Maarri,
İslam’da toplumsal düşüncenin zirvesini temsil eder. Her ne kadar İhvan-ı Safâ hareketine
katılmış olsa da, materyalist ve felsefi yönelimi, halifeliği devirmek için
silahlı devrimin gerekliliğine dair çağrısıyla, onların ütopyacı görüşlerinden
kendini ayırmıştır. Bununla birlikte, onlardan güçlü politik örgütlenmeyi,
yöneticilere karşı ihtiyatlılığı, kapsamlı küresel bakış açısını ve bilimsel
bilgiyi günlük devrimci faaliyetle ilişkilendirmeyi benimsemiştir. Bu açıdan,
hayvan yaşamının birliği ve maddi dünyanın birliği görüşünde İhvan-ı Safâ okulunun
ötesine geçerek, sadece içsel olarak -insan bedeninin doğası- değil, aynı
zamanda insanların doğal çevresiyle de insan ve doğa arasında uyum ihtiyacını
görmüştür. Bu nedenle, hayvanların bu dünyaya istemsiz olarak gelmiş olmaları
koşuluyla, yaşam haklarına saygı duyulması çağrısında bulunmuştur. Maarri, geride
önemli bir düşünce ekolü bırakan Mütenebbi’den bazı fikirler almıştır,
rivayetçilerinden biri de gençliğinde Maarri’nin öğretmenidir.
Mütenebbi,
Küfe’deki ilk yıllarında öğrendiği ve daha sonra doğduğu yerin yakınlarındaki
Karmatiler ve Bedevilerden edindiği toplumsal fikirlerle birleştirdiği doğa
felsefesinin savunucusuydu. Tüm kralların devrilmesini ve zalimlere karşı kılıç
kullanılmasını şiddetle savundu. Bununla birlikte, Mısır’ın siyahi hükümdarı
Kafur’a karşı yazdığı sert şiirlerinde de görüldüğü gibi, Arap olmayanlara
karşı seçkinci ve ırkçı bir tutum sergiledi. Bu konuda onun görüşlerini
paylaşmayan Maarri genç yaşında ona karşı çıktı. Bu durum, “Sevinç bulan ne
mutlu...” diye başlayan “Düşen Mızrak” adlı şiirinde açıkça görülmektedir. Mütenebbi’ye
cevaben şöyle dedi:
“Doğru
bildiğinin kıymetli olduğunu bilen
Hizmetkârı karşısında böbürlenmesin.”
Karmatilere
yönelttiği ezoterik görüşleri ve esirleri tutsak etmeleri ile ilgili
eleştirilerine rağmen Maarri, belirli durumlarda onlara destek verdi ve her
fırsatta yanlışlarını düzeltmeleri çağırısında bulundu. Şu dizelerinde ise Karmati
saflarındaki dağınıklığa dair sitemini dile döküyordu:
“Hacerilerin
müritlerinin zaferdir dileği
Zaman eksiltecektir kederlerini
Örgütleri darma dağın
Pişmanlık ve hüznün yoktur faydası
Dediler ki gün gelecek devran dönecek
Yağmur yeryüzünde çiçekler açtıracak.
Bu dize kusurlu olduğundan değil
Düzeltmek ve denge için eksik.
Servet bahşederse Yaradan
Cömertçe harca onu
Ne onu put belle
Ne de bir odaya istifle.”
Maarri’ye
göre, Karmatilere tarihsel bir fırsat verildi, ancak onlar, oluşumlarındaki bir
kusur nedeniyle bu fırsatı heba ettiler. Onları, veznin ağırlığıyla
parçalanmış, düzeltme ve doğru denge gerektiren bir şiir dizesine benzetiyor.
Sanki Maarri bu görevi bizzat üstlenmiş gibidir. Maarri, sorunun sadece halktan
kopuk isyan veya bireysel liderlik değil, genel halkı uyandırmak olduğuna
inanıyordu. Karmatilerin bu konuyu anlamadaki başarısızlığını şöyle dile
getiriyor:
“Hacerilerin
ve onlar gibilerin kaçı geçti,
Halkı memnun ettiler ya da etmediler.
Krallar yok olur, onlar gider Mısır kalır
Mısır ahit üzerine kuruludur
Ahsa El-Ahsa olarak kalır.”
Mısır’da
devletini kuran İsmailî hareketini eleştirdiği, onların da kendilerinden önceki
Abbasiler gibi aynı çıkmaza düştüğüne inandığı açıktır. Burada Maarri, İslam
toplumundaki sorunların kökeninin, devletin varlığı ve kralların egemenliği
olduğunu savunan siyaset teorisine atıfta bulunur. Maarri, devletin ortadan
kaldırılmasını, yöneticisi ve yönetileni olmayan özgür bir toplumun kurulmasını
açıkça savundu. Ancak, (terimin modern anlamıyla) materyalist bir düşünür
olarak, bunun ancak bilinmeyen bir zaman diliminde elde edilebilecek uzak bir
hedef olduğunu anladı. Fakat bu, ne kadar uzak olursa olsun, bu hedefe doğru
çalışmasını engellemedi. Maarri, önemli meselelerin önemsiz parçalardan
oluştuğuna, ancak bunlar birleştirilip devam ettirilirse, her şeyin
başarılabileceğine inanıyordu. Bu nedenle, İhvan-ı Safâ’yı kayıtsızlıkları
nedeniyle eleştiren şiirinde şunları söylüyordu:
“Kim vakti
gelince azimle çalışırsa, bunun faydasını görür
İstediği gibi yaşar, hatta dolunayla dolunayı satın alır.”
Devrimci
bakış açısını da şu sözlerle dile getiriyordu:
“Zorluklarla
yüklü mesafe, hayatın nefeslerle geçildiği gibi kısa adımlarla katedilir.”[59]
Maarri,
devletin adaletsizliğe dayalı bir kurum olduğuna, ilahi veya doğal nedenlerle
haklı çıkarılamayacak belirli tarihsel koşulların bir sonucu olduğuna
inanıyordu. Toplumun yaşadığı eşitsiz koşullar nedeniyle bazı insanların
diğerlerine üstün gelmesi sonucu ortaya çıkmıştı. Bu hâkimiyetin
yaygınlaşmasında bir yandan Bedevilerin, diğer yandan şehirlerin varlığına
işaret ediyordu. Şu dizeler ona ait:
“Sultana Şam
yolu görünecek, başka çaresi yok
Bedevilerin zenginliği, kaçıp giden devekuşları gibi.
Göçebelerin tatlı suları, içen için helal olmayan şarap misali.
Bir kral, insanlara sanki
Kötü isyancıyı azap eden bir melekmiş gibi hükmeder.
Her rakibini öldüren ellerle,
Soğuk demir kılıçla vurarak.
Dediler ki, bizi adil bir imam yönetecek,
Düşmanlarımızı güçlü bir okla vuracak.
Oysa ülke anlaşmazlık ve kin yuvası,
Tek bir gün bile sevindirmiyor.
Keşke Jüpiter gibi bir gözlemcisi,
Servet bahşedeni ve Merkür gibi bir yazarı olsaydı.”
Bu
pasaj, devletin ve kralın kaderinin parçalanmaya ve Bedeviliğe dönüşmeye yazgılı
olduğunu söylüyor. Sonra döngü, muhalifleri demirle öldüren başka bir kralın
ortaya çıkmasıyla yeniden başlar ve tıpkı ilki gibi sona erer.
Maarri’ye
göre devlet, egemenlik ve zulüm üzerine kuruludur, bu nedenle düşmanlarını
püskürtecek adil bir kral umanları alaya alan Maarri kral ve yöneticinin doğası
gereği kötülüğe ve düşmanlığa yol açtığını düşünür. Astrologların inançlarında
adalet ve refahla bilinen Muştâri (Jüpiter) bile iktidarda olsa, kendisinden
önceki krallar gibi son bulurdu. Bütün bunlar, Maarri’nin devleti de insanların
yöneticiler ve yönetilenler olarak bölünmesini de kabul etmediğini gösterir. Maarri,
bu görüşünü birçok şiirinde ve özdeyişinde dile getirmektedir. Bunlardan biri şudur:
“Kötülüğün
kökü olan yöneticiler ve yönetilenler,
Yönetmemeli veya yönetici olmamalı.”
Şunu
diyen de odur:
“Akılsız
bir adam krallık ister,
Bütün diyarları ele geçirse bile ona yetmez.
Krallık, zamanın iniş çıkışlarının kurduğu
Sonra da kökünden söktüğü sağlam bir dağdır.”
Maarri,
insan özgürlüğünün temelinin sadece devletin ortadan kaldırılmasında değil,
aynı zamanda mülkiyetin ortak mülkiyetinde ve üretken çalışma sürecindeki
işbirliğinde yattığına inanıyordu. Özel mülkiyeti, medeniyetin getirdiği
toplumsal gerileme nedeniyle insanlığın bildiği bir olgu olarak, doğaya aykırı
görüyordu. Bu bağlamda, insanların hayvanların seviyesinin altına düştüğünü
düşünmüş ve paylaşmanın doğal bir yasa olduğunu belirtmiştir:
“Hayvanlar
toprağı da havayı da paylaşır
Nihayetinde bir gün gelir aralarında ayrışır.
İnsanları bölen, akrabalık değil
Onların babası Yafet, senin baban Şem’dir.”
Maarri,
vahşi doğada hayvanların paylaşımcı olduğunu, ancak cehalet ve açgözlülüğün
insanları hem beyazları hem de siyahları köleleştirmeye, Arapları ve Romalıları
öldürmeye yönelttiğini, oysa hepsinin aynı babanın çocukları olduğunu tespit
etmektedir. Burada Nuh’un üç oğluna atıfta bulunmaktadır: Arapların babası Şem,
Afrikalıların babası Ham, Romalıların ve Slavların babası Yafet. Komünizmin
savunucusu olan Maarri açıkça şunları dile getirmiştir:
“Eğer
ben veya başka biri, yeryüzünün üzerinde bir parmak ucu kadarlık bir şeye bile
sahip olsaydı, meseleyi müşterek olarak ele alırdım.”
Bu
bakış açısıyla Maarri, insan emeğinin yaşamın en uygun kaynağı olduğuna,
başkalarının emeğini sömürmenin, emeklerinin meyvelerini çalmanın ve onları
hâkimiyet altına alıp ezmeninse adaletsizlik ve insanlığın gerilemesi olduğuna
inanmıştır. Bu düşüncesini birçok şiirinde dile getiren Maarri, “Çalışın ve
yiyin”[60] diyerek, kılıcın geçim aracı olarak kullanılmasını yasaklamıştır. Bu
nedenle, Maarri, orduların varlığının ve kılıç ustalığı mesleğinin toplumsal
adaletsizliğin simgesi olduğuna inanmıştır. Bu bağlamda, Bağdat’taki tekstil
işçilerinin haksız vergilere maruz kaldıkları için hilafet ordusuna karşı
ayaklanıp yuvarlak camiye sığınmalarından etkilenmiştir. Ancak bir süre sonra halifeliğin
mızrakları onları bastırabilmiş, bunun üzerine Maarri şöyle demiştir:
“Mızrakçıların mızrakları
yaklaşınca, çubuklar çıkrık ve iğ gibi yükseldi.
Rabblerine kılıçları ve
mızrakları yok etmesi için yalvardılar ve her birinin sonu Allah’ın gücüyle
geldi.”
Bu
anlamı vurgulamak için ayrıca şöyle demiştir: “Rızık için ağaçların arasından
geçin, mızrak ve kılıç uçlarıyla değil.”
Şunu
diyen de oydu:
“Ey
krallığı sağlamlaştırmak için mızrak kullananlar,
Mızrak kullanmaktansa kazma aleti veya çapa kullanmak evladır.
Burada
“çapa”, iş hızını veya toprağı kazmak için kullanılan bir aleti ifade eder.
Dolayısıyla anlamı şudur ki, zalimlerin yönetimini sağlamlaştırmak için silah
taşımaktansa çalışmak evladır.
Maarri’nin
şiir ve yazılarında, devletin bir baskı ve sömürü kurumu olarak ortadan
kaldırılması fikri açıkça görülmektedir. Ondan önce birçok düşünür tarafından
dile getirilen ve devlete karşı olan eski bir fikri geliştirmiştir. Bu fikrin
kökenleri Cahiliye (İslam öncesi) toplumunun hatıralarından ve zulüm düzenine
yönelik eleştirilerden kaynaklanmaktadır. Asamm’ın, İslam’da imametin [ilahi
olarak atanmış liderliğin] gerekliliğini reddeden Mutezililer arasında olduğu
belirtilmiştir. Bu devlet karşıtı eğilim, Biruni gibi İslam âlimleri, daha
sonra da İbn Rüşd tarafından geliştirilmiş, eğilim ortaya koyduğu görüşler İbn
Haldun’un yazılarında makes bulmuştur.
Biruni,
devletin kökenleri hakkındaki fikrini açıklamak için bazı ilkel toplumları
tanımlamış ve bu toplumların liderliğe karşı tiksintiyle baktığını dile
getirmiştir. Bu göreve atanan kişi, isteksizce bu görevi yerine getirir ve
görev süresi sona erdiğinde, ağır bir yükten kurtulmuş gibi yoksullara sadaka
verirdi. Biruni, bu toplumların, tıpkı koruma veya çiftçilik gibi görevler
atamak gibi, soylularından bazılarına dönüşümlü olarak liderlik görevleri
atadıklarını belirtmiş ve şöyle demiştir:
“Mağrip’in en uzak
bölgelerindeki bir bölgenin sakinleri hakkında şöyle denmektedir: Liderlik, üç
aylık sürelerle ileri gelenleri ve güvenilir kişileri arasında dönüşümlü olarak
yapılır. Kişi, daha sonra görev süresinin sonunda gönüllü olarak istifa eder,
şükranla sadaka verir, bir prangadan kurtulmuş gibi mutlu bir şekilde ailesinin
yanına döner ve kendi işlerine devam eder. Çünkü liderlik ve yönetimin özü,
yönetilenlerin rahatlığı için kendi rahatlıklarından vazgeçmek, ezilenlerin
ezenlere karşı adaletini sağlamak, savaşlarda savunmaları için stratejiler
geliştirmek ve toplanan kaynakları, şehir bekçisi veya kervan koruyucusu için
toplanan ücrete benzer şekilde, görev süresi sona erene kadar, rol ve rütbesine
göre aralarında adil bir şekilde paylaştırmaktır.”[61]
Biruni’nin
liderliği, bir tahakküm aracı değil, topluma hizmet eden bir işlev olarak
görmesi, halifeliğin gerilemesi ve despotizmin yükselişi sırasında ortaya çıkan
yeni demokratik eğilimi yansıtıyordu. Gördüğümüz gibi, bu kavram, Platon’un Devlet’inde
Erdemli Şehir ve kolektif liderliği savunan Farabi'nin yazılarında farklı
biçimlerde yansıtılmıştır. Biruni, Raşidun Halifeliğini tiranlıktan arınmış
erdemli bir liderlik örneği olarak görüyordu. Muaviye’nin yönetimi altında
İslam devletinin kalıtsal bir monarşiye dönüşmesini ise ağır bir dille
eleştirdi.[62]
Devleti
ortadan kaldırıp yerine toplum tarafından yönetilen bir idare getirme fikri,
İslam düşünürleri ve tarihçileri arasında yaygın bir konu haline geldi. İbn
Haldun, Mukaddime adlı eserinde bu konuya değinmiş ve şöyle demiştir:
“Sivil siyaset hakkında
duyduklarınız bu tür (yani sultani) siyasetle ilgili değil. Bilâkis, bilge
kişiler nezdinde bu siyaset, o toplumun her üyesinin karakter ve davranış
açısından nasıl olması gerektiği sorusu ile ilgilidir, bu sorunun cevaplanması
ile birlikte toplum kendi kendine yeterli hale gelir, yöneticilere hiç ihtiyaç
duymaz. Bunun başarıldığı topluma ‘Erdemli Şehir’ derler, orada uygulanan
kanunlara da ‘sivil siyaset’ denir. Onların amacı, genel çıkarlar tarafından
topluma dayatılan siyaset değildir, çünkü bu, ondan farklıdır. Onlara göre bu
Erdemli Şehir, nadir görülen bir şeydir, ulaşılması zordur. Bunu bir hipotez ve
teorik bir yapı olarak ele alırlar.”[63]
Yukarıdaki
aktarımlardan da görülebileceği gibi, Maarri’nin devleti ortadan kaldırma
çağrısı, İslami düşünce geleneğinde münferit bir olgu değil, İslam öncesi
döneme kadar uzanan eski bir eğilimin gelişmiş bir ifadesiydi. Bu fikir, birçok
düşünür ve hukukçuda karşılık buldu. Abbasi Halifeliğinin çöküşü, kapitalist
ekonominin gelişmesi, felsefi hareketlerin yükselişi ve halk devrimlerinin
ortaya çıkışı sırasında yeni bir içerik kazandı. Maarri’nin çağrısı ile Farabi
ve İhvan-ı Safâ’nın çağrısı arasındaki fark, Maarri’nin kendi çağının sınırlarını
anlamış olmasıyla ilgilidir. Kitleleri eğitmeye ve etrafında bir aydınlar çevresi
oluşturmaya odaklandı. Fikirlerini muammalarla dolu şiirsel bir üslupla ifade
etti, ancak kendi döneminin çalkantılı seyrine ve Suriye’nin kuzeybatısında (Halep-Hama
arasında bulunan) Maarratü’n-Numan şehrinin Haçlılarca işgal edilmesi ile
birlikte eserlerinin yok edilmiş olmasına rağmen, bunları birçok nesle
aktarmayı bildi.
Maarri’nin
hayatını adadığı, uğruna ailesinden ve rahatından vazgeçtiği, onca çile
çekmesine sebep olan en yüce hedefi, insan hayatının en kıymetli şeyi olarak
gördüğü özgürlük fikriydi. Şöyle diyordu: “Özgür olun ve dilediğiniz yere
yerleşin, hatta ateşin kalbine bile.”[64]
İbrahim Allavi
[Kaynak:
Reading in Al-Mushtarak: A System for Democratic Socialism, Yayına Hz.
ve Çeviren: Ali Al-Assam ve Majid Allawi, Iskra Book, 2024, s. 39-46.]
Dipnotlar:
[59] Al-Fusul wa al-Ghayat, s. 242.
[60]
Al-Luzumiyyat 76:2.
[61]
Al-Jamahir fi Ma’rifat al-Jawahi, s. 30.
[62]
Özgün Arapça metin kayıp olduğundan, İbn Rüşd’ün Platon’un Cumhuriyet kitabının
İngilizce versiyonunda yer alan yorumuna bakılabilir.
[63]
Muqaddimah, s. 240.
[64] Al-Fusul s. 282.


0 Yorum:
Yorum Gönder