13 Temmuz 2026

,

Maarri ve Müşterekçi Fikriyat



Maarri, İslam’da toplumsal düşüncenin zirvesini temsil eder. Her ne kadar İhvan-ı Safâ hareketine katılmış olsa da, materyalist ve felsefi yönelimi, halifeliği devirmek için silahlı devrimin gerekliliğine dair çağrısıyla, onların ütopyacı görüşlerinden kendini ayırmıştır. Bununla birlikte, onlardan güçlü politik örgütlenmeyi, yöneticilere karşı ihtiyatlılığı, kapsamlı küresel bakış açısını ve bilimsel bilgiyi günlük devrimci faaliyetle ilişkilendirmeyi benimsemiştir. Bu açıdan, hayvan yaşamının birliği ve maddi dünyanın birliği görüşünde İhvan-ı Safâ okulunun ötesine geçerek, sadece içsel olarak -insan bedeninin doğası- değil, aynı zamanda insanların doğal çevresiyle de insan ve doğa arasında uyum ihtiyacını görmüştür. Bu nedenle, hayvanların bu dünyaya istemsiz olarak gelmiş olmaları koşuluyla, yaşam haklarına saygı duyulması çağrısında bulunmuştur. Maarri, geride önemli bir düşünce ekolü bırakan Mütenebbi’den bazı fikirler almıştır, rivayetçilerinden biri de gençliğinde Maarri’nin öğretmenidir.

Mütenebbi, Küfe’deki ilk yıllarında öğrendiği ve daha sonra doğduğu yerin yakınlarındaki Karmatiler ve Bedevilerden edindiği toplumsal fikirlerle birleştirdiği doğa felsefesinin savunucusuydu. Tüm kralların devrilmesini ve zalimlere karşı kılıç kullanılmasını şiddetle savundu. Bununla birlikte, Mısır’ın siyahi hükümdarı Kafur’a karşı yazdığı sert şiirlerinde de görüldüğü gibi, Arap olmayanlara karşı seçkinci ve ırkçı bir tutum sergiledi. Bu konuda onun görüşlerini paylaşmayan Maarri genç yaşında ona karşı çıktı. Bu durum, “Sevinç bulan ne mutlu...” diye başlayan “Düşen Mızrak” adlı şiirinde açıkça görülmektedir. Mütenebbi’ye cevaben şöyle dedi:

“Doğru bildiğinin kıymetli olduğunu bilen
Hizmetkârı karşısında böbürlenmesin.”

Karmatilere yönelttiği ezoterik görüşleri ve esirleri tutsak etmeleri ile ilgili eleştirilerine rağmen Maarri, belirli durumlarda onlara destek verdi ve her fırsatta yanlışlarını düzeltmeleri çağırısında bulundu. Şu dizelerinde ise Karmati saflarındaki dağınıklığa dair sitemini dile döküyordu:

“Hacerilerin müritlerinin zaferdir dileği
Zaman eksiltecektir kederlerini
Örgütleri darma dağın
Pişmanlık ve hüznün yoktur faydası
Dediler ki gün gelecek devran dönecek
Yağmur yeryüzünde çiçekler açtıracak.
Bu dize kusurlu olduğundan değil
Düzeltmek ve denge için eksik.
Servet bahşederse Yaradan
Cömertçe harca onu
Ne onu put belle
Ne de bir odaya istifle.”

Maarri’ye göre, Karmatilere tarihsel bir fırsat verildi, ancak onlar, oluşumlarındaki bir kusur nedeniyle bu fırsatı heba ettiler. Onları, veznin ağırlığıyla parçalanmış, düzeltme ve doğru denge gerektiren bir şiir dizesine benzetiyor. Sanki Maarri bu görevi bizzat üstlenmiş gibidir. Maarri, sorunun sadece halktan kopuk isyan veya bireysel liderlik değil, genel halkı uyandırmak olduğuna inanıyordu. Karmatilerin bu konuyu anlamadaki başarısızlığını şöyle dile getiriyor:

“Hacerilerin ve onlar gibilerin kaçı geçti,
Halkı memnun ettiler ya da etmediler.
Krallar yok olur, onlar gider Mısır kalır
Mısır ahit üzerine kuruludur
Ahsa El-Ahsa olarak kalır.”

Mısır’da devletini kuran İsmailî hareketini eleştirdiği, onların da kendilerinden önceki Abbasiler gibi aynı çıkmaza düştüğüne inandığı açıktır. Burada Maarri, İslam toplumundaki sorunların kökeninin, devletin varlığı ve kralların egemenliği olduğunu savunan siyaset teorisine atıfta bulunur. Maarri, devletin ortadan kaldırılmasını, yöneticisi ve yönetileni olmayan özgür bir toplumun kurulmasını açıkça savundu. Ancak, (terimin modern anlamıyla) materyalist bir düşünür olarak, bunun ancak bilinmeyen bir zaman diliminde elde edilebilecek uzak bir hedef olduğunu anladı. Fakat bu, ne kadar uzak olursa olsun, bu hedefe doğru çalışmasını engellemedi. Maarri, önemli meselelerin önemsiz parçalardan oluştuğuna, ancak bunlar birleştirilip devam ettirilirse, her şeyin başarılabileceğine inanıyordu. Bu nedenle, İhvan-ı Safâ’yı kayıtsızlıkları nedeniyle eleştiren şiirinde şunları söylüyordu:

“Kim vakti gelince azimle çalışırsa, bunun faydasını görür
İstediği gibi yaşar, hatta dolunayla dolunayı satın alır.”

Devrimci bakış açısını da şu sözlerle dile getiriyordu:

“Zorluklarla yüklü mesafe, hayatın nefeslerle geçildiği gibi kısa adımlarla katedilir.”[59]

Maarri, devletin adaletsizliğe dayalı bir kurum olduğuna, ilahi veya doğal nedenlerle haklı çıkarılamayacak belirli tarihsel koşulların bir sonucu olduğuna inanıyordu. Toplumun yaşadığı eşitsiz koşullar nedeniyle bazı insanların diğerlerine üstün gelmesi sonucu ortaya çıkmıştı. Bu hâkimiyetin yaygınlaşmasında bir yandan Bedevilerin, diğer yandan şehirlerin varlığına işaret ediyordu. Şu dizeler ona ait:

“Sultana Şam yolu görünecek, başka çaresi yok
Bedevilerin zenginliği, kaçıp giden devekuşları gibi.
Göçebelerin tatlı suları, içen için helal olmayan şarap misali.
Bir kral, insanlara sanki
Kötü isyancıyı azap eden bir melekmiş gibi hükmeder.
Her rakibini öldüren ellerle,
Soğuk demir kılıçla vurarak.
Dediler ki, bizi adil bir imam yönetecek,
Düşmanlarımızı güçlü bir okla vuracak.
Oysa ülke anlaşmazlık ve kin yuvası,
Tek bir gün bile sevindirmiyor.
Keşke Jüpiter gibi bir gözlemcisi,
Servet bahşedeni ve Merkür gibi bir yazarı olsaydı.”

Bu pasaj, devletin ve kralın kaderinin parçalanmaya ve Bedeviliğe dönüşmeye yazgılı olduğunu söylüyor. Sonra döngü, muhalifleri demirle öldüren başka bir kralın ortaya çıkmasıyla yeniden başlar ve tıpkı ilki gibi sona erer.

Maarri’ye göre devlet, egemenlik ve zulüm üzerine kuruludur, bu nedenle düşmanlarını püskürtecek adil bir kral umanları alaya alan Maarri kral ve yöneticinin doğası gereği kötülüğe ve düşmanlığa yol açtığını düşünür. Astrologların inançlarında adalet ve refahla bilinen Muştâri (Jüpiter) bile iktidarda olsa, kendisinden önceki krallar gibi son bulurdu. Bütün bunlar, Maarri’nin devleti de insanların yöneticiler ve yönetilenler olarak bölünmesini de kabul etmediğini gösterir. Maarri, bu görüşünü birçok şiirinde ve özdeyişinde dile getirmektedir. Bunlardan biri şudur:

“Kötülüğün kökü olan yöneticiler ve yönetilenler,
Yönetmemeli veya yönetici olmamalı.”

Şunu diyen de odur:

“Akılsız bir adam krallık ister,
Bütün diyarları ele geçirse bile ona yetmez.
Krallık, zamanın iniş çıkışlarının kurduğu
Sonra da kökünden söktüğü sağlam bir dağdır.”

Maarri, insan özgürlüğünün temelinin sadece devletin ortadan kaldırılmasında değil, aynı zamanda mülkiyetin ortak mülkiyetinde ve üretken çalışma sürecindeki işbirliğinde yattığına inanıyordu. Özel mülkiyeti, medeniyetin getirdiği toplumsal gerileme nedeniyle insanlığın bildiği bir olgu olarak, doğaya aykırı görüyordu. Bu bağlamda, insanların hayvanların seviyesinin altına düştüğünü düşünmüş ve paylaşmanın doğal bir yasa olduğunu belirtmiştir:

“Hayvanlar toprağı da havayı da paylaşır
Nihayetinde bir gün gelir aralarında ayrışır.
İnsanları bölen, akrabalık değil
Onların babası Yafet, senin baban Şem’dir.”

Maarri, vahşi doğada hayvanların paylaşımcı olduğunu, ancak cehalet ve açgözlülüğün insanları hem beyazları hem de siyahları köleleştirmeye, Arapları ve Romalıları öldürmeye yönelttiğini, oysa hepsinin aynı babanın çocukları olduğunu tespit etmektedir. Burada Nuh’un üç oğluna atıfta bulunmaktadır: Arapların babası Şem, Afrikalıların babası Ham, Romalıların ve Slavların babası Yafet. Komünizmin savunucusu olan Maarri açıkça şunları dile getirmiştir:

“Eğer ben veya başka biri, yeryüzünün üzerinde bir parmak ucu kadarlık bir şeye bile sahip olsaydı, meseleyi müşterek olarak ele alırdım.”

Bu bakış açısıyla Maarri, insan emeğinin yaşamın en uygun kaynağı olduğuna, başkalarının emeğini sömürmenin, emeklerinin meyvelerini çalmanın ve onları hâkimiyet altına alıp ezmeninse adaletsizlik ve insanlığın gerilemesi olduğuna inanmıştır. Bu düşüncesini birçok şiirinde dile getiren Maarri, “Çalışın ve yiyin”[60] diyerek, kılıcın geçim aracı olarak kullanılmasını yasaklamıştır. Bu nedenle, Maarri, orduların varlığının ve kılıç ustalığı mesleğinin toplumsal adaletsizliğin simgesi olduğuna inanmıştır. Bu bağlamda, Bağdat’taki tekstil işçilerinin haksız vergilere maruz kaldıkları için hilafet ordusuna karşı ayaklanıp yuvarlak camiye sığınmalarından etkilenmiştir. Ancak bir süre sonra halifeliğin mızrakları onları bastırabilmiş, bunun üzerine Maarri şöyle demiştir:

“Mızrakçıların mızrakları yaklaşınca, çubuklar çıkrık ve iğ gibi yükseldi.

Rabblerine kılıçları ve mızrakları yok etmesi için yalvardılar ve her birinin sonu Allah’ın gücüyle geldi.”

Bu anlamı vurgulamak için ayrıca şöyle demiştir: “Rızık için ağaçların arasından geçin, mızrak ve kılıç uçlarıyla değil.”

Şunu diyen de oydu:

“Ey krallığı sağlamlaştırmak için mızrak kullananlar,
Mızrak kullanmaktansa kazma aleti veya çapa kullanmak evladır.

Burada “çapa”, iş hızını veya toprağı kazmak için kullanılan bir aleti ifade eder. Dolayısıyla anlamı şudur ki, zalimlerin yönetimini sağlamlaştırmak için silah taşımaktansa çalışmak evladır.

Maarri’nin şiir ve yazılarında, devletin bir baskı ve sömürü kurumu olarak ortadan kaldırılması fikri açıkça görülmektedir. Ondan önce birçok düşünür tarafından dile getirilen ve devlete karşı olan eski bir fikri geliştirmiştir. Bu fikrin kökenleri Cahiliye (İslam öncesi) toplumunun hatıralarından ve zulüm düzenine yönelik eleştirilerden kaynaklanmaktadır. Asamm’ın, İslam’da imametin [ilahi olarak atanmış liderliğin] gerekliliğini reddeden Mutezililer arasında olduğu belirtilmiştir. Bu devlet karşıtı eğilim, Biruni gibi İslam âlimleri, daha sonra da İbn Rüşd tarafından geliştirilmiş, eğilim ortaya koyduğu görüşler İbn Haldun’un yazılarında makes bulmuştur.

Biruni, devletin kökenleri hakkındaki fikrini açıklamak için bazı ilkel toplumları tanımlamış ve bu toplumların liderliğe karşı tiksintiyle baktığını dile getirmiştir. Bu göreve atanan kişi, isteksizce bu görevi yerine getirir ve görev süresi sona erdiğinde, ağır bir yükten kurtulmuş gibi yoksullara sadaka verirdi. Biruni, bu toplumların, tıpkı koruma veya çiftçilik gibi görevler atamak gibi, soylularından bazılarına dönüşümlü olarak liderlik görevleri atadıklarını belirtmiş ve şöyle demiştir:

“Mağrip’in en uzak bölgelerindeki bir bölgenin sakinleri hakkında şöyle denmektedir: Liderlik, üç aylık sürelerle ileri gelenleri ve güvenilir kişileri arasında dönüşümlü olarak yapılır. Kişi, daha sonra görev süresinin sonunda gönüllü olarak istifa eder, şükranla sadaka verir, bir prangadan kurtulmuş gibi mutlu bir şekilde ailesinin yanına döner ve kendi işlerine devam eder. Çünkü liderlik ve yönetimin özü, yönetilenlerin rahatlığı için kendi rahatlıklarından vazgeçmek, ezilenlerin ezenlere karşı adaletini sağlamak, savaşlarda savunmaları için stratejiler geliştirmek ve toplanan kaynakları, şehir bekçisi veya kervan koruyucusu için toplanan ücrete benzer şekilde, görev süresi sona erene kadar, rol ve rütbesine göre aralarında adil bir şekilde paylaştırmaktır.”[61]

Biruni’nin liderliği, bir tahakküm aracı değil, topluma hizmet eden bir işlev olarak görmesi, halifeliğin gerilemesi ve despotizmin yükselişi sırasında ortaya çıkan yeni demokratik eğilimi yansıtıyordu. Gördüğümüz gibi, bu kavram, Platon’un Devlet’inde Erdemli Şehir ve kolektif liderliği savunan Farabi'nin yazılarında farklı biçimlerde yansıtılmıştır. Biruni, Raşidun Halifeliğini tiranlıktan arınmış erdemli bir liderlik örneği olarak görüyordu. Muaviye’nin yönetimi altında İslam devletinin kalıtsal bir monarşiye dönüşmesini ise ağır bir dille eleştirdi.[62]

Devleti ortadan kaldırıp yerine toplum tarafından yönetilen bir idare getirme fikri, İslam düşünürleri ve tarihçileri arasında yaygın bir konu haline geldi. İbn Haldun, Mukaddime adlı eserinde bu konuya değinmiş ve şöyle demiştir:

“Sivil siyaset hakkında duyduklarınız bu tür (yani sultani) siyasetle ilgili değil. Bilâkis, bilge kişiler nezdinde bu siyaset, o toplumun her üyesinin karakter ve davranış açısından nasıl olması gerektiği sorusu ile ilgilidir, bu sorunun cevaplanması ile birlikte toplum kendi kendine yeterli hale gelir, yöneticilere hiç ihtiyaç duymaz. Bunun başarıldığı topluma ‘Erdemli Şehir’ derler, orada uygulanan kanunlara da ‘sivil siyaset’ denir. Onların amacı, genel çıkarlar tarafından topluma dayatılan siyaset değildir, çünkü bu, ondan farklıdır. Onlara göre bu Erdemli Şehir, nadir görülen bir şeydir, ulaşılması zordur. Bunu bir hipotez ve teorik bir yapı olarak ele alırlar.”[63]

Yukarıdaki aktarımlardan da görülebileceği gibi, Maarri’nin devleti ortadan kaldırma çağrısı, İslami düşünce geleneğinde münferit bir olgu değil, İslam öncesi döneme kadar uzanan eski bir eğilimin gelişmiş bir ifadesiydi. Bu fikir, birçok düşünür ve hukukçuda karşılık buldu. Abbasi Halifeliğinin çöküşü, kapitalist ekonominin gelişmesi, felsefi hareketlerin yükselişi ve halk devrimlerinin ortaya çıkışı sırasında yeni bir içerik kazandı. Maarri’nin çağrısı ile Farabi ve İhvan-ı Safâ’nın çağrısı arasındaki fark, Maarri’nin kendi çağının sınırlarını anlamış olmasıyla ilgilidir. Kitleleri eğitmeye ve etrafında bir aydınlar çevresi oluşturmaya odaklandı. Fikirlerini muammalarla dolu şiirsel bir üslupla ifade etti, ancak kendi döneminin çalkantılı seyrine ve Suriye’nin kuzeybatısında (Halep-Hama arasında bulunan) Maarratü’n-Numan şehrinin Haçlılarca işgal edilmesi ile birlikte eserlerinin yok edilmiş olmasına rağmen, bunları birçok nesle aktarmayı bildi.

Maarri’nin hayatını adadığı, uğruna ailesinden ve rahatından vazgeçtiği, onca çile çekmesine sebep olan en yüce hedefi, insan hayatının en kıymetli şeyi olarak gördüğü özgürlük fikriydi. Şöyle diyordu: “Özgür olun ve dilediğiniz yere yerleşin, hatta ateşin kalbine bile.”[64]

İbrahim Allavi

[Kaynak: Reading in Al-Mushtarak: A System for Democratic Socialism, Yayına Hz. ve Çeviren: Ali Al-Assam ve Majid Allawi, Iskra Book, 2024, s. 39-46.]

Dipnotlar:
[59] Al-Fusul wa al-Ghayat, s. 242.

[60] Al-Luzumiyyat 76:2.

[61] Al-Jamahir fi Ma’rifat al-Jawahi, s. 30.

[62] Özgün Arapça metin kayıp olduğundan, İbn Rüşd’ün Platon’un Cumhuriyet kitabının İngilizce versiyonunda yer alan yorumuna bakılabilir.

[63] Muqaddimah, s. 240.

[64] Al-Fusul s. 282.

0 Yorum: