,
kansız bir rejim değişikliği yaşanırken, burada neden yaşanmadı?”
CNN
yorumcusu Mesih Alinejad gibi askeri müdahalenin önde gelen destekçileri bile
Trump yönetiminden İran medeniyetini yok etmemesini, bunun yerine, sadece
hükümete saldırmasını rica etmeye başladı:
“Onların yaptığı işi bir
gecede yapmayın. İslam Cumhuriyeti kırk yedi yıldır İran medeniyetini yok
etmeye çalıştı ve başarısız oldu. [...] İran’ı Taş Devri’ne döndürmeyin. Taş
Devri zihniyetini hedef alın.”
Geçici
ateşkesin başlangıcında, Rıza Pehlevi bile, Fransız televizyon kanalı LCI’ye
verdiği demeçte, “ülkemizde asla askeri müdahale istemedik” dedi. İran’ın bu savaşta
İsrailliler ve Amerikalılar tarafından saldırıya uğramasının tek nedeninin
rejim olduğunu söyleyen Pehlevi, kendisinin de katkıda bulunduğu durumla
arasına mesafe koymaya çalıştı.
Batı’nın
gözünde Aryan olmaya, Arap ve Müslüman ordularına karşı bir medeniyet kalesi
olarak görülmeye yönelik tüm girişimlere rağmen, Trump yönetimindeki ve İsrail
devletindeki kişilerin İranlıları tıpkı Gazze’de olduğu gibi “Amalik” (Kitab-ı
Mukaddes’te İsrail’in düşmanı olan halk) olarak adlandırmaları, bu tür
arayışları neredeyse imkânsız kıldı.
Neticede
İranlılar, bombaları atan veya en azından uçaklara yüklenmesine yardım eden
ülkelerdeki kişilerin cüzdanlarında sonuçlarını hissetmeye başlayana dek,
bombalama, katliam ve şehirlerin yıkımına karşı savunmasız kalacaklar.
İranlılar, neye inanırlarsa inansınlar, hâlâ yeryüzünün lanetlileri arasında yer
alıyorlar. Asıl idrak edilmesi gereken gerçekse şudur: bu yeryüzünün lanetlileri
yaftasının onursuz hiçbir yanı yoktur.
Séamus Malekafzali
27 Temmuz 2026
Kaynak



0 Yorum:
Yorum Gönder