30 Temmuz 2026

,

Düşmanı Ülkeye Davet Etmek


İran Diasporasının Yeni Aidiyet Politikası


Eylül 1980’de, şehzadelik makamından sadece bir yıl önce azledilmiş olan Rıza Pehlevi, artık var olmayan bir hanedanın kraliyet antetli kâğıdını kullanarak bir mektup yazdı. Mektup, destekçilerine veya herhangi bir yabancı hükümete değil, anavatanı İslam Cumhuriyeti’nin yeni hükümetine hitaben kaleme alınmıştı. Mektupta Pehlevi, vatanseverliğini “kanını dökerek” göstereceğine söz veriyor, “sınırların ve vatanın kutsallığına olan bağlılığını” ifade etme fırsatının kendisine verilmesini istiyordu. Mektubunda Pehlevi, sadece Saddam Hüseyin ve Irak Cumhuriyeti güçlerinin ülkesini birkaç gün önce işgal etmesinden dolayı öfkeli ve kızgın bir İranlı değil, potansiyel bir stratejik varlık olarak da konuşuyordu. Pehlevi, devrim onu başka yerlere gitmeye zorlamadan önce, İran Hava Kuvvetleri’nde subay adayı olarak Teksas’ta pilot eğitimi alıyordu.

Mesajında, “bir subay olarak, ulusal ve vatansever görevlerini yerine getireceğini ve her İranlı asker gibi buna göre hareket edeceğini” söyledi. Babası İran’da iktidarda olanlarca devrilmiş olsa da, Pehlevi, ülkeyi savunmayı her şeye rağmen bir zorunluluk olarak görüyordu.

“Umarım, bir İranlı ve vatanına derin bir sevgiyle dolu, İran’ın büyüklüğü, ilerlemesi ve onurundan başka bir amacı olmayan genç bir pilot olarak, silah arkadaşlarımla birlikte İran’ın karasularını ve topraklarını savunmak için hayatımı feda ederim.”

Mektubuna cevap verilmedi.

Mart 2026’da Pehlevi, Teksas eyaletinin Grapevine kentindeki Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı’nda (CPAC) sahneye çıktı. Ülkesi neredeyse bir aydır savaş halindeydi. Savaşın ilk gününde Minab ve Lamerd’deki saldırılarda yaklaşık 124 çocuk katledilmişti. Amerikan ve İsrail hava saldırılarında yaklaşık bin beş yüz sivil öldürülmüştü.

Konferans bittikten sonra yüzlerce kişi daha öldürüldü. Hastaneler, apartmanlar, stadyumlar, kütüphaneler, nükleer reaktörler, üniversiteler, müzeler, İran toplumunun dokusuna dair her şey, yıllar önce İran’ın kültürel alanlarını intikam amacıyla yok etmekle tehdit eden ve Pehlevi’nin konuşmasından sadece birkaç gün sonra İran medeniyetini yok etmekle tehdit eden bir düşman tarafından hedef alınmıştı.

Pehlevi, İran’a karşı yürütülen savaşta yaşanan sivil kayıpları veya İran topraklarını işgal etme ve binlerce İranlının yaşadığı Hark Adası gibi yerleri ele geçirme tehditlerini konuşmasının hiçbir yerinde dile getirmedi. Bunun yerine, “milyonlarca İranlı adına” gösterdiği “kararlılık” sebebiyle, Başkan Trump’a ve “sergiledikleri cesaret sebebiyle, Amerikan askerlerine” teşekkür etti.

2023’te Gazze savaşının başlarında Amerikalı siyasetçilerin Gazze’ye atfen yaptıkları açıklamaları rahatsız edici bir şekilde yankılayan ifadesinde Pehlevi, “işi bitirme” çağrısında bulundu. Bu çağrısında Pehlevi, İranlı protestocularla Amerikan askerlerini birbirine bağladı.

Seksenlerin Rıza Pehlevi’si, Irak işgaline karşı savaşmak için İslam Cumhuriyeti Hava Kuvvetleri’ne hizmetlerini sunan, yirmili yaşlarında Amerikan eğitimli savaş pilotu, artık mevta ve medfun. 2020’lerin Rıza Pehlevi’si ise herkesi ülkeye davet etmeye hazır. “Başkan Trump, Amerika’yı yeniden büyük yapıyor. Ben de İran’ı yeniden büyük yapmayı amaçlıyorum.”

Bu hikâye, sadece Rıza Pehlevi ile ilgili değil. CPAC’nin düzenlediği konferansta Pehlevi, yalnız değildi. Beyaz Saray’a yakın olan ve dikkatlerini çekmek için can attığı kişilerin gözüne girmek için uğraşan Pehlevi, kongre merkezinin içinde kendi dalkavuklarından oluşan bir grup tarafından coşkuyla ve sürekli alkışlandı. Bu kişiler, sürekli olarak adını haykırarak, “Yaşasın Şah” ve “Kral Rıza Pehlevi” diye bağırdılar. Hem Pehlevi hem de adını haykıran kalabalık, hepsinin üstünde olan adama, Donald Trump’a bağlılıklarını ortaya koydu. Bir noktada, bazıları, kraliyet amblemli tişörtler giymiş, diğerleri kraliyetçi bayraklarla sarılmış katılımcılar, hep bir ağızdan “Teşekkürler, Trump” diye bağırdılar.

Örneğin, Gazze’ye karşı savaş sırasında, Filistinli gruplar, İsrail bayrakları sallamamış, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin daha ileri gitmesini talep eden eylemler gerçekleştirmemişlerdi. İran örneğinde ise, Amerika ve Avrupa şehirlerinde ABD, İsrail ve kraliyetçi İran bayraklarını birlikte sallayan, bazı durumlarda İsrail Savunma Kuvvetleri ile Şah’ın gizli polis teşkilâtı Savak’ın bayraklarını bile sallayan sayısız göstericiye tanıklık edildi.

İran diasporasının güçlü, sesi çok çıkan, alabildiğine savaş yanlısı kesimi, İran’a karşı savaşa şiddetle karşı çıkan birçok kişiyi derin bir şaşkınlık içinde bıraktı.


Savaş uzadıkça İran kökenli Amerikalı nüfus içinde savaşa verilen destek düştü, ancak Mart sonlarında yapılan bir anket, savaşın başındaki yaklaşık yarı yarıya olan oranın yüzde 32,7’ye gerilediğini ortaya koydu. En azından soyut olarak, aslen İranlı olan Amerikalı nüfusun neredeyse yarısı, kültürel ve ailevi bağlara sahip oldukları vatanlarına yönelik savaşa destek sundu. Çatışmanın başlarında, Beyaz Saray, sosyal medya sayfasında yayınladığı ve bazılarında Trump’ın çok sevdiği Village People grubuna ait “YMCA” isimli şarkının eşlik ettiği, İran diasporası üyelerine ait kutlama videolarıyla savaşı haklı çıkarmaya çalıştı.

Amerika ve İsrail’in yurtdışında yürüttüğü savaşlara karşı muhalefet, genellikle saldırıya uğrayan insanların, yani bu ülkelerin korkunç durumlarından dehşete düşen diaspora üyelerinin desteğine sırtını yaslardı. İranlıların Trump'a ve İsrail Savunma Kuvvetleri’ne (IDF) çalışmalarından dolayı teşekkür eden pankartlar taşıdığı, savaşa karşı protesto edenlere hakaret ettiği ve gazetecilere Minab’daki katliamların hükümeti devirmek için “değerli” olduğunu söylediği sahneler, savaş karşıtı solun nirengi noktası belirlerken güçlük yaşamasına neden oldu. Keyvan Gulsorhi, Nisan ortasında Nation dergisine yazdığı yazıda, İran’a karşı savaşın artık diasporanın büyük bir kısmı tarafından “felâket” olarak görülmediğini dile getiriyordu.

“Gelgelelim dış müdahale, özgürlüğün gerekli ön koşullarından biri olarak görülüyor. Bu yaklaşım, şiddeti haklı çıkarmaktan öte, onun anlamını yeniden tanımlıyor. Dış müdahale ile demokratik seferberlik arasındaki ayrımı ortadan kaldırıyor, dış gücü bir kurtuluş aracı olarak yeniden şekillendiriyor. Bu çerçeve dâhilinde, savaş, karşı konulması gereken bir trajedi değil, kucaklanması gereken bir durum olarak görülüyor.”

Gulsorhi’nin de belirttiği gibi, durum, her zaman böyle değildi, ancak bunun tohumları çok uzun zaman önce ekilmişti.

Sonrasında inşa edilen sistemi kabul edenlerce “İslam Devrimi” olarak da bilinen İran Devrimi, oldukça kısa bir sürede yeni bir yönetim biçimi ortaya çıkardı. Ana protesto dalgası, 1978’in sonlarında başladı, Şah, Ocak 1979’da ülkeden ayrıldı. İslam Cumhuriyeti’ni kurmak için gerekli görülen adım olarak referandum, aynı yılın Mart ayında yapıldı. Seküler, liberal ve sesi en çok çıkan üst sınıf için, halkın büyük bir kısmı tarafından desteklenen İslami değerlerin kamusal hayata aniden dâhil edilmesi, onları şaşkına çevirdi, kaygılandırdı. Sanki ulusal bir travma yaşamış gibi hisseden bu kesim, doğup büyüdükleri ülkeyi tanıyamadılar ve ulusun yakında izleyeceği yolu öngöremediler.

Devrimi destekleyenlerden bazıları, özellikle solcu kadrolardan, feminist örgütlerden ve diğer seküler gruplardan olanlar, pişman oldular. Devrimden önce hâkim olan ve görevinden alınan Şirin Ebadi, 2020 yılında Washington Post’ta devrime katıldığı için pişman olduğunu söyledi, “keşke şahı (anayasal monarşiyi) destekleseydim” dedi:

“Geriye dönüp baktığımızda, çoğumuz, 1979’un devrim için doğru zaman olmadığı konusunda hemfikiriz. En çok ihtiyacımız olan şey, sistemin tamamen yıkılması değil, reformdu.”

2026’da Ebadi, Pehlevi’nin İran’da iktidara gelmesi durumunda İslam Cumhuriyeti yetkililerini yargılayacak bir adalet sistemi kurma sözü verdi. Bu hamle, Mart ayında üç yüzden fazla İranlı akademisyen ve sivil toplum üyesi tarafından bir mektupta eleştirildi. Bu yılın başlarında, İsrail’in 2024’te Tahran’da Hamas siyasi büro lideri İsmail Heniyye’yi öldürmesini örnek gösteren Nobel Barış Ödülü sahibi Ebadi, İslam Cumhuriyeti yetkililerinin öldürülmesini savundu. Minab’daki ilkokula yönelik Amerikan bombardımanında en az 150 öğrencinin ölümünden ardından Ebadi, İslam Cumhuriyeti’nin bir askeri üsse bu kadar yakın bir okul inşa etmesini eleştirdi ve öldürülen kızların çocuk askerlere benzer şekilde kullanıldığı imasında bulundu.

Batı’da birçok kişi, edebiyattaki diaspora kaynaklı anlatıların devrim ve sonrasına dair algılarını etkilediğini düşünüyor. Belki de bu örneklerin en önemlisi Tahran'da Lolita Okumak isimli kitap. Azer Nefisi’nin yazdığı kitap, 2003’te yayımlandı.

Nefisi’nin babası altmışların başlarında Tahran belediye başkanı, annesi ise şah yanlısı bir milletvekiliydi. Nefisi, devrim ve sonrasında yaşadığı deneyimi ve çevresindekilerin deneyimlerini “vatanlarında yabancı gibi hissetmek” olarak tanımlıyor: Hem yeni hem de eski olan, ortaya çıkan garip gelenekleri anlayamıyor, liderlerini kendi halkından ve ülkesinden farklı bir halkın ve ülkenin temsilcileri olarak görüyor. Kendisi ve Allame Tabatabai Üniversitesi’ndeki öğrencileri, yetmişler ve seksenler boyunca kendi durumlarını anlamalarına katkıda bulunan Batılı yazarların ve düşünürlerin kitaplarında teselli buluyorlar.

2006 yılında İranlı akademisyen Hamid Dabaşi, Tahran’da Lolita Okumak adlı eseri Amerika’nın “işbirlikçi aydınlarının” sembolü olarak nitelendirmiş, , “ABD’nin emperyalist emellerini, bu ulusları kendi kötülüklerinden kurtarmak olarak gösterip meşrulaştıran Nefisi’nin kamuoyunun tahayyülünde İran’la gelecekte yapılacak savaşın zemininin hazırlanmasına katkıda bulunduğunu iddia etmiştir.

İsrailli yönetmen Eran Riklis’in yönettiği Tahran’da Lolita Okumak’ın film uyarlaması 2024 yılında gösterime girdi. Nefisi ise savaşın sivilleri öldürmesi ve kritik altyapıyı bombalaması nedeniyle savaşa karşı çıktı, ancak Mart ayı sonlarında Guardian gazetesine yazdığı yazıda “çatışmanın halkı özgürleştireceğini” umduğunu, İslam Cumhuriyeti’nin “İran kültürünü” yok edememiş olmasının övgüye değer bulduğunu, bu kültürün savaş bittikten ve rejim ortadan kalktıktan sonra da var olacağını söyledi.

Son on yılda İranlı şah yanlısı muhalefet arasında yaygın bir kanaat ortaya çıktı. Bu kanaat, Batı müdahalesinin ve savaşın gerekli olduğuna, İran’ın sadece özgürlükleri ezmeye ve insan haklarını kısıtlamaya çalışan İslamcılar tarafından yönetilmediğine, aynı zamanda İranlı olmayanların işgali altında olduğuna, toplumunun, geleneklerinin, hatta dilinin yabancılar tarafından istila edilip ele geçirildiğine, İslam Cumhuriyeti’nin kökleşmesiyle birlikte tek çözümün, eski İran medeniyetinin gelenek ve inançlarıyla çok daha uyumlu başka bir yabancı gücün bu hükümeti ulusun yüzünden silmesi olduğuna dair militan bir görüşü temel alıyordu.

Rıza Pehlevi, İran ve Batı kültürleri arasında resmi bağlantılar kurmaya çalışıyordu. İran ve Yahudi halkının Büyük Kuros’a kadar uzanan bin yıllık bir ittifakın parçası olduğu, Yahudi halkının devleti ve bu tarihin doğal varisi olan İsrail’in, finansmanı ve teknolojisiyle İran’ın büyük bir güç haline gelmesine yardımcı olabileceği gerekçesiyle İsrail’e ziyaretler gerçekleştirdi. Onun önderliğinde gelecekte İran, İbrahim Anlaşmaları’nın İranlılara has versiyonu olan ve ilişkilerinin önemini ortaya koyan “Kuros Anlaşmaları”nı imzalayacaktı.

Son Şah Muhammed Rıza Pehlevi, saltanatı sırasında “Aryanların Işığı” anlamına gelen Aryamehr unvanını aldı. Bu unvan, diğer geleneksel unvanlarla birlikte, Şah ve oğlunun destekçilerince hâlâ kullanılmaktadır. Ölen Şah’ı düzenli olarak “Aryamehr” diye çağıran önemli isimlerden biri de, savaş sırasında İsrail ordusu adına Tahran’daki mahalleler için tahliye emirleri veren ateşli bir monarşist olan İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Farsça sözcüsü Kemal Penhasi’dir.

İran bağlamında Aryan olmak, Nazilerin daha sonraki kullanımından farklı bir anlama sahipti. Terim, İslam öncesi dönemde İranlıların kendilerinin nasıl tanımlandığını ifade ediyordu, ancak gerçek ulusçuluk ve daha kaba bir ifadeyle, ırksal saflık çağrışımları varlığını hâlâ hissettirmektedir. Diasporanın eylemlerinde, İranlıların Arap olmadığını ısrarla savunan sloganlar atıldı. Berlin’deki bir etkinlikte göstericilerin “Biz Aryanız, Araplara tapmıyoruz” diye slogan attığı görüldü. Monarşist sosyal medyada zaman zaman yeniden dolaşan ve Pahlavi yanlısı hashtag’lerle birlikte kullanılan bir slogan, 2016’daki bir protestodan kaynaklanıyor: “Kötü olan her şeyin kaynağı Araplar.”

İran’ın Filistinli ve Lübnanlı silahlı grupları silahlandırmasından ve Suriye İç Savaşı’na yönelik askeri müdahalesinden vazgeçmesini savunanlar, “Ne Gazze ne Lübnan, hayatım İran için” gibi genel olarak milliyetçi sloganlar etrafında birleştiler, ancak bu duygunun monarşistler arasında sonraki yıllarda nasıl tezahür ettiği çok daha açık bir şekilde ortaya çıktı. İsrail Savunma Kuvvetleri’ne bağlı olarak görev yapan monarşist haber ağı Iran International’ın İsrail muhabiri Babek İshaki, Ekim 2024’te Gazze Şeridi’ndeki Netzarim Koridoru’ndan yaptığı haberde, muhtemelen İran hazinesinden gelen “milyarlarca dolar”ın bile Gazze’yi İsrail’in 7 Ekim sonrası yaptığı saldırılarla harap etmeye başlamasından önceki haline geri getiremeyeceğini söyledi. Görev başındayken İshaki, Gazze’nin etnik temizliğe uğramış bir bölgesinde, yıkılmış halde bulunan bir evin duvarına yaklaştı ve enkazın üzerine bir kalemle “Kadın, Yaşam, Özgürlük” yazdı. Bu, Kürt bir kadın olan Jina (Mehsa) Emini’nin başörtüsünü düzgün takmadığı için dövüldükten sonra İran polisinin gözetiminde ölmesinin ardından ortaya çıkan İran protesto hareketinin sloganıydı. İshaki, bu ifadeyi yazdıktan sonra, “Bence bu, İran ulusundan alınabilecek en iyi yadigâr” dedi.

Monarşizm, İran diasporası, özellikle İran muhalefeti içinde nispeten marjinal bir hareketti. Doksanlar ve iki binler boyunca, hatta 2010’ların ortalarına kadar, birçok kişi, reformizme meyyal ve meftundu. Ancak bu kesim, Muhammed Hatemi’nin başkanlığı, 2009’daki Yeşil Hareket’in uğradığı başarısızlık ve Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile birlikte yükselen ılımlı siyasetin tavizleriyle birlikte, sayısız kez hayal kırıklığına uğradı. Hem reformist hem de muhafazakâr yönetimlerde yaygın olan ekonomik özelleştirme politikaları, her yönetim altında huzursuzluğa ve sağcı milliyetçiliğe yol açtı. Batı kaynaklı yaptırımların ülkeyi boğması ve kemer sıkmayı birkaç uygulanabilir seçenekten biri haline getirmesi, milyonlarca insanın herhangi bir geçim kaynağına sahip olmaya dair özlemine ölümcül bir darbe vurdu. Ülke içinde siyasi manevra alanının çok az olduğu hissiyle ve dayatılan ekonomik savaşın muazzam ağırlığıyla, içeriden ve dışarıdan durumu değiştirme umudu, tutarlı bir yapıya sahip olan az sayıdaki hareketten biri tarafından ele geçirildi.

Eski Şah döneminde liberal muhalefet hareketlerinin sistematik olarak tasfiye edilmesine, Humeyni döneminde solcu muhalefetin tasfiyesi eşlik edince, Rıza Pehlevi’nin ülke içinde ve dışında çok az örgütlü rakibi kaldı, böylece Pehlevi’nin manevra alanı genişledi. Suudi parası, başta Iran International ve Manoto olmak üzere uydudan yayın yapan televizyon kanalları olmak üzere, büyüyen monarşist medya kuruluşlarına aktı. İran nükleer anlaşmasının sonuçsuz kalması ve ekonominin yurtdışı müdahalesiyle felâkete sürüklenmesiyle birlikte, yönetime düşman bir medya oluştu ve kendini İran halkına dayattı.

Pehlevi’yi destekleyenler, kendi polis devletini temel alan görüşlerini ortaya koymaya başladılar. Bu kesim, sürekli, halkın içinde faaliyet yürüten rejim yanlısı ajanlardan (ki bunların çoğu İslam Cumhuriyeti karşıtıydı) bahsediyor, İslam Cumhuriyeti ile her türlü ilişkiyi eleştiriyor, hükümeti sürekli takip ediyor, her fırsatta Pehlevi’ye bağlılık talep ediyordu.

2023’te, yurtdışında bir muhalefet koalisyonu kurma girişimi başarısız olduktan sonra, eşi ve kızı İran Devrim Muhafızları’nın yanlışlıkla attığı bir füze saldırısı sonucu uçak kazasında ölen eski müttefikleri Hamid İsmailyon, Londra’da destekçilerinden oluşan bir kalabalığa yaptığı konuşmada “İmparatorluğa ait kanın şehzadesi sizin efendinizdir” dediğinde Pehlevi destekçileri onu azarladılar. Avrupa sokaklarında duyulan bazı sloganlar, İranlı olmanın kendisini monarşinin yeniden kurulmasını istemekle ilişkilendiriyordu: “Liderimiz Pehlevi’dir. Bunu söylemeyen gâvurdur.”

Nefisi’nin ifade ettiği gibi, “vatanlarında yabancı olma” duygusu, tüm bu söylemin üzerinde bir sarkaç gibi asılı duruyor. İran’a “kemoterapi” uygulanmasını savunanlar gibi dışarıdan savaş isteyenlerde bile, İran şehirlerine ait manzaralara, İran müziğine, İran tarihine, İran dinlerine ve İran kültürüne yönelik sevgi dil buluyor. Bunlarda, Ernst Bloch’un “tarih öncesi” olarak tanımladığı şeye, yani “dünyanın adil ve gerçek yaratılışından önceki aşamaya” geri dönebileceklerine dair derin bir inanç söz konusu. Bloch, gerçek bir vatana kavuşmanın tek yolunun, mevcut hale dair radikal, işçi sınıfına ait anlayıştan, yani onun “tarihin gerçek kökeni” olarak gördüğü şeyden geçtiğine inanıyordu.

Yetmişlerin İran işçi sınıfını başka bir gezegenden gelen işgalciler olarak görenler için bu anlayış neredeyse imkânsız. Bu vatanın ve tarihin gerçek doğasıyla bağlantı kurmak, diğer sistemlerin etkileriyle, azınlıklarıyla, İslam’ın ve Arap tarihinin diline ve geleneklerine bıraktığı silinmez izlerle yüzleşmek demek.

İran medeniyetini yok etme tehdidini gerçek bir tehlike olarak görmeyen, bunun yerine, Tahran sokaklarına “Arap savaşçıların salındığına” dair asılsız söylentileri büyük bir ilgiyle takip edenler için böylesi bir seçenek yok. Önlerindeki tek yol, umutsuzca arzuladıkları vatana saldırmak, onu uzlaşma süreciyle değil, tahakküm süreciyle birleştirmek, yaşayan, sürekli değişen vatanı kendi arzularının statik bir görüntüsüne dönüştürmek ve dolayısıyla, vatana sahip olma ihtimalini ortadan kaldırmaktır.

Aktivistler, bu savaş uzadıkça rejimin çökmesi ihtimali karşılığında ellerindeki her şeyi efendilerine sunmaya başladılar. Televizyon ve sosyal medyada birçok kişi, Trump’ın kendilerine hasret duydukları, nihai kaderlerinin anahtarı olduğuna inandıkları şeyi vermesi koşuluyla, İran’ın petrolünden vazgeçmeye, camilerin bombalanarak yerle bir edilmesine ve türbelerin Trump için kişisel mülk haline getirilmesine, İran’ın doğal kaynaklarına veya kültürel mirasına ait her şeyden vazgeçmeye razı olduklarını söylüyorlar.

BBC’ye konuşan Tahranlı bir İranlının verdiği cevap, okurların şok edici tepkileri üzerine, yayınlandıktan sonra alelacele sansürlendi:

“Enerji altyapısına saldırmaları, atom bombası kullanmaları veya İran’ı yerle bir etmeleri konusunda sorulan soruya gerçek samimi cevap şudur: bunların hepsine razıyım. Akıllarında başka ne varsa hepsi başım gözüm üstüne.”

Bu görüşlerin sadece İran diasporasında mevcut olmadığı gerçeğini göz ardı etmemek gerek. Uzun süre sadece Los Angeles veya Londra gibi İran haricindeki yerlerde dile getirilen görüşler olarak bu görüşler, internet ve uydudan yayın yapan televizyon kanalları sayesinde İran içindeki muhalefetle de etkileşime girerek, nükleer anlaşmasının başarısızlığına ve siyasi ufuklardaki daralmaya tanıklık eden, artık yetişkin olan birçok genç İranlıya hitap etmeye başladı. Ocak ayındaki son protesto dalgasında, monarşistler, 1979’dan beri ilk kez birçok farklı şehirde büyük sayılarda harekete geçtiler. Birçoğu açıkça Şah’ın geri dönmesini istedi ve Rıza Pehlevi ile annesi eski İmparatoriçe Farah Şahbanu’nun portrelerini taşıdı. Bunun ardından, hükümetin kendi asgari rakamlarına göre bile, İslam Cumhuriyeti tarihinin en ölümcül baskısına tanıklık edildi. Binlerce protestocu ve yüzlerce polis memuru öldürüldü. Protestocular, sadece bankaları, radyo istasyonlarını ve pazar yerlerini değil, protestolar sırasında nadiren hedef alınan camileri de birkaç gece boyunca ağır saldırılara maruz bıraktılar.

Akademik dönem başlarken, savaşın İran kıyılarına ulaşmasından birkaç gün önce, öğrenci eylemciler, monarşist bayraklarla kampüslere akın ederek, daha önce sadece Avrupa başkentlerinin sokaklarında duyulan sağcı sloganları attılar. Daha önce hem “Şah hem de Yüksek Lider”e karşı protestoların yaşandığı üniversitelerde, artık “Üç Yoza Ölüm: Molla, Solcu ve Mücahit” sloganları yankılanıyor. Mücahitler, Arnavutluk’ta bulunan İslamcı-Marksist siyasi tarikat Halkın Mücahitleri’ne atıfta bulunuyor.

Bir yandan da Trump’ın Nobel Barış Ödülü’nü alması isteniyordu. Monarşist öğrenciler arasında, üniversitelerinin devrimden önceki isimlerine geri döndürüldüğü bir gelecek için varsayımsal logolar dolaşıyordu. Örneğin Şerif Üniversitesi’nin Aryamehr Üniversitesi olarak adlandırılması talep ediliyordu.

6 Nisan'da Şerif Üniversitesi, ABD-İsrail’e ait güçlerin gerçekleştirdiği hava saldırısının doğrudan hedefi oldu. Bu okul da Şehid Beheşti Üniversitesi, İsfahan Teknoloji Üniversitesi ve Amirkabir Teknoloji Üniversitesi gibi protestoların ardından hava saldırılarına maruz kalan diğer üniversiteler arasına katıldı.

Bu savaş devam ederken, başlarda kutlama yapanların çoğu, İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesinin umdukları kadar hızlı veya temiz bir şekilde gerçekleşmemesi karşısında duydukları şoku ve hayal kırıklığını dile getirdi. Financial Times gazetesinin Tahran’da yaptığı bir röportajda bir kadın, Mart başlarında şaşkınlığını şu sözlerle dile getiriyordu:

“Bizim ülkemiz bombalanmamalıydı. Şehrimiz, ülkemiz, bu hale gelmemeliydi. Venezuela’da temiz, kansız bir rejim değişikliği yaşanırken, burada neden yaşanmadı?”

CNN yorumcusu Mesih Alinejad gibi askeri müdahalenin önde gelen destekçileri bile Trump yönetiminden İran medeniyetini yok etmemesini, bunun yerine, sadece hükümete saldırmasını rica etmeye başladı:

“Onların yaptığı işi bir gecede yapmayın. İslam Cumhuriyeti kırk yedi yıldır İran medeniyetini yok etmeye çalıştı ve başarısız oldu. [...] İran’ı Taş Devri’ne döndürmeyin. Taş Devri zihniyetini hedef alın.”

Geçici ateşkesin başlangıcında, Rıza Pehlevi bile, Fransız televizyon kanalı LCI’ye verdiği demeçte, “ülkemizde asla askeri müdahale istemedik” dedi. İran’ın bu savaşta İsrailliler ve Amerikalılar tarafından saldırıya uğramasının tek nedeninin rejim olduğunu söyleyen Pehlevi, kendisinin de katkıda bulunduğu durumla arasına mesafe koymaya çalıştı.

Batı’nın gözünde Aryan olmaya, Arap ve Müslüman ordularına karşı bir medeniyet kalesi olarak görülmeye yönelik tüm girişimlere rağmen, Trump yönetimindeki ve İsrail devletindeki kişilerin İranlıları tıpkı Gazze’de olduğu gibi “Amalik” (Kitab-ı Mukaddes’te İsrail’in düşmanı olan halk) olarak adlandırmaları, bu tür arayışları neredeyse imkânsız kıldı.

Neticede İranlılar, bombaları atan veya en azından uçaklara yüklenmesine yardım eden ülkelerdeki kişilerin cüzdanlarında sonuçlarını hissetmeye başlayana dek, bombalama, katliam ve şehirlerin yıkımına karşı savunmasız kalacaklar. İranlılar, neye inanırlarsa inansınlar, hâlâ yeryüzünün lanetlileri arasında yer alıyorlar. Asıl idrak edilmesi gereken gerçekse şudur: bu yeryüzünün lanetlileri yaftasının onursuz hiçbir yanı yoktur.

Séamus Malekafzali
27 Temmuz 2026
Kaynak

0 Yorum: